4. bölüm / 9
Zümrüt3-ARTIK GERİ DÖNÜŞ YOK-
Bölümler 9Şu an: 3-ARTIK GERİ DÖNÜŞ YOK-
- 1 -GİRİŞ-1.040 kelime
- 2 1- İHANETİN SESSİZLİĞİ-4.294 kelime
- 3 2-GEÇMİŞ ASLA SUSMAZ-4.694 kelime
- 4 3-ARTIK GERİ DÖNÜŞ YOK-5.075 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 4- KUSURSUZ BİR TUZAK-6.817 kelime
- 6 -ÖNERİ-68 kelime
- 7 5-KADERİN KIRMIZI KURDELESİ-8.454 kelime
- 8 -ZÜMRÜT KARAKTERLERİ-322 kelime
- 9 6- KONTROL-4.892 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Merhaba canlarım 💕
Bu hafta sınavlarınız olduğunu duydum… ne kadar yoğun olursanız olun, size minicik bir mola bırakmak istedim.
Normalde 14 Haziran’da paylaşmayı planlıyordum ama sınav haftanız olduğunu öğrenince biraz öne çekmek istedim, size küçük bir sürpriz gibi olsun diye.
Biraz durun ya…
Her şey üst üste gelse bile araya sıkıştırılmış küçük bir nefes gibi düşünün bunu. Kafanız dağılsın, zihniniz biraz rahatlasın. :)
Atmosferi daha iyi hissetmek isteyenler için “Zümrüt” playlist’i burada 🎧💚
https://open.spotify.com/playlist/6DSTaijUiGuatxqwpRI6dq?si=nt7-bsy7QMOKWIIAcqxUMg&pi=Jfi8KoFdRAyrx
Eğer bölümü sevdiyseniz beğeni bırakmanız, yorum yazmanız ve listenize eklemeniz beni gerçekten çok mutlu eder 🤍
Ama en önemlisi, umarım size küçük de olsa bir nefes olmuştur.
Buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. :)
Keyifli okumalar…
🎶🎵🎧
-Renegade—Aaryan Shah, Haunted—Slowed,Bir derdim var— Mor ve Ötesi
“Adımlar sessiz, dünya karanlık.
Ama gözlerin hâlâ önümde,
Korurum seni kendimden bile…”
***
Aras DEMİRHAN
Çaresizce kollarımın arasında hareketsiz duran kadına baktım. Otoparkın ağır mazot kokusuna barutun keskinliği karışmıştı. Tavandaki floresan lambalar titreyerek yanıp sönüyor, silah sesleri beton duvarlarda yankılanıyordu.
Beril’in yüzüne düşen birkaç saç teli nefesiyle hafifçe kıpırdıyor, onun hâlâ iyi olduğunu anlamamı sağlıyordu.
Onu bayıltmamış olsaydım, çatışmanın ortasında kontrolünü kaybederdi. Çığlık atar, kaçmaya çalışır ve her şeyi daha da zorlaştırırdı.
Onu bu kadar tetikleyen şey neydi? Çatışma değildi. Bundan çok daha derin bir şey olmalıydı.
Bu kadın başlı başına bir problemdi. Her seferinde kontrolümü sınıyordu.
Başı omzuma düşerken çenem sertleşti. Bir an bile vakit kaybedemezdim.
Onu dikkatlice kucağıma alarak hızla otoparktan çıkmaya başladım. Çatışmanın sesleri giderek şiddetleniyordu. Araçlar dışarıdaydı ve Beril’i buradan sağ salim çıkarmak düşündüğüm kadar kolay olmayacaktı.
Otoparkın çıkışına yaklaştığımda Baran ve Furkan’ı gördüm. Aracın kapıları açıktı. Kurşunlardan korunmaya çalışırken fırsat buldukça karşılık veriyorlardı. Korumalarımın bazıları çoktan birkaç adamı etkisiz hâle getirmişti.
Baran telaşla bağırdı:
-“Yemin ederim bittik biz! Kızı da kaybettik. Patron ağzımıza sıçacak!”
Furkan siper alırken sert bir ses tonuyla karşılık verdi:
-“Dua et sadece onunla kalsın!”
Çatışmanın ortasında dahi soğukkanlılığımı koruyordum. Ama içimdeki öfke artık ince bir çizgide duruyordu. Tek odağım Beril’i buradan güvenli bir şekilde çıkarmaktı.
Baran yeniden bağırdı:
-“Abi, ne yapabilirim? Kız çatışmanın ortasında ‘Ya beni tuvalete götürürsünüz ya da buraya işerim,’ dedi!
Furkan öfkeyle küfretti:
-“ Gerçekten anlamıyorum. İnsan hiç mi film izlemez? Tuvalet bahanesi en klasik numaradır! Aptal herif.”
Normal şartlarda ikisini de sustururdum. Ancak şu an tek odağım çıkıştaydı. Beril’i göğsüme daha da yaklaştırdım. Gecikme lüksüm yoktu.
-“Abi…”
Furkan kaşlarını çattı.
-“Ne var?”
Baran yavaşça otopark girişini işaret etti.
-“Kız…”
-“Ne kızı?
Baran yutkunarak cevap verdi.
-“Kapıya bak.”
Az önce çatışmanın ortasında bağıran adamlar birkaç saniyeliğine sessizliğe gömüldü.
Bakışları kollarımdaki Beril’e kayarken yüzlerindeki telaşın yerini tedirginliğe bıraktı.
Kurşun sesleri yükselirken Furkan bana doğru ilerliyordu.
-“Patron, iyi misin?”
Baran öne atıldı, paniğini gizlemeye çalışıyordu.
-“Abi vallahi açıklayab—“
-“Kes sesini!”
Sesim otoparkta yankılandı.
Öfkeyle soludum.
-“Bir işiniz vardı. Onu da beceremediniz!”
Furkan çenesini sıktı.
-“Önce buradan çıkalım abi, sonra ne ceza vereceksen verirsin. Boynumuz kıldan ince.”
Bir adım ona doğru yaklaştım. Silah sesleri sürerken bile üzerimdeki baskıyı hissedebiliyordum.
-“Bir kadını dahi koruyamadınız!”
Baran başını eğdi. İlk kez gerçekten korkmuş görünüyordu.
-“Elbette cezanızı vereceğim.”
Sesim son derece soğuktu.
-“Şimdi beni dinleyin. Üç dediğimde soldaki araca koşacağız. Kapıyı açık tutun.”
Baran göz ucuyla Beril’e baktıktan sonra tekrar bana döndü.
-“Ama abi—“
-“Ne söylediysem onu yapın!”
Öfkeyle bağırdığım anda birkaç saniyeliğine herkes sustu. Sadece uzaktan gelen silah sesleri duyuluyordu.
Hızla başını salladı.
-“Tamam patron.”
Bu kadar hafif olması nedense canımı sıkıyordu.
Silahı tek elimle kavrayıp etrafı kontrol ettim.
-“Hazır olun…”
Nefesimi tutup sertçe bağırdım:
-“Üç!”
Kurşunların arasından hızla araca doğru ilerledim. Koruma ekibim ateşi bastırarak önümde bir koridor açıyordu.
Tam o anda kulakları sağır eden bir silah sesi diğerlerinden ayrıldı. Havayı yaran merminin ıslığı bir anlığına kulağımın dibinden geçmiş gibi geldi.
Bir anda kolumda yakıcı bir sıcaklık hissettim. Ardından kurşun ete saplanırken sanki kızgın bir demir koluma bastırılmış gibi oldu. Darbenin şiddetiyle dengem sarsıldı.
Acı saniyeler sonra omzuma kadar yayıldı. Sıcak kan gömleğimin içine akarken metalik kokusu burnuma ulaştı. Nabzımın her atışında yaranın içinde yeni bir zonklama patlıyor, kolum uyuşmaya başlıyordu.
Parmaklarım istemsizce kasıldı. Ama kollarımdaki kadını bırakmadım.
Bırakamazdım.
-“Kapıyı aç!”
Furkan hızla aracın kapısını açtı. Gözleri kolumdaki kana kaydı.
-“Patron, kolunuz kanıyor.”
Keşke tek problemim bu olsaydı.
Beril’i dikkatlice arka koltuğa yerleştirdim. Ardından elimle anahtarı işaret ettim.
-“Anahtarı ver.”
Baran kısa süreliğine tereddüt etti.
-“Abi, biz de gelelim mi?”
Arabanın kapısını sertçe açtım.
-“Derhal adamları toplayın. Buradan çıkın ve bunu hangi şerefsizin yaptığını bulun.”
Sesim daha da sertleşti.
-“Kimseye dıkunmadan önce bana rapor vereceksiniz. Bununla bizzat ben ilgileneceğim.”
-“Emredersiniz patron.”
Aracı çalıştırıp hızla oradan uzaklaştım.
💍
Yol boyunca yaşananlar aklımdan çıkmıyordu.
Arada bir dikiz aynasından Beril'i kontrol ediyordum. Her an uyanabilir, olanları anlayamadığı için bir delilik çıkarabilirdi.
Ama uyurken bile huzurlu görünmüyordu. Kaşları zaman zaman çatılıyor, sanki gördüğü şeylerden kaçamıyormuş gibi huzursuzca kıpırdanıyordu.
Bakışlarım bir anlığına ona kaydı. Sonra tekrar yola döndüm.
Bu kadında dikkatimi çeken bir şey vardı.
Ne olduğunu hâlâ çözemiyordum.
Toplantıdaki konuşmaların ne kadarını duymuştu? Bayılmadan önce bana attığı o kısa bakışın anlamı neydi?
Korkmuş gibiydi. Ama sadece korkmuş değildi. Sanki bir şey anlamıştı.
Beni ne olarak görüyordu? Bir katil mi? Bir suçlu mu? Yoksa hakkında cevap bulamadığı başka bir bilmece mi?
Son karşılaşmalarımızda gözlerinin üzerimde gereğinden uzun kaldığını fark etmiştim. Sorular sorarken cevaplarımdan çok tepkilerimi izliyordu.
Bu kız ya fazlasıyla meraklıydı...
Ya da gördüğü parçaları birleştirmeye çalışıyordu. Onu kim yanıma sokmaya çalışıyordu? Asıl soru buydu.
Kafamın içinde cevabını bulamadığım onlarca soru dönüp duruyordu. Ne kadar düşünsem de hiçbirini yerine oturtamıyordum.
Onu ilk gördüğüm güne gitti aklım.
Gelinlikçide...
O gün dikkatimi çekmişti. Daha önce hiç görmemiştim. Buralara ait değilmiş gibi duruyordu. Bakışlarım istemsizce üzerinde fazla kalmıştı.
Asıl rahatsız edici olan ise sonrasında yaşananlardı.
Parktayken…
Orada olmamın bir sebebi vardı. Kimsenin bilmediği adı dosyalarda geçen bir iş için oradaydım. Görünmeyen kısmı ben yönetiyordum.
Ama o gün önce tanıdık bir ses duydum.
Kafamı çevirdiğimde onu gördüm. Telefonda konuşuyordu. Söylediklerine istemeden kulak misafiri oldum.
Çok üzgündü. Ağlıyordu.
Tıpkı küçük bir çocuk gibi gözlerinden yaşlar süzülürken bile elindeki şeye tutunmaya çalışıyordu; sanki bırakırsa her şey daha da dağılacaktı.
Gitmekle, kalmak arasında kaldım. Sonra farketmeden kendimi onun yanında buldum. Konuştuğumu bile sonradan hatırlıyorum.
Sonra hastane…
İhale sonrası çıkan çatışmada yaralanmıştım. En yakın hastane, kısa süre önce satılan hastaneydi. Bu yüzden oraya gitmek zorundaydım. Acilden giriş yaptığımda, benimle ilgilenen doktor da yine oydu.
Beril.
Bir an durdum. Tanıdık bir yüz, ama bu kez farklı bir yerde.
Son olarak Balo gecesi…
O gün hastanenin balosu vardı.
Satın alma sürecinden önce organize edilmiş bir davetti. İptal edilmemişti. Çünkü mesele prestijdi.
Ben onun da orada olacağını biliyordum. Ama yine de onu karşıma çıkmış görmek beklediğimden daha farklı hissettirmişti.
Bu kadar şey…
Bir araya geldiğinde “tesadüf” kelimesi hafif kalıyordu.
Bir kez karşılaşmak tesadüftü. İki kez karşılaşmak da öyleydi. Ama bir noktadan sonra insan düşünmeden edemiyordu. Nereye dönsem karşıma çıkıyordu. Üstelik her seferinde biraz daha dikkatliydi.
Beni gördüğünde yüzündeki ifade bir anlığına değişiyor, ardından hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Fakat gözleri hep aynı soruyu soruyordu.
Ben kimdim? Ve neden sürekli karşısına çıkıyordum?
Tesadüflerden hiçbir zaman hoşlanmamışımdır.
Özellikle de benim dünyamda. Çünkü benim hayatımda hiçbir şey sebepsiz olmazdı.
💍
Nihayet son virajı da geçtikten sonra dağ evine gelmiştik.
Annemden kalan tek yer…
İşlerimin yoğunluğundan buraya gelmeyeli çok uzun zaman olmuştu. Neyse ki her zaman burayı düzenli olarak temizlettiriyor, bahçe işleri içinde bahçivan görevlendiriyordum. Yani her olası durumda burası hazır bir yerdi.
Arabadan inerek Beril’i hızlıca kucakladım. Uyanmasını istemiyordum. Şu an en son ihtiyacım olan şey bilinçti.
Eve doğru yürüdüm. Tam kapıya ulaştığım anda…
Kollarımdaki ağırlık hafifçe kıpırdadı.
Beril ERYILMAZ
Gözlerimi araladığımda ilk gördüğüm şey bana bakan iki koyu göz oldu.
Aras.
Bir an nerede olduğumu anlayamadım.
Başım zonkluyordu. Midem bulanıyor, etraf hafifçe dönüyordu. Zihnim hâlâ sislerin içindeymiş gibi ağırdı.
Sonra hareket ettiğini fark ettim.
Hayır…
Hareket eden ben değildim. Beni taşıyordu.
Bir anda nefesim sıkıştı.
Otopark,silah sesleri,bağırışlar…
Hatırladığım görüntüler zihnimde parçalar hâlinde canlanmaya başladı.
Kalbim hızla atıyor nefesim kesiliyordu. Etrafı incelemeye çalıştım.
Burası neresiydi? Beni neden buraya getirmişti?
Ve en önemlisi gerçekte kimdi?
Kendimi toparlayıp kollarında çırpınmaya başladım.
-“Bırak beni!”
Sesim düşündüğümden daha sert çıktı.
-“Çabuk indir!”
Çenesi gerildi, elleri belimde sıkılaştı.
Beni duymazdan gelerek yürümeye devam etti. Ama bu daha da sinirlenmeme neden oldu.
Kendini ne sanıyordu!
Bir elimle kapının kenarına tutundum.
-“Bırak dedim!”
Sesim bu kez daha yüksekti.
-“Nereye götürüyorsun beni? Bırak!”
Derin bir nefes aldı, beni kendisine iyice bastırdı.
-“Bırakmam. Şu an kendinde değilsin. Zorlama.”
Tam karşılık verecektim ki gözlerim gömleğinin üzerindeki lekeye ilişti.
Kan…
Gözlerimi yavaşça kaldırdım.
Bu kanın nereden geldiğini soracaktım ki koluna baktığım anda sözler boğazımda düğümlendi.
Gömleğinin altından sızan kan, kolunun büyük bir kısmını kaplamıştı.
Ve evet, yaralandığını ancak şimdi fark ediyordum.
Vurulmuş muydu?
Ama ne zaman?
Aras'ın kolundaki kanı görünce daha fazla inatlaşmayı bıraktım.
Şimdilik.
İçeriye girer girmez, burnuma gelen keskin ahşap kokusu dikkatimi çekti.
Eski, yoğun bir koku. Sanki her yer tahtayla kaplıydı.
Beni usulca koltuğa bıraktı. Ardından salonun diğer ucuna doğru yürümeye gidince, bir anda ayaklandım.
-“Nereye gidiyorsun?”
Sesim düşündüğümden daha sert çıkmıştı.
-“Sakın beni burada tek başıma bırakma.”
Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz pişman oldum.
Karanlıktan nefret ediyorum. Özellikle de tanımadığım bir yerde olduğum da.
Bir an sessizlik oldu. Belki yüzünü göremiyordum ama adım seslerinden durduğunu anlamıştım.
Birkaç saniye boyunca hiçbir ses duymadım. Sonra yeniden haraket ettiğini fark ettim.
Adım sesleri gittikçe yakından gelmeye başladı.
Hiç bir şey de görmüyordum ki bu lanet yerde.
Bu da beni daha da huzursuz ediyordu. Bir anda nefesi kadar yakınım da olduğunu hissetim.
Kaslarım gerildi, yüzünü göremiyordum. Ama onun beni gördüğünü biliyordum.
Boynumun yanında hissettiğim sıcak nefesle irkildim.
Sakin bir sesle konuştu:
-“Ben buradayken sana kimse dokunamaz. Güvendesin.”
İstemsizce güldüm. Kısa ve sinirli bir gülüştü.
-“Kimsenin bana bir şey yapmasına gerek yok.”
Başımı kaldırdım. “Sen yetersin.”
Adımları bir kaç saniye yerinde kaldı. Tepkisini göremiyordum. Belki de görmek istemiyordum.
Ne olduysa onun yüzünden olmuştu.
Sonun da yeniden uzaklaştı. Tam o anda lambalar bir anda yanınca gözlerimi kısmak zorunda kaldım. Birkaç saniye sonra ışığa alıştığımda etrafı incelemeye başladım.
İlk dikkatimi çeken şey salonun ortasındaki büyük taş şömine oldu. Koyu renk taşları ve heybetli görüntüsü bütün odaya hâkimdi.
Evin neredeyse her yeri ahşaptı. Tavana kadar uzanan kalın kirişler ve loş ışıklar ortama garip bir sıcaklık katıyordu.
Biraz ileride tavana kadar uzanan pencereler vardı. Camların ardından yalnızca karanlık görünüyordu. Ağaçların gölgeleri gecenin içinde kaybolmuştu.
Başımı kaldırınca üst kata çıkan merdivenleri fark ettim.
Bu ev düşündüğümden çok daha büyüktü.
Bir an durup etrafı süzdüm.
Burası kesinlikle sıradan bir ev değildi.
📍“Okurken bu atmosferi gözünüzde canlandırmak isterseniz böyle düşünebilirsiniz.”
💍
Yaz mevsimi olmasına rağmen hava çok soğuktu. Sanırım tahmin ettiğimden daha uzak, yüksek bir kesimde kalıyorduk.
Etrafı incelemem bitmiş olacak ki gözlerim kısa bir süreliğine Aras’a kaydı.
Bakışlarını birkaç saniye üzerimde tuttu.
Sanki bunu fark etmiş gibi, hemen gözlerini kaçırıp kapıya yöneldi.
Tam çıkacakken durdu.
Yüzünü dönmeden,
-“Buralardayım. Geceyi daha rahat geçirmemiz için birkaç şeye bakacağım,”dedi.
Bana açıklama yapma gereği duymuştu.
Sebebi, az önce beni bırakma diye çıkışmamdı.
Gözlerim istemsizce koluna kaydı.
-“Kolun…”dedim tereddütle. “Yeni kanıyordu.”
Sözlerim biter bitmez kısa bir sessizlik oldu.
-“Alışığım, sen beni düşünme.”
Sesi her zamanki gibi netti. Ama ilk kez o netliğin altında tuhaf bir mesafe hissettim.
Sanki sadece bana değil, herkese böyleydi.
Bu gece baloda da farklı değildi aslında. İnsanların arasında olmasına rağmen hep bir adım geride duruyordu.
Soğuktu… özellikle bakışları.
Ama o soğukluk hava gibi değildi. İnsanla arasına görünmez bir duvar ören, yaklaşmaya çalıştığında içini istemsizce huzursuz eden bir mesafeydi.
Yine de dans sırasında çok kısa bir an, neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar, o duvar çatlamış gibiydi. Bir anlığına bakışlarında çözemediğim bir yumuşaklık gördüm. Sıcaklık demek doğru olur mu bilmiyorum. Ama o kısacık anda içimdeki gerginlik dağıldı, kendimi ona ilk kez gerçekten yakın hissedebildim. Ve kesin olan bir şey vardı: o an, o soğukluk yoktu.
-“Seni düşündüğüm falan yok,” dedim beklemediğimden daha sert bir sesle.
Ardından ekledim:
-“Kolun o haldeyken kahramanlık yapmana gerek yok.”
Olduğu yerden kıpırdamadan sadece döndü ve yüzüme baktı. Sence ben bunları kahramanlık için mi yapıyorum sanıyorsun?” dedi ciddiyetle.
Sonra burnundan alaycı bir nefes verdi. Dudaklarının bir köşesi yukarı kıvrıldı. Bu bir tebessümden çok, dalga geçer gibi bir gülüştü.
-“Güzelmiş…Kahraman,” diye tekrarladı. “Bunu sevdim. Ne oldu? Katilin olmaktan vazgeçip kahraman mı ilan ettin beni?
Cevap vermemi beklemeden ekledi:
-“Beni bir gün ya katil yapıyorsun ya kahraman. Karar veremiyorsun doktor.”
Gözlerimi devirdim.
-“Kendini fazla ciddiye alıyorsun.”
-“Yanılıyorsun.”
Kısa bir sessizlik oldu. Bakışları bir an daha üzerimde kaldı. Sonra kapıya yöneldi.
İçeri soğuk bir rüzgâr doldu.
Kapı kapandığında ben hâlâ arkasından bakıyordum. Ne olduğunu adlandıramadım.
Sadece şunu biliyordum:
Bu adam, tanıdığım kimseye benzemiyordu.
Ve bu iyi bir şey gibi hissettirmiyordu.
İlk gördüğümde de soğuktu. Sadece o zaman bunu bu kadar net görmemiştim.
Şimdi ise o soğukluk gizlenmiyordu bile.
Aynı sertlik, aynı kontrol her şeye sinmişti. Ve ben hâlâ çözmeye çalışıyordum.
Tabii…
Bay Soğuk’tan başka ne bekliyordum ki?
💍
Bir an önce evime gitmek istiyordum. Gece nasıl başlamıştı, nasıl bitmişti.
Şu halime bak…
En sevdiğim zümrüt elbisem gitmiş, yerini kurumuş kan lekeleri almıştı.
Saate baktığımda gece yarısını çoktan geçmişti.
Olamaz…Burcu…
Yanımda ne çantam vardı, ne telefonum; hiçbir şeyim yoktu. Burcu’nun çoktan endişelenmeye başladığına emindim.
İlk bulduğum fırsatta ona ulaşmanın bir yolunu bulmalıydım.
Gözlerim tekrardan evi incelemeye başladı. Ardından, dışarıdan gelen sessizliğin güven vermesiyle üst kata çıkmaya karar verdim. Aras’ın bir süreliğine ortadan kaybolduğunu düşünerek merdivenlere yöneldim.
Üst kata çıktığımda tam dört kapı vardı. Tek tek odalara baktım. Üçü yatak odasıydı; sade ama özenli bir şekilde döşenmişti. Fazla kişisel değildi, sanki biri burada yaşamak için değil, sadece kalmak için duruyordu.
Son olarak bakmadığım bir kapı kalmıştı.
Kapıyı açmaya yeltendim ama kilitli olduğunu fark ettim.
Ne vardı o odanın içinde? Ne saklıyordu?
İçimde bir şey yerinden oynadı. Her ne kadar içim içimi yese de, burada daha fazla oyalanmak iyi bir fikir değildi. Aras her an dönebilirdi ve açık konuşmak gerekirse, yanlış bir şeye denk gelmem durumunda canıma okuyabilirdi.
O yüzden hızla aşağıya indim. Mutfağa geçip bir bardak su içtim.
Tam o sırada kapı açıldı.
Aras içeri girdi. Üzerinde geceki dağınıklığın izleri vardı. Yüzü solgundu ama bakışları hâlâ dikkatli ve hesaplıydı.
İçeri girerken kapıyı arkasından tam kapatmadı; dışarıda kısa bir telefon konuşmasını bitiriyordu. Sesi alçaktı, kelimeler net değildi ama tonu sakindi. Acele yoktu, kontrol vardı.
Telefonu kapattıktan sonra eve dönmek yerine yan taraftaki küçük depoya yöneldi.
Bir süre sonra geri döndüğünde elinde eski bir kamp feneri ve birkaç konserve ile kuru gıda vardı.
Diğer eli kolundaydı. Yarasından yeniden kan sızıyordu.
Onu o halde görmek içimde istemsiz bir sıkışma yarattı. Hızlı adımlarla yanına gittim.
Nefes almakta zorlanıyordu. Kendini fazla zorladığı belliydi.
Böyle devam etmesi mümkün değildi.
-“Aras…” dedim, sesim endişemi saklayamacak kadar açıktı.
-“Kolun, iyi misin? Şunları bırak, yaranı kontrol etmem lazım.”
Elindekileri yere bıraktı ama bana yaklaşmadı.
-“Bırak. Dokunma. Ben hallederim.”
Kaşlarım çatıldı.
-“Ne demek hallederim? Böyle bir yarayı nasıl halledeceksin? İzin ver bakayım. Doktor olan benim, sen değil.”
Bir an sustu.
Gözleri yüzümde gezindi. Uzun uzun… sanki söylemesi gereken bir şey var ama geri çekiyormuş gibi.
-“O gün…”
Devam etmedi. Dudaklarının kenarı çok hafif kıpırdadı.
-“Kurşun yaramla yine sen ilgilenmiştin.”
-“Ee yani?” dedim hemen. “Her doktor hastasına bakar. Özel bir şey değil.”
Kısa bir kahkaha attı. Ama eğlence yoktu içinde.
-“Öyle mi düşünüyorsun hâlâ?”
Ne demek istediğini anlamıştım, ama anlamamış gibi yaptım.
-“Aksi mi var?”
Gözlerini benden ayırmadan:
-“Vardı,” dedi.
Dikkatimi dağıtmasına izin vermedim.
-“Şu an seni kurtarmaya çalışıyorum. İzin verirsen.”
Çenesini sıktı. Bakışları bir an koluna kaydı, sonra tekrar bana döndü.
-“Gerek yok,” dedi. Ama bu kez sesi eskisi kadar kesin değildi.
Bir adım daha yaklaştım.
-“İnat etme.”
Geri çekilmedi. Sadece derin bir nefes aldı. Sanki bu bile ona fazla geliyormuş gibi.
-“…Çabuk ol,” dedi sonunda.
Sesi netti ama içinde hâlâ o direnç vardı.
Hiç vakit kaybetmeden yanına yaklaştım. Kolunu tuttuğum an kaslarının bir anda gerildiğini hissettim ama elimi itmedi.
Yaraya baktığımda kaşlarım istemsizce çatıldı.
Beklediğimden daha kötüydü.
Kan hâlâ sızıyordu, kurşun içeride kalmış olmalıydı.
Harika!
Hangi aklı başında insan kolunda kurşun varken kalkıp böyle bir şey yapar ki…
Bir an duraksadım. Bu şekilde müdahale edemezdim.
Hızla mutfağa yöneldim. Dolapları karıştırırken elime geçenler beni şaşkına çevirdi.
Sargı bezleri, antiseptik… ve özenle yerleştirilmiş birkaç cerrahi alet.
Bir anlığına donup kaldım.
Kim dağ evinde cerrahi alet bulundurur ki?
Zaman kaybedecek durumda olmadığım için, gerekli olanları alıp hemen geri döndüm.
-“Bu ‘gerek yok’ halinle mi ortadan kayboldun?”
-“Gerçekten aklın yok.”
-“Var,” dedi kısa keserek. “Sadece farklı çalışıyor.”
-“Evet, fark ettim. Kendini hiç düşünmüyorsun gibi.”
Bir an sessizlik oldu.
Yarayı temizlemeye başladım. O an nefesi hafifçe kesildi ama tek bir kelime etmedi.
-“Acıyor,” dedim, gözlerimi kaldırmadan. Bir tepki bekledim.
-“Hayır.”
-“Yalan söyleme.”
Bu sefer cevap vermedi.
Bakışlarım istemsizce yüzüne kaydı. Kaşları çatılıydı, çenesi kilitli ama asıl dikkatimi çeken, bana bakmamaya çalışmasıydı.
-“Bana bak,”dedim.
-“Gerek yok.”
-“Var,” dedim daha net. “Eğer bayılırsan seni taşıyamam.”
Gözlerini devirdi ama sonunda bana baktı.
Ve o an sanki aramızdaki sessizlik uzadı.
Nefesimin bir anlığına durduğunu hissettim ama belli etmemek için hemen yaraya odaklandım.
-“İyi ki kahraman değilsin,” dedim, dikkatimi dağıtmak ister gibi. “Yoksa ilk görevinde ölürdün.”
Hafifçe burnundan soludu.
-“Senin kahraman tanımın buysa, olmamak daha iyi.”
-“Zaten değilsin,”dedim hızlıca.
-“Aksine bence ben senin kahramanınım. Bu ikinci hayatını kurtarışım.”
Bir an sustu. Gözlerini benden ayırmadı.
-“Az önce öyle demiyordun,” dedi alçak bir sesle.
Elim bir an duraksadı.
-“Ciddiye alma,” dedim kaçamak bir şekilde. -“Ateşin çıkmış, halisülasyon görmüş olabilirsin.”
Bu sefer gerçekten çok hafif güldü. Kısa, neredeyse duyulmayacak kadar.
Ama o an yüzündeki sert ifade bir saniyeliğine kırıldı. Sonra hemen geri geldi.
-“Bitirdin mi?” diye sordu.
-“Hayır,” dedim. “Sabret. Birazdan biter, kıpırdama.”
Gözleri tekrar yüzüme kaydı. Bu sefer kaçırmadı.
-“Sen hep böyle misin?” dedi.
-“Nasıl?”
-“Emir verir gibi.”
-“Sen hep böyle misin?” diye karşılık verdim. -“Yaralı halde bile inat eden?”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra başını hafifçe yana çevirdi.
-“Alışkanlık,” dedi.
Bu sefer sesinde ilk defa sertlik yoktu.
-“O gün…” dedim gözlerimi kaçırarak, “Adımı nereden öğrendin?”
Bir an durdu. Kaşları hafifçe çatıldı.
-“Hangi gün?” dedi.
-“Hastanede,” dedim. “Tartışırken söylemiştin.”
Bakışları bir an yüzümde gezindi, sonra hafifçe kaçtı.
-“Ha o gün…” dedi, sanki hatırlıyormuş gibi yaparak. Omzunu hafifçe silkti. “Akılda kalmış.”
Kaşım hafifçe kalktı.
-“Akılda kalmış derken?”
Başını çok az yana çevirdi. Bakışları benden kaçtı, çenesi hafifçe gerildi; sanki fazla açıklama yapmaması gerektiğini hatırlamış gibiydi.
-“Gelinlikçide,” dedi. “Bir ara duymuştum.
Bir an durdum.
Sadece bir anlık bir şeydi. Öylesine duyduğu bir isim.. buna rağmen hatırlamış mıydı?
Bakışlarımdaki değişimi fark etmiş gibi gözlerini bana çevirdi.
Kısa bir an sustu. Sonra hafifçe boğazını temizler gibi yaptı.
-“Abartıyorsun.” dedi daha sakin bir sesle. “Akılda kalmış sadece.”
Kendimi tutamadım, yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu.
Bunu fark etmiş gibi bakışları kısa süreliğine bana kaydı.
-“Yarayı temizledin mi?” dedi aniden.
-“Bitti. Temizledim.”
Ama geri çekilmedi. Aramızdaki mesafe gereğinden fazla yakındı.
Bir anlığına sessiz kaldı, sonra kolunu benden çekti. Sanki o an fazla uzamıştı.
-“Sağ ol,” dedi kısa ve mesafeli bir tonla.
Ve yine aramıza o tanıdık duvarı koydu.
💍
Birkaç dakika sonra bir telefon sesi duyuldu. Hiç oyalanmadan yanımdan uzaklaşıp bahçeye çıktı.
Kaşlarım hafifçe çatıldı. Sessizce cerrahi ekipmanları toplamaya başladım.
Kimle konuşuyordu?
Sesinde bana karşı duymadığım bir şey vardı. Daha yumuşak, daha farklı.
Banane, Ne hali varsa görsün!
Bir an önce beni evime götürmesi gerekiyordu zaten. Burada daha fazla kalamazdım.
Ama, dakikalardır kiminle konuşuyordu?
Bir dakika gülümsüyor muydu o?
Elimdeki hareketler yavaşladı. Ben burada ne yapacağımı düşünürken, onun keyfi yerindeymiş gibi görünmesi sinir bozucuydu.
Hem bana neydi?
Gerçekten bana neydi?
Neden şimdi huzursuz olmuştum ki.
Bir de gülümseyip duruyordu.
Beril, merak etme…merak etme.
Yapamadım. Farkında bile olmadan kulağımı bahçeye verdim.
-“Bir tanem, iyiyim diyorum. Bir şeyim yok.”
Sesini ilk defa bu kadar yumuşak duyuyordum.
Demek konuşabiliyormuş.
Bana gelince iki kelimeyi yan yana getirirken zorlanan adamın sesinde şimdi garip bir sıcaklık vardı.
Bana garezi neydi peki?
-“Çok ufak bir sıyrık. Neden ısrar ediyorsun?”
Kalbim bir anlığına duraksadı.
-“Sana söz veriyorum, yarın yanında olacağım.”
Parmaklarım tuttuğum bezin üzerinde sıkıldı.
-“Şimdi kapatmam gerek.” Kısa bir sessizlik oldu.
-“Seni seviyorum.”
Bir an donup kaldım. Ne?
Başımı yavaşça geri çektim.
Sevgilisi mi vardı?
Boğazımda tuhaf bir düğüm oluştu. Nedense bunu duymayı beklemiyordum.
Oysa beklememek için hiçbir sebebim yoktu.
Bir şey söylememiş olması, olmadığı anlamına gelmezdi.
Öyleyse neden içimdeki o garip huzursuzluk daha da büyümüştü?
Ve neden bunu düşünmekten hoşlanmamıştım?
💍
Konuşmasını bitirmiş olacak ki sessizce içeri girdi. Yüzündeki ifade her zamanki gibi okunmazdı.
Kapının yanında kısa bir an durdu. Sanki evi gözleriyle tartar gibi baktı.
Ardından mutfağa yöneldi. Masanın üzerinde dağınık duran birkaç erzağı eline alıp daha düzenli bir şekilde tezgâha bıraktı.
Hiç acele etmiyordu. Bu sakinlik, içimdeki huzursuzluğu daha da büyütüyordu.
-“Beni eve götüreceksin.”
Sesim bu kez daha sert çıktı. Aras başını kaldırmadan konuştu.
-“Hayır.”
Bir an ona baktım. “Hayır mı?”
-“Bu gece burada kalacaksın.”
Ne sanıyordu kendini! Onunla kalacağımı mı? Asla! Ölürüm daha iyi.
Kaşlarım daha da çatıldı.
-“Sana beni eve götüreceksin dedim! Neyi anlamıyorsun?
Ama o, sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi sakindi.
-“Götürmüyorum. Burada kalacaksın.”
-“NE!?” Sesim kontrolümü kaybeder gibi yükseldi.
-“Sen ne saçmalıyorsun? Görmüyor musun halimi? Önce beni hiç tanımadığım bir yere getirdin , şimdi de gitmeme izin vermiyorsun.”
-“ Bu resmen zorla tutmak!”
Bir adım ona yaklaştım.
-“Üstüne üstlük—“
Sözüm boğazımda düğümlendi.
-“Üstüne üstlük ne?” dedi, bakışları nihayet yüzüme kayarak.
Bir an sustum.
-“Bir şey yok,” dedim gözlerimi kaçırarak.
Ağır adımlarla bana doğru geliyordu. Acele etmiyordu. Sanki kaçamayacağımı biliyordu ya da öyle sanıyordu.
Gözlerimin içine bakarak konuştu.
-“Kaçmayı düşünme,”dedi alçak bir sesle. -“Çünkü izin vermem.”
Kaşlarım çatıldı.
-“İzin vermem mi?”
-“Beni burada zorla tutabileceğini mi sanıyorsun? İstediğim an çıkar giderim. Hatta buradan kurtulur kurtulmaz hakkında suç duyurunda bulanacağım!”
Bakışları hiç değişmedi.
-“Hadi ya?” dedi sakin bir tonla. “E, dene bakalım. Gidebiliyor musun, gidemiyor musun?”
Bakışlarım sertleşti. Nefesim boğazımda düğümlendi.
Bir adım attı.
Aramızdaki mesafe iyice kapandı; sanki geri çekilecek yer kalmamış gibiydi.
Ne zaman yakınıma girse burnuma barut kokusu geliyordu. O koku, beni uzaklaştırması gerekirken aklımı gereğinden fazla meşgul ediyordu.
Sinirle arkamı döndüm. Nefesi boynuma çok yakındı; hissi bile sinir bozucuydu.
Gıcık!
Bir anda gözlerim kapıya kilitlendi. Dudaklarımın köşesi istemsizce kıvrıldı.
“Sen şimdi görürsün”, dedim içimden.
Hızla kapıya koştum. Şansıma kilitli değildi.
-“Görelim bakalım.”
Kapıyı açar açmaz bahçeye çıktım. Soğuk hava yüzüme çarptı. Arabaya doğru yönelmiştim ki hay aksi!
Elimi saçlarımın arasına götürdüm.
-“Tabii ya…”diye mırıldandım. “Ne ile gideceksin Beril Hanım, kanatla mı?
Arkamdan sesi geldi.
-“Bunu mu arıyordun, küçük hanım?” Sesindeki o alaycı tonu hissedebiliyordum.
Elinde araba anahtarını sallıyordu.
Sesini duyar duymaz yüzüm buruştu. Hızla ona döndüm, dişlerimi sıkarak:
-“Çabuk ver onu bana!”
-“Gel al,” dedi hafifçe gülerek.
Ona doğru ilerledim.
-“Ya onu bana verirsin…” dedim dişlerimi sıkarak.
Ama o kıpırdamadı bile.
-“Bir dakika,” dedi hafifçe eğlenir gibi. “Beni tehdit ettiğini mi sanıyorsun?”
Gözlerimi kıstım. Sanmıyorum,” dedim. -“Eminim.”
Kaşları hafifçe yukarı kalktı. “Ciddi misin?”
-“Deneyelim,” dedim bir adım daha yaklaşarak. “Gerekirse zorla alırım.”
Aras hiç acele etmedi. Sadece sorgular gözlerle bana bakıyordu. Sonra bir anda elindeki anahtarı çevirip arabanın yanına geçti.
Bir hamlede beni geri çekip arabanın kapısına yasladı.
Nefesim bir anlığına kesildi. Gözlerim ona kilitlendi.
-“Zorla mı?” Dedi sakin ama ürkütücü bir sesle.
Dişlerimi sıktım. “Çekil.”
Kıpırdamadı bile, aksine biraz daha yaklaştı.
-“Beni sinirlendirmeye mi çalışıyorsun?” Dedim.
Kaşları hafifçe kalktı. Çenesi gerildi.
-“Şu anda bunu sen yapıyorsun.”
-“Bırak beni!”
-“Hayır!”
Bu tek kelime bile sinirlerimi gerdi.
-“Kim oluyorsun sen?”
Aras tam bir şey söyleyecekti ki bahçeye giren motorun farları gözlerimi aldı.
İkimiz de istemsizce o yöne baktık. Aras’ın çenesi kasıldı.
-“Tam zamanında…” diye mırıldandı. Sonra yavaşça benden geri çekildi.
Motorun sesi bahçeye ağır ağır yayıldı.
Aras dişlerinin arasından konuştu:
-“Buraya gelme demiştim.”
Sesinde buz gibi bir soğukluk vardı.
Motor durdu. Adam kaskı yavaşça çıkardı.
İçinden çıkan adam umursamaz bir rahatlıkla saçlarını düzeltti. Deri ceketi, boynundaki ince zincir ve rahat tavırlarıyla ortamın gerginliğine hiç uymuyordu.
Ve o an fark ettim…
Yüzü Aras’a benziyordu. Ama aynı değildi.
Aynı çizgiler, farklı bir ifade. Elinde benim çantam vardı.
-“Bunu mu arıyordun?” dedi rahat bir tavırla, çantayı bana doğru uzatırken.
Gözlerim çantama kilitlendi.
-“Benim…” diye mırıldandım.
-“İçindekilere dokunulmadı,” dedi hafifçe sırıtarak. “Merak etme. Çantalar ilgimi çekmiyor.”
Sonra Aras’a döndü.
-“Abi, siparişi teslim ettim sayılır.”
Abi mi?
Kaşlarım çatıldı.
Aras’ın kardeşi mi oluyordu?
Aynı yüz hatları ama bambaşka bir insan.
Aras’ın çenesi daha da gerildi.
-“Doğan,” dedi sertçe. “Sana gelme demedim mi?”
Ama sesinde beklemediğim bir şey vardı: Endişe.
Doğan umursamazca omuz silkti.
-“Dedin de… ben ‘duymadım’ kategorisindeyim.”
Ardından bana döndü, elini uzattı.
-“Doğan Demirhan.”
-“Genelde sorunların içinde bulunurum, nasıl olduğunu sorarsan ben de bilmiyorum. Tanıştığımıza memnun oldum.”
Bir an duraksadım ama elini sıktım. Gözleri kısa bir an yüzümde gezindi.
-“Hmm..demek sen bu hikâyenin ana karakterlerinden birisin.”
Kaşlarım hafifçe kalktı.
-“Ne?”
Gülümsemesi genişledi.
-“Şöyle diyeyim…” dedi, başını yana eğerek. -“Şu an herkes seni konuşuyor. Ve bu genelde iyi bir şey değildir.”
“…”
-“Alışırsın,”diye ekledi, sanki çok normal bir şeyden bahsediyormuş gibi.
Sonra gözlerini kısarak beni süzdü.
-“Sen şu meşhur doktorsun.”
Kalbim bir an hızlandı.
-“Sen nereden—“
-“Cidden haberin yok mu?” diye sözümü kesti, hafif bir şaşkınlıkla.
Aras araya girecek gibi oldu.
-“Yeter,” dedi sert bir sesle. Ama Doğan durmadı.
-“Şu an neredeyse herkes seni konuşuyor,”dedi rahat bir şekilde.
Başımın içinde bir uğultu dolaştı.
-“Ne… ne diyorsun sen?”
-“Yeter, Doğan!” Aras’ın sesi bu kez daha keskin çıktı. Bakışları Doğan’a sabitlenmişti.
O an sanki ortamın havası değişti.
-“Sen neden geldin?” dedi, sesi kontrol edilmiş ama sertti. “Soruma cevap ver.”
Doğan bir şey söyleyecekti ki Aras elini kaldırdı.
-“Ben Baran’la Furkan’a söylemiştim,”dedi, sabrını zor tutarak. “Onlar getirecekti.”
Kısa bir nefes verdi.
-“Şu ikisinin…”diye mırıldandı, kelimeyi yarım bıraktı. “Neyse.”
İçim hafifçe sıkıştı. Doğan araya girdi.
-“Abi, çocukların suçu yok,” dedi daha sakin, daha net. “Çantayı getireceklerdi zaten.”
Aras’ın bakışı keskinleşti.
-“Ben aldım ellerinden,” dedi Doğan, sanki sıradan bir şey anlatır gibi. “Geri yolladım.”
Sessizlik oldu bir an. Bu kez Aras konuşmadı bile.
-“Sen nereden çıktın diye soruyorsun ya…Doğan başını hafif eğdi. “Mires gönderdi.”
Aras’ın çenesi sıkıldı ama sözünü kesmedi.
-“İçi rahat etmemiş. Git bak dedi.”
-“Ben de geldim.”
Aralarında ki hava bir an daha da ağırlaştı.
Doğan kısa bir an sustu, sonra tekrar Aras’a baktı.
-“Abi…” dedi Doğan, sesi bu kez daha düşük çıktı. “İki dakika gelir misin?”
Aras gözlerini kısarak ona baktı.
Doğan bu kez bana dönüp hafifçe tebessüm etti. Sanki birazdan konuşacaklarının beni ilgilendirmediğini anlatır gibiydi.
Sonra ikisi birlikte bahçenin biraz daha ilerisine yürüdüler.
Sesleri artık net gelmiyordu ama yine de kulak kabarttım.
-“Evdekilerin haberi var mı?” dedi Aras’ın sesi, bu kez daha ciddi.
-“Var,”dedi Doğan kısa bir şekilde. “Ama detayları yok.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Doğan devam etti. Bu kez tonu daha sertti.
-“Seni vuranlarla ilgili izleri bulamadık, abi,” dedi net bir şekilde. “Kaybettirmişler. Ama tamamen yok olmuş değiller.”
Kalbim bir anlığına tökezledi.
Vuranlar mı?
-“Peşindeyiz,” diye devam etti Doğan. “İzlerini sürdürüyoruz. Çok uzun sürmez.”
Aras’tan cevap gelmedi. Ama o sessizlik bile konuşma kadar ağırdı.
-“Bu iş büyüyor, abi,”dedi Doğan daha alçak bir sesle.
Neden herkes bir şeylerden haberdar gibiydi?
Nasıl bir şeyin içindeydim ben?
-“Tamam,” dedi Aras net bir şekilde. -“Gidebilirsin.”
Doğan omuz silkti.
-“Peki abi.”
-“Dikkatli ol,” dedi Aras.
-“Tamam,” dedi Doğan hafifçe gülümseyerek.
Sonra bana döndü, hafifçe gülümsedi.
-“Tanıştığımıza sevindim,” dedi. “Tekrar görüşeceğiz gibi duruyor.”
Ne diyeceğimi bilemeden baktım. Araca binip uzaklaştığında bahçede kısa bir sessizlik kaldı.
Gözlerim istemsizce Aras’a kaydı. Yüzü yine o tanıdık ifadeye bürünmüştü.
Soğuk. Mesafeli.
Ama bu kez daha düşünceli.
Aras geri döndüğünde yüzünde hiçbir şey yoktu. Sanki az önce konuşulanlar hiç yaşanmamış gibiydi.
Yanımdan geçip içeri girdi. Kaşlarım çatıldı.
-“Kimdi onlar?” dedim arkasından.
Durdu. Ama dönmedi.
-“Kimden bahsediyorsun.” dedi düz bir sesle.
-“Az önce konuştuklarını duydum,”dedim. -“Vuranlar dediniz… ne demek bu?”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra yavaşça bana döndü.
Bakışları yine kapalıydı.
-“Seni ilgilendirmez,” dedi soğuk bir sesle.
Sinirle güldüm.
-“Tabii ya beni kaçır, buraya getir, sonra da kim vurmuş kim öldürmüş hiçbir şey beni ilgilendirmesin!”
Bir adım ona yaklaştım.
-“Gerçekten kendini ne sanıyorsun sen?”
Gözleri kısa bir an yüzümde gezindi.Sonra nefes verdi.
-“Tartışacak durumda değilim,” dedi.
Ardından hızla içeri girdi. Ben de peşinden girdim.
İçeri girdiğimizde sırtı hâlâ dönüktü.
-“Üst katta sağda bir oda var. Kıyafet bıraktım.”
Kaslarım gerildi.
-“Ne demek kıyafet bıraktım?”
Bana doğru döndü.
-“Üzerindekilerle uyuyamazsın.”Gözleri bir an kısa süreliğine üzerimde durdu. “Oda ve banyo var. İstediğin zaman kullanırsın.”
Sanki bu çok normalmiş gibi bir an sustum.
Sonra çantamı açtım. Telefonum oradaydı.
Ekranı açar açmaz Burcu’nun onlarca araması gözüme çarptı.
Kalbim sıkıştı. Kim bilir benim için ne kadar da çok endişelenmişti.
Hızla mesaj yazdım:
-“Bir tanem iyiyim. Merak etme. Güvendeyim. Şarjım az. Şimdi telefonu kapatmam gerek. Endişelenme, yarın konuşuruz. Öptüm.”
Gönder tuşuna bastım. Yalan söylemek içime oturdu.
İyi falan değildim. Aksine ilk kez bu kadar korkuyordum. Ama başka çarem yoktu.
Telefonu kapattım.
Başımı kaldırdığımda Aras hâlâ oradaydı.
Beni izliyordu.
-“Bitti mi?”
-“Evet.”
Kısa bir an durdu. Gözleri telefonuma kaydı.
-“Ver.”
-“Ne?”
-“Telefon.”
Kaşlarım çatıldı.
-“Şaka mı yapıyorsun? Neden alıyorsun telefonumu?”
Aras’ın bakışları değişmedi bile.
-“Ver.”
-“Cevap ver bana,” dedim daha sert. “Neden telefonumu alıyorsun?”
Bir an sustu. Sonra aynı sakin tonla konuştu. “Bu gece bende kalacak.”
-“Bu ne demek?” dedim hemen. “Benim telefonum bu.”
Çenesi hafifçe gerildi.
-“Ne dediysem o.”
Sinirle nefes verdim.
-“İnanılmazsın gerçekten.”
Telefonu istemeden de olsa uzattım.
Eline aldı, sonra cebine koydu.
-“Üst kata çık.”
Bu bir rica değildi. Gözlerimi devirdim ama bir şey demedim.
Şimdilik onun dediğini yapacaktım.
Ama bu, pes ettiğim anlamına gelmiyordu.
Merdivenlere yöneldim.
Odaya girdiğimde gözlerim yatağın üzerine bırakılmış kıyafetlere takıldı.
Yumuşak kumaşlı, pembe tonlarında rahat bir takım…
Gerçekten hazırlanmış.
Bir an duraksadım. Ama nasıl ben evi gezmiştim. Odalara tek tek bakmıştım.
Burada hiçbir şey yoktu. Yüzüm istemsizce gerildi.
Ne ara? Bu adam, benim tahmin ettiğimden daha gizemli ve güçlüydü.
Banyoya geçtim. Aynadaki yansımama baktığımda kendimi tanımakta zorlandım.
Makyajım dağılmıştı. Saçlarım birbirine karışmıştı.
Zümrüt elbisenin içindeki kadın gitmiş, yerine yorgun ve kafası karmakarışık biri kalmıştı.
Bakışlarımı aynadan kaçırıp duşa girdim.
Sıcak su tenime değdiği anda gözlerimi kapattım.
Gün boyunca üzerime yapışan yorgunluk yavaş yavaş çözülüyordu.
Ama içimdeki düğüm yerinde duruyordu.
Ellerimi duvara yasladım.
Dizlerimin hafifçe titrediğini o an fark ettim.
Korkuyordum.
Hem de sandığımdan çok daha fazla.
Su saçlarımdan süzülüp yüzüme inerken gözlerimi sımsıkı kapattım.
Ama düşünceler susmuyordu.
Vuranlar…
Kimdi onlar?
Aras nasıl bir hayatın içindeydi?
Ve daha önemlisi…
Ben nasıl olup da kendimi bunun tam ortasında bulmuştum?
Derin bir nefes aldım. Ama göğsümdeki sıkışma geçmedi.
-“Güvendeyim…” diye mırıldandım kendi kendime.
Dudaklarım acı bir gülümsemeyle kıvrıldı.
-“Hiç de değilim.”
Birkaç saniye daha suyun altında kaldım.
Zihnim susmuyordu. Sonunda gözlerimi açıp musluğu kapattım.
Sessizlik bir anda üzerime çöktü.
Havluyu omuzlarıma sardım ve aynanın karşısına geçtim.
Karşımdaki kişi bana yabancı gelmişti.
Gözlerimin altı hafif kızarmış, yüzüm günün ağırlığını taşıyordu.
Ve bakışlarım eskisi gibi değildi. Hazırlanmış kıyafetleri giydim.
Üzerime şaşırtıcı derecede iyi olmuşlardı.
Bu bile rahatsız ediciydi.
Sanki biri, benden önce her şeyi düşünmüştü.
Derin bir nefes alıp yatağın kenarına oturdum.
Başımı geriye yasladım. Belki de ilk kez, günün yorgunluğunu gerçekten hissetmeye başlamıştım.
Gözlerimi kapattım.
Bugün yaşananları düşünmeye çalıştıkça her şey birbirine giriyordu.
Cevabını bilmediğim çok fazla soru vardı.
Ve nedense…
Hiçbiri yakın zamanda cevaplanacak gibi durmuyordu.
Yorgunluk sonunda düşüncelerimin önüne geçti. Göz kapaklarım ağırlaştı.
Ve ben, zihnimdeki onlarca soru işaretiyle birlikte uykuya daldım.
… Devamı gelecek 💚
Canım okurlarım 💞
Bazen bir an, tüm hikâyeyi değiştirir. Beril o anın tam içine düştü.
Ama asıl soru şu: bu gerçekten bir son mu, yoksa başlangıç mı?
Bir sonraki bölümde her şey biraz daha netleşecek ya da daha karanlık.
Yorumlarınızı bekliyorum, sizi çok seviyorum. Sağlıcakla kalın, Öpüldünüz! 🫶
Bölüm etkileşimi
