7. bölüm / 9
Zümrüt5-KADERİN KIRMIZI KURDELESİ-
Bölümler 9Şu an: 5-KADERİN KIRMIZI KURDELESİ-
- 1 -GİRİŞ-1.040 kelime
- 2 1- İHANETİN SESSİZLİĞİ-4.294 kelime
- 3 2-GEÇMİŞ ASLA SUSMAZ-4.694 kelime
- 4 3-ARTIK GERİ DÖNÜŞ YOK-5.075 kelime
- 5 4- KUSURSUZ BİR TUZAK-6.817 kelime
- 6 -ÖNERİ-68 kelime
- 7 5-KADERİN KIRMIZI KURDELESİ-8.454 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 -ZÜMRÜT KARAKTERLERİ-322 kelime
- 9 6- KONTROL-4.892 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Canlarım merhaba! 💚
İnanın sizi o kadar özlemişim ki… 🥹
Uzun bir aradan sonra yeniden sizlerle olduğum için gerçekten çok mutluyum. Öncelikle bölüm biraz geciktiği için hepinizden içtenlikle özür dilerim. 😔
“Biraz mı!? Abart istersen Esen!” Dediğinizi duyar gibiyim.
HAKLISINIZ…
Sizi biraz fazla beklettim. Nedenini de bölümün ardından paylaşacağım küçük duyuruda anlatmış olacağım.
Sizi bu kadar beklettiğim için de normalde yaklaşık 20 sayfada bitirmeyi planladığım bölümü biraz daha uzatıp 30 sayfaya tamamladım. Umarım beklediğinize değer.🥳
Öhm…şey…affedildim mi? Lütfen özrümü kabul eder misiniz? Her an baygınlık geçirebilirim de. 🫠
30 sayfa da anlaşalım. 🙈😁🤝🏻
Öhm ne diyordum?
Ha evet! Bir de bu bölümden sonra en çok merak ettiğim şeylerden biri Burcu… 🤭
Burcu hakkında ne düşünüyorsunuz? İlk izlenimleriniz neler? Onu sevdiniz mi, yoksa hâlâ temkinli mi yaklaşıyorsunuz?
Her zamanki gibi yorumlarınızı okumak için sabırsızlanıyorum. 😌🫶🏻
Keyifli okumalar. :)
🎶🎵🎧
-Lovely—Billie Eilish, Khalid, The Way—Zack Hemsey, Animals—Maroon 5
Bir serçe sandım kendimi, düştüm fırtınaya.
Attığım her adım, dönüştü çıkmaza.
Kaçtığım her yol, yeniden vardı ona.
Kader, ismimi çoktan kazımış yazgıma.
***
“İnsan bazen yürüdüğü yolu kendi seçtiğini sanır. Oysa bazı yollar, seni çoktan seçmiştir.”
Burcu VURAL
~25.09.2009~
Yurdun en kuytu köşesi, tuvaletlerdi. Kimse burada uzun süre durmazdı. Ben de sessizce gelip saklanırdım. Beni görmediklerinde daha mutluydum. Çünkü ne zaman beni fark etseler, canım yanardı. Söyledikleri kötü sözler kulağımdan çıkmıyordu. Sanki biri onları alıp kalbimin içine koyuyormuş gibi hissediyordum. Nereye gitsem peşinden geliyorlardı. O yüzden burada durmayı seviyordum. Fayanslar çok soğuktu,bazen ayaklarım üşürdü ama yine de kendimi en güvende burada hissederdim. En azından burada kimse bana bağırmıyor, kimse beni itip kakmıyordu.
Aynanın karşısına geçip sapasarı saçlarını usulca topladım. Kırmızı kurdeleme dokununca istemsizce gülümsedim. Ablam onu ilk kez saçlarıma takarken, “Bak, şimdi çok daha güzelsin,” demişti.
O günden beri ne zaman kurdeleyi saçlarıma bağlasam sanki ablamda yanımdaymış gibi hissediyordum. O zaman içimdeki o kocaman boşluk biraz küçülüyordu. Galiba bu yüzden onu hiç çıkarmak istemiyordum. O an, gözlerimi kapatsam sesini duyabilecekmişim gibi geldi. Bir anlığına, hiçbir şey değişmemiş sanki birazdan elimi tutup beni eve götürecekmiş gibi…
Aynadaki yansımama bakıp küçücük gülümsedim. Yüzümdeki tırnak izleri hâlâ duruyordu ama kırmızı kurdelem onları biraz gizliyor gibiydi. O saçımdayken kendimi o kadar da yalnız hissetmiyordum.
Tam o sırada kapı öyle sert bir gürültüyle açıldı ki, tokmağın duvara çarpıp çıkardığı ses bütün tuvalette yankılandı. Omuzlarım korkuyla istemsizce yukarı kalktı. Aynadaki yansımamda, gözlerimin korkuyla kocaman açıldığını gördüm. İçeri üç kız girdi. Eşikte yan yana durup bana bakıyorlardı. En öndeki, o kirli sarı kazağıyla yine en öndeydi. Saçlarını ensesinden sımsıkı toplamıştı. Onu görür görmez nefesim düğümlendi. Yürüyüşünden bile yine canımı yakmak için geldiklerini anlamıştım.
Yanındaki ise yanağında kocaman siyah bir beni olan kızdı. Gözlerini hep kısarak etrafa bakardı; sanki sürekli birini suçüstü yakalamaya çalışıyormuş gibiydi. Üçüncüsü ise en sessizleriydi. Saçları düzensizce kesilmiş, birbirine karışmıştı. Hiç konuşmazdı ama aslında en çok ondan korkardım. Çünkü hiç konuşmazdı. Sadece bakardı. O bana baktıkça sanki daha da küçülüyordum.
Üçü de önümde yan yana durunca, aramızda koca bir duvar olmuştu sanki. Aynada artık kendimi değil, onları görüyordum. Biraz önce bana iyi gelen o sessizlik, bir anda yok olup gitmişti.
Gülümsemem usulca silindi. Artık biliyordum; yine canım yanacaktı.
Sarı kazaklı olan, yüzünde küçümseyen bir ifadeyle ağır ağır üzerime doğru yürüyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, tehditkar bir tavırla beni izliyordu.
-“Bakın hele…”dedi alayla, “Kim gelmiş.” Gözleri aniden saçlarıma kayınca dudakları daha da kıvrıldı. “A-aa kurdele de takmış.” Başını iki yana sallarken ekledi:
-“Kendini prenses sanıyor galiba.”
Sözünü bitirir bitirmez üçü birden gülmeye başladı. Tuvaletin daracık duvarlarında yankılanan o kahkahalar, kulaklarımın içinde çınlıyordu. Refleksle bir adım gerilesem de gidecek yerim kalmamıştı. Sırtım buz gibi fayanslara çarptığında, kapana kısıldığımı iliklerime kadar hissettim.
-“Şuna baksana,”dedi yanağındaki koca siyah benle dikkat çeken kız, saçlarımdaki kurdeleyi işaret ederek. “Kime süsleniyorsun sen?”
Tepeden tırnağa beni süzüp dudaklarını büktü. Kimse seni sevmiyor ki, değil mi kızlar? Küt saçlı olan hafifçe gülümsedi. Sesi diğerlerinin aksine kısıktı ama bakışlarının ağırlığı içimi ürpertiyordu. “İstediğin kadar süslen,”dedi alayla. “Yine kimse sana bakmayacak.”
Boğazım düğümlendi. Bir şeyler söylemeye çabaladım ama kelimeler dilimin ucunda düğümlenip kaldı. Sesim yine çıkmıyordu. Hep böyle oluyordu. Ne zaman korksam, nefes alamayacak gibi olsam kelimeler boğazımda sıkışıp kalıyordu.
Sarı kazaklı olanın kahkahası tuvaletin duvarlarında yankılandı. “Bakın!” diye bağırdı. Diğer ikisi de ona katılarak hep bir ağızdan haykırdı: “Yine konuşamıyor! Ezik.”
Üçünün de gülüşü, daracık tuvaletin içinde daha da boğucu hâle gelmişti. Sarı kazaklı olan aramızdaki mesafeyi kapatıp yanağımı sertçe sıktı. Yüzünü yüzüme iyice yaklaştırarak, “Hadi,” diye fısıldadı. “Konuşsana.”
Canım çok yanıyordu. Gözlerim doldu ama kendimi zorlayarak ağlamamaya çalıştım; ağlarsam daha çok güleceklerini biliyordum.
-“Ooo…”dedi diğeri, yanağındaki o büyük beni sinirle titrerken. “Şuna bakın ağlayacak galiba.”
Tam o sırada küt saçlı olan, elini saçlarıma uzattı. Parmakları kırmızı kurdeleme dolandığı an, “Şunu çıkaralım,” dedi. “Sana da hiç yakışmıyor zaten.”
Kurdeleyi sertçe çektiğinde saç diplerim acıyla sızladı. Sanki bir parçamı benden zorla koparıyorlardı. Canım yanıyordu ama içimdeki o zayıf dürtüyle elimi kaldırıp onu durdurmaya çalıştım. Parmaklarım tir tir titriyordu. Nefesim düzensizleşmişti.
-“Lütfen…”diye fısıldadım.
Sesim o kadar cılız çıkmıştı ki, kendi söylediklerimi ben bile zor duyuyordum. Gözlerimden yaşlar süzülmesin diye başımı kaldırıp tavana baktım, gözlerimi sımsıkı yumdum. Ancak ağlayacağımı çoktan anlamışlardı; sesimdeki o engelleyemediğim titreme beni hemen ele vermişti.
-“Ne oldu?”dedi alaycı bir gülümsemeyle. Bu kadar mı değerli?”
Kurdeleyi parmaklarının arasında tutup hafifçe çekiştirdiğinde, kalbim göğüs kafesime sığmayacakmış gibi çarpmaya başladı. Nefes almayı bile unutmuştum. Onu alırlarsa, ablamdan bana kalan o son hatırayı da koparıp atacaklarmış gibi geliyordu.
Kızın tırnaklarının saç derime yeniden battığını hissettiğim o an, dünyam başıma yıkılmış gibiydi. Hemen gözlerimi sıkı sıkı kapattım, nefesimi tuttum ve olduğum yere çömeldim. Korkudan o kadar küçülmüştüm ki, o an tek dileğim görünmez olmaktı.
O anda kapı, ağır bir gıcırtıyla yavaşça aralandı. O ses tuvalette yankılanınca, herkesin bakışı aynı anda kapıya çevrildi. Koridordan süzülen serin hava, içerideki boğucu sessizliği bir anlığına böldü.
Kapının eşiğinde bir kız duruyordu. Üzerinde soluk mavi bir mont, ayağında çamurlu spor ayakkabıları vardı. Dağınık kahverengi saçları yüzüne dökülüyordu. Onu daha önce hiç görmemiştim. Ya da ben hep başımı eğdiğim için belki de daha önce fark etmemiştim. Bize öyle sert bakıyordu ki içimi bir ürperti kapladı.
İçeri adımını attığı anda, az önce bana dağ gibi gelen o üç kız bile bir anda küçülmüş gibiydi. Doğruca bana doğru yürüdü ve tam önümde durdu. Saçındaki mavi kelebek toka o kadar güzeldi ki gözlerimi ondan bir türlü alamadım.
Ama sonra yüzüne baktım. Hiç korkuyor gibi görünmüyordu. Bakışlarını benden bir an bile ayırmadan, sakin ama buz gibi bir sesle:
-“Sıra bende,” dedi.
O iki kelimeyle birlikte tuvaletin içi bir anda sessizliğe gömüldü; kendi kalp atışımı bile kulaklarımda duyabiliyordum. Az önce durmadan gülen o üç kız, şaşkınlıkla birbirlerine bakıyorlardı.
Sarı kazaklı olan, kaşlarını çatarak bir adım öne çıktı.
-“Sana ne? Karışma sen.”
Kız cevap vermedi. Gözlerini kırpmadan, kurdelemin koparıldığı boşluğa baktı.
-“Herkesin kıyamadığı bir şeyi vardır,”dedi. Sesi o kadar sakindi ki, sertliği daha da çok batıyordu içime.
Gözlerini kurdelemden ayırıp doğrudan gözlerime baktı. Bir anlığına, bana öyle sert bakan o gözlerin sanki benimle birlikte üzüldüğünü sandım. Sonra o his bir anda kayboldu.
Bakışlarını benden çekti. Kurdeleyi elinde tutan küt saçlı kıza sadece şöyle bir baktı. Sonra gözlerini hiç tereddüt etmeden grubun başındaki sarı kazaklı kıza çevirdi. Sanki burada asıl sözünü söylemesi gereken kişi oydu.
-“Bir kurdeleyi alararak kendini güçlü sanıyorsan, sana acıyorum.”
Ona “süslü” diyorsun ama aslında onun gibi olmak istiyorsun. Çünkü o kimseyi üzmüyor.”
Bir an duraksadı. Gözleri sarı kazaklı kızın yüzünde ağır ağır gezindi. “Sen ise ondan korktuğun için durmadan canını yakıyorsun. Güçlü değilsin. Güçlü olsaydın, senden küçüğüne sataşmazdın.”
Tuvalete ağır bir sessizlik çöktü.
Kızlar bir an birbirlerine baktılar; az önce alayla gülen yüzleri bir anda donup ciddileşti. Sarı kazaklı kızın yanındaki arkadaşları artık eskisi gibi bakmıyordu; biri gözlerini kaçırırken, diğeri huzursuzca yerinde kıpırdandı. Sarı kazaklı kız söylenenler karşısında kalakalmıştı. Gözlerini bana çevirip bir şey demek istedi, ağzını açtı ama sesi çıkmadı. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Elindeki kırmızı kurdeleyi öfkeyle yere fırlatıp arkasını döndü ve hiçbir şey söylemeden, sert adımlarla tuvaletten çıktı.
Diğer kızlar ise kısa bir an birbirlerine bakıp sessizce peşinden gittiler. Tuvalet bir anda derin bir sessizliğe bürünmüştü. Ben ise hâlâ yerde, dizlerimin üzerine çökmüş halde olanları anlamaya çalışıyordum.
Az önce o üç kıza tek başına karşı duran kız, bir adım daha atarak yanıma yaklaştı. Yere düşen kırmızı kurdelemi usulca aldı, sonra korkudan titreyen elime bıraktı.
Ardından, kahverengi gözlerindeki sıcacık ifade içimi öyle bir ısıttı ki, az önce yaşadığım her şeyi bir anlığına unuttum. Bana uzattığı ele öylece baktım.
-“Kalk.”
Olduğum yerde donup kaldım. İlk defa biri bana gülümsüyordu. İlk defa biri beni gerçekten görmüş, bana elini uzatmıştı. Hayatımda ilk kez biri bana bağırmadan, vurmadan ya da kızmadan sadece…
“Kalk,” demişti.
Titreyen elimi yavaşça uzattım. O da sıcacık avucuyla elimi tuttu. Sonra beni nazikçe ayağa kaldırdı.
-“Adım Beril,” dedi gülümseyerek. “Seninki ne?
-“B-B-Burcu…”diye fısıldadım. Başım hâlâ öne eğikti.
-“Burcu…” dedi yumuşacık bir sesle. “Artık kimse sana dokunmayacak. Yalnız değilsin.”Çenemin altına işaret parmağını koyup başımı usulca kaldırdı.
-“Bana bak.” Çekine çekine gözlerinin içine baktım. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sadece bana baktı. Sonra dudaklarında sıcacık bir gülümseme belirdi.
“Maviymiş…”dedi hayranlıkla.”Hem de çok güzel.”
Utanıp yeniden başımı eğmek istedim ama izin vermedi. Gülümseyerek başını hafifçe iki yana salladı. “Hayır,” dedi. “Başını eğme. Onlar zaten bunu istiyor.” Gözlerimin içine bakmayı sürdürdü. “Ama sen onlara bakarsan hem de hiç korkmadan bakarsan..bu sefer onlar korkar.”
Elini usulca omzuma koydu. “Kimsenin seni küçücük hissettirmesine izin verme,tamam mı? Korksan bile başını eğme.”
O kadar sıcaktı ki bakışları, sanki içimde yıllardır üşüyen küçücük bir yere güneş doğmuştu.
Sessizce başımı sallayarak “T-t-tamam,” diyebildim sadece. O an neden kendimi onun yanında bu kadar güvende hissettiğimi bilmiyordum. Neden içimdeki korkunun yavaş yavaş dağıldığını da. Ama ilk kez, başımı kaldırmaktan korkmamıştım.
💍
GÜNÜMÜZ
Siyah aracın lastiklerinin asfaltta bıraktığı o tiz ses, hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu. Bacaklarım titriyor, ciğerlerime dolan soğuk hava genzimi zehir gibi yakıyordu. Koşuyordum. Durmaksızın, o kara arabanın izini kaybedene kadar koşuyordum. Beril’in o son andaki şaşkın ve korku dolu bakışları ise gözlerimin önünden bir an olsun gitmiyordu.
Araba çoktan gözden kaybolmuştu, ben ise olduğum yerde çakılı kalmıştım.Etrafımdan insanlar geçip gidiyordu. Kimse biraz önce burada yaşananların farkında değilmiş gibiydi. Herkes sanki hiçbir şey olmamış gibi kendi telaşıyla yürümeye devam ediyordu. Ben ise olduğum yere çivilenmişken, dünya nasıl bu kadar normal akabiliyordu?
O an, yıllardır bir yerlere gömüp üzerini kapattığımı sandığım o karanlık günler, bir gölge gibi yeniden üzerime çöktü.
İçimdeki o küçük, ürkek Burcu, dizlerinin üzerine çöküp hıçkıra hıçkıra ağlamak istedi.
Sonra…gözlerimi sımsıkı kapattım.
Yıllar önce, o kirli yurdun tuvaletinde bana söylediği sözler yeniden zihnimde yankılandı:
“Kimsenin seni küçücük hissettirmesine izin verme tamam mı? Korksan bile başını eğme. Sen onlardan hiç korkmadan bakarsan…bu sefer onlar korkar.”
Derin bir nefes aldım. Başımı dik tuttum.
Hayır. Artık başımı eğmeyecektim.
Keşke…
Keşke ona her şeyi haykırabilseydim.
Aras Demirhan’ın dikkatini çekmek için onu o gelinlikçiye bilerek götürdüğümü…
Aldatıldığını, onun öğrenmesinden çok önce bildiğimi…
Ablam o namlunun ucundan kurtulsun diye, tertemiz bir ruhu kendi ellerimle ateşe attığımı…
En çok sevdiğimi, sırf başkası yaşasın diye feda ettiğimi keşke, keşke itiraf edebilseydim…
Ama yapamadım işte. Sessiz kalıp onu o uçuruma ittim. Şimdi üzerime çöken bu devasa suçlulukla yapabileceğim tek bir şey vardı. O uçurumun dibine kadar inip, onu kendi ellerimle oradan çekip çıkarmak.
4 Saat Önce~
Tezgâhın arkasında duruyor olsam da içimdeki huzursuzluk bir türlü dinmiyordu. Dükkânı saran o tanıdık kahve kokusu bile beni sakinleştiremiyordu. Gözlerim, bir an olsun giriş kapısından ayrılmıyordu. Beril’den hâlâ tek bir haber yoktu.
Dün gece dans ederlerken birbirlerine attıkları o bakışlar gözümün önüne geldikçe, içimde büyüyen o zehirli zafer hissi daha da güçleniyordu. Planım kusursuz işlemişti. Beril, Aras Demirhan’ın radarına çoktan girmişti. Her şey tam da istediğim gibi ilerliyordu.
Keşke yanında olabilseydim… O içten, çocuksu mutluluğunu görmeyi o kadar çok isterdim ki. Gülmeyi herkesten çok hak ediyordu. Gökhan gibi bir şerefsizin sonunda hayatından çıkmış olması, ona yaşattıklarından sonra en çok hak ettiği şeydi.
Tezgâhta siparişler birikmeye başlamıştı. Fırından yeni çıkan keklerin vanilya kokusu dükkânın her köşesine yayılıyor, kahve makinesinden yükselen buhar sesi içerideki uğultuya karışıp kayboluyordu. Çalışanlarım müşterilerin arasında durmadan koşturuyor, herkes kendi işiyle meşgul görünüyordu.
Ben ise bütün o hareketliliğin ortasında düşüncelerime öyle dalmıştım ki, elimdeki fincanı bile unutmuştum. O an tek düşündüğüm şey, planımın kusursuz ilerlediğiydi.
Düşüncelerimin arasında kaybolmuşken, Laçin’in tezgâha bıraktığı tepsinin sesiyle kendime geldim. Elinde ki tepsiyi bırakıp önlüğüne bulaşan unları aceleyle silkeledi.
-“Laçin..”
-“Buyurun Burcu Hanım.”
Ona biraz yaklaşıp sesimi alçalttım.
-Pastalarda İsviçre merengi kullanalım. Diğerlerinden değil, anlaştık mı?”
Laçin hafifçe gülümseyerek başını salladı.
-“Tabii Burcu Hanım, hemen hazırlıyorum.”
-Tamam. İşin bitince yanıma gel, dolaptaki diğer malzemeleri de göstereceğim.”
Laçin yeniden işine dönerken eldivenlerimi çıkarıp tezgâhı çalışanlara bıraktım. Kalabalığın arasından sıyrılarak ofisimin bulunduğu alt kata yöneldim. Merdivenlerden indikçe yukarıdaki kahve kokusu, fincan şıngırtıları ve bitmek bilmeyen telaş yavaş yavaş geride kalıyordu. Her basamakta sesler biraz daha uzaklaştı; sonunda geriye yalnızca ayak seslerim kaldı.
Ofisimin kapısını aralayıp içeri girdim. Günün karmaşasından sonra odaya çöken sessizlik, derin bir nefes almamı sağladı. Telefonumu elime aldığım anda göğsüme tuhaf bir sıkışma oturdu. Sebebini anlayamadığım bir huzursuzluk, içimi yavaş yavaş sarmaya başladı.
Derin bir nefes aldım. Bunun sadece yorgunluk olduğunu fısıldayarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım.
Ardından, yukarıdan gelen uğultu bıçak gibi kesildi. Kaşlarım çatıldı. Bu saatte çöken o sessizlik, hayra alamet değildi. Hemen ardından merdivenlerden yükselen ağır, ritmik ayak seslerini duydum. Yavaş ve kendinden emin adımlardı.
Elimi göğüsüme bastırdım. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Kapım çalınmadı; aksine, sertçe açıldı. İçeri üç takım elbiseli adam girdi. Hepsinin yüzünde aynı soğuk, ölümcül ciddiyet vardı.
-“Burcu Hanım, durdurmaya çalıştım ama dinlemediler!”dedi Laçin. Kapının eşiğinde nefes nefeseydi. Sesi sanki çok uzaklardan geliyordu.
-“Tamam Laçin, sorun yok. Sen çıkabilirsin,” dedim sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak.
Gözlerimi adamların üzerinden bir an bile çekmedim. Korktuğumu hissetmelerine izin veremezdim. Bunun her şeyin sonu olacağını biliyordum.
Laçin telaşla geri çekilip kapıyı arkasından kapattı. Onun çıkmasıyla birlikte ofisin tanıdık huzuru da yok oldu. Karşımda duran üç adam, odanın dar alanını bir anda doldurmuştu.
Varlıkları, nefes almayı bile zorlaştıracak kadar ağırdı.
-“Bu nasıl bir densizlik? Siz kimsiniz?”
Öndeki adam cevap vermedi. Ofisi ağır ağır süzdü. Bakışları önce raflarda gezindi, ardından masaya ilişti ve sonunda gelip gözlerime saplandı.
Sonunda konuştu:
-“Burcu Vural.” Sesi pürüzsüzdü ama bir o kadar da acımasızdı.
Adam bir adım daha yaklaştı.
-“Beril nerede?”
Boğazım düğümlendi. Bu adamların Beril ile ne işleri olabilirdi ki?
-“Bilmiyorum,” dedim. Kelime dudaklarımdan neredeyse refleksle dökülmüştü.
Adamın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Sanki sonunu bildiği hikâyeyi dinliyormuş gibiydi. O an içime ince bir soğukluk yayıldı. Bu adamların yalnızca Beril’i aramadığını, nerede olduğunu bilmenin benim tek çıkış yolum olduğunu da bildiklerini anladım.
Adam kendinden emin bir tavırla elini cebine attı. Bir sigara çıkardı ama yakmadı. Parmaklarının arasında ağır ağır çevirirken bakışlarını bir an olsun üzerimden ayırmıyordu.
-“Burcu…”
İsmimi, yıllardır tanıyormuş gibi rahatlıkla söyledi. “Beril’in nerede olduğunu ikimiz de biliyoruz. Oyun oynamaya kalkma. Bizi de uğraştırma.”
Sesinde beni yalancılıkla suçlayan en ufak bir öfke kırıntısı yoktu. Hatta buna gerek duymuyordu. Sanki vereceğim cevabın ne olacağını çoktan biliyordu.
Yüzündeki o belli belirsiz gülümseme kayboldu. Yerini soğuk, tiksinti dolu bir ifadeye bıraktı.
-“Bak,”dedi. “Yalanla vakit kaybetmeyi sevmem. Şimdi karar ver. Kendi isteğinle konuşacak mısın, yoksa gözünden sakındığın o pastaneyi yerle bir mi edelim?”
Kalbim hâlâ deli gibi çarpıyordu.
Eskiden olsa bu korku beni paramparça ederdi. Titrer, ağlar, kendime saklanacak bir köşe arardım. Ama artık o ürkek kız değildim. O eski Burcu’yu çoktan geride bırakmıştım. Yıllar bana korkmayı değil, korkumu saklamayı öğretmişti. Ne hissedersem hissedeyim, bunu onlara göstermeye hiç niyetim yoktu. Beril için gerekirse her şeyi göze alırdım.
-“Son kez soruyorum,” dedi tehditkâr bir sesle. Ardından bir adım daha yaklaştı.
-“Beril nerede?
-Bilmiyorum!” Sesim bu kez istemsizce yükseldi. “Gerçekten bilmiyorum. Hiç aramadı!”
Adam başını hafifçe yana eğdi. Sanki beni değil de vereceği kararı tartıyor gibiydi. Cebinden telefonunu çıkardı ve ekranı sessizce bana çevirdi.
-“Peki,”dedi sakinliğini bozmadan. “O zaman başka bir yerden başlayalım.”
Ekrana baktığım an damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim. Dizlerim bir anda boşaldı; sırtımı duvara yaslamasam yere yığılacaktım. Ekrandaki yüzü görür görmez nefesim kesildi.
Yıllardır yalnızca hayalini kurduğum, bir gün karşıma çıkacağına inanmayı kendime bile yasakladığım o kadındı.
-“Bu…”diye fısıldadım çaresizce.
-“Ablan,” dedi adam, en ufak bir duygu belirtisi göstermeden. O tek kelime, yıllardır içimde kilitli tuttuğum bütün kapıları kırıp geçti.
Ablam…
En son onu ne zaman gördüğümü bile hatırlamıyordum. Artık onu ancak dergilerde, çekimlerde ya da zengin kocasıyla çekilen fotoğraflarında görüyordum. Aynı şehirde yaşıyor olmamıza rağmen, aramızda sanki koca bir dünya vardı. O kendi hayatını kurmuştu. Ben ise onun uzaktan izleyebildiği bir yabancıya dönüşmüştüm.
-“Güzel kadın,”diye devam etti umursamaz bir tavırla. “Alışveriş yapmayı seviyor anlaşılan. Ama yazık..bugün son alışverişi olabilir.”
-“Ne demek bu?” dedim, sesime artık hâkim olamazken.
Adam başparmağıyla ekranı kaydırdı. Ekranda peş peşe dört farklı kare belirdi. Hepsinde ablam vardı. Kimi karşı kaldırımdan, kimi biraz daha yakından, kimi ise farklı bir açıdan çekilmişti.
-“Yalnız değil,” dedi soğuk bir sesle. “Şu anda bir keskin nicancının hedefinde.”
-“Hayır!” diye haykırdım. Sesim ofisin duvarlarında yankılanıyordu. “Ona dokunamazsınız! Onun bu olanlarla hiçbir ilgisi yok. O tamamen masum!”
Adam hafifçe gülümsedi. Yüzündeki ifade hiç değişmedi. Sanki benim paniğe kapılacağımı en başından beri biliyor, sadece o anı bekliyordu.
-“Masumiyet…” dedi alaycı bir tonla. “Belki senin o tozpembe dünyanda insanları korur ama benim dünyamda hiçbir anlamı yok. Senin ablan sadece bir hedef.”
Bir an duraksadı.
“Burcu…”
Adımı özellikle vurgulayarak söylemişti. Bakışlarını gözlerime öyle bir sabitledi ki, sanki içimde sakladığım her şeyi tek tek okuyor gibiydi. Gözlerini bir an olsun üzerimden ayırmadan elini yavaşça havaya kaldırdı. O rahat tavrı, ne yapacağını çoktan bilen birinin sarsılmaz özgüvenini taşıyordu.
-“Tek bir işaret..”Bakışlarını gözlerimden ayırmadan, büyük bir keyifle parmağını şıklattı. -“Ve bum. Her şey biter. Anladın mı? Kül olup gider.”
Ablamın hayatını bir toz zerresi kadar değersiz gördüğünü anladığım an, içimde kıyamet koptu. Gözyaşlarımın aktığını bile hissetmiyordum. Zihnimde yıllardır kilitli tuttuğum bütün kapılar ardına kadar açılmıştı. Ömrüm boyunca herkesten sakındığım, üzerine titrediğim o tek zayıf noktam, şimdi bu adamların avucunun içindeydi.
Beril için her şeyi göze alırdım. Ama söz konusu ablam olunca, bütün cesaretim yerini korkuya bırakıyordu. Hayat, insanı en çok canının yandığı yerden vurmayı gerçekten çok iyi biliyordu.
-“Ne istiyorsunuz benden?” dedim, dizlerimin üzerine çökerken. “Lütfen ona dokunmayın.”
Adam eğildi, yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Gülümsemesi genişledi. “Güzel. Şimdi konuşmaya başladık işte.”
-“Ne istiyorsanız yaparım,” dedim. “Sadece ondan uzak durun, yeter.” Sesimdeki titremeyi engelleyemiyordum. Dizlerim korkudan değil, onu kaybetme ihtimalinin verdiği çaresizlikten sarsılıyordu.
-“Bana ne yaparsanız yapın,” dedim, nefesim hıçkırıklarla kesilirken. “Ama lütfen, onu bu karanlığın içine çekmeyin. O masum.”
Adamın dudakları, bir yırtıcınınkine benzer şekilde kıvrıldı. “Böyle dediğime gelirsin işte. Akıllı kız.”
Midem bulandı. Yüzüne tiksintiyle baktım. “İğrençsiniz.”
Sözüm biter bitmez saçlarıma binen o sert el, başımı acıyla geriye doğru savurdu. Şakağıma dayanan soğuk metalin baskısını bütün ağırlığıyla hissettim. Nefesim kesildi. Gözlerimde biriken yaşlar görüşümü bulanıklaştırsa da, bakışlarımı o soğuk gözlerden bir an bile kaçırmadım.
-“Sesini yükseltmeyeceksin,”diye fısıldadı kulağımın dibinde. O fısıltı, bir çığlıktan daha korkutucuydu.
-“Duydun mu beni?”
Cevap vermedim. Hıçkırıklarım boğazımda düğümlenirken, buz gibi bir sessizliğe gömüldüm. Kader, yıllardır kaçmaya çalıştığım o karanlığı yeniden karşıma çıkarmıştı. Her şey geride kaldı sanmıştım. Ama geçmişim, hiç değişmeden yine karşıma dikilmişti.
Dizlerimin üzerinde, hayatın bana indirdiği bu son darbenin ağırlığını hissediyordum. Ama artık biliyordum; bu kez eski Burcu gibi kaçmayacaktım. Acısıyla birlikte ayakta kalmayı öğrenecektim.
-“Duydum,”diye fısıldadım dişlerimin arasından.
Saçlarımdaki baskı biraz hafifledi ama silahın soğuk namlusu hâlâ şakağımdaydı.
Öndeki adam, sanki sıradan bir iş konuşuyormuş gibi aynı sakinlikle devam etti:
-“Şimdi dinle. Bize çalışacaksın. Beril ne zaman arar, nerede buluşursunuz hepsini bize bildireceksin.”
Başımı belli belirsiz salladım. Tam o anda çalışma masamın üzerindeki telefon çalmaya başladı. O tanıdık melodi, ofise çöken ağır sessizliği bir bıçak gibi yardı. Hepimizin bakışları aynı anda telefona çevrildi. Yavaşça ekrana baktım.
“Beril…”
Nefesim boğazımda düğümlendi. Gözlerim korkuyla adamların yüzüne kaydı. Öndeki adamın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Aradığı cevabı, tek kelime etmeden çoktan almıştı.
-“Tesadüfe bak,”dedi alaycı bir sesle.
Arkamdaki adam namluyu şakağıma biraz daha bastırdı. Tenime yayılan soğukluk iliklerime kadar işliyordu.
-“Şşşt… diye fısıldadı. “Titremeyi kes. Aç.”
Ellerim durmadan titriyordu.Telefonu açmak, Beril’i kendi ellerimle bu cehennemin içine sürüklemekti.
Ama açmazsam…
Ablam ölecekti.
Gözyaşlarım durmaksızın akarken adam kulağıma doğru eğildi. Nefesini ensemde hissedecek kadar yakınımdaydı.
-“Çabuk aç,”dedi. “En ufak bir hareketini sezeyim, önce ablan ölür. Sonra sen.”
Titreyen elimle telefona uzandım.
Silahın baskısı şakağımda biraz daha arttı. “Her zamanki gibi konuş.”
-“Şştt…kes artık ağlamayı. Sakın belli etmeye kalkma. Yapacağın küçücük bir hata ablanın sonu olur.”
O an anladım. Artık kurduğum oyunun galibi değildim. Başkalarının hamlesini bekleyen bir piyondum. Hayatım da, ablamın hayatı da bir namlunun ucundaydı.
Derin bir nefes aldım. Sesimin titrememesi için bütün irademi topladıktan sonra telefonu açtım. Parmaklarım o kadar titriyordu ki telefonu düşürmemek için kendimi zor tutuyordum. Yanımdaki adam, silahın namlusunu şakağıma biraz daha bastırdı.
-“Alo?”
Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı gelen boğuk bir fısıltı gibi çıkmıştı.
-“Burcum, nasılsın?”
Boğazım düğümlendi.
Burcum…demişti. Sesi o kadar huzurlu, o kadar sakindi ki… Sanki dünya başıma yıkılmıyor, şakağıma bir silah dayanmıyordu. Adamın delici bakışları bir an olsun üzerimden ayrılmıyordu; ağlamama da susmama da izin vermeyecek kadar dikkatle beni izliyordu.
-“B-Beril…”dedim, sesimdeki çatlamayı bastırmaya çalışarak. “Asıl sen nasılsın? Ben iyiyim, seni çok merak ettim. Nerelerdesin?”
Beril kısa bir an sustu. Sesindeki tanıdık merak, yerini hafif bir endişeye bıraktı. “Sakin ol, iyiyim. Bir şeyim yok. Eve yeni gelebildim. Anlatmam gerekenler var.”
Derin bir nefes alarak cevap verdim. “Tamam.”
Allah’ım, hiçbir şey anlamamalıydı.
-“Seni dinliyorum.”
-“Burada olmaz,”dedi sesi ciddileşerek. -“Pastanede misin?”
Başımı çevirip adamın gözlerine baktım. Bana hiçbir şey söylemeden, sadece bakışlarıyla cevap vermemi emretti.
-“E-evet…buradayım,” dedim.
-“Gel istersen. Burası uygun.”
Beril hiç düşünmeden itiraz etti. “Hayır. Orası çok kalabalık. Şu dönerci var ya hani hep gittiğimiz. Orada buluşalım mı?”
O an zaman durmuş gibiydi. Beril’in seçtiği yer, bu adamların planı için kusursuzdu.
Farkında bile olmadan kendi ayaklarıyla kurulan tuzağa yürüyordu. Ben ise sadece korkaklığımla olanları izliyordum.
İtiraz edemezdim. Çünkü itiraz etmek… İkimizin de sonu olurdu. Bunu, şakağıma dayanan namlu her saniye bana yeniden hatırlatıyordu.
-“Tamam,”dedim, sesimi titretmemek için kendimi zorlayarak. “Geliyorum.”
Telefonu kapattığımda parmaklarım artık uyuşmuştu. Karşımdaki adam, silahın namlusunu yavaşça şakağımdan çekti. Soğuk metal tenimden ayrılırken, yerini derin bir boşluğa bıraktı. Adam, bakışlarını üzerimde gezdirirken dudaklarında o alaycı, buz gibi gülümseme yeniden belirdi.
-“Gördün mü?”
Sesi odaya ağır ağır yayıldı. “Zor değilmiş. Aferin.”
Hiçbir şey söylemedim. Söyleyemezdim. Boğazımdaki düğüm tek kelime etmeme bile izin vermiyordu. Gözlerim yavaşça elimdeki telefona kaydı. Birkaç saniye önce sıradan bir eşya olan o telefon, şimdi ablamın hayatıyla aramdaki en ağır yük olmuştu.
-Ne olur, ablamı bırakacaksınız değil mi? Onun hiçbir suçu yok. Masum.”
Adamın adımları kesildi. Yavaşça bana döndü.
-“Onun yaşayıp yaşamayacağına ben karar vermeyeceğim.”
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. “Sen karar vereceksin.”Kısa bir an sustu. Bakışlarını gözlerimden ayırmadan devam etti:
-“Artık nasıl çalışacağımızı biliyorsun.”
Arkasını döndü. Kapıya doğru birkaç adım attı. Tam çıkmadan önce başını hafifçe yana çevirdi.
-“Sakın aklından bir oyun geçirme,” dedi alçak ama keskin bir sesle. “Yoksa önce o olür.”
Kapının kapanma sesi, odanın içinde birkaç saniye yankılandı. Ardından koridora yayılan ayak sesleri yavaş yavaş uzaklaştı.
Ben ise olduğum yerde kalakaldım. Ellerim hâlâ titriyor, telefon avuçlarımın içinde sarsılıyordu.
Az önce…
En güvendiğim insanı, belki de hayattaki tek dostumu, kendi ellerimle ateşin tam ortasına sürüklemiştim.
Ve o an, odadaki mutlak sessizliğin içinde tek bir gerçekle yüzleştim:
Artık kurduğum stratejilerin galibi değildim.
O kirli satranç tahtasında, ilk hamlede feda edilmeyi bekleyen bir piyondum.
💍
Beril ERYILMAZ
Gözlerimi araladığım an şakaklarıma saplanan ağrı, beynimi bir mengene gibi sıkıştırdı. Her nabız atışım, zihnime inen bir çekiç darbesi gibiydi. Tavandaki tekli lamba düzensiz bir ritimle titriyor; cılız ışığı, havaya asılı kalmış ağır sigara dumanını odanın loş köşelerine yayıyordu. Odanın genzimi yakan rutubetli ve metalik kokusu, bilincimin en derinlerine kadar işliyordu.
Kollarımı çekmeye çalıştım ama kıpırdatamadım. O anda bileklerime saplanan acıyla irkildim. Kaba, kalın ipler etime gömülmüş, kollarımı sandalyenin demirlerine sımsıkı bağlamıştı.
Nefesim ciğerlerime kesik kesik dolarken, panik soğuk bir dalga gibi parmak uçlarımdan yayılıp kalbimi sıkıştırıyordu. Aynı anda zihnimdeki sis de yavaş yavaş dağılıyordu.
Alsancak’taki o tanıdık, güvenli sabahın ışığından buraya, bu rutubet kokan karanlığa nasıl savrulmuştum?
Hafızamın boşluklarını doldurmaya çalışan zihnim, en son hatırladığı görüntüleri yakalamaya çalışıyordu.
Tam o sırada odanın en karanlık köşesinden bir ses yükseldi. “Gözlerini açtı.”
Başımı ağır ağır o tarafa çevirdim.
Karşımda İki adam…
Biri masanın başındaki sandalyeye rahatça yayılmıştı; sanki bir iş toplantısındaymış gibi sakindi. Üzerindeki kusursuz takım elbise ve rahat tavrı, bunu ilk kez yapmadığını açıkça gösteriyordu. Diğeri ise arkamda tek kelime etmeden bekliyordu. Kıpırdamıyordu ama üzerimdeki bakışını da bir an olsun çekmiyordu.
Yüzlerine dikkatle baktım. O an zihnimde bir kapı aralandı. Aras’ın o gizemli toplantısına yanlışlıkla girdiğim gün… Masanın üzerindeki dosyalar, adresler ve Aras’ın o soğuk, otoriter sesi yeniden canlandı.
Bir anda buz kestim. Bu adamlardı. O gün içerideki adamları gördüğümde, onları Aras’ın çevresindeki tehlikeli ama meşruiyetin sınırında gezinen adamlar sanmıştım. Aras’ın dünyasının ne kadar karanlık olduğunu o an idrak edememiş, bu adamları yalnızca onun karanlık çevresindeki bağlantıları olarak görmüştüm.
Şimdi ise o adamların, o gün Aras’a tehditler savuran kişiler olduğunu artık anlıyordum. O kapıdan içeri girdiğim an, farkında bile olmadan kendimi bu kâbusun tam ortasına sürüklemiştim. Onları, Aras’ın dünyasında karşıma çıkan sıradan insanlar sanacak kadar büyük bir yanılgının içindeydim.
Ayakta duran adam bana doğru yavaşça bir adım attı. Yüzündeki sakin ifade, sanki her şey çoktan istediği gibi ilerliyormuş gibiydi.
-“Hoş geldin.”
Sesi, sakindi. Ne öfke vardı ne de acele. İşte en çok da bu beni korkutuyordu.
-“Bırakın beni,”dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak.
-“Neden buradayım?”
Adam sorumu duymamış gibi davrandı. Sessizliği, sorduğum sorudan çok daha korkutucuydu. Yanımdaki adam bağlı bileklerimi sertçe kendine doğru çekti. Acıyla inlememi bekliyor gibiydiler. Ancak dişlerimi öyle bir sıkmıştım ki, ağzımın içinde metalik bir kan tadı yayılmasına rağmen tek bir ses bile çıkarmadım.
Adam beni birkaç saniye sessizce izledi. Dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme belirdi.
İstediğinizi asla vermeyeceğim!
Gözlerimi doğrudan adamın gözlerine diktim. O an gözlerimdeki inadı görünce, dudaklarındaki gülümseme biraz daha belirginleşti.
-“Zor kızsın.”
Sesi hâlâ aynı sakinliğini koruyordu. Bu sakinlik, öfkesinden çok daha ürkütücüydü.
“Korkmamı mı bekliyorsun?” dedim, sesimi sert tutmaya çalışarak.
-“Zaten korkuyorsun,” dedi adam, sigarasını parmaklarının arasında ağır ağır çevirerek.
Cevap vermedim. Çünkü haklıydılar. Ama bunu onlara asla hissettirmeyecektim.
Çocukluğumdan beri böyleydim; dışarıya karşı o sarsılmaz duvarları ören, içine gömülen… Ailemi kaybettiğimde, durmadan şarkılar söyleyen, evde kahkahaları eksik olmayan o küçük kızın sesini kendi ellerimle susturmuştum. İnsanlar benim o neşeli, deli dolu hâlimi gerçek sanıyorlardı. Oysa ben, içimde kopan fırtınanın çığlıklarını kimse duymasın diye gülümsüyordum.
Şimdi, o gülüşün ardındaki o küçük kız, karanlık bir odada titreyerek kurtarılmayı bekliyordu.
Adam yavaşça bana doğru eğildi. Bakışlarını yüzümde gezdirdi.
-“Aras senin için ne kadar ileri gider dersin?”
Kaşlarım istemsizce çatıldı. Zihnimde Aras’ın o soğuk, otoriter sesi yeniden zihnimde yankılandı:
“Kapı dinleyerek kendini hedef yaptın. Seni sadece görmeleri bile yetti. Bu insanlar önce kim olduğunu öğrenir, sonra da seni nasıl kullanacaklarına karar verirler. Çoktan geçmişini didik didik etmişlerdir bile. Kısacası, tehlikedesin. Umarım anlamışsındır.”
O gerçeği söylemişti ama ben ona güvenmemeyi seçip hayatımı riske atmıştım. Keşke onu dinleseydim. Bileklerime gömülen iplerin acısı, kendi kibrimin bedelini bana her saniye yeniden hatırlatıyordu.
-“Onun hakkında konuşmayı kes,”dedim her kelimenin altını çizercesine.
Adam bir süre sessiz kaldı, sonra ağır hareketlerle sigarasından derin bir nefes çekti. Ucundaki kor, odanın loşluğunda göz kırparken dumanı doğrudan yüzüme doğru üfledi. Gözlerini üzerimden hiç ayırmıyordu.
-“Sadece merak ettim,”dedi. Sesi pürüzsüz ama soğuktu. “Çünkü Aras, son zamanlarda çok fazla şeyi bozmaya başladı. Başını hafifçe yana eğdi. “Buna bizimkiler de dahil.”
-“Siz tam olarak ne işle uğraşıyorsunuz?
Dişlerimi öyle bir sıkmıştım ki çenemdeki sızıyı hissetmemek imkânsızdı. Bu rutubetli yerden de, karşımda duran bu adamlardan da bir an önce kurtulmak istiyordum.
Adam kısa bir kahkaha attı. Sesi odanın içinde donuk bir şekilde yankılanmıştı. Dudaklarının kenarına o soğuk gülümseme yeniden yerleşti.
-“Normalde işlerim hakkında konuşmayı sevmem.”
Bir an duraksadı. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılırken bana alaycı bir göz kırptı.
-“Prensip meselesi.”
Sandalyesinde hafifçe öne eğildi, aramızdaki mesafeyi artık yok denilecek kadar azdı. Gözlerinde, birini avucunun içine almış olmanın o korkutucu rahatlığını taşıyordu. “Ama ne yazık ki,” diye mırıldandı, sanki bir sır veriyormuş gibi. Ardından yüzünü yüzüme iyice yaklaştırıp fısıldayarak devam etti:
-“Bugün son görüşmemiz olacak.”
Sigarayı dudaklarından çekip dumanı, sanki bir hakaretmiş gibi yüzüme doğru üfledi. “O yüzden acıdım sana.”
Yüzüne tiksinerek baktım; ciğerlerime dolan o ağır tütün kokusuyla birlikte ona olan nefretim bir kat daha arttı. Yanındaki adam masadaki belgeleri işaret ederek alaycı bir tavırla araya girdi:
-“Şantaj, tehdit, kirli para…Bunlar büyük resmin sadece küçük pürüzleri. Senin gibi birinin bu düzenin nasıl işlediğini anlaması beklenemez zaten.”
Önümdeki adam, derin bir sessizliğin ardından sigarasından son bir nefes daha çekip dumanı yavaşça havaya bıraktı. İzmariti küllüğün kenarına bastırıp söndürürken, dudaklarında buz gibi bir ifadeyle konuşmaya başladı:
-“Her şey yolundaydı. Sonra Aras Demirhan çıkıp bizim işlere burnunu sokmaya başladı. Bir işimizi bozdu, sonra bir diğerini. Durmadı. Sürekli karşımıza çıktı. Bunun karşılıksız kalacağını sanacak kadar aptal değildi.”
Adam bakışlarını masadan çekip gözlerime dikti. Elini ağır ağır kaldırdı, ardından işaret parmağını doğruca göğsüme çevirdi. “Ve buna sen yardımcı olacaksın.”
-“Suçunuzu ona yıkmaya çalışmanız ne kadar zavallıca,” dedim anında.
Adamın yüzündeki o çarpık gülümseme bir anda silindi. Bakışları sertleşti. Sigarasını masanın kenarında sertçe bastırıp söndürdü. Çenesindeki kaslar belirginleşirken beni sessizce süzmeye devam etti.
-“Akıllı kızmışsın ama dilin biraz fazla uzun,”dedi, sesi artık bir uyarı gibi hırıldıyordu. “Kimin suçlu olduğu değil, kimin kurban edildiği önemli. Ve artık o kurban sensin.”
-“Bu yüzden mi beni kaçırdınız?”diye sordum, korkuma rağmen bakışlarımı kaçırmadan.
Adam cevabını vermeden önce başını hafifçe yana eğdi; sanki söylediklerimin ağırlığını tartıyor gibiydi. “Hayır,” dedi sakince. “Seni kaçırdık çünkü Aras’ın seni gözden çıkarmayacağını biliyoruz.”
Kalbim sıkıştı. Sanki odadaki hava aniden çekilmişti.
-“Gördün mü?” dedi adam, yüzümdeki o anlık yıkımı keyifle izleyerek. “Asıl mesele bu.”
Boğazım düğümlense de dik durmaya çalıştım. “Sence Aras seni feda eder mi?”
-“Adını ağzına almayı kes!”diye tısladım.
O an, odanın karanlık köşesinde sessizce bekleyen adamlardan biri masaya yaslandı. Yüzündeki o rahat, yırtıcı ifadeyle bana doğru eğildi. “O çocuk yüzünden kaç tane işimiz battı haberin var mı?”
Sesi odayı dolduran bir tehdit gibiydi.
-“Koskoca Aras Demirhan o biricik, herkesten sakladığı sevgilisini bize harcatır mı bakalım?”
Gözlerimi ondan bir an bile ayırmadan, buz gibi bir sesle konuştum:
-“Onu hiç tanımıyorsun.”
Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz ben bile kendime şaşırdım. Evet, Aras’ı gerçekten tanımıyordum. Ona güvenmiyor, hatta ondan nefret ediyordum. Ama nedense bu adamın onun hakkında söylediklerinin yanlış olduğundan emindim.
Bunu duyar duymaz yüzündeki o sahte gülümseme biraz daha genişledi. Ağır adımlarla üzerime yürüdü. Tam karşıma geldiğinde saçlarıma sertçe yapıştı. Başımı refleksle geriye çekmeye çalışsam da kurtulamadım.
-“Asıl sen onu tanımıyorsun güzelim,” dedi dişlerinin arasından. Yüzü, yüzüme o kadar yakındı ki tütün kokusunu genzimde hissettim. “Seni sevdiği için değil, kendi egosu için elinde tutuyor. Senin için canını vereceğini mi sanıyorsun? Aras Demirhan’ın gözünde sen sadece koleksiyonunundaki ucuz bir parçasın.”
-“Oysa benim için sen sadece paha biçilmez bir kozsun.”
Az önce söylediği o tek kelimeyi öyle bir vurguyla dile getirmişti ki, sanki bütün değerimi yerle bir etmişti. İçimdeki korku, yerini dizginlenemez bir öfkeye bıraktı. Onun bu küçümseyici tavrı, korkumun üzerine bir perde gibi çekilmişti.
-“Bizi Aras’tan koruyacak olan şey, seni sevmesi değil..senin onun en büyük ‘zayıflığı’ olman.”
-“Kes sesini!”diye bağırdım, canımın acısıyla dişlerimi sıkarak. “Beni piyanonun yapabileceğini sanman, senin zavallılığın!”
Dudaklarından kısa bir kahkaha döküldü. Saçlarımı biraz daha sert çekerek başını yukarı kaldırdı.“Bana bağırabilirsin ama gerçekleri değiştiremezsin. Aras Demirhan buraya geldiğinde, seni kurtarmaya mı yoksa bizi yok etmek için seni bir kalkan olarak kullanmaya mı gelecek? İşte asıl soru bu.”
Gözlerimi bir an bile onunkilerden ayırmadım. Canımın acısı bedenimi sarsa da, dudaklarımın kenarı alaycı bir tavırla kıvrıldı.
-“Ne yaparsa yapsın, senden şerefli olduğu kesin.”
Saniyeler içinde yüzüme inen sert tokatla başım yana savruldu. Saçlarım savrulup yüzüme yapıştı. Yanağımın her yanı zonkluyordu ama içimdeki öfke, hissettiğim acının çok önüne geçmişti. Başımı yeniden ona çevirdiğimde alnındaki damar öfkeyle belirginleşmişti. Bir an bile beklemeden ikinci tokadı da yüzüme indirdi.
Dudağımın içi tamamen yarılmıştı. Ağzıma yayılan kan tadını hissettiğimde sinirlerim iyice boşaldı. Acıdan değil, içinde bulunduğumuz durumun saçmalığından dolayı gülmeye başladım. Gülüşüm odada yankılanırken adamın yüzündeki o çarpık ifade silindi; yerini ilk defa beliren bir tereddüde bıraktı. Kontrolü kaybetmişti ve bunu ikimiz de biliyorduk.
Artık gülmüyordu. Kaşları çatılmış, gözlerine tehlikeli bir karanlık çökmüştü.
-“Gülüşünün bedelini ödemeye hazır mısın?” dedi. Sesi bu kez çok daha soğuktu.
-“Ne o?”dedim, gözlerimi onunkilerden ayırmadan.“Zoruna mı gitti?”
Cevabım üzerine yüzündeki o çarpık ifade silindi, yerini dizginlenemeyen bir öfke bıraktı.
-“Sesini duymaktan bıktım,” diye tısladı.
Masanın üzerindeki koli bandını hışımla çekti. Çıkan o sert cırt sesi hâlâ kulaklarımdayken başımı geriye savurdu. Ne olduğunu anlayamadan bandı dudaklarıma yapıştırıp ensemden sertçe çekti. Çeneme yayılan sızıyla birlikte dudaklarım birbirine mühürlendi.
Artık bağıramazdım. Meydan da okuyamazdım.
Tam o sırada, dışarıdan gelen hafif metal sesini işittim. Adamların hiçbiri o sesi duymamıştı. Bir saniye sonra kulakları sağır eden bir patlamayla kapı havaya uçtu. İçeri dolan toz bulutuyla adamın o saldırgan duruşu bir anda çözüldü; yüzlerindeki kibirli ifade, saniyeler içinde yerini saf bir şaşkınlığa bıraktı.
-“Ne oluyor lan?!”diye bağırdı içlerinden biri. Sesi, patlamanın uğultusuna karışıp kayboldu.
O ana kadar yüzlerinden eksik olmayan o kendinden emin ifade, yerini ilk kez gerçek bir paniğe bırakmıştı.
Kapıdan önce büyük bir gürültü yükseldi. Menteşelerinden kopan ağır kapı, içerideki adamların üzerine adeta bir mermi gibi savruldu. İçeri adım atan kişiyle birlikte odanın havası bir anda değişti.
Toz ve duman havaya karışırken, gölgeler gibi hareket eden, ölümcül birer makineyi andıran yabancılar içeri sızdı. İçeridekiler neye uğradıklarını anlamaya fırsat bulamadan boğuşma sesleri yükseldi. Yere düşen bedenlerin tok sesi, birkaç saniye süren korkunç kargaşaya karıştı. Ardından her şey, başladığı kadar ani bir sessizliğe gömüldü.
Toz bulutu yavaş yavaş dağılırken yerde üç ceset yatıyordu. Beni saatlerdir esir tutan o aşağılık herif ise odanın köşesine sinmişti. Titreyen elleriyle silahı şakağıma dayamış, leş gibi kokan nefesini boynumda hissettiriyordu. Kendi canını kurtarmak uğruna beni önüne kalkan yapmaktan bir an bile çekinmemişti.
Ve tam o an, zeminde yankılanan tok adım sesleri, odadaki boğucu sessizliği paramparça etti.
Toz bulutu ağır ağır dağılırken karanlığın içinden bir silüet belirdi. Başımı kaldırmama gerek bile kalmamıştı. O yürüyüşü tanımamak mümkün değildi.
Kalbim göğüsüme sertçe vurdu. Bir an nefesim boğazımda düğümlendi.
Attığı her adımda odadaki hava biraz daha ağırlaşıyor, az önce bana hükmeden adamların yüzündeki o küstah sırıtış yavaş yavaş siliniyordu. Tek kelime etmiyordu. Zaten buna gerek de yoktu. Sessizliği bile başlı başına bir tehditti.Toz tamamen dağıldığında yüzü netleşti.
Aras Demirhan…
Yüzündeki ifade, az önce dışarıda yaşanan o kanlı çatışmanın aksine, buz gibi bir soğukkanlılıktaydı. Etrafındaki yıkım sanki onun için sıradan bir manzaradan ibaretti.
Bakışları odayı bir kez taradıktan sonra doğruca beni buldu. Gözlerinde, maskesinin ardına saklamaya çalıştığı o anlık şaşkınlığı ve acıyı görebiliyordum. Ama şakağıma dayanan silahı fark ettiği anda, bakışları bir anda sertleşti.
Tek bir kelime daha etmeden elini hafifçe kaldırdı. Bu küçücük haraket bile yeterli olmuştu. Yanındaki adamlar, en ufak bir tereddütsüz göstermeden sessizce odadan çekildi.
Geriye yalnızca ben, Aras ve şakağıma dayalı silahıyla titreyen o aşağılık herif kalmıştı.
Aras’ın gözleri bir an olsun üzerimden ayrılmıyordu. O bakışın ağırlığıyla nefesim yeniden boğazımda düğümlendi.
Tam o sırada dibimdeki herif, namluyu şakağıma biraz daha sert bastırdı.Soğuk metal tenime gömülürken, yayılan keskin sızıyı iliklerime kadar hissettim.
-“Seni böyle bitirmemi ister misin, Demirhan? dedi Karahan. Sesi öfkeyle titriyordu. “Yoksa bu oyuncağın için diz çöküp benden merhamet mi dileyeceksin?”
Aras durmadı.
Ağır ama kendinden emin adımlarla yürümeye devam etti. Ne yüzünde en ufak bir telaş vardı ne de gözlerinde öfke. Sadece insanın içine işleyen o ürpertici soğukluk…
Karahan’ın tam karşısında durdu. “Senin ‘oyuncak’ dediğin kişi…”dedi, sesi neredeyse fısıltıdan ibaretti. Gözlerini Karahan’ın üzerinden bir an olsun bile çekmedi.
-“Birazdan son gördüğün yüz olacak.”
Ardında, odadaki bütün sesleri bastıran ağır bir sessizlik bıraktı. Bakışlarını, namluyu tutan titrek elin üzerinde ağır ağır gezdirip yeniden adamın gözlerine kilitledi.
-“Oyun bitti,Karahan,”dedi. Sesi, odayı donduran soğuk ve ürkütücü bir tondaydı.
-“Sahne arkasında çevirdiğin işleri çok önceden beri biliyordum. Attığın her yanlış adımı,kurduğun o sahte dosyaları bilerek izledim. Toplantıdaki o rahat tavırlarının altındaki kiti görmem uzun sürmedi. Sadece emin olmam gereken son bir parça vardı.”
Bakışları Karahan’ın gözlerine biraz daha sert yerleşti.
-“Bugün onu da kendi ellerinle oturttun.”
Dudaklarının kenarında belli belirsiz, soğuk bir tebessüm belirdi. “Yine de kabul etmeliyim,”dedi ağır bir sesle. “Kurduğum olan kusursuza yakındı. Delikleri temizledin,izleri sildin,herkesi başka yöne bakmaya zorladın. Ama tek bir şeyi hesaba katmadın.”
Bakışlarında artık en ufak bir tereddüte yer bırakmayan, ölümcül bir netlik vardı.
-“Kurduğun o sahte düzenin altında ezilen ben olmayacaktım,” dedi. “Sen olacaktın.”
Bir adım daha yaklaştı.
-“Kendi sonunu kendi ellerinle hazırladın.”
-“Yeter!” diye kükredi Karahan. Sesi öfke ve çaresizlik arasında parçalanıyordu.
Şakağımdaki namluyu tutan eli zangır zangır titriyordu; sanki bütün korkusunu tetiğe yükleyerek kendini yatıştırabileceğine inanıyordu. “Nasıl bu kadar ileri gidebildin? O kayıtlar…o açıklar…Hepsini nasıl buldun?”
Aras’ın yüzündeki ifade değişmedi. Soruyu, cevap vermeye bile değmeyecek kadar önemsiz bulmuş gibiydi.
-“Nasıl bulduğumu düşünmeyi bırak, Karahan. Eğer tetiği çekecek cesaretin olsaydı bunu sormaya vaktin kalmazdı.”
Aras bir adım daha attı; o kadar yakındı ki, Karahan’ın düzensiz, kesik kesik nefesleri yüzüne çarpıyordu. Başını hafifçe öne eğip Karahan’ın titreyen gözlerinin içine baktı. Gözlerinde en ufak bir tereddüt kırıntısı bile yoktu.
-“Sen benim düşmanım bile değilsin,”dedi buz gibi bir sesle. “Düşmanlarım, bana silah doğrulturken titremez.”
Odaya çöken ağır sessizlikte bakışları yavaşça, namluyu kavrayan o titrek ele kaydı. Aras, sanki bir gerçeği fısıldar gibi alçak ve tehlikeli bir tonla devam etti:
-“O el…sana ihanet ediyor.”
Karahan’ın eli silahının kabzasında beyazlaşırken, gözlerindeki o küçücük tereddüt Aras’ın gözünden kaçmamıştı. Bir sonraki saniye harakete geçti. Aralarındaki mesafeyi tek hamlede kapatıp bileğini menteşe gibi kavradı. Sertçe büktüğü anda Karahan’ın parmakları istemsizce gevşedi. Silah zemine dilerken çıkardığı metalik ses, odadaki ağır sessizliği bir anda bozmuştu.
Ardından.Karahan dengesini kaybedip yere düştü. Aras ona toparlanması için en ufak bir fırsat bile vermiyordu. Yakasından kavrayıp duvara çarptı. İlk yumrukla Karahan’ın başı sertçe yana savruldu. Ardından bir yenisi, sonra bir yenisi… Yumrukların sesi odanın içinde yankılanırken gömleğinin kollarındaki kan her darbeyle biraz daha yayılıyor, alnından süzülen ter yüzündeki kana karışıyordu.
Aras nefes nefeseydi ama gözlerinde ne pişmanlık vardı ne de yorgunluk. Yalnızca buz gibi bir kararlılık ve durmak bilmeyen, sarsılmaz bir öfke vardı.
Karşımda duran bu adam; bir hastane sahibi ya da sadece güçlü bir iş adamı değildi artık. O, kendi kurallarını kanıyla yazan, sandığımdan çok daha tehlikeli ve karanlık bir uçurumdu. Ve en korkutucu olanı, sergilediği bu vahşeti sadece beni korumak için yapıyor olmasıydı.
Odanın içinde yankılanan o tok, kemik çatlatan sesler ruhuma ağır gelmeye başlamıştı. Gözlerimi sıkıca kapatsam da, her darbede çıkan o ses ve Karahan’ın boğuk iniltileri zihnimde yankılanıyordu. Kendi kalp atışlarımın ritmi bozulmuştu; sanki darbeleri alan o değil de bendim.
Sonunda Aras, Karahan’ı yakasından kavrayıp kendine doğru çektiğinde, o karanlığın sadece birkaç santim uzağımda olduğunu, üzerime sinen nefesinden ve yaydığı o zehirli öfkeden anlıyordum. Geriye, o soğukkanlı adamdan hiçbir iz kalmamıştı.
Son bir yumruk, Karahan’ı bir çuval gibi yere serdi. Ardından odada öyle derin bir sessizlik çöktü ki, Aras’ın kesik kesik solukları bile odada yankılanıyordu. Kan kokusu ciğerlerimi yakarken, gözlerimi ancak bu ürpertici boşlukta aralayabildim. Aras, parmaklarından süzülen kanlarla aldırmadan Karahan’ın başında dimdik duruyordu. Göğsü hızla inip kalkıyor, bütün öfkesiyle yerde yatan adama kilitlenmişti.
-“Bunun bedelini canınla ödeyeceksin.” Sesi, duvarları titretecek kadar sert ve vahşi bir tonda yankılandı.
Karahan’a doğru bir adım daha attı. Yerde yatan bedenin üzerine eğildiğinde, gözlerindeki öfke artık dizginlenebilecek gibi değildi. Üzerine sıçrayan kana aldırmadan göğsünden kopan hırıltılı bir sesle haykırdı:
-“Benim olana dokunmaya nasıl cüret edersin!”
O cümle kulaklarıma çarptığı an, odadaki kavga, kemiklerden yükselen o kuru sesler ve kanın genzimi yakan keskin kokusu bir anda silinip gitti. Sanki zaman durmuş, dünya derin bir sessizliğe gömülmüştü. Ama zihnim, cümlenin tamamını değil…
Sadece iki kelimeyi seçiyordu.
Benim olana…
Yanaklarımdaki yaşlar çoktan soğumuştu. Gözlerim boşluğa sabitlenmiş, öylece kalakalmıştım.
Benim olana..
Benim.
Dünya artık yalnızca o iki kelimenin etrafında dönüyordu.
İçimdeki bütün duygular birbirine karışmıştı. Korku, şaşkınlık, dehşet… Hiçbiri tek başına yaşadığım şeyi anlatmaya yetmiyordu. O iki kelime; kanın, yumrukların ve çığlıkların arasından sıyrılıp zihnime yerleşmiş, geriye yalnızca tarifsiz bir karmaşa bırakmıştı.
Gözlerimi o ürpertici sükûnetin içinde yavaşça araladım. Aras’ın bakışlarındaki o karanlık, yırtıcı ifade kavgadan çok daha tehlikeli bir şeye işaret ediyordu. Ağzımdaki bant dudaklarıma bir mühür gibi basılmışken, boğazımda düğümlenen nefesimle o sözlerin ağırlığını kavramaya çalışıyordum.
Sonunda Karahan duvara yığılıp bilincini yitirdiğinde, Aras hırsını alamamış gibi bir an duraksadı. Gömleği parçalanmış, göğsü bir körük gibi hızla inip kalkıyordu. Elleri kana bulanmış, ter içindeydi. Umursamaz bir hareketle doğruldu. Yerde cansız bir ağırlık gibi yatan adama aşağılayıcı bir bakış attıktan sonra, ayağının ucuyla onu sertçe kenara itti. Ardından dişlerinin arasından, nefretini kusan tek bir kelime döküldü:
-“İt!”
Terden sırılsıklam olmuş yüzünü yavaşça bana çevirdi; gözlerinde hâlâ o bitmek bilmeyen, karanlık öfke vardı. Kanlı elleriyle ağır adımlarla önüme gelip durduğunda, odadaki tüm hava sanki onun nefesiyle tükeniyordu. Bir an bile gözlerini gözlerimden ayırmadan önüme çöktü; beklediğim o sert hamlenin aksine, parmaklarını bileklerimi saran sıkı bağların üzerinde gezdirdi.
Ustalıkla, tek bir keskin hareketle çözdüğü ipler yere düştüğünde, hissizleşen bileklerimi ovuşturmama fırsat tanımadan bu kez parmaklarını ağzımdaki bandın köşesine bastırdı.
Bandı yavaş ve kontrollü bir hareketle sıyırıp kenara bıraktı. Az önce yaşanan o vahşi boğuşmanın şiddetiyle, içindeki bu ürkütücü sakinlik arasındaki uçurum tüylerimi diken diken ediyordu. Bant dudaklarımdan tamamen kurtulduğunda, tenimde bıraktığı sızıyla irkildim. Ancak tam o anda çenemi öyle bir kavradı ki, bakışlarımı kaçırmama imkân kalmadı.
Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, aldığı her nefes tenimde bir sızı gibi yankılanıyordu. Korkudan titreyen dizlerimi sabit tutmak için tırnaklarımı avuç içlerime geçirdim; yaşadığım o fiziksel acı, zihnimi ayık tutan tek şeydi.
-“Sana söylemiştim.” dedi, sesi pürüzlü ama sarsılmazdı.
Bir an sustu. Gözlerindeki öfke çıplaktı, perdesizdi. Dudaklarının kenarında acı bir tebessüm belirdi. Bakışlarını bir an bile üzerimden çekmeden, kelimelerini bir tehdit gibi savurdu:
-“Dinlemeni söylemiştim. Ama sen ne yaptın? Kendi inadınla, kendi sonunu bile isteye hazırladın.”
Aramızdaki mesafeyi tek bir hamleyle kapattı. Burnuma teninden yükselen o yabancı koku dolarken, çenemi kavrayan elinin baskısı arttı. Sesini kısarak, neredeyse dişlerinin arasından fısıldadı:
-“Şimdiyse uçurumun kenarından, doğrudan benim kollarıma düştün.”
Titreyen bacaklarımla güçlükle ayağa kalktım. Aramızdaki boy farkı beni savunmasız bıraksa da bakışlarımı kaçırmadım; aksine, gözlerimi onunkilerden ayırmadan ona meydan okudum.
-“Yanılıyorsun,”dedim. Sesim beklediğimden çok daha kısıktı, hatta titriyordu; ancak her yeni hecede kararlılığım biraz daha güç kazanıyordu. “Ben senin kollarına düşmedim, Aras Demirhan. Sen beni kendi karanlığının içine hapsetmek için o uçurumun kenarına bizzat sürükledin.”
Bir an duraksadım. Boğazımda oturan düğümü güçlükle yuttum. Sözlerimin onda yarattığı etkiyi, yüzündeki en küçük değişimden okumaya çalışırken, içimde kalan son cesareti toplayıp devam ettim:
-“Bu senin zaferin değil; sadece bitmek bilmeyen hırsının bir sonucu. Hastanenin yeni sahibi olman, hayatımın da sahibi olduğun anlamına gelmiyor.”
Cevabın ardından yüzünde en ufak kas bile oynamadı. Gözleri üzerimde, avını tartan bir avcı gibi dolaşıyordu. Yüzündeki o sert ifade, yerini yeni bir kural keşfetmiş gibi belli belirsiz bir gülümsemeye bıraktı. Çenemi tutan parmakları gevşedi ama geri çekilmedi. Aksine, işaret parmağıyla usulca yanağımda, sanki görünmez bir iz bırakır gibi yavaşça gezindi. Dokunuşu tenimde buz gibi bir his bırakırken, bakışlarını bir an bile üzerimden ayırmıyordu.
-“Doğru.” Sesi cam kesiği kadar pürüzsüz ama bir o kadar da tehlikeliydi. “Hastanenin sahibi olmam, sana sahip olduğum anlamına gelmiyor.”
Bir an duraksadı. Gözlerini kısarak üzerimde gezdirdi. Ardından dudaklarından tek bir kelime döküldü:
-“Henüz.”
Bu tek kelime, boğazımın derinlerinde düğümlenen nefesi yutmama neden oldu.
Odayı derin bir sessizlik kapladı. Aras bana doğru yavaş bir adım attı. Sonra bir adım daha…
Aramızdaki hava ağırlaştı; ciğerlerime çektiğim her nefes işkenceye dönüştü. Gözlerini bir an olsun üzerimden ayırmadı. Her adımı, kaçacak hiçbir yerim kalmadığını haykıran bir kesinlik taşıyordu. Sırtım soğuk duvarla buluştuğunda bedenim istemsizce irkildi, ama o durmadı. Cüssesiyle önümü tamamen kapatarak ellerini başımın iki yanından duvara sertçe yasladı ve beni o daracık alana hapsetti.
Gözlerinde o alıştığım sorgulayıcı soğukluk vardı. Başını hafifçe bana doğru eğdi. Nefesi tenime çarparken sesi, zihnimin en ücra köşelerini titretecek kadar kısıktı:
-Neden bu kadar panik içindesin? Etrafındaki her şey birer birer yıkılırken, senin o masum doktor kimliğinin ardında ne sakladığını merak ediyorum.”
Söyledikleri, içimdeki öfkeyi yeniden alevlendirdi. Paniklediğim için değil, beni anlamadığı için de değil; beni çözülmesi gereken bir bilmece gibi görüp hayatımı kendi şüphelerinin bir parçası hâline getirdiği için ona karşı dizginleyemediğim bir nefret hissediyordum.
Ancak bu öfkenin hemen yanında, zihnimi altüst eden bambaşka bir his daha vardı. Aramızdaki mesafe öylesine azalmıştı ki, her nefes alışında sıcak soluğu dudaklarıma değiyor, düzensiz nefeslerimiz birbirine karışıyordu. Aramızdaki o boğucu yakınlık, her geçen saniye biraz daha dayanılmaz hâle geliyordu.
Mantığım, bu yakınlığın tehlikeli olduğunu ve bir an önce geri çekilmem gerektiğini söylüyordu. Ama bedenim, zihnimin bütün itirazlarına rağmen kıpırdamıyordu.
Aramızdaki o birkaç santimlik mesafe, aşılması imkânsız bir sınır gibiydi. Bakışlarının altında iradem elimden alınmışçasına kıpırdayamıyor; ne geri çekilebiliyor ne de o mesafeyi aşacak cesareti kendimde bulabiliyordum.
Daha önce defalarca baktığım o koyu kahverengi gözlerin içine, sanki ilk kez gerçekten bakıyordum. İçindeki o tanıdık karanlık, bu kez beni hiç alışık olmadığım bir yoğunlukla kendine çekiyordu.
Bakışları gözlerimden yavaşça dudaklarıma kaydı.
Patlamış dudağımın üzerinde birkaç saniye duraksadığı anda nefesim boğazımda düğümlendi.
Nefes al Beril…
Bakışlarındaki o sorgulayıcı ifade yerini ağır, boğucu bir sessizliğe bırakmıştı. Gözleri bir an olsun dudağımdan ayrılmıyor; sanki oradaki yarayı ezberlemeye çalışıyordu. Bakışlarının tenimde bıraktığı ağırlığı hissettikçe nefesim daha da düzensizleşti.
Bu manyetik çekimin beni yutmasına izin veremezdim.
Parmak uçlarımdaki bütün gücü toplayıp göğsüne yaslandım ve onu sertçe geriye ittim. Aramızdaki mesafe açılır açılmaz arkamdaki soğuk duvara tutunarak derin bir nefes aldım; sanki ciğerlerim ilk kez hava doluyordu. Dizlerimdeki titremeyi gizleyemediğimi fark edince hızla bakışlarımı ondan kaçırdım.
-“Bütün bunlar senin yüzünden!”
Sesimdeki o yabancı tını, kendi kulaklarıma bile çarptığında ürperdim. Dudaklarımdan dökülenler bir sitemden çok, Aras’ın hayatımda açtığı yıkımın en yalın itirafıydı.
Yüzünde o sinir bozucu sakinlik belirdi.
-“Benim yüzümden mi?”
Dişlerimi sıkarak, “Evet,”dedim, sesim yükselerek. “Senin yüzünden!”
-“Sen karşıma çıktığın günden beri hayatım bir an olsun normale dönmedi!”
Sesim odanın sessizliğinde yankılanıyordu. Ciğerlerime dolan her nefes canımı yakıyor, ruhumdaki sızı bedenimin her yerine işliyordu. Buna rağmen titreyen parmağımı doğruca karşımdaki o sarsılmaz adama doğrulttum. Karşımda duran bu adamın duvarlarını yıkabilecek tek şeyin, dudaklarımdan dökülecek kelimeler olduğunu biliyordum.
Görüşüm gözyaşlarıyla bulanıklaşsa da, kirpiklerimin arasındaki o buğunun ardından bile onun soğuk, ifadesiz bakışlarını aramaktan vazgeçmedim. Bakışlarımı onunkilerden ayırmıyordum. Gözlerimi kaçırmak, ona boyun eğmek demekti; oysa ben, yıkılmış olsam da henüz parçalanmadığımı kanıtlamak ister gibi ona bakmaya devam ediyordum.
-“Sen nereden çıktın ki karşıma!”diye bağırdım.
-“Hayatımda sana dair tek bir iz bile yoktu! Ama çıkıp geldin ve sahip olduğum her şeyi ellerinle paramparça ettin!”
Sözlerim bitene kadar yerinden kıpırdamadı. Yüzünde tek bir duygu izi yoktu.Ardından ağır adımlarla yeniden bana yaklaştı. Burnuma dolan o keskin barut kokusuyla nefesim daralmış, artık geri çekilebileceğim hiçbir yer kalmamıştı. Aramızdaki mesafe bir nefes kadar kaldığında durdu. Bana dokunmuyordu ama o kadar yakındı ki, varlığı üzerimde ezici bir ağırlık bırakıyordu.
-“Bitti mi?”
Sesi alçaktı ama taşıdığı soğukluk tek bir kelimeye bile sığmayacak kadar derindi.
Yüzündeki ifade, fırtına öncesindeki sessizlik kadar hareketsizdi. Başını hafifçe yana eğip gözlerini üzerime dikti; sanki her kelimemi zihninin derinliklerinde tartıyordu. Gözlerinde az önce kurduğum cümlelerin yankısından eser yoktu. Sadece, bir avcının avını köşeye sıkıştırdıktan sonra sergilediği o sabırlı bekleyiş vardı.
-“Bırak beni…”dedim güçlükle. Sesim titriyordu ama gözlerimi onunkilerden ayırmadım. “Senden nefret ediyorum, anlıyor musun? Sen karşıma çıkmadan önce normal bir hayatım vardı. Sonra sen geldin ve her şeyi mahvettin. Çık git hayatımdan!”
Kurduğum her cümleyle çenesi daha sert kasıldı. O ana kadar koruduğu buz gibi sakinliğin altında, dizginlemeye çalıştığı karanlık bir öfke belirginleşiyordu. Gözlerinde artık o soğukkanlılığın yerini alan bambaşka bir tehlike vardı.
Dudaklarının kenarında belli belirsiz, alaycı bir tebessüm belirdi.
-“Normal hayatın mı? Sen gerçekten hâlâ normal bir hayatın olduğuna inanıyor musun?”
Dudaklarımı aralamıştım ki, sert bir adımla aramızdaki son mesafeyi de kapattı. Nefeslerimiz birbirine karışacak kadar yakınken gözlerini yüzümde ağır ağır gezdirdi. O bakışların altında kaçacak tek bir yerim kalmamıştı.
Çenesini hafifçe kaldırdı. Sesi alçaktı ama her kelimesi tehtit gibi üzerime çöktü.
-“Herkes bir yerde hata yapar.”
Bakışları bir anlığına dudaklarıma indi, ardından yeniden gözlerime kilitlendi.“Ben sadece senin o hatayı nerede yapacağını bekliyorum.”
Kısa bir sessizlik oldu. “Ve o gün, ardına sakladığın maskeyi kendi ellerimle çıkaracağım.”
Söyledikleri karşısında kanımın çekildiğini hissettim. Tüm bu kâbusun mimarı bizzat kendisiyken, gerçekleri bu denli çarpıtması öfkemi yeniden körüklüyordu.
İnanılır gibi değil…
-“Ne saçmalıyorsun?”diye çıkıştım. Sesim, hıçkırıklarımın arasından güçlükle döküldü.
Sorumu yanıtlamadı. Aksine, bakışları daha da keskinleşti. Konuyu, sanki çoktan hükmünü vermiş gibi bambaşka bir yöne çevirdi:
-“Kapının önünde neyi duymayı umuyordun?”
-“Tesadüf müydü? Yoksa o duvardan sızan fısıltıları birilerine yetiştirme hevesi miydi?”
-“Hayır,sadece—“
Cümlem, elini başımın yanındaki duvara sertçe indirmesiyle yarıda kesildi. Yükselen tok sesle irkilip olduğum yerde sıçradım.
-“Yalan söyleme!”diye kükredi.
Sırtım duvara çarptığında kaçacak yerimin kalmadığını anladım. Arkamdaki o soğuk yüzey, geri çekilmemi engelleyen son sınırdı.
Gözlerindeki öfke dinmemiş, aksine yerini çok daha ürkütücü bir kararlılığa bırakmıştı.
-“Sakın,” dedi, yüzünü biraz daha yaklaştırarak. Sesi, az önceki kükreyişin aksine şimdi çok daha alçak ama bir o kadar tehlikeliydi. “O basit oyunlarla beni aptal yerine koymaya çalışma. Gösterdiğin o masum yüzle gerçekte kim olduğun arasında büyük bir fark var. Ve ben o farkı görebiliyorum.”
Parmakları çenemi kavrayarak yüzümü sertçe kendine çevirdi. Başımı geriye doğru zorlarken, bakışlarımı kaçırmama fırsat tanımadan gözlerimi esir aldı.
-“Hani az önce,” dedi. Sesi alçak, ancak odadaki havayı ağırlaştıracak kadar keskinken, “Hayatının normale dönmediğinden yakınıyordun ya…”
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. “İşte senin o ‘normal’ dediğin hayat…”Kısa bir an duraksadı, bakışları gözlerimin en derininde dolaştı. “Benim dünyama adım attığın an bitti.”
Çenem hâlâ avucunun içinde, kemiklerimi sızlatan bir baskıyla sıkışmışken, gözlerimi öfkeyle ona diktim.
-“O zaman bırak!”diye bağırdım, sesimdeki tiksintiyi gizleme gereği duymadan. “Madem beni böyle küçümsüyor, nefret ediyorsun; neden hâlâ bu cehennemde tutuyorsun?”
Çenesi sertçe kasıldı. Bir an sustu. Bu kısa sessizlik, sarf edeceği sözlerden daha ağır, daha yıpratıcıydı.
Gözlerini üzerimden ayırmadı. En küçük bir tepkimi bile yakalamaya yemin etmiş bir avcı gibiydi.
-“Senin nefretin, benim için bir şey ifade etmiyor. İçinde bulunduğumuz gerçeği nefretinle değiştiremezsin. İstesem de seni bırakamam.”
Kurduğu her cümle, gerçeklik algımı biraz daha sarsıyordu.
-“Bunun farkında mısın?”diye sordum. Sesimdeki titreme öfkeden mi, yoksa korkudan mıydı, emin değildim. “Söylediklerinin tek bir kelimesi bile akla mantığa sığmıyor.”
-“Buna tutsaklık diyorsan…” Dudaklarının arasından alaycı bir nefes süzüldü. “Gerçek tutsaklığın daha ne olduğunu görmedin.”
Bakışları gözlerimden ayrılmadı.
-“Ama gösteririm.”
-“Artık herkes bizi bir bütün olarak görüyor. Bu yüzden seni bırakamam; hayatta kalman, atacağım adımlara bağlı.”
-“Bu bir seçim değil.”
Kısa bir duraksamanın ardından son cümleyi neredeyse fısıldadı.
-“Bu geri dönüşü olmayan bir yol.”
-“Kapıdaki o toplantıyı dinlemen…”dedi, gözlerini bir an bile üzerimden ayırmadan.
“Tüm şüpheleri üzerine çekti.”
-“Balodan sonra yayılan O görüntüler seni herkesin hedefi hâline getirdi.”
-“Ben hiçbir şey yapmadım,”dedim, çaresizce başımı iki yana sallayarak.
-“Buna inanacak kadar saf değilim.”
Söylediklerime de susuşuma da aynı şüpheyle bakıyordu.
-“Bu yüzden,”kısa bir an duraksadı. “Önünde sadece iki yol var.”
-“İlki…”dedi. “Buradan çıkış doğruca polise gidersin.”
-“Sonra ne olur biliyor musun? Kime güveneceğini anlayamadan kendini Kurtlar sofrasında bulursun. Seni susturmak isteyenler, polis kapısına varmadan çok önce sana ulaşır.”
Korkuyla geri çekildim ama sırtım yeniden soğuk duvara çarptı. Kaçacak hiçbir yerim yoktu. Nasıl bir şeyin içine düşmüştüm böyle? Attığım her adım beni biraz daha derine çekiyor, görünmez bir bataklığın içinde yavaş yavaş kayboluyormuşum gibi hissediyordum.
-“İkinci yol…”
Gözlerini üzerimden çekti. Ağır adımlarla odanın loş tarafına yürüdü. Her adımıyla aramızdaki mesafe açılıyordu ama üzerimde kurduğu baskı en ufak bir parça bile eksilmiyordu.Birkaç adım sonra durdu. Başını hafifçe çevirip omzunun üzerinden bana baktı.
-“Benim soyadımı taşırsın.”
Kelimeler dudaklarından döküldüğü an, içimde bir şeylerin geri dönülmez biçimde yıkıldığını hissettim. Başımı sertçe iki yana salladım; boğazımdaki hıçkırık, tek bir kelimeyi bile imkânsız kılıyordu.
-“Hayır…”
Asla, asla böyle bir şey olamazdı. Olmamalıydı.
Sesim öylesine cılız çıkmıştı ki, kendi kulaklarıma bile yabancı geliyordu. Aras, sessizliğimi umursamadan omuzlarını düzeltti ve ağır bir haraketle bana döndü. Yüzündeki ifade zerre değişmemişti.
-“Bu bir teklif değil,”dedi sakince. “Bir seçenek de değil.”
Bana doğru ağır bir adım attı ama aramızdaki mesafeyi kapatmadı.
-“Artık seni benim zaafım olarak görüyorlar. Bana ulaşmak isteyen herkes önce seni hedef alacak.”
Kısa bir an sustu.
-“Bu yüzden yarın sabah bütün gazeteler aynı manşetle çıkacak.”
-Ve sen…benim karım olacaksın.”
…Devamı gelecek. 💚
Canım okurlarım. 💕
Oyun başladı ve artık geri dönüş yok. Aras Demirhan kartlarını açtı; Beril ise henüz neyin içine sürüklendiğinin farkında bile değil.
Bazı başlangıçlar, en karanlık sonların habercisidir. Peki bu evlilik gerçekten bir kurtuluş mu, yoksa ikisini de geri dönülemez bir uçuruma sürükleyecek ilk adım mı?
Bölümü okurken neler hissettiniz? Çok uzundu değil mi… yorumlarda buluşalım. Hepsini merakla bekliyorum. Ve sizi çok seviyorum sağlıcakla kalın! 🫶🏻
✨”8456 kelime” ile kapanışı yapmış bulunuyoruz!
Bölüm etkileşimi
