9. bölüm · 30’A ÇEYREK KALA
8. BÖLÜM :GEÇMİŞİN KALINTILARI
Bolca güzel yemeğin getirdiği damak şenlendirici tatlardan ve aynı zamanda bolca kaloriden nasibimi aldıktan sonra gitme vaktim gelmişti. Ayça beni bırakmak istemiyordu. Tıpkı benim de ondan ayrılmak istemediğim gibi ama ikimizin de ayrı ayrı işleri vardı. Yetişkinlik dünyasının kahrolası düzeni yüzünden ayrılmak zorundaydık. Çünkü işbaşı yapacaktık. Resmen bir Yeşilçam filminin ayrılık sahnesini çekiyor gibiydik. Ben ondan birkaç adım uzaktaydım. Elini uzatmış, elimi tutmuştu.
"Gitme, sana muhtacım. Gözümde nursun, başımda tacım. Muhtacım..." diye şarkı söylüyordu. Kime diyorum kadın, "Gitme!" diyerek histerik bir şekilde...
"Ayça, gitmek zorundayım." diyorum.
"Adam gitmek zorundayım." diyerek ben de ona uyudum. Battı balık yan giderdi sonuçta.
Sonunda bol aşk acısı ile dolu ve dram içeren filmimizin sonuna geldik. Şen kahkahalarımızın eşliğinde, "Şaka maka benim gerçekten gitmem lazım Ayça." diyerek kapıya yöneldim. O da beni uğurlamak amacıyla peşimden geldi. Sarıldık, yanaklarımıza milyonlarca öpücük bıraktık.
"Görüşürüz güllerin gülü." dedi.
Ben de "Görüşürüz." dedim.
Uyarıcı bakışlarını attı. Kendimi düzelttim o bakışların ardından.
"Yani görüşürüz güllerin gülü demek istedim gülüm." dedim ve evden çıktım.
Uyumadan önce telefonumu rahatsız etmeyin moduna almıştım. Modu kapattığımda emektar sarı Vosvos'uma doğru yürürken telefonum bildirim istilasına uğramakla meşguldü.
Bu bildirimlerin tek sahibi namıdeğer Buz Prens, yani Emre idi.
Buz Prens: Özür dilerim, hata ettim. Konuşabilir miyiz?
Buz Prens: Gerçekten engelledin mi beni? Özlenen bir geçmişin hatırasını sakladım diye bana yargısız infaz yapamazsın.
Telefonum rahatsız etmeyin modunda olduğu için büyük ihtimalle engellendiğini düşünmüştü.
Dün yaşadıklarımdan dolayı gerçekten engelleyebilirdim. Bunu hak etmişti.
Tek yaptığı mesaj atmak da değildi. Bolca aramıştı da.
Buz Prens: Cevapsız sesli arama (5)
Bütün bunların yanında bir de sesli mesajları vardı.
Buz Prens: ▶️•|ı|ı|ı|ı|•0:10
"Neredeysen gelip alayım seni. Lütfen dinle beni, fark etmez. Ya da ben geleyim. Aylin, lütfen."
Buz Prens: ▶️•|ı|ı|ı|ı|•0:05
"Aylin, lütfen."
diyerek yalvarıyordu sesli mesajında.
Bir kafeye geçip ona konumumu attım ve:
Siz: Buraya gel.
yazdım.
Öncelikle bu mesaj istilasını ve o sözleşmeyi neden sakladığını, nasıl izah edeceğini merak ediyordum. Bu konuşma yapılmadıkça peşimi bırakmayacağını da farkındaydım. Bir kere onu dinleyerek tahammül edecektim ve kurtulacaktım.
EMRE ÖZBEĞEN'DEN
Delirecektim resmen.
Dün o sözleşmeyi cüzdanımda gördüğü andan itibaren bana ciddi bir yargısız infaz uygulamıştı. Ne olduysa beni dinlememişti, ne de şimdi mesajlarıma ve aramalarıma bir cevap vermişti.
Bense uçsuz bucaksız bir şekilde mesaj atmaya devam ediyordum. Niyetim kimseyi rahatsız etmek ya da taciz etmek değildi. Sadece kendimi açıklamak istiyordum. Başlamayan bu ilişki bu şekilde bitecekse de en azından son bir söz söyleme hakkım olsun istiyordum. Sonuçta bu hak idam mahkûmlarına bile veriliyordu.
Zihnimde bu cümleler dönerken bir sesli mesajı daha kaydediyordum.
"Aylin, lütfen." diyordum bu sesli mesajımda.
Sesli mesajı kaydedip yolladıktan sonra hissettiğim bu duygu karmaşası kendini yüksek bir sinir olarak dışarıya attı. Ben de bu sinirimi dışa vurma olarak hırsla telefonumu koltuğa fırlatırken:
"Kahretsin!" diyordum.
Sadece saklamak istemiştim o sözleşmeyi. Nedensiz, sebepsiz bir şekilde. Sadece saklamak.
O sözleşmeyi saklarken ne Aylin'in beni bırakıp gideceğini biliyordum ne de onunla tekrar karşılaşacağımı. Sadece saklamak istemiştim işte.
Hırsla kendimi evimin balkonuna attım. Yoksa ya haksızlıktan mı ölecektim ya da fazla düşünceden...
Ben nefeslenmek için balkona çıktığımda etrafa kızgın bakışlar fırlatırken koltuğa fırlattığım telefonumdan gelen bir bildirim sesi duydum ve hızla tekrar oturma odasına koştum. Telefonumu aldım.
Bildirimin kimden geldiğini anlamak adına baktım.
Aylin'dendi.
Kısa ve öz bir mesaj atmıştı.
Aylin 🤎: Buraya gel.
Yazıyordu. Altında da bir konum vardı.
Hemen o konuma baktım. Çok uzakta değildi.
Siz: Tamam, hemen geliyorum.
yazıp yola çıktım.
Hızlıca arabaya binip yol aldım. Aylin'le yaptığımız diğer yolculuktan dolayı radyonun sesi açık kalmıştı.
"Bozuyorum" çalıyordu.
"Bozuyorum aşk orucumu yıllar sonra seninle... Aşığım, hayranım her zerrene. Bakmaya kıyamadım bir kez yüzüne. Nazar değmesin, âlem eğilsin dizine..."
AYLİN AYDOĞDU'DAN
Vakit geçirmek adına sosyal mecralarda biraz dolanmaktaydım.
Ayça story paylaşmıştı.
Artık kendi soyadının yanına kocasınınkini de eklemişti.
Ayça Yalçın Karaca
Ayça aslında ilk başta sadece eşinin soyadını almayı düşünmüştü fakat bundan üç ay önce kaybettiği annesi ondan bir istek ve nasihatte bulunmuştu.
"Benim yaptığımı yapma." demişti ona annesi. "Şu yaşına kadar taşıdığın soyadından vazgeçme. Geçmişini, kanını unutma."
Ayrıca Ayça evin tek çocuğuydu. Sadece kocasının soyadını alırsa soyadı onunla beraber ölüp gidecekti. Bunu da istemedi Ayça. O yüzden iki soyadını taşımaya karar verdi.
İki story paylaşmıştı.
İlkinde benim ve Ayça'nın beraber olduğu bir selfie fotoğrafı vardı. Dalgalı turuncu saçları, ela gözleri, esmer teni ve sağ yanağı ile sol dudak çizgisi üzerindeki beniyle gerçekten güzel bir kadındı Ayça.
İkincisinde ise kahvaltı soframız vardı ve beni etiketlemişti.
Mekânın karşısında bir oyuncakçı vardı. Cam kısmına birkaç tane kitap ve oyuncak dizilmişti.
Bir kitap dikkatimi çekti.
Çirkin Ördek Yavrusu
Geçmiş
Ben geçmişteki bir anıma daha sürüklenmişken takvimler 15 Mayıs 2002'yi göstermekteydi.
Bugün doğum günümüzdü.
Evet, günümüz diyorum. Çünkü her ne kadar farklı ailelerde de olsak da doğum günlerimiz ikizmişiz gibi aynı anda kutlanırdı.
Kimden mi bahsediyorum?
Tabii ki Emre'den.
Bizim evimizdeydik. Her detayıyla ikonik olan oturma odamızdaydık.
Ben de yere oturmuş bir şekilde, evimizin en nadide parçalarından biri olan dikdörtgen meşe ağacından yapılmış parlak orta sehpanın üzerine koyduğum kahverengi ayıcığıma bir öğretmen edasıyla okumayı öğretmeye çalışıyordum.
Annem, üzerimde pembe tütülü bir elbise, kollarımda ise aynı pembe tonlarında bir peri kanadı olduğunu söylemişti. Hep o sehpaya çok değer verdiğini söylerdi. Çünkü bana doğum hediyesi olarak gelmişti. Yani ondan duyduklarım bu yöndeydi. O zamanki aklım buna yetmese de Ankara'dan Amasya'ya taşındığımızda bu evden aldığı tek parça bu olunca ne kadar değer verdiğini anlamıştım.
Emre ise halinden bıkmış bir şekilde hiç istemediği çizgi diziyi izlemek zorundaydı. Çünkü ben öyle istiyordum.
"Bunu izlemesek olmaz mı?" diye sızlandı.
"Televizyona bakmıyorsun bile, bırak ben istediğimi izleyeyim."
Ona dönerek:
"Hayır." diye çirkefleştim. "Benim kulağım orada bir kere. Ayrıca bugün benim doğum günüm."
Bu sözlerime karşı Emre'nin savunması da şu oldu:
"Benim de."
Gayet haklıydı.
Bu kısa tartışmadan sonra kahverengi ayıma geri döndüm. Boynumda kırmızı bir fular takılıydı. Seviyordum onu.
Ve kitaptan bir cümle daha okudum, heceleyerek:
"Hiç bu kadar mutlu olabileceğimi hayal bile edemezdim; ben çirkin ördek yavrusuyken."
Bu cümlemden sonra Emre içinden, "Sen her zaman bir kuğu olacaksın." dedi.
O sırada televizyondaki çizgi diziden bir ses yükseldiği için duyamamıştım.
Bu dizi Winx Club'dı.
Çok ilgi çekici bir sahne olduğu için anında gözüm ve bütün ilgim diziye kaymıştı.
Cümle bittikten sonra:
"Bak Tombik, ne kadar kolay. Sıra sende." dedim.
Birkaç saniye bekleyip karşımdaki ayıcıktan bir geri dönüş alamayınca:
"Yine anlamadın değil mi?" diye sızlandım.
"Öğretemedin mi?" diye sataştı bana Emre.
Ben ise hemen hem kendimi hem de öğrencimi savunmaya geçtim.
"Hayır, öğrendi. Sadece utanıyor."
"Tombi'ye baktı. Hiç öğrenmiş gibi durmuyor."
"Hadi Tombik, okusana." diye ben de Tombik'e yükseldim. "Bak, seninle dalga geçiyor."
Tombik'ten tekrar bir ses gelmeyince Emre:
"Ondan daha hızlı okuyacağıma eminim." dedi.
Ben de:
"Gel oku o zaman." diyerek ona sataştım.
Doğum günü partimiz başlayana kadar benim heceleyerek okuduğum cümleleri, benim ardımdan onun okumasıyla bütün vaktimizi geçirmiştik.
O doğum gününde bana ailem, üzerinde prenses resmi olan pembe bir günlük; Emre'ye ise kırmızı bir oyuncak otobüs aldı.
Beni de aldığım maziden çekip koparan şey ise Emre'nin:
"Geldim, konuşalım."
diyen sesiydi.
Sanki evren onunla olan bağlarımı koparmam için bana tüm gücüyle saldırıyordu.
"Hoş geldin." dedim buzdan bir sesle.
"Hoş buldum." dedi.
Bunu söylerken bir yandan karşımdaki boş sandalyeye oturdu.
"Bir şey sipariş etmeyecek miyiz? Böyle sanki sıradan bir buluşmaymış gibi..."
"Hayır." dedim.
Sesim görünmez bir çizgi çizmeye devam ediyordu.
"Lütfen. Ne söyleyeceksen söyle artık."
Bıkkın bir sesle:
"Tamam." dedi. "Aylin, benim o sözleşmeyi saklarken ne senden bir beklentim ne de kötü bir niyetim vardı. Sadece sakladım. Ve bilmeni isterim ki saklamaya da devam edeceğim."
Derin bir nefes alarak söze girdim.
"Saklayacaksan sakla. Fakat ne o sözleşmenin neden beslediği ya da beslemeye meylettiği hiçbir şeyin bende bir karşılığı yok. Ben de bunu bilmeni isterim." dedim.
"Merak etme, sende bir karşılık beklemiyorum zaten." dedi.
Peşinden:
"Biraz yürüyelim mi?" diye de ekledi.
"Tamam." demiştim.
Ardından birkaç dakika yürümüş, yerinden geçtiğimiz sokak lambasının üzerindeki bir afiş dikkatimi çekmişti.
A4 kâğıdı boyutunda bir afişti.
Tanıdık bir sima vardı afişin üzerinde. Mor bir arka plan vardı. Tanıdık simanın kafasının üzerinde ise turuncu renkte:
"Ressam Cem Ak'ın resim sergisine davetlisiniz."
yazıyordu.
Güzel bir yazı fontuyla...
Tanıdık simanın kim olduğunu anlamışsınızdır.
Aklıma bir şeyler gelmişti. Evine gittiğim gün düştü aklıma. Telefon çaldığında:
"Cemlerle hâlâ görüşüyor musun?" diye sormuştum.
O da:
"Evet." demişti.
Şövalelerden oluşturulmuş bir halka vardı galerinin ortasında. Bu şövaleler birbirinden güzel resimlerle bezenmişti.
Bu şövalyelerin tam ortasında ise iki tanıdık sima vardı.
O simalardan biri kadındı. Üzerinde haki yeşili bir blazer takım bulunuyordu. Kapkara, kıpkıvırcık saçları vardı. Badem şeklindeki gözleri, bir nokta misali konulmuş kara irislerle tamamlanmıştı.
Karşısında bir adam vardı. Beyaz keten pantolon ve mavi keten gömlek giyiyordu. Bu görünümü kel kafasıyla son bulmuştu.
Bu simalar Cem ve Zehra idi.
Onları gördüm ve çok şaşırmıştım.
Gözlerim hemen yanımdaki Emre ile buluştu.
Şaşkınlıktan dolayı parlayan gözlerime büyük bir tutkuyla bakıyordu.
Şaşkınlığım büyük bir kahkaha olarak kendini dışarı atarken büyük adımlarla galeriden içeri girdim ve öncelikle Zehra'ya sarıldım.
Kollarından geri çıkarken gözüme bir şey çarptı.
Sol elinin yüzük parmağında altın renginde bir alyans ve tektaş yüzük vardı.
Ona tekrar baktım.
"Sen evlendin mi?" diye sordum.
"Evet." anlamında başını salladı.
Ardından bir soru daha sordum.
"Kiminle?"
"Nurullah'la."
"Kendimi çok iyi hissediyorum."
Etrafımı çok güzel bir enerji sarmıştı.
Cem'le de sarıldıktan sonra ikisiyle hasret giderdim bir süre.
Cem'in tabloları çok güzeldi. Yeteneği gerçekten takdire şayandı.
Telefonum çaldıktan sonra cevaplamak için yanlarından ayrılmak zorunda kaldım ve kadınlar tuvaletine girdim.
Arayan Ayça'ydı.
Telefonu açtım. Görüntülü aramıştı.
Arkamdaki kadrajı görünce merakla:
"Sen neredesin?" diye sordu.
"Uzun mevzu, anlatırım sonra. Ne oldu?" diye sordum.
"Bütün kredi başvurularımızı reddetmişler. Sana işe yaramaz demiştim zaten. Bu mekânı açarken yeterince kredi çektik. Artık hangi banka kredi verir ki?" dedi.
Bir yıl önce üniversitede tanıştığımızda kurduğumuz hayali gerçekleştirmiştik. Ayça ile bir restoran-kafe açmıştık.
"Tamam, hallederiz. Dert etme." dedim onu avutmak adına.
Ama ben de umutsuzdum.
İstemsizce yüzüm düşmüştü.
Bu konuşmayı yaparken kapının açık kaldığından ve açık kalan yerden Emre'nin beni duyduğundan habersizdim.
Biraz daha Zehra ve Cem'le vakit geçirip emektar aracıma binerek eve geri döndüm.
Bugün geçirdiğim günün ardından bedenim oldukça garip hislerle bezenmişti.
Hayatımda yaşadığım o büyük kırılma anından sonra bütün geçmişimi ardımda bıraktığımı düşünüyordum.
Çünkü bunu yapmazsam hayatımdaki insanlar bana hep hayatımdaki o kocaman deliği hatırlatacaktı.
Beynimde bu kelimeler dönerken çoktan yatak odama gelmiştim.
Yatağın ucuna oturdum.
Yatağın karşısındaki duvarda büyük beyaz bir kitaplık vardı.
Çoğu insanın kitaplığı ya çalışma odasında ya da oturma odasında bulunurdu fakat benimki yatak odamdaydı.
Çünkü güne kitaplarla başlayıp kitaplarla kapatmayı seviyordum.
Kitaplığın sonundaki iki büyük çekmeceden birini açıp içerisinden mavi renkte kare bir kutu çıkardım.
Kutunun kapağının üzerinde pembe fiyonklar vardı.
Bu benim anı kutumdu.
İçerisini açtım.
Lise mezuniyetinde arkadaş grubumla çekilmiş bir fotoğraf çıktı öncelikle.
Sonra kurutulmuş bir sümbül çiçeği...
Sonra da hayatımın tam anlamıyla hissederek geçirdiğim, hatırladığımda bana güzel şeyleri hissettiren son doğum günümde bana hediye edilmiş, üzerinde prenses resmi bulunan pembe günlük...
İlk sayfasında ne olduğunu anlam veremediğim çizimler vardı.
Bir sayfa çevirdim.
Şunlar yazıyordu:
"Hayatıma hoş geldin sevgili günlük.
Öğretmenim Aysel Öğretmen, yazılarımın daha güzel olması için günlük tutmamı söylemişti. Annemle babam bu yüzden bana doğum günümde günlük almışlar. Üzerinde prenses resmi var. Tabii ki benim gibi. Bir de pembe.
Biliyor musun, bugün hayatımda geçirdiğim en güzel doğum günüydü."
Yazıyordu bu sayfalarda.
İstemsizce gözlerim dolmuştu.
Geçmişin izleri en başından beri kötü yüzler olmak zorunda değildi.
Hayatının en güzel hisleri, bir kayıp yaşadığında, bu güzel anıları bir daha yaşayamayacağını bildiğin için ya da yaşadığında o boşluk hissinin bir daha olmayacağını bildiğin için geçmişin kara kalıntılarına dönüşürdü.
Geçmişin kara kalıntıları bazılarının bedenine, bazılarının zihnine kazınırdı.
Ama bir şekilde kazınırdı.
Benimkiler ise sayfalara kazınmıştı.
