12. bölüm · 30’A ÇEYREK KALA
11. BOLÜM: BATTI BALIK YAN GİDERMİŞ
Bir yandan ense kısımdan aldığım bir tutam saçı parmaklarımın arasında çevirirken, son derece düşünceli bir haldeydim.
Biri bana bundan iki hafta önce böyle bir konumda bulunacağımı, bunun sebebinin de saçma sapan bir sözleşme sayesinde gerçekleşeceğini söyleseydi; benimle fena bir şekilde dalga geçtiğini düşünür, güler geçerdim. Ama şu anda hiç gülesim yoktu. Hatta biri gülmek için ağzını kıpırdatsa bile, sinirden ağız dolusu küfürler edebilecek durumdaydım.
"Evet, efendim," dedim düşüncelerimden sıyrılarak.
Bunu sadece fazlasıyla heyecanlı ve stresli olduğum anlarda yapardım. Nitekim şu anda da tam olarak öyle bir andaydım. Bir bahçe takımında Emre ile yan yana oturmuş, karşımızdaki Erdal Bey'e hesap veren bir konumdaydık.
Cümleme sakin kalmaya çalışarak devam ettim:
"Mazimiz çocukluğumuza dayanır. Hiç kimsenin elinde olmayan sebeplerle ayrılsak da şu zamana kadar çok güçlü bir bağ olan arkadaşlığımız, iki kez karşılaştığımızda içerisinde bizim fark edemediğimiz bir aşk filizlendirmiş. Bu sebeple de şimdi karşınızda oturuyoruz."
Erdal Bey hiç konuşmadan bana baktı. Sadece bir cümleme takılmış olacak ki, kaşlarını hafifçe kaldırarak sordu:
"‘Hiç kimsenin elinde olmayan sebep’ dediğin nedir, kızım?"
Buruk bir ses tonuyla, gözlerimi hafifçe yere indirerek:
"Vefat, efendim... Babamın vefatı," dedim.
Duyduğu şeyle Erdal Bey'in de yüzü düştü. Bakışlarındaki o sert ifade yerini mahcup bir sessizliğe bıraktı.
"Özür dilerim, kızım. Bilemedim. Allah rahmet eylesin."
Özür dileyecek bir şey yoktu. Aslında en başında da söylemiştim; ölüm kimsenin elinde olan bir şey değildi. Boğazımı temizleyerek dik bir duruş sergilemeye çalıştım:
"Özür dileyecek bir şey yok, efendim. Vatan sağ olsun, bize yeter," dedim.
Son cümlem onu yeniden meraklandırmıştı.
"Nasıl öldü baban?" diye sordu.
Merakını gidermek adına derin bir nefes verdim:
"Polisti. Görev başında şehit oldu."
Emre, itinayla dönen bu konuşmanın artık yüreğime koca bir siyah taş gibi oturduğunu fark etmiş olacak ki; artık bir yüzük taşıyacak olan elimi sıkıca tuttu ve başparmağıyla usulca okşadı.
Parmaklarımı süsleyen yüzük, beyaz altının zarif ışıltısıyla göz alıyordu. Ortasında, dikdörtgen formunda zümrüt kesim iri bir pırlanta tüm ihtişamıyla parlıyor; etrafını saran çiçek motiflerini andıran minik taşlar ise ona masalsı ve romantik bir hava katıyordu. İncecik halkası sayesinde gösterişten uzak ama asil bir duruş sergileyen bu yüzük, itiraf etmeliyim ki oldukça hoş bir yüzüktü.
Konuyu dağıtmak adına Emre araya girdi:
"O kadar sene sonra nasıl karşılaştığımızı anlatalım mı, dede?"
Erdal Bey, Emre'nin artık ona daha ılımlı yaklaşmaya çalıştığını fark etmişti. Bu değişim hoşuna gitmiş olacak ki, Emre'den gelen bu atağı hafif bir tebessümle karşıladı:
"Anlat bakalım, evlat."
Onlar konuşmaya başlarken, benim zihnim geriye doğru bir yolculuğa çıktı. Parkta öylesine bir bankın üzerinde otururken, bitkin bir sesle evliliği kabul ettiğimi söylediğim o an geldi aklıma ister istemez...
İKİ HAFTA ÖNCE
Bir yandan ense kısımdan aldığım bir tutam saçı parmaklarımın arasında çevirirken, son derece düşünceli bir haldeydim.
Biri bana bundan iki hafta önce böyle bir konumda bulunacağımı, bunun sebebinin de saçma sapan bir sözleşme sayesinde gerçekleşeceğini söyleseydi; benimle fena bir şekilde dalga geçtiğini düşünür, güler geçerdim. Ama şu anda hiç gülesim yoktu. Hatta biri gülmek için ağzını kıpırdatsa bile, sinirden ağız dolusu küfürler edebilecek durumdaydım.
"Evet, efendim," dedim düşüncelerimden sıyrılarak.
Bunu sadece fazlasıyla heyecanlı ve stresli olduğum anlarda yapardım. Nitekim şu anda da tam olarak öyle bir andaydım. Bir bahçe takımında Emre ile yan yana oturmuş, karşımızdaki Erdal Bey'e hesap veren bir konumdaydık.
Cümleme sakin kalmaya çalışarak devam ettim:
"Mazimiz çocukluğumuza dayanır. Hiç kimsenin elinde olmayan sebeplerle ayrılsak da şu zamana kadar çok güçlü bir bağ olan arkadaşlığımız, iki kez karşılaştığımızda içerisinde bizim fark edemediğimiz bir aşk filizlendirmiş. Bu sebeple de şimdi karşınızda oturuyoruz."
Erdal Bey hiç konuşmadan bana baktı. Sadece bir cümleme takılmış olacak ki, kaşlarını hafifçe kaldırarak sordu:
"‘Hiç kimsenin elinde olmayan sebep’ dediğin nedir, kızım?"
Buruk bir ses tonuyla, gözlerimi hafifçe yere indirerek:
"Vefat, efendim... Babamın vefatı," dedim.
Duyduğu şeyle Erdal Bey'in de yüzü düştü. Bakışlarındaki o sert ifade yerini mahcup bir sessizliğe bıraktı.
"Özür dilerim, kızım. Bilemedim. Allah rahmet eylesin."
Özür dileyecek bir şey yoktu. Aslında en başında da söylemiştim; ölüm kimsenin elinde olan bir şey değildi. Boğazımı temizleyerek dik bir duruş sergilemeye çalıştım:
"Özür dileyecek bir şey yok, efendim. Vatan sağ olsun, bize yeter," dedim.
Son cümlem onu yeniden meraklandırmıştı.
"Nasıl öldü baban?" diye sordu.
Merakını gidermek adına derin bir nefes verdim:
"Polisti. Görev başında şehit oldu."
Emre, itinayla dönen bu konuşmanın artık yüreğime koca bir siyah taş gibi oturduğunu fark etmiş olacak ki; artık bir yüzük taşıyacak olan elimi sıkıca tuttu ve başparmağıyla usulca okşadı.
Parmaklarımı süsleyen yüzük, beyaz altının zarif ışıltısıyla göz alıyordu. Ortasında, dikdörtgen formunda zümrüt kesim iri bir pırlanta tüm ihtişamıyla parlıyor; etrafını saran çiçek motiflerini andıran minik taşlar ise ona masalsı ve romantik bir hava katıyordu. İncecik halkası sayesinde gösterişten uzak ama asil bir duruş sergileyen bu yüzük, itiraf etmeliyim ki oldukça hoş bir yüzüktü.
Konuyu dağıtmak adına Emre araya girdi:
"O kadar sene sonra nasıl karşılaştığımızı anlatalım mı, dede?"
Erdal Bey, Emre'nin artık ona daha ılımlı yaklaşmaya çalıştığını fark etmişti. Bu değişim hoşuna gitmiş olacak ki, Emre'den gelen bu atağı hafif bir tebessümle karşıladı:
"Anlat bakalım, evlat."
Onlar konuşmaya başlarken, benim zihnim geriye doğru bir yolculuğa çıktı. Parkta öylesine bir bankın üzerinde otururken, bitkin bir sesle evliliği kabul ettiğimi söylediğim o an geldi aklıma ister istemez...
İKİ HAFTA ÖNCEBir yandan ense kısımdan aldığım bir tutam saçı parmaklarımın arasında çevirirken, son derece düşünceli bir haldeydim.
Biri bana bundan iki hafta önce böyle bir konumda bulunacağımı, bunun sebebinin de saçma sapan bir sözleşme sayesinde gerçekleşeceğini söyleseydi; benimle fena bir şekilde dalga geçtiğini düşünür, güler geçerdim. Ama şu anda hiç gülesim yoktu. Hatta biri gülmek için ağzını kıpırdatsa bile, sinirden ağız dolusu küfürler edebilecek durumdaydım.
"Evet, efendim," dedim düşüncelerimden sıyrılarak.
Bunu sadece fazlasıyla heyecanlı ve stresli olduğum anlarda yapardım. Nitekim şu anda da tam olarak öyle bir andaydım. Bir bahçe takımında Emre ile yan yana oturmuş, karşımızdaki Erdal Bey'e hesap veren bir konumdaydık.
Cümleme sakin kalmaya çalışarak devam ettim:
"Mazimiz çocukluğumuza dayanır. Hiç kimsenin elinde olmayan sebeplerle ayrılsak da şu zamana kadar çok güçlü bir bağ olan arkadaşlığımız, iki kez karşılaştığımızda içerisinde bizim fark edemediğimiz bir aşk filizlendirmiş. Bu sebeple de şimdi karşınızda oturuyoruz."
Erdal Bey hiç konuşmadan bana baktı. Sadece bir cümleme takılmış olacak ki, kaşlarını hafifçe kaldırarak sordu:
"‘Hiç kimsenin elinde olmayan sebep’ dediğin nedir, kızım?"
Buruk bir ses tonuyla, gözlerimi hafifçe yere indirerek:
"Vefat, efendim... Babamın vefatı," dedim.
Duyduğu şeyle Erdal Bey'in de yüzü düştü. Bakışlarındaki o sert ifade yerini mahcup bir sessizliğe bıraktı.
"Özür dilerim, kızım. Bilemedim. Allah rahmet eylesin."
Özür dileyecek bir şey yoktu. Aslında en başında da söylemiştim; ölüm kimsenin elinde olan bir şey değildi. Boğazımı temizleyerek dik bir duruş sergilemeye çalıştım:
"Özür dileyecek bir şey yok, efendim. Vatan sağ olsun, bize yeter," dedim.
Son cümlem onu yeniden meraklandırmıştı.
"Nasıl öldü baban?" diye sordu.
Merakını gidermek adına derin bir nefes verdim:
"Polisti. Görev başında şehit oldu."
Emre, itinayla dönen bu konuşmanın artık yüreğime koca bir siyah taş gibi oturduğunu fark etmiş olacak ki; artık bir yüzük taşıyacak olan elimi sıkıca tuttu ve başparmağıyla usulca okşadı.
Parmaklarımı süsleyen yüzük, beyaz altının zarif ışıltısıyla göz alıyordu. Ortasında, dikdörtgen formunda zümrüt kesim iri bir pırlanta tüm ihtişamıyla parlıyor; etrafını saran çiçek motiflerini andıran minik taşlar ise ona masalsı ve romantik bir hava katıyordu. İncecik halkası sayesinde gösterişten uzak ama asil bir duruş sergileyen bu yüzük, itiraf etmeliyim ki oldukça hoş bir yüzüktü.
Konuyu dağıtmak adına Emre araya girdi:
"O kadar sene sonra nasıl karşılaştığımızı anlatalım mı, dede?"
Erdal Bey, Emre'nin artık ona daha ılımlı yaklaşmaya çalıştığını fark etmişti. Bu değişim hoşuna gitmiş olacak ki, Emre'den gelen bu atağı hafif bir tebessümle karşıladı:
"Anlat bakalım, evlat."
Onlar konuşmaya başlarken, benim zihnim geriye doğru bir yolculuğa çıktı. Parkta öylesine bir bankın üzerinde otururken, bitkin bir sesle evliliği kabul ettiğimi söylediğim o an geldi aklıma ister istemez...
İKİ HAFTA ÖNCE
Üzerimde gömlek şeklinde olan alelade gri bir pijama takımı vardı, ayağımda ise toz pembe pofuduk ev terliklerim... Evime oldukça yakın bir yerdi burası. Öylesine sinir ve bıkkınlıkla doluydu ki vücudum, kurduğum o cümlenin ardından tek kelime dahi etmemiştim. Boş gözlerle karşımdaki denize bakıyordum.
Verdiğim o psikolojik savaştan galip çıkan kesinlikle ben değildim. Kendimi koskoca bir depremden sonra harap olan bir eve benzetebilirdim ama savaştan sonra etrafta galiplik nâraları atan bir savaşçıya asla. Önemli olan burada ne toz duman olmuş bir bina ne de galip bir savaşçı olmaktı; önemli olan, kaybettiğim bu savaştan arda kalan parçalarımı birleştirmeyi becerip yeni bir "ben" yaratabilmekti. Ben bunu her ne kadar kabul etmesem ve kendime bundan başka çıkış yolları arasam da, bu yol Emre'den geçiyordu.
Bugün İstanbul'un akşamüstü yelleri oldukça sertti. Fazlaca üşümüş olmam sebebiyle titremelerimi ben bile hissediyordum; sanki vücudum error vermiş gibiydi. Ne Emre'nin "Üşüyorsun," demelerini duyuyordum, ne cevap veriyordum ne de kalkıp gidiyordum. Sadece karşımdaki mavi semalara bakıyordum.
Sonra üstündeki siyah ceketi çıkartıp omuzlarıma bıraktı. O hareketin ardından ürkerek kendime geldim. Gözlerim üzerindeki cekete kaydı fakat hiçbir şey söylemedim. En azından bu konu hakkında, uzun sürenin ardından söylediğim tek cümle şuydu:
"Sözleşmenin şartlarını okudum. En yakın zamanda gidip dedenle tanışmam gerekiyor."
Umutsuz bir ses tonuyla Emre'nin bana cevabı şuydu:
"Emin misin?"
Benimse cevabım oldukça alakasızdı:
"Bana yüzük lazım. Yüzük almam lazım, görmezse şüphelenir."
"Senin almana gerek yok," dedi. "Parmağındaki yüzüğü herkes benim yüzüğüm bilecek. Ben alırım. Benim alıp parmağına takmadığım bir yüzüğün, benim yüzüğüm olarak anılmasını istemem."
İmtina ile tekrar sordu bu cümlelerin ardından:
"Emin misin?"
En sonunda yükseldim ve bu sorunun cevabını verdim:
"Şunu sorup durma artık Emre! Eminim, işte!"
Evet... Daha çok yükseldim:
"EMİNİM!"
Emre'nin sesindeki bıkkınlık ve umutsuzluk gittikçe arttı:
"Tamam, bağırma," dedi.
Bu konumda umutsuz olması gereken bendim. Onun sesi neden benimkinden daha umutsuz ve mutsuz çıkıyordu, anlamış değildim. Neden mutsuzdu?
GÜNÜMÜZ
Elimi sıkıca tutup okşamaya hâlâ devam ediyordu. Onun bu hareketi içimde saçma bir şekilde huzur yaratıyordu. Oysa ben kolay bir şekilde huzur bulabilen bir insan değilimdir.
"Üç yıl önce," dedi Emre birden.
Üç yıl mı? Ben birkaç ay önce falan sevgili olduğumuzu söyler diye planlamıştım. Gerçi plan; eğer iki kişiyseniz karşı taraftaki kişiye söylenerek var olan bir şeydi, ben sadece düşünmüştüm. Üç yıl bir ilişki için çok büyük bir mazi idi ama biz sadece birbirimizin on üç sene önceki hâllerini tanıyorduk. Tamam, sana "at" dedik de bu kadar büyük bir şekilde de atılmaz be Emre! Ben zihnimde büyük bir maraton koşusu koşurken, Emre büyük atışlarına devam ediyordu.
Ben gerginlikten, üzerimdeki oversize, bebe mavisine beyaz çizgiler eşlik eden gömleğimin yakalarıyla oynuyordum.
"Bir İspanya gezisine gitmiştim, hatırlarsın."
Erdal Bey onu hafif bir baş onayıyla tasdik etti. İkinci şok dalgası da yüzüme vurdu. Bana düşen şeyse sadece "Yarabbi şükür" demekti. Ben hayatımda İstanbul'dan Konya'ya kadar bile gitmemiş bir insanım; adam yalanlarıyla beni İspanya'ya sürükledi!
Erdal Bey beni, Emre'nin söylediklerini onaylamamı bekler gibi bakışlarla göz hapsine aldı. Kısa bir süre için ister istemez kafamı sallayarak onayladım Emre'yi. Ardından gittikçe şahlandırdım Emre'nin yalanlarını. Son iki üç haftadır dediğim gibi; battı balık yan gider!
"Evet efendim," dedim. "Emre'nin dediği gibi, seneler sonra ilk kez İspanya'da karşılaştık. Her ne kadar birlikte gitmiş olmasak da birlikte döndük o seyahatten. Farklı planlar ve umutlarla tek başımıza gittiğimiz seyahati birlikte geçirdik. Size sohbetimizin en başında da bahsettiğim gibi, haberimiz olmadan birbirimize karşı filizlendirdiğimiz duygular o seyahatte gelişti."
Bu durum hoşuna gitmiş olacak ki bize karşı hoş bir tebessüm sundu Erdal Bey. Ardından bana karşı bir soru daha yöneltti:
"Seni istemeyeceğimiz bir akraban var mı, kızım?"
Aklıma düşen sima, ister istemez tadımı kaçırdı. Var efendim; bir babaannem var. Namıdiğer Memnuniyetsiz Cevriye... Bu konuyu öğrendiğinde söyleyeceği cümle kalıpları şimdiden aklımda doğuverdiği için tadım daha çok kaçtı: “Böyle yangından mal kaçırır gibi düğün mü olur? En azından annen gibi züğürt biriyle evlenmedin.”
Evet, bunu diyecekti; çünkü babaannem memnuniyetsiz olduğu kadar paragözdü de. Aklımdan geçenleri duyamadığı için Erdal Bey'in cevabıma verdiği yanıt "Güzel," oldu. Çok sevgili Memnuniyetsiz Cevriye Hanım’ın klasik cümle kalıpları, gözlerinde dolar olan emoji gibi zihnimde var olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.
Emre saatine baktı yalandan bir bahane uydurmak adına. "Ben hastaneye geç kalacağım, biz artık müsaade isteyelim," dedi. Erdal Bey'in bu söze karşın cevabı, "Müsaade sizindir," oldu.
Emre, her ne kadar planlarımıza sekte vurmamak adına dedesi Erdal Bey'e güzel yaklaşımlarda bulunmaya çalışsa da, uzun süre dayanamıyordu onunla aynı ortamda bulunmaya. Onu anlıyordum; lise mezuniyetinden sonra tanıştığın ve senelerce anlaşamadığın bir insanla iki haftada anlaşmaya çalışmak cehennemle eş değer olmalıydı.
Masadan kalkıp araca geçtik. Gözüm parmağımdaki yüzüğe takıldı.
İki hafta önce yaşadığımız o saçma konuşmanın ardından iki gün geçmişti. Alyansları ve benim evlilik yüzüğümü almak adına bir kuyumcuya gelmiştik. Alyansları seçmek daha kolay olacağı için önce onlardan başlamıştım. Biri kalın, biri daha ince olacak şekilde iki adet altın rengi alyans seçmiştim.
Kuyumcu, alyansların içerisine bir şey yazılıp yazılmayacağını sormuştu. "Hayır, sadece alyansları istiyoruz," olmuştu benim yanıtım. Anladığını belirtir bir şekilde kafasını eğdi, ardından tektaş modellerini çıkardı.
Gözlerim ilk başta, şu anda parmağımda olan yüzüğe kaydı ve ona beğeni dolu bakışlarla baktım. Onu seçersem Emre'nin tereddütsüz bir şekilde satın alacağını biliyordum fakat sahte bir evlilik için onu bu kadar masrafa sokamazdım. O yüzden klasik tektaş modellerinden birini seçtim.
"Bu olsun," dememin ardından telefonum çaldı; arayan Ayça'ydı. "Benim bunu açmam lazım," diyerek kuyumcudan dışarı çıktım ve aramayı yanıtladım. O esnada; benim için ilk başta beğendiğim yüzüğün alındığından, alyansların içerisine isimlerimizin yazıldığından habersizdim.
Araba ilerledikçe benim yakın geçmişteki sürüklenişim de ilerliyordu. Parmağıma ilk taktığım an geldi aklıma...
Emre'nin evindeydik. Yakın zamanda dedesi Erdal Bey ile tanışacağım için bana ondan bahsediyordu ve sözleşme hakkında konuşuyorduk biraz da.
"Dedem dediğim dedik, tahammül etmesi zor bir adamdır. Zaten babamlar da tahammül edemedikleri için onu silip hayatlarına devam etmişler. Bence babamın hayatında verdiği en iyi kararlardan bir tanesiydi onu tanıdıktan sonra. Bu fikre kanaat getirdim," dedi Emre.
Ardından dosyayı açtı ve içerisine sıkıştırdığım bizim evlilik sözleşmemizi gördü. Görmesiyle beraber suratında hoş bir tebessüm oluştu ama tek bir kelime dahi etmeden kenara bıraktı sözleşmeyi. Ardından, "Üzerine konuşmak istediğin bir madde var mı?" diye sordu.
Sözleşmeyi önüme çekip göz gezdirdim tekrardan. Gözüme konuşmak için ilk çarpan madde şuydu; Madde 3. Dedim ve maddeyi okudum:
• Madde 3 – Evliliğin Devamı
Gerçekleştirilecek evlilik, kesintisiz olarak en az bir (1) yıl süreyle devam ettirilecektir. Mirasçının haklı ve hukuken geçerli bir sebep bulunmaksızın bu süre dolmadan evliliği sona erdirmesi veya fiilen evlilik birliğini terk etmesi hâlinde, işbu Taahhütname kapsamında kendisine bırakılması öngörülen miras haklarından yararlanamayacağı kabul edilmiştir.
"Bir seneden ne az ne fazla olacak, sadece bir sene."
Hiçbir şey söylemeden sadece kafasını salladı. Ardından bir diğer maddeye geçtim:
• Madde 5 – Soyun Devamına İlişkin Şart
Mirasçı ile gelin adayının evlilik tarihinden itibaren beş (5) yıl içerisinde Özbeğen soyunun devamını sağlayacak en az bir çocuk sahibi olmaları beklenmektedir. Miras Bırakan'ın söz konusu süre içerisinde vefat etmiş olması, işbu maddenin uygulanmasına engel teşkil etmeyecek olup, şart miras hükümleri bakımından geçerliliğini koruyacaktır.
"Bu madde hakkında ne yapacağız?" diye sordum hayretler içinde. "Sahte bir evlilik yürütebiliriz ama sahte bir çocuk sahibi olamayız!"
Bu hiddetim onu güldürdü.
"Gülme!" dedim aynı sinir ve hiddetle.
"Gülmeyeceğim," dedi ama hâlâ gülüyordu. "Önce evlenelim de ona da bir bahane buluruz."
Başka bir madde hakkında konuşmadık; çünkü çoğu beni ilgilendirmiyordu. İlgilendirse de bu iki madde kadar önem arz eden maddeler değillerdi.
Ardından cebinden bir yüzük kutusu çıkartıp masaya koydu ve kapağını açtı. İçerisinden çıkmasını beklediğim sıradan yüzük çıkmadı; ilk başta beğendiğim o zümrüt kesim yüzük çıktı.
"Elini verir misin?" diye sordu bana. Bense elimi uzattım hızla.
Şoke olmakla büyülenmek arasında gidip geliyordum; çünkü böyle bir şey beklemiyordum. Beğendiğimi anladığını bile hissetmemiştim. Dudaklarımın arasından sadece tek bir cümle çıkabildi:
"Teşekkür ederim."
Arabada ilerlerken, "Aracı bir sahil kenarına çeker misin?" diye sordum.
Meraklanmıştı. "Ne oldu? Sıkıntı mı var, nefesin mi daraldı?" dedi endişeyle.
"Yok, öyle bir şey değil," dedim.
Zaten çevre yolundan ilerlediğimiz için sahile gitmek kısa sürmüştü. Araçtan indiğimizde telefonumu çıkartmam onu şaşırttı.
"Ne yapacağız?" diye sordu.
"Evleneceğimizi en hızlı yoldan insanlara yayacağız," dedim. "Instagram hikayesi ile."
Ben kamerayı yüzüğüme doğru tutarken, o şaşkınlıktan nutku tutulmuş bir şekilde, far görmüş tavşan misali ekrana bakıyordu. Yalandan bir sinirle, "Töreye kurban gitmiş damat gibi yanımda durursan evleneceğimize nasıl inandırabiliriz insanları?" diye sordum.
Bu yalandan veryansınım onu güldürdü. Ellerini iki yana açıp, "Ne yapayım?" diye sordu.
Benimse cevabım oldukça netti: "Elini boynuma at ve yanağımı öp."
Söylediklerimi ikiletmeden yaptı. Bana ise bu anı ölümsüzleştirmek düştü. Fotoğrafın altına şunu yazıp paylaştım:
“Sanırım 'Evet' demiş olabilirim... ♡”
Paylaşımı yapmamın ardından takribi bir saat geçmişti. O andan itibaren telefonum resmen bir mesaj ve arama istilasına uğruyordu. Hızlı yayılacağını biliyordum ama itiraf etmeliyim ki, jet hızıyla eş değer bir şekilde yayılmasını ben de beklemiyordum.
Telefonum bir kez daha çaldı. Arayan Ayça'ydı. Şimdiden "Ne diyorsun?", "Ne zamandan beri?", "Bana neden anlatmadın?" gibi sorularla bir soru zinciri kurmuştu bile.
"İstediğimiz sorudan başlayabiliyor muyuz?" diye sordum bıkkınlıkla.
"Tabii ki," diyerek güldü.
"İlk olarak..." diyerek soruları cevaplamaya başladım. "İki senedir."
Bir diğer soruya geçtim. Nazara çok inandığımı biliyordu; o yüzden hemen onun arkasına sığınıp, "Nazar değmesinden korktum," dedim.
Bana kalsa Ayça'ya iki sene demezdim çünkü Alper'den haberdardı. Fakat Emre'nin Erdal Bey'e söylediği yalanlara uyup, ağız birliği yapmak mecburiyetindeydim. Aklına bu detay gelmiş olmalıydı ki keyifli, kaçık bir ses tonuyla sordu:
"Alper?"
"Senden saklamayacağım, Ayça. Onu bana yaptığını ben de ona yaptım ve zerre pişman değilim. O beni duygusal olarak boş bırakmasaydı, inan ki benim gözüm ondan başkasını görmezdi."
"Senden saklamayacağım," diyerek hayatımın en büyük yalanını söylemiştim arkadaşıma.
"Bana ilk defa kazadan sonra hastanede karşılaştığımızı söylediğinde de mi beraberdiniz?" diye sordu.
Benim cevabım ise net bir "Evet," oldu.
Bir yandan da Zehra'dan gelen mesaj yağmurları vardı. Alper'den haberdarlığı olmadığı için fikirleri daha yumuşak ve romantizm doluydu. Tıpkı kendisi gibi.
Zehra: Neeeyyy?
Zehra: Hiç beklemiyordum.
Zehra: Ne zamandan beri?
Zehra: Hiç belli olmuyordu. Resim galerisi zamanında da beraberdiniz, değil mi? Doğru söyle.
Zehra: Ha, bu arada hayırlı olsun.
Bu mesajları uzun uzun cevaplayamayacağım için tek bir ses kaydı göndermeye karar verdim.
Siz: ▶️ •|ı|ı|ı|ı|ı|ı|• 0:30
"Hazırsan bütün sorularına sırasıyla cevap veriyorum. Bir: Yaparım öyle sürprizler. İki: İki senedir. Üç: Evet. Dört: Teşekkürler, canikooo. Yaklaşık bir saattir herkese aynı cevapları verdiğim için artık ezber yaptım."
Tam o sırada ekranda beliren isimle yutkundum:
ANNEM: Cevapsız sesli arama (5)
Annemden upuzun bir mesaj gelmişti, ondan önce de birkaç defa aramıştı. Yüksek ihtimalle o esnada Ayça ile konuştuğum için cevap verememiştim.
ANNEM: İnsan annesine hiç böyle bir şey söylemez mi? Hiç yakıştıramadım sana, çok darıldım kızım. Neyse, şimdi konuşulacak şeyler değil bunlar. Ne zaman gelecekler seni istemeye? Ha, bu arada Lale'nin oğlu Emre değil mi o? Sanki ona benzettim.
Merakını gidermek adına kısa denilebilecek bir mesaj yazdım anneme, yoksa asla susturamayacaktım.
Siz: Öyle gerekiyordu anne ama lütfen bana darılma. Evet, fotoğrafta gördüğün kişi Lale teyzenin oğlu Emre'ydi. İsteme konusunu kendi aramızda henüz netleştirmiş değiliz.
Emre'nin de halinin benden farksız olduğuna emindim. Bugün herkes evleneceğimizi duysun diye bir paylaşım yapmıştık ama o andan beri telefonlarımız susmak bilmiyordu. Benimki çok fazla mesaj gelmekten kilitlenip kapanmıştı hatta. Biraz dinlenmesini bekledikten sonra şarja takıp tekrar açmıştım telefonu.
İnsanlardan yüzlerce mesaj gelmişti fakat ben sadece birkaç tanesini açıp okuyordum.
Cemo: Hayırlı olsun kardeşim.
Mesajına, "Sağ ol kardeşim," yazıp bir diğer mesaja geçtim. Bu mesaj, üniversiteden en yakın arkadaşlarımdan biri olan İlker'dendi.
İlker: Komüniteden bir kişi daha eksiliyor ha?
Gülüp geçmiştim mesajına. Diğer mesajlar ise annem ve babamdandı; onlara gerektiği kadar durumu açıklamıştım zaten.
Ardından hiç beklemediğim bir kişiden arama düştü telefonuma: Resul Dayı. Aramasını yanıtlar yanıtlamaz şunları söyledi bana:
"Evleniyor musun, doktor?"
Veryansın içeren ses tonumla sorularına, karşılık şunları söyledim ona:
"Sen nereden öğrendin Allah aşkına, Resul Dayı?"
Resul Dayı'nın söyledikleri kendince mantıklıydı:
"İnternette benim de hesaplarım var, olamaz mı?"
Aylin Aydoğdu'dan ve diğer akrabalardan gelen tebriklerin ardından, en sonunda babaannem de aramıştı beni. Bir yandan onun o klasik, iğneleyici cümlelerini dinliyordum, bir yandan da alacaklı gibi kapım çalınıyordu.
Babaannemle konuşurken kapıya doğru gittim. Klasik cümlelerini sabırla dinleyip cevabını verdikten sonra, aramanın en başından beri merak ettiğim o soruyu sordum:
"Fotoğrafı nereden gördün babaanne?"
Cevabı beni hayretlere düşürdü:
"Halide gönderdi, o görmüş."
Babaannemin arkadaş çevresinin günümüz şartlarına bu kadar hızlı adapte olması gerçekten korkunçtu. Kapıyı açtığımda gördüğüm yüz ise ondan daha korkunç, hüzün sahibi ve şu an karşımda görmeyi hiç istemeyeceğim bir simaydı:
Alper.
