8. bölüm · 30’A ÇEYREK KALA

7. BÖLÜM: ALLAH YAZDIYSA BOZSUN

Luna. 123

O kadar yorulmuştum ki yatak odama gitmeye hâlim kalmadığı için oturma odasındaki koltukta uykuya dalmıştım. Evimde beyaz duvarlar vardı; duvarların üzerinde de pek çok bordo tablo bulunmaktaydı. Hatta biri kabartmalı bir tabloydu, en çok onu severdim. Bordo L koltuğun ortasında ise beyaz, hoş bir şekilde bir halı vardı. Halının üzerinde ise dikdörtgen şeklinde bordo camlı bir sehpa bulunmaktaydı. Koltuğumun karşısındaki televizyon sehpam ise bordo rengindeydi ve yine dikdörtgendi; tokmak şeklinde beyaz tokmakları, birçok da çekmecesi vardı.
Anlayacağınız, tıpkı benim gibiydi. Evim bir o kadar renkli fakat bir o kadar da renksizdi. İsteyene en renkli taraflarımı sunardım ki ben Meziyet, o kısmı ortaya çıkarabilmekteydi. Kadınlar ayna gibiydi neticede; ona varıldığı gibi davranırdı karşısındaki adama.
Huysuz mırıltılarla uyandım. Tıpkı günümüz insanları gibi, ilk uyandığımızda elim sehpanın üzerinde duran telefonuma gitti. Birkaç tane mesaj bildirimi gelmişti fakat elim ilk Ayça'dan gelenlere gitti. Bir tane sesli mesaj atmıştı.

Ayça: ▶️•|ı|ı|ı|ı|•0:10

Günaydınnnnn güllerin gülü! Akşam bana gelsene, canım sıkılıyor. Umut da yok zaten, saracak kimseyi bulamıyorum. En yakın arkadaşın yapması gerekenleri yap ve bütün salaklıklarıma katlan, bu bir emirdir.

Diyordu ses kaydında. Tabii ki 2x'e alarak dinlemiştim. Olabilirdi aslında, yalan yok. Benim de canım sıkılıyordu son zamanlarda. Hem onu da özlemiştim, yeni evinde görürdüm iyi olurdu. Hem artık olanları da ona anlatmam gerekiyordu, daha fazla saklayamazdım. Ben de sesimi kaydetmeye başladım.

Siz : ▶️•|ı|ı|ı|ı|ı|ı|•0:05

Okey akşooo gelirim akşam.

Diye kısa bir ses kaydı atmıştım. Ses kaydına geçmeden önce sesimi olabildiğince düzeltmeye çalışmıştım; çünkü gün daha yeni başlıyordu. Eğer şimdi ona dökülürsem berbat bir gün geçireceğime emindim, zaten akşam dökülecektim. Şimdi zamanı değildi.
Ve diğer sohbete geçtim. Bu sohbet okuldan gelen bir bildirimdi:
"Son ders saatinde veli toplantısı yapılacaktır. Bütün velilerimizin ve öğretmenlerimizin bilgisine sunulur." diyordu bildirimde.
Sonraki mesaj ise hiç beklemediğim birindendi: Emre.
"Müsaitsen bugün kahve içelim mi?" diyordu mesajında. Şu an mesaj uygulamasında olduğum için sohbetine girmeden üstten okuyorum mesajını.
Sohbete girdim.
Buz Prens: Müsaitsen bugün kahve içelim mi?
Bense şöyle bir emoji atmıştım ona:
Siz:👍🏻
Ben bunu neden yaptım? Kendime gittikçe uyuz oluyorum, salaklaşmaya mı başladım ne? 30 yaş eşiğine gelince insanlara böyle mi oluyor, benim aklımın başıma gelmesi gerekmiyor muydun? Kendimi liseli ergenler gibi hissediyorum. Mesajımı görmüş olmalı ki şunu da yazdı:

Buz Prens: Müsait olduğunda yaz, gelip alırım seni.

Siz: Tamamdır.

Yazmıştım. Az önce fazla rahattım, şimdi ise fazla ciddi. Ne oluyordu bana? Ona karşı nasıl davranacağıma bir türlü karar veremiyorum.
Telefonumla beraber koltuktan kalktım. Dün izlediğim video hâlâ televizyonda açık durumdaydı; bu ister istemez yüzümde bir tebessüm yarattı. Televizyonu kapatıp üzerimi giymek için yatak odama gittim ve giyinip hızlıca evden çıktım.
Emektar sarı vosvosuma binip okula doğru yol aldım. Alçılarım sonunda kolumdan ve bacağımdan çıkarıldıkları için şanslıydım, rahatça araba kullanabiliyordum. Bu esnada bana sabahları okul yolunda itina ile eşlik eden radyo programından ses yükseldi: "Sevgili dinleyenler, bu şarkı bir dinleyicimizin özel isteğidir. Emre Özbeğen 'Senin en güzel yerin kahverengi gözlerin' diyor. Bunu kime söylediğini bilemiyoruz ama güzel bir şarkı olduğunu inkar edemeyiz." dedi sunucu muzip bir sesle sunduktan sonra şarkıya girdi:
"Sanki billur bir pınar kahverengi gözlerin, ruhuma neşe sunar kahverengi gözlerin. Gözlerin yâr gözlerin, kahverengi gözlerin..."
Bu şarkı ile birlikte geçmiş düştü aklıma. Başvurduğu her an kulaklığı ile şarkıyı dinlerdi son ses bir şekilde, duyardım hep sesini. Sadece sevdiği bir şarkı olduğunu düşünüyordum; öyleydi değil mi?
Geçmiş
Geçmişten herhangi bir gündü. Emre, ben, Zehra ve Cem en sevdiğimiz kafelerden biri olan Old Cafe'de oturuyor, favori masamızda okey oynuyorduk. Son durumdaydık oyunun. Zehra yan tarafına mavi bir 13 taşı attı. Cem taşı alıp ıstakasına koydu, ters çevirip masaya vurduğu taşın beraberinde "Bitti!" dedi. Zehra çirkinleşip, "Nasıl bitiyorsun, bitemezsin!" dedi. O sırada Emre'nin kablolu kulaklığı takılı bir şekilde ikimizin ıstakasının yanına bıraktığı telefonuna bildirim geldi. İstemsiz bir şekilde gözlerim telefona döndü. Bir WhatsApp bildirimi miydi? O bildirimin altında son dinlediği şarkı da duruyordu: Kahverengi Gözlerin. İstemsiz bir şekilde gözlerim onun mavi mavilikleri ile buluştu. "Neden sürekli bu şarkıyı dinliyorsun?" dedim. Pırıltılı mavilikleri benim sorumla daha da ışıldamıştı sanki. "Seviyorum." dedi. O sırada bizim konuşmamızdan habersiz bir şekilde Cem ve Zehra kendi dertlerindelerdi. Zehra kardeşinin sandalyesinin arkasına geçmiş, kardeşinin oyun eline bakıyordu.
Gözümün önüne gelen bir çift mavi gözle günümüze tekrar döndüm. Şarkıdan sonra yaklaşık 15 dakikalık yolun ardından okula vardım ve hızla ilk dersimin olacağı sınıfa doğru yol aldım. Sınıfa girdim. Çocukların selamına karşın "Oturabilirsiniz." dedim ve öğretmen masasından hızla yoklamayı almaya başladım.
Helin Yıldırım?
Arka sıralardan ses yükseldi: "Buradayım."
Ekin Akyıldız?
Tekrar ses yükseldi: "Burada."
Yoklama sürüp gitti ve son kişiye geldik. Defteri hızla doldurmaya devam ettim. "Evet çocuklar, bugün dersimizin konusu Dede Korkut Hikayeleri'nin Türk edebiyatındaki yeri. Dede Korkut Hikayeleri, İslamiyet'ten önceki yaşamdan İslamiyet'e geçerken ara dönemde yazılmış eserlerdir. O yüzden içerisinde çokça İslamiyet'ten ögeler bulunmaktadır." diyerek derse giriş yaptım. Ders hızla geçmişti her zamanki gibi. Mesleğimi seviyordum, kendime bu meslek dışında başka bir meslekte hiçbir zaman hayal edememiştim zaten.
Birkaç derse daha girdim ve sıra günün son ders saatine geldi. Bu saatte ders yoktU çünkü veli toplantısı olacaktı. Dersine girdiğim sınıflardan birinin kapısının önüne geldim, toplantı için içeri girdim. "Hoş geldiniz." dedim velilere doğru bir şekilde. Toplu bir şekilde yorumumu yaptıktan sonra bireysel yorumlarıma geçtim.
"Zahide Hanım, kızınız Helin'in dersleri çok iyi fakat yapabileceğinin daha iyisini yapmak için kendi üzerine çok geliyor. Kendine yönelik olan bu tavrının psikolojik olarak onu harap edebileceğini düşünüyorum; o yüzden kendine nefes alacak alanlar yaratmalı. Teneffüslerde çokça bir şeyler mırıldandığını görüyorum, sesi de oldukça güzel, oraya yönlendirebilirsiniz. Kızınız için şarkı söylemek, kendisi için oldukça rahat bir şekilde kendini dinleyebileceği, nefes alabileceği bir yere dönüşebilir."
Bu yoruma annesi Zahide Hanım'dan aldığım geri dönüş buydu: "Haklısınız hocam, kendini zora soktuğunu ben de görebiliyorum. Kendisine şarkı söylemek konusunda bir şey yapmak isteyip istemediğini soracağım."
Sıra öğrencilerimden Ekin'e gelmişti. "Sizin oğlunuz için pek diyecek bir şey yok Rıza Bey. Derslerine biraz daha önem ve zaman verse daha iyi yerlere geleceğine bütün hocaları olarak eminiz."
Bütün öğrencilerim için böyle bireysel yorumlarımı yaptım ve toplantı bitti. Tam okulun bahçesinden arabama binip çıkış yapacaktım ki Emre'ye verdiğim kahve sözü aklıma geldi. Bulunduğum yerin konumunu atıp, "Beni buradan alabilirsin, bekliyorum." yazdım.
Attığım mesajın üzerinden çok zaman geçmeden okulun önüne siyah bir Fiat Egea araç geldi. Aracın camları filmli olduğu için içerisinde kimin olduğu belli olmuyordu fakat ben biliyordum. Bir kere bana doğru kornasını çalıp sürücü kısmındaki camı indirince aracın içinde kimin olduğu herkes için kesinleşti; aracın sahibi Emre'ydi. Hemen gidip aracın sürücü koltuğunun yanındaki koltuğuna oturdum. "Hoş geldin." Bunu söylediğinde gözlerinde hoş bir parıltı vardı. Ardından, "Nereye gidiyoruz?" dedi.
Gözlerindeki parıltı hoşuma gitmişti. Hoş ve narin bir sesle, "Hoş buldum. Hadi beni en sevdiğin mekana götür." dedim. Sanırım seçimi ona bırakmam hoşuna gitmişti; bunu belli eden bir ses tonunda, "Pekala." dedi. Belli bir süre katettiğimiz yolda sessizlik hakimdi, ta ki Emre bana, "Saç rengini değiştirmişsin." diyene kadar. Bunu fark etmesi beni şaşırtmıştı. Bunu belli eden bir ses tonunda, "Nasıl anladın?" dedim. Düz erkek bakış açısıyla, "Saçlarının arasında sarılıklar var, eskiden yoktu." dedi. "Evet değiştirdim, güzel olmuş mu?" Kısık bir ses tonuyla, "Sen hep güzelsin ki..." dedi. Bu söylediğini benim bile işitmem zor olmuştu, oysa ki yanındaydım.
Hafif sarıya çalan saçları dağınıktı, göz altları morluk doluydu, gözleri kızarmıştı; uzun süre uykusuz kalmış gibiydi. Sanırım nöbetten gelmişti. Buluşmamızı "Yorgunum." deyip iptal de edebilirdi ama yine de gelmişti.
Hafifçe öne gidip radyonun sesini açtım biraz. Çalan şarkı şuydu:
"Saklama korkup da sevgini ben gibi, baksana şansıma bulmuşum dengimi. Kimseye kalmamış almışsın hepsini, herkes konuşuyor kalpsiz bir serseri."
Radyoyu açmamın iyi mi yoksa kötü mü olduğu şu andan itibaren tamamen muallaktaydı ama açmıştım bir kere. Şu an kapatmam daha da garip olurdu; o yüzden bize gideceğimiz yere varana kadar şarkı çalmaya devam etti. Şarkı bittiğinde biz de çoktan mekana varmış bulunmaktaydık.
"Geldik." dedi. Yan tarafa doğru baktığımda mekanın kahve tonları ağırlıklı bir mekan olduğunu görebiliyordum. Dışarıda oturmak için koyulmuş kahverengi sandalyeler, sandalyelerin ortalarında ise yuvarlak meşe ağacından yapılmış sehpalar vardı. Güneşten korunmak için konulmuş koyu kahverengi tente de vardı. Mekanın adı da altın renkte yazılmıştı: Türk Coffee House.
Mekanın dış kısmında oturmayı tercih etmiştik. Çok geçmeden bir beyefendi bizimle ilgilenmek için gelmişti. Gelen adam, "Ne haber Emre?" dedi. Emre'den yanıt çok gecikmedi: "İyidir Çetin." dedi ve havada ellerini çarpıştırdılar. İsminin Çetin olduğunu öğrendiğim adam, "Hanımefendi kim?" diye sordu Emre'ye. Emre ise soruya, "Benim için önemli bir şahsiyettir kendisi." diye muzip bir şekilde yanıt verdi. Emre ise bir şeyi unuttuğunu gösteren bir nida ile bana Çetin'i tanıttı: "Ha Aylin, Çetin mekanın sahibi ve benim liseden bir arkadaşım olur." Çetin elini sıkmam için bana uzattı. "Tanıştığıma memnun oldum Aylin Hanım." dedi. Ardından ben ise aynı şekilde yanıt verdim: "Ben de memnun oldum Çetin Bey." "Ne arzu edersiniz?" diye sordu Çetin. "Lütfen ben damla sakızlı, orta şekerli bir Türk kahvesi alayım." Alttan alttan manidar bir şekilde güldü Emre. "Ben de aynısından alayım." dedi. Ardından onun bu atağına karşı ben de boş durmadım: "Ha, bir de kuş lokumu alalım." dedim.
Çok geçmeden kahvelerimiz ve kuş lokumu geldi. Havadan sudan, aptalca şeyleri konuşup dakikalarca boş yaptık; ta ki ben bileğindeki küçük bir dikişi fark edene kadar. "Bu nasıl oldu?" dedim, merakıma yenik düşmüştüm. Beni işaret etti gözleriyle. Kendime baktım, "Nasıl? Ben ne yaptım ki?" Daha rahat hatırlamam için, "Şadiye teyzenin vişne ağacı..." dedi. "Hayır, o benim suçum değildi!" dedim hatırlamıştım neyden bahsettiğini.
Geçmiş
Ankara'da ilkokul zamanlarımızdı. Okuldan dönerken Şadiye teyzenin büyük kiraz ağacını görmüştüm, canım çekmişti. Kiraz en sevdiğim meyveydi. Şadiye teyze cimri kadının tekiydi, kapısını çalıp istesem vermezdi. Ona ağacı göstererek, "Emre, kiraz..." dedim. Ağaca doğru baktı. "Şimdi olmaz, annelerimiz merak eder, geç kaldık." dedi. Ama canım çekti diye nazlandım. Pes eder bir bakışla kısa bahçe kapısından atlayarak bahçeye doğru yani girdi ve daha sonra bana kapıyı açtı; peşinden ben de girdim. Çok geçmeden hızlı bir şekilde ağaca tırmanmaya başladı, bir avuç kiraz topladı fakat inişi çıkışı gibi olmamıştı. Ağacın dalına bastığı anda dalın çatırtı sesleri ile Emre'nin düşüş sesleri bir olmuştu. Ağlayan gözlerinin ve acı çeken sesinin ardından bana, "Mutlu musun?" diye sordu. O acı çektiği sırada ben de yere düşen kirazlarımı toplayıp yemeye başlamıştım. Mutlu kıkırtılarımın ardından, "Evet." dedim.
Günümüzden bir an
"Ben orada acı çekerken sen yere düşen kirazlarını toplayıp yemiştin vicdansız!" dedi yalandan bir sitem dolu sesiyle. "Ne yapayım, kirazlarım ezilse miydi yani? Ayrıca bunun suçlusu ben değilim, Şadiye teyzenin ne kadar cimri olduğunu sen de biliyordun." diye nazlandım. Bu nazlanışım onu güldürmüştü, bıyık altından güldü.
"Artık hesabı isteyelim." dedim ve elim, hesabı ödemek için cüzdanımı çıkarmak adına çantama doğru gitti fakat izin vermedi. "Lütfen izin ver ben ödeyeyim." dedi. "Olmaz." dedim fakat beni baskıladı: "Lütfen..." "İyi tamam o zaman, bir dahaki sefere..." "Ama o bir dahakinin olmasını benden daha çok isteyen yok zaten." dedi kısık bir sesle. "Efendim?" dedim. Boğazını temizledi ve ardından, "Evet evet, bir dahaki senden olur." dedi. "Ben lavaboya gideyim ama lütfen sen benim hayatımdan öde." diyerek cüzdanını masaya bırakıp kalktı.
O gitti birden. Biraz sonra garson geldi ve kartımı çıkarmak için cüzdanımı açtığımda, cüzdanımın bir gözü kartlarla doluydu ve nakit paralarla ama bir diğer gözünde sadece bir kağıt parçası vardı. Merakıma yenik düşüp kağıdı açıp baktım; bu bizim geçmişten kalan evlilik sözleşmemizdi. Gerçekten bu sözleşmenin bir geçerliliği olduğunu düşünmüyordu değil mi? Sonuçta bunu çocuk aklıyla yapmıştık, yetişkinliğimizi çocuk aklımıza itham etmemeliydi. Ben küçük bir şok geçirirken beni bu şoktan çıkaran, garsonun "Abla nakit mi kart mı ödeyeceksiniz?" demesiydi. Şaşkınlığımın verdiği bir kekeleme ile ona kartı uzattım: "Lü-lütfen buradan alın."
Ben şaşkınlığımdan arınmayı başardığımda o da masaya gelmişti. Geldiği ilk an, "Ödemeyi yaptın mı?" diye sordu, sonrasında elimdeki kağıdı fark etti. Gözlerimi ona doğru dikip, "Çocuk aklı ile birbirimize söz verip imzaladığımız bir şeyin gerçek olacağını düşünmüyorsun değil mi?" diye sordum yekten bir şekilde. O ise iyimserdi: "İkimizin de 30 yaş doğum günü yaklaşıyor. Neden olmasın ki?" "Neden olsun Emre, neden olsun? Ben neden çocuk yaşında imzaladığım bir şeyi şu anki aklıma dayatayım? Neden küçük yaşında yaptığım bir şey için bütün hayatımı heba edeyim?" diye serzenişte bulundum. "Benimle evlenmeyi hayatını heba etmekle eşdeğer mi görüyorsun?" diye sordu bana.
Şu anda alınganlık yapamazdı, bu böyle bir şey değildi. Sorusuna cevap vermeden, "Emre," dedim ve cümleme devam ettim: "Her şey şu an çok sıcak, lütfen bunu şimdi konuşmayalım ve beni evime bırak." Lafımı ikiletmeden, "Tabii." dedi ve arabasına geçtik. Oldukça sessiz bir yolculuğun ardından beni evime bıraktı. Bense yanıma birkaç kıyafet alıp arabamla Ayça'ya doğru geçtim.
No: 114 yazan kapının önünde durdum ve kapıyı çaldım. Ayça ve Umut, çok güzel, ağaç dolu bir sitede oturuyorlardı. Çok geçmeden kapı aralandı. "Hoş geldin canımımım!" dedi sondaki M harfini uzatarak Ayça. "Hoş buldum." dedim ben de onun gibi. İçeri geçtik, birer bardak çay içtik; sonra bol düğün dedikodusu eşliğinde yemeğimizi yemeye başladık. "Geldi, bütün düğünü sömürdü, yemeğini yedi, bolca eğlendi, bir sürü Insta postu çıkardı, bir tane çeyrek taktı! İnanabiliyor musun?" dedi Ayça. Umut'un teyzesinden bahsediyordu. "Her şeyi bir kenara bırak, düğün mükemmeldi. Sen çok güzel oldun canım." dedim. "Öyle değil mi, öyle..." dedi saçlarını bir sağa bir sola savururken. Bir anda çatalımı ve bıçağımı tabağın kenarlarına bırakıp, "Biz ayrıldık." dedim. Bunu yara bandı çeker gibi yapmam gerekiyordu, yoksa asla söyleyemezdim. Belki şok geçirmişti, haklılıkla "Nasıl?!" dedi son harfi uzatarak. "Aldattı beni, hem de çalıştığı dershanenin sahibi olan kadınla." "İyi de o kadın 50'lerinde değil mi?" "Evet." dedim. "Ne zaman oldu bu, bana neden söylemedin?" "Bizim Alper sugar baby olmaya çoktan razıymış, boş ver, öp başına koy, kurtulmuşsun." o yorumunu yaptıktan sonra ben de teker teker sorularını yanıtlamaya devam ettim. Bir şeyleri bugün saklamaya hiç hakkım yoktu, çok saklamıştım ondan olanı biteni. "Senin düğün gününün sabahında oldu o yüzden söylemedim, spot ışıklarını kendime çevirmek istemedim. Bu arada haklısın, ilk şokumu atlattıktan sonra benim de şükrettiğim ilk şey kurtulmuş olmak oldu. Ha bu arada, sizin düğün çıkışında kaza yaptım." diyerek yara bandını çekiştirmeye devam ettim. "Kazada bir bacağım ve bir kolum çatladı ve Emre ile karşılaştım." "Ne demek kaza yaptım? Niye söylemedin? Balayına gitmiştiniz, tadını kaçırmak istemedim. Aylin, sen benden niye böyle şeyleri saklıyorsun ya? Sen beni aramayınca ben nasıl anlamam, çok kötü bir arkadaşım!" diyerek gelip bana sarıldı, ben de ona.
Ardından Ayça bize büyük bir kase mısır patlattı. Mısır eşliğinde en sevdiğimiz diziyi izleyecektik. Ayça diziyi açtı ve o ikonik jenerik yükseldi televizyondan: "Ruhuna sağlık Ruhsarcığım ölmemiş, elalem utansın o beni terk etmemiş. Gel şöyle otur Ruhsar yanı yanı başıma, görsün millet hayal gerçek yan yana..."
"Emre benim düşündüğüm Emre mi?" diye sordu. "Aynen öyle." dedim. "Nasıl, değişmiş mi? Tipi falan nasıl, tanıdın mı seni? Sen onu tanıdın mı? Ona mı kaza yapmıştın? Yoksa hasta mıydı, yoksa doktor muydu? Söylesene kızım!" diye bana soru yağmurunda bulundu. Ben soruların hepsini teker teker cevaplayana kadar akşam olmuştu. Bana kalacağım odayı gösterdi. Ben yatakta uzanırken elinde bir anahtarla bana geldi ve şunları söyledi: "Hiç kalmadığın bir evde ilk kez uyunduğunda yatağının altında bir anahtar olursa kısmetini görürmüşsün, öyle derler. Hadi deneyelim!" "Of Ayça yaaa, böyle hurafelere inanıyorsun diyemezsin. Kızım bir anahtar koysan ne olacak?" dedi benim bu serzenişime karşı. Onu kırmamak için, "Hadi koyun bakalım, kimi göreceğim." dedim. "Ha şöyle!" dedi ve odadan çıktı. Ardından uzaklaşan sesini duydum: "İyi geceler güllerin gülü." dedi. Ben "İyi geceler." deyince şunu söyleyen sesini duydum: "Güllerin gülü de... Kendimi düzelttim," bunu söylerken kıkırdıyordum. "İyi geceler güllerin gülü!" Onun kahkaha atan sesini duydum, memnundu bu durumdan.
Şu anda çok değişik bir rüyanın içindeydim. Yemyeşil, büyük bir ormanın içerisindeydim rüyamda. Her tarafta bolca meyveler vermiş meyve ağaçları vardı. Gittikçe gittim ormanın içerisinde; sanki ucu bucağı yoktu, öylesine büyüktü. Üzerimde beyaz, efil efil, genişçe bir elbise vardı. Ormanda yürürken küçük bir göle rastladım. Gölün içerisinde su yoktu, bolca altın ve büsbüyük balıklar vardı. Eğilip korkmadan elimi attım gölün içerisine; elime büyük, kocaman, altından bir anahtar geldi. Anahtarı aldım ve ilerledikçe ilerledim ormanın içerisinde, sanki gittiğim yeri biliyor gibiydim. Ormanın sonuna vardım nihayetinde. Bu yolun sonunda büyükçe bir kapıya rastladım. Elimdeki anahtarla kapıyı açtım; sanki bunu bilerek almıştım anahtarı. Kapının ardından çıkan kişi ise Emre'ydi.
Çok derin ve güzel bir uyku çekmiştim, onun dinçliği ile uyandım bu sabah. Elimi yüzümü yıkayıp mutfağa doğru Ayça'nın yanına gittim. Bize mükellef bir kahvaltı hazırlıyordu geniş, güzel mutfağında. "Günaydın." dedi bana tatlı sesiyle her zamanki gibi. Aynı şekilde karşılık verdim ona: "Günaydın." Masaya doğru ilerledim, sandalyelerden birini çekip oturdum. Masada güzel bir meyve kasesi vardı; en sevdiğim meyve olan kirazlardan bir tane alıp ağzıma attım. "E söyle bakalım, rüyanda kimi gördün?" "Hiç öyle bir şey yokmuş biliyor musun? Aksine bütün gece rüyamda Emre ile uğraştım." dedim. Fakat söylediğim şeyin yeni farkına varıyordum. "Ne? Emre mi?!" Ayça da söylediğim şeye şaşırmış gibiydi fakat suratında bunu bildiğine kanaat getirebileceğim bir gülümseme vardı.
Allah yazdıysa bozsun! dedi iç sesim.