5. bölüm · 30’A ÇEYREK KALA

4.BÖLÜM: SÖZLEŞME

Luna. 123

Gelin çiçeği ile bakışmalarımız sürerken düğün ahalisi de sevinç çığlıkları, mutluluk ve şaşkın tezahüratlar içindeydi. İnsanlara, Ayça’ya henüz Alper’den ayrıldığımı söylememiştim. Çünkü onun bu mutlu gününde benim adıma üzülmesini istemiyordum. O yüzden olanları çaktırmamak ve gelin çiçeğinden hızlıca kurtulmak adına tatlı bir şekilde:
“Yok canım, ben almayayım.” derken şanslıydım ki oturduğum sandalyenin tam karşısında ayakta duran bekar bir kız arkadaşım vardı. Çiçeği elime alıp kızcağıza fırlattım. Bu o kadar hızlı olmuştu ki sanki bir ateş topu tutuyor da onu fırlatıyor gibiydim.
Gelin çiçeği seremonisinden sonra after partiye geçilmişti ama ne olduğunu tam idrak edemiyordum. Çünkü parti benim için “içkiler yukarı, danslar aşağı”dan ibaretti. Aslında bütün düğünü kendim için bu cümleyle özetleyebilirdim. Gün boyu o kadar ağır şeyler yaşamıştım ki beynimi bu şekilde resetlemeye çalışıyordum. Aslında bu etkinlik en yakın arkadaşımın düğünü olmasaydı böyle alkollü bir ortama bu şekilde katılmamayı yeğlerdim. Ama olan olmuştu, biten bitmişti.
Neticede düğün bittiğinde arabamı alabilmek için karşıya geçerken sağıma ve soluma bakmadığım için gelen arabayı fark edememiş ve trafik kazası yapmıştım. Ambulans eşliğinde getirildiğim hastanede, yarı baygın bir şekilde beyaz sedyenin üzerinde yatarken hayal meyal şöyle bir ses duyduğumu hatırlıyorum:
“Emre Özbeğen, acile bekleniyorsunuz!”
Çok geçmeden bana doğru gelen ayak seslerini duydum ve bu seslere, zihnimin kuytu köşelerinde kendine yer edinmiş bir ses eşlik etti:
“Hastanın şikâyeti ne?”
Bu soruya cevap genç bir kadın sesinden gelmişti:
“Trafik kazası. 20’li yaşlarında kadın hasta. Sol kolu ve sağ bacağında kırıklar bulunmakta, alçıya alındı.”
Zihnim bulanıkken tanıdık sesten bir soru daha geldi:
“Hastanın adı ne?”
Duyduğum sesler bana giderek yaklaşıyordu. Genç kadın bu soruya şöyle cevap verdi:
“Aylin Aydoğdu.”
Tanıdık ses kısa bir süre sessiz kaldıktan sonra:
“Ne dedi?” diye sordu.
Genç kadın şaşkınlıkla:
“Tanıyor musunuz?” dedi.
Soruya şöyle cevap aldı:
“Eski bir tanıdık.”
Çok geçmeden gözümün önünde küçük bir ışık belirdi ve bu ışık yüzünden tam seçemediğim bir erkek yüzü gördüm. Tanıdık ses bana şöyle sordu:
“Aylin Hanım, sesimi duyabiliyor musunuz? Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”
İlk sorusundan sonra sesindeki gereksiz resmiyet beni rahatsız etmişti. Zihnimdeki bulanıklık yavaşça berraklaşmaya başlarken zorlukla:
“Evet…” diyebildim.
Berraklaşan zihnimin getirdiği şaşkınlık ve panik hisleriyle önce serum takılı sağ koluma, sonra alçıya alınmış bacağıma ve koluma baktım. Ardından karşımdaki adama şaşkınlıkla:
“Emre…” dedim.
O benim kadar şaşırmış değildi.
“Aylin.” dedi soğuklukla.
Bu kısa aydınlanmadan sonra hastanelik olmadan önce yaşadıklarım gözümün önünden bir film şeridi misali geçmeye başladı. Birkaç arkadaşımın sesi süzülüyordu kulağıma:
“Aylin, taksi çağıralım.”
“Aylin, sen evde kal… Biz bırakalım.”
Hatırıma gelen bu sesler birbirlerinin içine bir halka misali geçiyor ama o seslerin kime ait olduğunu anımsayamıyordum. O seslerin ardından arkadaşlarıma verdiğim cevap da kulağıma süzüldü. Konuşuyordum ama küfe gibi sarhoştum. Kelimeler ağzımda öyle yuvarlanıyordu ki ne dediğimi kendim bile anlayamıyordum.
Şöyle demiştim onlara:
“Yok… Ben kendim gideceğim, kendim…”
Sonra anlamsız bir konuya geçip:
“Biliyor musunuz… beni aldattı…” demiştim.
Ardından Bihter Ziyagil misali:
“Beni… beni…” diye tekrarlamıştım.
Hem de kendinden yaşça büyük patronuyla…
“Biliyor musunuz!”
Bu sesler kesildikten sonra düğünden birkaç kesit gözümün önüne geldi. Bunlar öyle rezillik kesitlerdi ki… Maraz Ali misali “Heyt!” diye bağırıp ağrılara atmadığım kalmıştı.
Bu kesitler gözümün önünden geçerken kendimden utandığım için yüzümü ekşittim.
GEÇMİŞ
Takvimler 2013’ü gösteriyordu. Aylin’le Emre’nin lise mezuniyetiydi. Mezuniyet balosu bitmiş, ikisi de en yakın arkadaşları olan Zehra ve Cem ile favori kafelerine bilardo oynamaya gelmişlerdi.
Aylin ile Emre bilardo masasını ayarlarken Zehra ile Cem yan taraftaki üçlü kahverengi deri koltukta oturuyorlardı. Zehra sevgilisi Nurullah ile telefonda konuşuyor, Cem de eskiz defterine bir şeyler karalıyordu.
Zehra telefonda konuşurken:
“Seninle güldü. Aşkım, vallahi ben konuşmadım ya. Biz çocuklarla konuşurken yanıma geldi, selam verdi. Ayrıca ya, ben bu çocukla aynı okulda okuyordum. Nasıl muhatap olmayabilirim ki?” dedi.
Zehra’nın sevgilisi Nurullah kıskanç bir adamdı. Zehra ile eski sevgilisinin mezuniyetten sonra ayaküstü konuştuklarını öğrenmiş olmalıydı. Ayrıca kız selama karşılık vermeyip ne yapabilirdi ki?
Telefon konuşması bitince bize dönmüştü.
“Zehra, bıktım. Bir şekilde taktı kafaya.” dedi.
Cem onun bu serzenişini tiye alarak:
“Senin mükemmel seçimlerin işte Zehra, ne olacak?” dedi.
Zehra bu lafın altında kalmayarak:
“Senin seçimine de iki buçuk ay dayanabildi.” dedi.
Cem bu lafın karşılığında eskiz defterinden bir kâğıt koparıp elinde küçük bir top yaptı ve Zehra’nın kafasına atarak:
“Kes sesini!” dedi.
Zehra kafasına değen küçük topa karşılık:
“Ne yapıyorsun be!” diyerek çirkefleşti. Dağılan saçını düzeltti ve:
“Üf… Tamam.” dedi, ardından telefonuna bakmaya devam etti.
Sonra aklına bir şey gelmiş gibi Emre ile bana döndü:
“Sizin niye hâlâ bir sevgiliniz yok?” dedi.
Ben de biraz düşünüp burun kıvırdım.
“Böyle şeylere hiçbir zaman çok ilgim olmadı.” dedim.
Emre de benim dediğime karşılık bana hak verir gibi başını salladı.
Cem:
“Tamam o zaman.” deyip defterinden bir kâğıt kopardı ve bize döndü.
“O zaman 30 yaşına gelene kadar evlenmezseniz birbirinizle evleneceksiniz.”
Ne demek istediğini anlayamadan kâğıda bir şeyler yazıp bize doğru uzattı. Kâğıtta yazanlar dikkatimi çekmişti. Eğilip okudum.
Şunlar yazıyordu:
“Aylin Aydoğdu ve Emre Özbeğen. 30 yaşına kadar hayatımızda biri olmazsa birbirimizle evleneceğimize karşılıklı söz veriyoruz.”
Bu cümlelerin altında ise isimlerimiz ve altında da “imza” yazıyordu. İmza atmamız için boş bir kısım bırakılmıştı.
İkimiz de aynı anda:
“Olur.” dedik.
Sonuçta böyle şeylere pek ilgimiz yoktu ve o zaman bunu umursamamıştık. İkimiz de kâğıdı imzaladık.
GÜNÜMÜZ
Muhabbet açabilmek adına:
“Doktor olabilmişsin.” dedim.
Geçmişimiz muallakta kalmıştı; berraklaştırmak istiyordum, merak ediyordum.
“Oldum.” dedi.
Soğukluğu devam ediyordu.
Kendi kendime Emre ile konuşmaya çalışırken sedyede yanımda duran şampanya tonlarındaki clutch çantamdan bildirim sesleri geliyordu. Art arda geldiği için meraklandım.
“Emre, çantamdan telefonumu verebilir misin?” dedim.
İsteğimi küçük bir baş hareketiyle kabul etti. Çantamı açıp içinden telefonumu aldı ve bana verdi.
Sağlam elimle telefonumu alıp parmak izimle açtım. Bildirimler WhatsApp’tan gelmişti. Girdim ve kimden geldiğine baktım. Bildirimlerin sahibi Ayça’ydı.
Sohbetimize girdim ve ne yazdığına baktım. Düğün fotoğraflarını atmıştı. Fotoğrafların üzerine basıp büyüttüm. Takı töreni anında çekilmiş fotoğraflardı.
Bir fotoğraf hoşuma gitti ve durdum.
Fotoğraf şöyleydi: Sağ tarafımda Umut, sol tarafımda ise Ayça vardı. Ben de tam ortalarında duruyordum. Üzerimde bordo halter yaka elbisem vardı. Ayağımdaki ince topuklu ayakkabılar şampanya renginin en zarif tonunu taşıyordu. Sivri burun kısmına doğru kıvrılan taşlı bantlar, ışık vurdukça küçük yıldızlar gibi parlıyordu.
Ama bu görünüm için oldukça fazla para harcadığımı söyleyebilirim. Sonuçta gelinin yakın arkadaşıydım ve gelinden sonra en güzel kadın ben olmalıydım. Bunun benden başka biri olmasını kabul edemezdim.
Fotoğrafa baktıkça herkesin gözünü alan gözlerimdeki şampanya tonlu kalın eyeliner’ım ve dudaklarımdaki bordo rujla, bu fotoğraftan sonra yaşanacaklardan habersiz bir şekilde gülümsüyordum.
Yaşadıklarımdan Ayça’ya bahsetmedim; ne dün ne bugün. Çünkü en özel günlerinde aklının bana takılmasını istemiyordum. O yüzden sadece kalp emojisi atıp altına:
“Dünyanın en güzel gelini ve arkadaşı.” yazdım ve sohbetten çıktım.
Bu düğüne ve balayına o kadar özenmişti ki spot ışıklarını kendime doğru çeviremezdim.
Sonra ekrana dokunup başka bir fotoğrafa geçtim. Bu fotoğrafta ise Ayça beyaz, yumuşak bir koltuğun üzerinde oturuyordu. Sağ tarafında yerde kız kardeşi Selin, sol tarafında ise yerde oturan ben vardım. Kafamızı çevirip ona bakarak gülümsüyorduk.
Selin’in saçları maşalıydı. Benimkisi ise dağınık topuzdu; yapılması tam üç saat sürmüştü.
Düğünün en güzel üç esmer kadını olduğumuzu söyleyebilirdim.
Ayrıca söylemeliyim ki Selin’in korseli su yeşili elbisesini de çok beğenmiştim. Gerçekten gelinin kız kardeşi gibi gözüküyordu.
Galeride gezinirken önüme fotoğraf albümünden telefonumla çektiğim bir fotoğraf düştü.
Fotoğraf şöyleydi:
Babam, fıstık yeşili üçlü koltuğumuzda oturuyordu. Kucağında ben vardım.
Bu fotoğraf beni geçmişime sürükledi. Hatırlamak istemeyeceğim geçmişime…
GEÇMİŞ
Mezuniyetten sonra eve döndüğümde annem bana kapıyı açmıştı.
“Hoş geldin kızım.” dedi her zamanki sevecen sesiyle.
“Hoş buldum.” dedim ve birbirimize kocaman sarıldık.
O zamana kadar her şey her zamanki gibi ilerliyordu.
Annem hafif dargın bir sesle:
“Biz niye sizin mezuniyetinize katılamadık, anlamadım.” dedi.
Ben de yaklaşık bir haftadır kurduğum aynı cümleyi tekrar ettim:
“Anne, dedim ya, bu mezuniyet sadece öğrenciler için. Velilerin katılacağı mezuniyet üç gün sonra.”
Bunları yaşarken bundan sonra hiçbir şeyin her zamanki gibi olmayacağından habersizdik.
Tam o sırada annemin telefonu çaldı ve biz bütün hayatımızı değiştirecek o haberi aldık.
Annem koşarak çalan telefona doğru gitti.
“Efendim?” dedi.
Telefonun karşısındaki kalın erkek sesinin ona söylediği şeyle yere yığıldı ve:
“Emin…” diyerek ağlamaya başladı.
Koşarak anneme doğru gittim ve ona sarıldım.
“Ne oldu anne? Ne oldu?” dedim panikle.
Sıkıca bana sarıldı.
“Emin… Emin…” diye ağladı göğsümde.
Ben de zorlukla telefonu elime aldım ve telefondaki sese:
“Ne oldu?” diye sordum.
Telefondan hiç beklemeyeceğim bir şey duydum.
Elimde olsa o anı toptan yok ederdim.
“Babanızı kaybettik.” dedi telefondaki ses soğuklukla, sanki dünyanın en normal şeyini söyler gibi.
Bir çocuğa babasının öldüğü haberi nasıl bu kadar kolay verilebilirdi, hiçbir zaman anlam veremeyecektim.