Zümrüt kitap kapağı

5. bölüm / 9

Zümrüt

4- KUSURSUZ BİR TUZAK-

Vaveyla Yazarı: Esen Karasu

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: 4- KUSURSUZ BİR TUZAK-

Sevgili okurlarım 💕

Her geçen gün kendimi geliştirmeye, daha iyi yazmaya çalışıyorum. Bu yüzden bölümü biraz geciktirdim; çünkü size en iyi hâliyle sunmak istedim. Bu süreçte verdiğiniz destek, yaptığınız yorumlar ve güzel sözleriniz benim için çok kıymetli. Bu yolculukta yanımda olduğunuz için hepinize gönülden teşekkür ederim. Umarım bir gün bu hikâyeyi gerçekten kitabımdan okursunuz. 🫶🏻✨

💕Bir de küçük bir sürprizz 💕
Artık karakter modelleri, fragmanlar, bölümle ilgili detaylar, dizi-film-kitap sohbetleri ve aklıma gelen birçok şeyi WhatsApp kanalında paylaşacağım. 💚
Hem birlikte eğlenebileceğimiz hem de hikâyeyle ilgili gelişmeleri daha yakından takip edebileceğiniz bir alan olsun istiyorum. Anketler ve bölümle ilgili bazı kararlar da artık çoğunlukla orada olacak. Kısacası beni ve hikâyeyi biraz daha yakından takip etmek isterseniz, sizi de kanala bekliyorum. :)

✨👇🏻

https://whatsapp.com/channel/0029Vb88wrWLCoX8eIAWeE0p

Atmosferi daha iyi hissetmek isteyenler için “Zümrüt” playlisti burada. 👇🏻

https://open.spotify.com/playlist/6DSTaijUiGuatxqwpRI6dq?si=-VZ5aculRN22lKQCHG1xOQ&pi=LneXeTHNS6S61

Buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. :))

Keyifli okumalar...

🎶🎵🎧
-Glorybox — Goldcry, Do l wanna Know— (lnstrumental Version), Nasır—Melike Şahin

“Gerçek bazen en yakınında durur,

Ama görmek için geç kalınır.

Kimi kader sandığı yolda yürür,

Kimi kusursuz bir tuzağa yakalanır.”

***

Sabahın erken saatlerinde, birbirine karışan kadın seslerinin uğultusuyla gözlerimi araladım. Bir an nerede olduğumu anlayamadım ama o yabancı sesler, buraya ait olmadığımı hatırlatmaya yetti de arttı bile.
Yatakta bir süre kıpırdamadan öylece kaldım. Sanki en ufak bir hareket bile her şeyi daha da geri dönülmez bir hale getirecekmiş gibi geliyordu. Zihnim ve bedenim öyle yorgundu ki, gerçeklik algım yavaş yavaş bulanıklaşıyordu. Uyanık olmakla rüya görmek arasındaki ince çizgide sıkışıp kalmış gibi hissediyordum.
Olaylar birbirini o kadar hızlı takip ediyordu ki, biri bitmeden kendimi bir diğerinin içinde buluyordum. Bir kuyuya düşmüştüm sanki; asıl ürkütücü olan ise her çıkmaya çalıştığımda daha da derine çekiliyor olmamdı.
Son birkaç gündür yaşadıklarım içimdeki huzursuzluğu büyütmekle kalmamış, geçmişten taşıdığım travmalarımı da yeniden yüzeye çıkarmıştı. Zihnim, uzun zamandır kapalı tuttuğu o karanlık kapıyı yeniden aralamıştı. Göğsümün içinde ince bir sızı yükseldi. Bir an, olanların sadece kötü bir kâbustan ibaret olmasını diledim. Ama değildi. Dün yaşananlar, silinmeyi reddeden çiğ bir gerçeklik gibi zihnimin tam ortasında duruyordu.
Başımı yavaşça çevirdiğimde, camın önüne dizilmiş beyaz güller gözüme çarptı. Dehşet verici bir titizlikle, neredeyse kusursuz bir simetriyle yerleştirilmişlerdi. Dün odaları tek tek gezmeme rağmen bunları nasıl fark etmediğimi anlayamadım; sanki o an gözümün önünde değillerdi ya da zihnim ısrarla onları görmezden gelmişti.
Bilmediğim bir yerde olmanın ağırlığı yetmezmiş gibi, daha önce hiç tatmadığım duyguların girdabındaydım. Tanımlayamadığım bir gerginlik, göğsümün içinde sessizce genişliyordu.
Aras…
İsmi zihnime her düştüğünde, cevaplanmamış devasa bir sorunun tam ortasına bakıyor gibiydim. Kimdi o? Ve benden ne istiyordu? Daha da önemlisi, beni neden burada tutuyordu?
Bu soruların hiçbirine cevap bulamıyordum ama içimdeki sesler de bir türlü susmuyordu. Kendimi toparlamaya çalışarak derin bir nefes verip yerimden doğruldum. Düşüncelerle aynı yatakta kalmak istemiyordum; çünkü orada çakılı kaldıkça üzerime daha çok çökeceklerdi.
Banyoya doğru yürüdüm. Yanımda ne yedek bir kıyafet vardı ne de bana kendimi ait hissettirecek tek bir şey. Zümrüt elbisem kan içindeydi; onu tekrar giymem mümkün değildi. Aklıma geldikçe sinirlerim bozuluyor, her yeri kırıp dökmek istiyordum.
Elim inci küpelerime gitti; benim için çok değerli olan bu takılar, bir anlık da olsa bana kendimi iyi hissettiriyordu.
Lavaboya eğilip musluğu açtım. Yüzüme çarpan soğuk su, zihnimdeki bulanıklığı anlık da olsa dağıttı. Yüzümü bir peçeteyle kuruladıktan sonra çekmeceye uzandım. Açtığımda karşılaştığım düzen, sıradan olamayacak kadar şahsiydi. Özenle dizilmiş birkaç kadın parfümü, beyaz gül desenli bir toka ve mavi taşlarla çevrili, altın işlemeli küçük bir el aynası…fazla kişisel ama bir o kadar da gözlerden saklanmış bir düzen.
Kaşlarım istemsizce çatıldı. Bu evde bir kadının izi vardı. Uzun zamandır burada olmayan ama hayaleti hâlâ silinmemiş birinin… Parmaklarım eşyaların arasında gezinirken zihnimde bir ses yankılandı:

“Bir tanem iyiyim diyorum, bir şeyim yok. Şimdi kapatmam gerek,seni seviyorum.”

“Bu…”diye fısıldadım, nefesimin arasında sıkışan bir düşünceyle. Telefonda konuştuğu kadına ait olabilir miydi?
Bakışlarım yeniden çekmecenin içine kaydı. Beyaz gül desenli tokayı elime aldım, parmaklarımı üzerinde gezdirdim.
Yoksa camın önüne dizilmiş o güllerle bir ilgisi mi vardı?
Bir an dağılan saçlarımı toplamak için kullanmayı düşündüm ama sonra hızla vazgeçtim. Kime ait olduğunu bilmediğim bir eşyayı tenime değdirmek nedense içime sinmemişti. Tokayı yerine bırakıp çekmeceyi yavaşça kapattım. Fakat aklıma takılan sorular öyle kolayca kapanmıyordu. Bu ev hakkında öğrendiğim her detay, merakımı azaltmak yerine tekinsiz bir şekilde büyütüyordu.
Banyodan çıkıp kapıya yöneldim. Merdivenlerden aşağı inerken salondaki kadınlar dikkatimi çekti. Hepsi aynı şekilde giyinmişti. Siyah elbiselerinin üzerine bağladıkları beyaz önlükler, enselerinde sımsıkı toplanmış saçları ve ölçülü hareketleriyle neredeyse birbirlerinin kopyası gibiydiler.
Bir evden çok, her şeyi önceden planlanmış soğuk bir düzenin içine düşmüş gibiydim ve bu durum bana kendimi çok garip hissettiriyordu. Aralarından biri beni fark eder etmez bekletmeden yanıma yaklaştı.
-“Günaydın efendim. Bir isteğiniz var mı?”
-“Efendim…”
Kelime dudaklarımdan bir soru gibi değil, şaşkın bir fısıltı olarak döküldü. Bu hitap kulağıma o kadar yabancı geliyordu ki İstemsizce etrafa baktım; sanki benim yerime bir başkasına sesleniyormuş gibi gelmişti.
Kadın, yüzündeki o sakin ifadeyi bozmadan konuşmaya devam etti:
-“Aras Bey kahvaltının bahçede hazırlanmasını istedi. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?”
Kaşlarım hayretle çatıldı. “Siz bu evde mi çalışıyorsunuz? Yani, hep burada mıydınız?”
Kadın hiç bozuntuya vermeden, “Aras Bey’in çalışanlarıyız efendim. Bugün için görevlendirildik,” dedi kısaca. Başını hafifçe eğdi. Cevabı net ve ezberlenmiş gibiydi.
Uzaklaşmak için geri çekildiğinde ani bir hamleyle önüne geçerek onu durdurdum. “Bir dakika…”
Sesim beklediğimden daha kısık çıkmıştı. Kadın yeniden bana döndü.
-“Aras Bey ne iş yapıyor?” diye sordum, hafifçe kaşımı kaldırarak.
Kadının yüzündeki ifade ilk kez değişti.
Çok kısa bir anlığına tabii.
Bakışlarını benden kaçırdı. Efendim, biz…”diye mırıldanıp cümlesini yarım bıraktı. Söyleyeceği kelimeleri tartıyor, ne diyeceğini bilemiyor gibiydi. O sırada gözlerinde belirip kaybolan o tereddüdü net bir şekilde gördüm.
-“Bu konuda bilgi veremeyiz.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Verdiği cevap nazikti ama arkasındaki duvar yeterince açıktı. Bu evde herkes bir şeyler biliyordu; bunu artık bütün benliğimle hissedebiliyordum. Fakat ne zaman gerçeğe bir adım yaklaşsam, görünmez bir duvara çarpıyordum.
-“Anladım,”dedim kısık bir sesle. Gözlerim hâlâ kadının yüzündeydi, yüzündeki en ufak bir mimiği bile kaçırmak istemiyordum.
Bahçeye doğru baktığımda Aras’ı masanın başında otururken gördüm. Benim aksime fazlasıyla kusursuz görünüyordu. Siyah gömleği vücuduna tam oturmuştu; hareket ettikçe kollarındaki hatlar belirginleşiyordu. Tıraşı bile acele edilmemiş, özenle yapılmıştı. Onun bu kusursuz hali, kendi darmadağınlığımı yüzüme vuruyor gibiydi.
Elindeki kahveyi ağır ağır yudumladı.
Yanında birkaç adam vardı. Duruşlarından koruma olduklarını anlamak zor değildi; fazla sessiz, fazla kontrollüydüler. Konuşmuyorlar, sadece ondan gelecek küçük bir hareket bekliyorlardı.
İçlerinden biri elindeki dosyayı Aras’a uzattı. Aras hiçbir şey söylemeden dosyayı alıp incelemeye koyuldu. Sayfaları yavaşça çevirirken kaşlarında en ufak bir kıpırtı bile olmadı.
Ne şaşkınlık, ne merak ne de rahatsızlık...
Adeta o sayfalarda yazanlar, çok önceden verilmiş kararların sadece kâğıda dökülmüş haliydi. Bir süre sonra kahvesinden yeniden bir yudum aldı.
Son sayfayı kapatıp korumalarına doğru sadece hafifçe başını salladı. Tek bir kelime bile etmemişti ama bu küçük hareket yetti. Adamlar sanki bu anı bekliyormuş gibi aynı anda geriledi ve ayak sesleri bile duyulmadan, birer gölge gibi sessizce bahçeden uzaklaştılar.
Ben ise sadece uzaktan izliyordum. O an fark ettim; asıl kapanan o dosya değil, benim içimde açılan yeni bir sayfaydı.
Derin bir nefes alarak bahçeye doğru yürüdüm. Toprağın üstündeki taşların sesi bile o sessizliğin içinde fazla net, fazla hırçın çıkıyordu.
Aras beni fark ettiğinde fincanı tam dudaklarına götürüyordu; durdu. Bakışları bir anda üzerime kilitlendi.
Gözlerinde meraktan fazlası vardı. Sakin ama ölçülüydü; sanki beni görmek değil, okumak istiyordu.
Ya da daha kötüsü…çözmek. Eğer öyle düşünüyorsa doğru yerdeydi, çünkü ben de tam olarak onu çözmeye çalışıyordum.
Üzerimdeki pijama bir anda daha da fark edilir hale geldi. Dağınık saçlarım ve kırışmış kumaşla pek de iyi gözüktüğüm söylenemezdi. Ama nedense bu halim onu rahatsız etmiyor, aksine dikkatle beni süzüyordu.
Başka kıyafetimin olmaması benim suçum değildi.
Hangi kadın balodan kaçırılırdı ki? Ancak benim başıma gelebilirdi böyle bir şey.
Bir an aklımdan saçma bir düşünce geçti.
Başka bir kadın olsaydı bu durumda ne hissederdi? Muhtemelen korkudan titrerdi.
Bense tam aksine, öfkeden titriyordum. İçimi ele geçiren o ilk ve acımasız korkuyu ancak bu öfkeyle bastırabiliyordum. Bu ev bana ne kadar yabancıysa, ben de burada o kadar dik durmak zorundaydım.
Tam karşısında durduğumda, aramızda ağır bir sessizlik oldu.
-“Günaydın.” Sanki bunu bekliyormuş gibi bana baktı.
-“Günaydın,” dedi karşılık vererek. “Otur, kahvaltı soğumasın.”
Kahvaltı soğumasın mı? Gerçekten mi? İçimde yükselen öfkeye engel olamadım. Hiçbir şey olmamış gibi davranamazdı!
Yüzüne şaka mı yapıyorsun dercesine baktım. -“Hayır, yapmayacağım. Kendi evimde yaparım.”
Aras bakışlarını üzerimden çekmedi. “Burası da bir ev,” dedi sakin bir sesle.
-“Benim değil!” Bu kez sesim titremedi. İçimde biriken öfke, korkunun önüne geçmişti.
Aramızda kısa bir sessizlik oldu. Ardından derin bir nefes aldı ve fincanını masaya bıraktı. -“İnat etmeyi bırakıp oturursan ikimiz için de daha kolay olacak.”
Acı bir şekilde güldüm. “Kolay mı? Sen beni balodan kaçırıp buraya getiriyorsun, telefonumu alıkoyuyorsun, dışarı çıkmama izin vermiyorsun…sonra da bana kolaylıktan bahsediyorsun.”
Aras’ın yüzündeki ifade zerre değişmedi. Sanki duvarla konuşuyormuşum gibi hissetmek beni çileden çıkarmaya yetmişti.
-“Beril.”
Sesimi yükseltmeden önce beni durdurmak ister gibiydi. Ama artık susmak istemiyordum.
-“Hayır. Bu sefer sen dinle.”Bir adım ileri çıktım. “Neden buradayım?”
Cevap vermedi, sadece gözleriyle hareketlerimi ölçüyordu.
-“Peki. Neden gidemiyorum?”
Yine sessizlik. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Sesim bu kez daha kırılgandı, öfkemin arkasına saklanmayı becerememiştim: “Ben korkuyorum.”
O an ne olduysa, Aras’ın o kapkara, sert bakışlarında sanki görünmez bir şey kırıldı. Gözlerinin en arkasında, o buz gibi duruşuna hiç uymayan acı bir sarsıntı, çok derinden gelen bir gölge belirdi. Bu bakışları daha önce de görmüştüm; balo gecesi dudaklarımdan aynı kelime döküldüğünde de gözlerinden o aynı tuhaf, incinmiş koruma içgüdüsü geçmişti. Ama sadece bir nefeslik an sürdü. O sızıyı hemen zihninin karanlığına gömdü ve yüzü yeniden o aşılmaz, ifadesiz duvarına büründü.
-“Şu an dışarı çıkamazsın.”
-“Neden?”
-“Çünkü güvenli değil.”
İstemsizce güldüm. “O kadar çaresiz bir yalan ki buna inanacağımı mı düşündün?”
-“Ben yalan söylemem.”
Bu kez sesi daha sert çıkmıştı. “Sen farkında değilsin ama dün gece bazı insanların dikkatini çektin.” Kısa bir an duraksadı.
-“Yanlış insanların.”
Göğüsüm aniden sıkıştı. “Kimmiş bu yanlış insanlar?”
Cevap vermedi. Kollarımı göğsümde birleştirdim. “Ne kadar da gizemli. Birazdan da bana peşimde katiller olduğunu falan mı söyleyeceksin?”
Bakışları üzerimde sabit kaldı. “Bunu komik buluyorsan iyi.”
Gülümsemem yavaşça silindi. “Ben sadece gerçeği duymaya çalışıyorum.”
-“Gerçeği duymaya hazır değilsin.”
-“Sen de bunu söyleyecek kişi değilsin.”
Aras birkaç saniye sustu. İlk kez o çelik gibi sabrının sınırlarına dayandığını görüyordum. Sonunda çenesini öyle bir sıktı ki kemikleri belirginleşti.
-“Dün gece orada olmaman gerekiyordu,” dedi, sesi tehlikeli bir fısıltı gibiydi.
-“Ben hiçbir şey yapmadım!”
-“Yaptın!”
Bu kez sesi bahçedeki sessizliği yırtarak çok daha sert çıktı. “Yanlış kapının önündeydin. Yanlış konuşmaları duydun ve yanlış insanların dikkatini çektin!”
Aras’ın aniden yükselen sert sesi, zihnimin derinlerinde uyuyan o eski kabusu bir şimşek gibi tetikledi. İstemsizce yerimde irkildim. Bedenim benden bağımsız küçük bir sarsıntıyla titrerken, bu zayıflığımı görmesine izin vermemek için dişlerimi birbirine bastırdım. Bakışlarımı gözlerine diktim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak,
-“Bana bağırma,”dedim.
Aras bir an bile gözlerini benden ayırmadı. O küçük irkilmemi yakaladığı an, ne yaptığını fark etmiş gibi yüzündeki o sert ifade bir anlığına yumuşar gibi oldu; sanki pişman olmuştu. Ama bu geri adımı saniyeler bile sürmedi, hemen kendini toparlayıp o buz gibi haline geri döndü.
Yavaşça eliyle masayı işaret etti.
-“Geç.”
Sesinde ne tam bir öfke vardı ne de sakinlik. Sadece ne hissettiğini asla açık etmeyen, o bildiğim duvar gibi kontrolü duruyordu karşımda.
Olduğum yerden kıpırdamadan, “Hayır,”dedim net bir şekilde.
Kaşları çok hafif yükseldi. Sözünün ikiletilmesine alışkın olmadığı her halinden belliydi.
-“Otur, Beril.”
Sesi bu kez daha keskindi. Tartışmaya tamamen kapalı, son bir uyarı gibiydi.
İnatla yerimde kalmaya devam ettim. Aras derin, kısa bir nefes verip gözlerini kapattı ve iki kaşının arasını ovuşturdu. Sabrının son demleriydi, biliyordum.
Ama umrumda mıydı? Hayır.
Gözlerini tekrar açtığında, o kapkara bakışların ağırlığı adeta üzerime çöktü. Tek bir kelime daha etmedi, sesini yükseltmedi. Ama o sessiz baskı, havayı öyle bir gerdi ki daha fazla ayakta duramadım. İstemeyerek de olsa, inatla diklendiğim o masanın tam karşısındaki sandalyeye oturdum.
Aramızda ağır bir sessizlik oldu. Kaşlarım çatılı, kollarım göğsümde kenetlenmiş bir halde ondan gelecek açıklamayı bekliyordum.
Aras kahvesini masaya bıraktı. Çenesi gergindi. Konuşmadan önce gözlerini üzerimde gezdirdi, ardından bakışlarını doğrudan gözlerime dikti.
-“Bak,” dedi sonunda, sesi buz gibiydi. Dün gece olanlar sıradan bir çatışma değildi. Benim olduğum bir mekanda bana meydan okumak…bunu herkes göze alamaz. Arkasındaki güç çok büyük.”
-“Ben sadece çıkış arıyordum. Silah sesleri vardı,” dedim, sesimdeki o çaresiz haklılığı korumaya çalışarak.
Aras sesini daha da alçalttı, bakışları bir an bile üzerimden ayrılmıyordu.
-“Kapı dinleyerek kendini hedef yaptın. Seni sadece görmeleri bile yetti. Bu insanlar önce kim olduğunu öğrenir, sonra da seni nasıl kullanacaklarına karar verirler. Emin ol, çoktan geçmişini didik didik etmişlerdir bile.”
Son cümlesiyle birlikte sesi daha da keskinleşti: “Kısacası, tehlikedesin. Umarım anlamışsındır.”
-“Sana neden inanayım?” dedim sandalyeye yaslanarak. “Belki de tehlikenin ta kendisi sensin. Önce karşına çıktın, aklıma girmeye çalıştın. Sonra da beni alıkoydun.”
Aras’ın bakışları bir anlığına pijamamın açık kalan üst düğmesine, oradan da göğüslerime kaydı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi, aynı soğukkanlılıkla yeniden gözlerime döndü.
-“Demek böyle düşünüyorsun.”
Sesinde ne şaşkınlık vardı ne de öfke. Sandalyesinde geriye doğru rahatça yaslandı, gözlerini benden ayırmıyordu. “Aklında mıyım?”
Sorduğu soruyla kalbim bir anda hızlandı. İstemsizce yutkundum. Bir an duraksasam da hemen kendimi toparlayıp kararlı bir sesle, “Hayır,” dedim.
-“Anladım,”dedi tok bir sesle. Bakışlarındaki o yumuşama anında silindi, gözleri buz gibi bir keskinliğe büründü.
-“Bak,” dedi. İnanıp inanmaman benim sorumum değil.”
Kısa bir an duraksadı, kelimelerinin üzerimdeki ağırlığını hissetmemi bekler gibiydi.
-“Ben sadece bilmen gerekeni söyledim. Gerisi sana kalmış.”
Sandalyeyi geriye itti. Çıkan o sert ses bile odadaki havayı bir anda değiştirdi.
Ben de refleksle yerimden kalktım.
-“Sana güvenmiyorum.”
Sesim düşündüğümden çok daha sert çıkmıştı. “Saçmalıklarına da inanmıyorum. Beni rahat bırak.”
Aras bir an gözlerini kapattı. Çenesindeki kasların gerildiğini, dişlerini sıktığını görebiliyordum. Söylediklerimden ziyade, ona karşı çıkan bu dikbaşlı tavrımı hazmetmeye çalışıyor gibiydi. Derin bir nefes aldı.
-“Peki,”dedi sonunda. Bu kez sesi çok daha düz, çok daha uzaktı. “Sen bilirsin. Hazırlan, şoför seni kapıda bekliyor olacak.”
Tam arkamı dönmüştüm ki arkamdan gelen sesle yerimde çivilenip kaldım.
-“Dur—“

💍

Aynı saatlerde Demirhan Malikanesi’nde sabah sıradan görünüyordu. Masada tabak sesleri ve çay kaşıklarının tınısı dışında pek bir şey yoktu.
Doğan, tabağına bir parça daha alırken yüzünü ekşitip dudak büktü. Huysuz bir çocuk gibi kendi kendine homurdanarak söylendi: “Ben olmasam bu evde sabah bile düzgün başlamaz.”
Çınar göz ucuyla ona baktı. “Sen mi? Abartıyorsun.”
Doğan omuz silkti, yüzündeki o gamsız gülümsemeyle arkasına yaslandı. Çatalını adeta bir orkestra şefi gibi havada sallayıp göğsünü kabartarak, “Vallahi abartmıyorum abiciğim,”dedi ve Çınar’a doğru göz kırptı.
-“Arada bir de olsa benim gibi ödüllü, eli lezzetli, mutfakta adeta bir sihirbaz olan bir şefin elinden yemek yiyorsunuz; bence şükretmelisiniz.”
Lafını bitirir bitirmez çatalı tabağın kenarına bırakıp iki elini teslim olur gibi havaya kaldırdı. Yüzündeki o muzip meydan okumayla abisine takılmaya devam etti: “Sana da tavsiye ederim, belki mutfağa girsen o sertliğin biraz yumuşar. Hem belli mi olur, belki içindeki o gizli pamuk kalpli adamı keşfederiz?”
Çınar hafifçe burun kıvırdı, gözlerini Doğan’ın havaya kalkan ellerine dikti.
-“Boş konuşmayı kes de yemeğini ye,”dedi, sesindeki o aşılmaz duvarlarla. “Mutfakta sihirbaz olabilirsin ama dışarıdaki gerçek hayat senin o soslarına benzemez. Yemek yapmakla dünyada ki tehlikeler çözülmüyor.” Gerçek işlerle ilgilen.”
Doğan hiç istifini bozmadı. Tabağındaki zeytinle oynarken gözlerini Çınar’a dikip muzipçe sırıttı. “Ben mutfağa da soslara da tavım, hiç şikayetim yok.”dedi bilmiş bir edayla.
-“Sen dışarıyı kurtarmadan önce benimle düzgünce kahvaltı yapmayı öğren. Benim tabaklarım bile senin şu asık suratından daha çekilebilir durumda.”
Mires gözlerini devirip derin bir nefes verdi ve çatalını tabağının kenarına bıraktı. İki abisine de o bildik bıkkın bakışlarından birini fırlatarak araya girdi.
-“Of, yine başladınız gerçekten,” dedi, sesindeki o bezmiş ama dik tavırla. “Sabah sabah hiç çekilmiyorsunuz yalnız. İki dakika huzurla kahvaltı yapsak diyorum? Amma uzattınız.”
Doğan hemen dudak büküp çocuksu bir tavırla suçu Çınar’a atıverdi. “Ben tartışmıyorum ki zaten, o başlattı.”
Çınar’ın kaşları hafifçe çatıldı. Doğan’ın bu çocuksu savunmasına karşı masadaki o ciddiyeti yeniden kurmak adına tam ağzını açmıştı ki duraksadı. Daha doğrusu, kelimeleri boğazına dizildi.
Salona dalarak masadaki tüm havayı bir anda değiştiren o ses, Çınar’ı bile susturmuştu.
-“Ula siz yine mi yiyisunuz birbirinizi ha?” diye söylene söylene içeri girdi nene.
Arkasında duran hizmetli kadınlar onun salona girmesiyle hemen hareketlendi; biri bardaklara taze çayları doldururken, diğeri masadaki eksiklikleri hızlıca tamamladı. Nene, o bildik ağır ama kendinden emin adımlarla masaya yaklaşıp başköşedeki yerine oturdu.
-“Sabah sabah insanun içini daraltiyisunuz vallahi,”dedi, masadakileri tek tek süzerek.
Doğan yüzüne hemen o sevimli maskesini takıp başını kaldırdı. “Nene, biz gayet iyyiz ya. Didiştiğimiz falan yok.”
-“He he, çok iyisunuz,”dedi nene, gözlerini şüpheyle kısarak. “Yüzünüzden düşen bin parça.”
Mires gözlerini abilerinden çekip nenesine baktı, yüzüne muzip bir tebessüm kondurmuştu. “Hani maşallahın var, enerjin yine zirvede Hanife Sultan,”dedi, masadaki o gergin havayı dağıtmak ister gibi. “Kim tutar seni?”
-“İyi olacağum tabii, dik duracağım!” dedi nene gururla göğsünü kabartarak. Ardından elindeki bastonu hafifçe yere vurup Çınar’a dik dik baktı. “Sizun gibi gencecik yaşta ununu elemiş, eleğini asmuş gibi surat asacak halim yok ya! Karadeniz’un dalgalı denizi gibisunuz, insanı bakarken yoriyisunuz.”
Bir an masadaki boş sandalyeye baktı, kaşları hafifçe çatıldı. “E, o uşak nerdedur?”
Doğan, o anki dalgınlıkla ağzındaki lokmayı yutmadan lafa atlayıverdi. “Onun işi daha zor nene. Dün gece olaylardan sonra uyanamaması normal.”
Masaya anında buz gibi bir sessizlik çöktü. Çınar’ın elindeki çatal havada kalırken, gözleri ağır yavaşça Doğan’a döndü. Tek bir kelime etmedi ama o sabit ve uyarıcı bakışı, Doğan’a kelimenin tam anlamıyla ne kadar büyük bir pot kırdığını hatırlatan cinstendi.
Mires tehlikeyi fark edip hiç boşluk bırakmadan öne atıldı. “Olur mu öyle şey nene, işleri yoğundu demek istedi,” dedi, dişlerini hafifçe sıkarak. Sesini normal tutmaya çalışıyordu ama tınısındaki o aşırı kontrol kendini ele veriyordu. Göz ucuyla Doğan’a ölümcül bir “sus” bakışı fırlatarak ekledi:
-“Değil mi abi?”
Doğan bir an duraksadı, lokması boğazında kalmıştı. Bakışlarını kaçırıp çatalıyla tabağını kurcalamaya başladı. “E-evet nene…doğru,”dedi, sesindeki o telaşı gizlemeye çalışarak. “Ben yanlış ifade ettim. Dün gece şirkette geç saate kadar çalıştı, onundemek istedim.” Elini havada hafifçe sallayıp konuyu önemsiz gibi göstermeye çalıştı.
Çınar o sırada tek bir kelime bile etmeden, gözlerini Doğan’a dikmiş bakıyordu. O sessiz duruşu, bu konunun hesabının sonra sorulacağını açıkça hissettiriyordu.
Mires, nenenin şüphelenmesine fırsat tanımadan kelimeleri peş peşe sıraladı. “Büyük bir toplantısı vardı nene, çok uzadı. Bugün gelecek zaten, biz konuştuk aramızda. Hiçbir sorun yok yani.”
Nene bir süre masadakilerin yüzünü inceledi, havada dönen o gizli oyunu sezer gibiydi. Sonra yavaşça bardağına uzandı ama gözlerini hâlâ evlatlarının üzerinden çekmemişti.
Masadaki o ağır, sırlarla dolu sessizliği kimse bozmaya cesaret edemedi.

💍

Çatışmanın bıraktığı izler, en çok görünmeyen yerlerde kalmıştı. Ve bazı izler, üzerinden zaman geçse de silinmiyordu. Bazen tek bir cümle bile insanın içinde amansızca yankılanmaya devam ederdi.
Burcu sabahı çoktan karşılamıştı ama uykusuzluğun gölgesi hâlâ göz kenarlarında bir sızı gibi duruyordu. Mutfağa geçip kahve makinesini çalıştırdı. Cihazın çıkardığı o tanıdık ve mekanik ses, evdeki ağır sessizliği böldü.
Tezgâha yaslanıp gözlerini masadaki telefona dikti. Ekrana bakmıyordu ama dün gece gelen o mesajın her bir kelimesi zihnine çoktan kazınmıştı:
Bir tanem iyiyim, merak etme. Güvendeyim. Şarjım az, şimdi telefonu kapatmam gerek. Endişelenme, yarın konuşuruz. Öptüm.”
“Güvendeyim,” demişti Beril.
Burcu bu kelimeye tutunmak istedi. İnsan, kendi kendine yalan söylemeye ne kadar da meyilliydi. Oysa o geceye dair hatırladığı son şey, Beril’in Gökhan’ın ihanetiyle sarsılmış kalbiyle gitmemek için direnişiydi. Burcu ise ona gitmesi gerektiğini, orada olmasının ne kadar önemli olduğunu, eğer gitmezse sadece Gökhan’dan değil, kendinden de kaçmış olacağını söyleyerek onu ikna etmişti. Şimdi Beril’in o baloda olması, tamamen Burcu’nun kurduğu o sarsılmaz cümlelerin bir sonucuydu.
Zihni bu düşüncelerle dolup taşıyorken, beklemek artık imkânsız geliyordu. Burcu daha fazla dayanamadı; Beril’i aramalıydı, sadece iyi olduğunu duyması yeterliydi. Parmakları titreyerek masanın üzerindeki telefonu kavradı.
Ekrana düşen bildirimler, bir şeylerin ters gittiğine dair ilk sinyallerdi. Bir anlık tereddütle magazin sayfalarını açtı. Sayfalar, geceye dair görüntülerle yıkılıyordu.
Burcu, ekranda beliren o kareyle donup kaldı. “Nasıl…”diye mırıldandı. “Nasıl hiçbir şeyden haberim olmaz?”
Ekrana yansıyan başlıklar, iddialar ve yorumlar arasında gözleri tek bir noktaya takıldı: Beril. Aras’la birlikte dans ederken…
Ekranı kaplayan o çarpıcı haber ise sanki zihnine kazındı:
“DEMİRHAN‘İN KALBİNİ ÇALAN GİZEMLİ GÜZEL! BALO SALONUNDA AŞK RÜZGARLARI!”
İş dünyasının en ulaşılmaz, en kapalı kutu ismi Aras Demirhan, dün gece katıldığı davette ezber bozdu! Dört yıldır, Sümeyra ile olan olaylı ayrılığından bu yana adı hiçbir magazin haberiyle yan yana gelmeyen ünlü iş adamı, geceye gizemli bir kadınla damgayı vurdu. Demirhan’ın davet boyunca gözlerini bir an bile ayırmadığı ve herkesin büyülenerek izlediği o romantik dansa imza attığı zümrüt elbiseli kadının, Aras Demirhan’ın kendi hastanesinde görevli bir doktor olduğu iddia ediliyor.
Demirhan’ın yıllardır aşka kapalı olan dünyasına sızmayı başaran bu gizemli ismin kim olduğu ise sosyetenin bir numaralı merak konusu. Yıllar sonra ilk kez bir kadına bu kadar yakından bakan Aras Demirhan’ın bu hamlesi, kulislerde “Yılın en büyük aşkının ilanı” olarak yorumlandı bile! Peki, Demirhan İmparatorluğu’nun surlarını yıkan bu gizemli zümrüt güzel kim?

Dudaklarının kenarında, planının kusursuz işlemiş olmasının verdiği o soğuk ve çarpık tebessüm, bir anlık bir gölge gibi belirdi.
-“Mesajın sebebi belli oldu,” diye mırıldandı. -“Aras ile yalnız kalmayı seçtiğine göre her şey yolunda. Bütün bu paniğe gerek yoktu; taşlar tam da planladığım gibi yerine oturuyor.”
Ardından kahvesinden bir yudum aldı. Ama sonra mutfakta derin, boğucu bir sessizlik oldu. Bu sessizliğin içinde, az önce hissettiği o zafer sarhoşluğu yerini yavaş yavaş buz gibi bir gerçekliğe bırakmaya başladı.
İçine ansızın düşen o tekinsiz hisle, elindeki fincanı yavaşça masaya bıraktı. Zihni, Beril'in Aras Demirhan’la olan görüntüsüne takılıp kalmıştı. Karşısındaki adam sıradan biri değildi; adı fısıltıyla anılan, gizemli ve ürkütücü bir güçtü.
Burcu, planının tıkır tıkır işlediğini sanıyordu. Oysa Beril’i korumak veya bir yere yörüngelemek isterken aslında onu nasıl bir ateşin merkezine doğru ittiğinden haberi bile yoktu. Sadece o anki sessizliğin içinde, kontrolünün dışında bir şeyler döndüğünü seziyor; o meçhul güçle oynamanın bedelini ödeyip ödemeyeceğini henüz kestiremiyordu.
Nefesi sıkılaştı, göğsüne bir taş oturdu sanki. “Ben ne yaptım?”dedi fısıltıyla. Cümle ağzından çıkar çıkmaz gözleri doldu. Bunu beklememişti.
Bir adım geri çekildi, mutfak tezgâhına yaslandı. “Allah’ım…” dedi sesi titreyerek. -“İnşallah bir şey olmamamıştır.”
Parmakları farkında olmadan dudaklarına gitti, tırnaklarını ısırdı. Ama saniyeler içinde o sarsılmaz, mesafeli duvarlarını yeniden ördü; mantığı, yükselen vicdan azabını hızla geride bıraktı. Başını iki yana sallayarak üzerindeki o puslu havayı hemen dağıttı.
-“Hayır…”dedi bu kez kendi sesini bile ikna edecek kadar net bir tonla. “Ben kötü bir şey yapmadım. Herşey onun iyiliği içindi.” Plan, düşündüğünden bile daha hızlı, daha kusursuz ilerliyordu. Beril o berbat nişanlısından uzaklaşıyordu belki ama bu amansız hız, Burcu'ya ilk kez kontrolün tamamen kendisinde olmadığını hissettirmişti.
Oysa o anlarda, her şey göründüğü kadar sakin değildi.

💍

Ona dönmedim, sadece olduğum yerde durdum.
-“Sonrasında olacaklardan ben sorumlu değilim.”
Sesi, bahçedeki havayı donduracak kadar soğuk ve keskindi.
Hiçbir şey söylemeden doğruca odaya çıkıp eşyalarımı aldım. Odaya son kez baktım; burada yaşanan o karmaşık, tuhaf gecenin izleri duvarlara sinmişti. Derin bir nefes aldım ve dışarı, o soğuk otoritenin yanına geri döndüm. Aşağıya indiğimde Aras hâlâ aynı yerindeydi.
-“Hazır mısın?”diye sordu, bakışları üzerimde gezinirken.
Kafamı salladım.
Cebinden telefonumu çıkarıp bana uzattı. “Al. Merak etme, bir şey yapmadım.”
Telefonu elime aldığımda ekranı uyandırdım. Sağ üst köşedeki o kırmızı simge, şarjın %10 olduğunu gösteriyordu. Tam bıraktığım gibi... İçimden bir anlığına, gerçekten de telefonun kapağını bile açmadığına dair bir düşünce geçti. Bu kadar titiz bir adam, kendi sözünü tutmak konusunda bu kadar mı netti?
Telefonu hızla çantama atıp bakışlarımı kaçırarak kapıya yöneldim. Ancak daha ilk adımda kolumu kavradı. Parmaklarının baskısı, ince pijama kumaşının üzerinden tenime sert bir mühür gibi işledi.
Olduğum yerde kaskatı kesildim. Aras’ın bedeninden yayılan o keskin koku burnuma dolarken, arkamdaki varlığı tüm hareket alanımı kısıtlıyordu.
-“Bu arada,” dedi, sesi kulağımın hemen dibinde, tehlikeli bir fısıltıyla. “Dün geceki zümrüt elbisen bende kalacak.”
Olduğum yerde durdum. Hafifçe arkama dönüp, “Neden?” dedim, sesime alaycı bir ton yerleştirerek. “Koleksiyon mı yapıyorsun? Yoksa sen mi giyineceksin?”
Aras, aramızdaki mesafeyi kapatarak bir adım daha yaklaştı. Gözlerindeki o karanlık ifade, beni her seferinde biraz daha köşeye sıkıştırıyordu. “Sınırını fazla zorlama istersen,” dedi, sesi tehlikeli bir tonda alçalarak. “Dün gece bitti. O elbise, o gecenin bir kanıtı. Ve ben, kanıtları ortalıkta bırakmayı sevmem.”
-“Tamam, kalsın.” diye kestirip attım, sesimdeki titremeyi gizleyerek. “Zaten çöpe atacaktım.”
-“Güzel,” dedi, ifadesizce. “Gidelim.”
-“Sen nereye?”
-“Seni tek başına göndereceğimi düşünmedin herhâlde. Ben de geliyorum.”
-“Hayır, düşünmedim.”
-“Önce seni bırakacağım. Ardından kendi yoluma devam edeceğim.”
-“Beni evime kadar bırakmanı istemiyorum. Sadece taksinin geçebileceği bir yere bırak, ben hallederim.”
-“Hayır.”
-“Evet.”
-“Hayır dedim,”diye bastırdım. Geri adım atmaya hiç niyetim yoktu.
-“Hayır dediysem hayır,” dedi, aramızdaki son boşluğu da yok ederek. Bedeni bedenime yaklaşmıştı, nefesi saç diplerime değiyordu. İsminin üzerindeki baskısı, sesindeki tehdidi gölgede bırakıyordu: “Şansını fazla zorlama Beril. Yoksa seni gitmen gereken yere değil, hiç istemeyeceğin bir yere götürürüm.”

Doğruydu. Bay Soğuk’ la inatlaşmak sadece yolumu uzatacaktı ve ben tek bir saniye daha bu lanet yerde kalmak istemiyordum. Planım basitti; biraz daha dişimi sıkıp bu geceyi tamamen ardıma bırakmaktı. Sanki bir daha yüzünü görecekmişim gibi bu kadar gerilip taviz veriyormuşum hissine kapılmam saçmaydı. Sadece bir an önce bitmesini istiyordum; bir kereden bir şey olmazdı.

-“Pekâlâ,”diye mırıldandım, teslimiyetimi gizlemeye çalışarak. “Gidelim.”
Kapıya doğru yürüdüğümüzde, bizi bekleyen şoför Aras’ı görünce hemen doğruldu ve kapıyı açtı. Aras ise tek bir kelime etmeden sadece şoföre kısa ve emredici bir bakış atarak binmemi işaret etti.
Aman ne nezaket… yersen tabii.
Şoför hızla diğer tarafa geçip kapıyı açtı.
-“Buyurun efendim.”
Aras’a, o buzdan heykele kısa bir bakış atıp hemen arabaya bindim.

Nazikçe, “Teşekkürler,” diye mırıldanırken Aras da yanıma yerleşti. İçerideki o ağır, teni ürperten parfüm kokusu genzimi yaktı.

Yola koyulduğumuzda camdan dışarıya kilitlendim. İzmir’in tepelerine kurulu bu villalar... Hepsi birer mimari harikası, düzen ve servet timsaliydi. Ama huzurlu değil, kusursuzdu. Her evin kapısında siyah takım elbiseli, kulaklıklı, elleri silahlarında olan korumalar vardı. Bu kadar önlem, bu kadar ağır bir hava...sahi, kimdi bunlar? Aras’ın dünyasında “normal” kavramı neye karşılık geliyordu?
Dışarıdaki o kusursuz korkuya dalıp gitmiştim ki, Aras’ın tok sesi sessizliği kesti.
-“Sana diyorum.”
Sıçrayarak ona döndüm. “Efendim?”
-“Nerede oturuyorsun?”
Kalbim boğazımda atmaya başladı. Yalan mı söylemeliydim? Başka bir yerde inip “Burası evim”desem inanır mıydı? Ama ya öğrenirse? Şüpheli bakışları üzerimdeyken, dürüstlük bir intihar gibi geliyordu.
Doğruyu söylesem ne olurdu bilmiyordum ama ona dair içimde hiçbir güven kırıntısı yoktu. Kendimi koruma içgüdüsüyle, ”Bornova’da,”dedim. “Hastaneye yakın bir yerde.”
Aras bir şey demedi. Sadece baktı. Bakışları o kadar sabitti ki, sanki gerçek niyetimi arar gibi sessizliğimi dinliyordu.
-“Bornova mı?” diye tekrarladı. Sesi düzdü ama sorguluyordu.
-“Evet,”dedim konuyu kapatmaya çalışarak.
Başını hafifçe eğdi. “Anladım.”
Ama “anladım” demesi, anladığı anlamına gelmiyordu. Bunu iliklerime kadar hissediyordum.
Sessizlik arabaya yayıldığında huzursuzdum; verdiğim cevap fazla kolay çıkmıştı.
Aras bir süre sonra göz ucuyla bana baktı. -“Bornova büyük bir yer. Tam olarak hangi sokak?”
İçim sıkıştı. Gerçek evimin Evka-3’te olduğunu söylemem büyük bir hata olurdu, o yüzden hemen bir yalan uydurdum.
-“Küçükpark taraflarında işte,” dedim omuz silkerek. “Ara sokaklardan birindeyim. Öyle spesifik bir konum vermemi beklemiyorsun herhâlde?”
Aras kısa bir an sessizleşti. Gözlerini bir saniye bile üzerimden ayırmadan, sanki zihnimdeki her bir yalanı tek tek ayıklıyormuş gibi beni inceledi. Ardından o soğuk, mesafeli sesiyle fısıldadı:
-“Beklerim.”
Sesinde bir tehdit ya da baskı yoktu. Ama insanın ensesindeki tüyleri diken diken eden, o görünmez ağırlığı hissettiren bir şey vardı.
Araba Bornova’da, rastgele seçtiğim sıradan bir binanın önünde durduğunda kalbim göğüs kafesimi zorluyordu. Kapıya uzanıp, “Burası, durabiliriz,” dedim.
Aras dışarıdaki binaya bir kez baktı, ardından kaşlarını belli belirsiz çattı. Gözlerinde o her şeyi çözen, sorgulayıcı ifadeyle bana döndü. -“Burası, öyle mi?”
Bakışları binanın balkonlarında gezindi, sonra tekrar bana döndüğünde içimdeki yalanın ağırlığı iki katına çıktı. “E-evet…neden, bir sakıncası mı var?” dedim, gözlerimi kaçırarak.
-“Cık, yok.”
Arabadan inmeden önce ona son kez baktım. -“Bir daha görüşmemek üzere, Aras Demirhan. Hoşça kal.”
Dudaklarının kenarı, bir avcının zaferini sezmiş gibi kıvrıldı. Kendi kendine, duymamı istediği o tok sesle mırıldandı:
-“Çok beklersin.”
-“Efendim?”
-“Ben de öyle. Bir daha görüşmemek üzere, Zümrüt.”
-“Adım Beril,” diye düzelttim, sesimdeki o mecburiyetten kaynaklanan huzursuzluğu gizleyemeyerek. Ardından hızla arabadan indim.
Kapıya doğru yöneldim ama adımlarımın nereye gittiğinden bile emin değildim. Elim çantamdaki anahtara gitti; oradaydı, avucumdaydı ama o an hiçbir kapıyı gerçek anlamda açamayacağımı, benim bu dünyaya ait olmadığımı hissettim. Öylece savunmasız kalmıştım.
Arkamda bıraktığım o lüks arabanın motor sesi, sabahın erken saatlerinin dinginliğine karışırken, Aras’ın delici bakışlarının hala sırtımda olduğunu biliyordum. Gitmiyordu; sadece izliyordu.
Kendi kendime, bu yabancı binaya girmenin ne kadar mantıklı olduğunu sorgularken, kaçacak bir yerim olmadığını acı bir şekilde fark ettim. Çaktırmadan arkama baktım.

Kahretsin! Gitmemişti. Binaya girene kadar bekleyecek miydi?

Bir kez daha göz attım; hâlâ oradaydı. Belli etmemeye çalışarak, sanki birini bekliyormuşum gibi gülümsedim ve el salladım. Aras arabanın camını indirip karşılık verdi. Üstelik gülümsüyordu..hiç olmadığı kadar soğuk bir gülümsemeyle.

Tam o sırada şans yüzüme güldü; binadan tam tekmil giyinmiş, keskin bakışlı bir kadın çıkıyordu. Yanımdan geçerken gözlerini üzerimden bir an olsun ayırmadı; tepeden tırnağa beni süzüşündeki o küçümseme, pijamalar içindeki halimle birleşince utancımı zirveye taşıdı. Ama onu sorgulamaya vaktim yoktu; tek isteğim, o kapı kapanmadan içeri süzülmekti.

Kadının arkasında bıraktığı o ağır parfüm kokusu, binanın rutubetiyle birleşince mide bulantım iyice arttı. Kapıdan girer girmez kenara çekildim ve birkaç dakika boyunca nefesimi tutarak etrafı süzdüm.

Tam o sırada bir kapı gıcırtıyla açıldı. Üzerinde beyaz bir atlet olan, saçı sakalı birbirine karışmış, kırk yaşlarında bir adam sendeleyerek dışarı çıktı. Elindeki birayı kafasına dikerken beni fark edip durdu. Gözleri üzerimde, avını süzen bir yırtıcı gibi dolaşmaya başladı.
-“Geciktin,”dedi, sesi rutubetli koridorda çınlarken. “Bu binada zamanlama her şeydir. İki dakika sonra diğeri kapıda olacak; ya şimdi içeri girersin ya da dışarıda bekleyeni içeri alırım.”
Donup kaldım. Ne? Ne demekti bu?
Zihnimde Aras’ın o kapıdaki gülümsemesi, bakışlarındaki alaycı ifade belirdi. Taşlar yerine oturmuştu; binayı görür görmez yüzüne yerleşen o ifadeyi şimdi daha iyi anlıyordum. Beni resmen izlemiş ve kendi kurduğum yalanın içine düşmemi beklemişti. Hakkımda ne kadar küçük düşürücü şeyler düşünmüştür kim bilir…

Ah Beril ah…yer yarılsaydı da içine girseydin be kızım.

Hiçbir şey demeden kapıdan hızla fırladım. Arkamdan adamın ayyaş kahkahası yükseldi.
-“Bebeğim nereye gidiyorsun? Daha yeni başlıyoruz!”
Pislik herif. Sokağa çıkar çıkmaz telefonumu çantamdan çıkarıp baktım.
-“Hadi ama, olamaz şarjım yüzde beşti.”
Hızla yürümeye başladım. Birkaç adım sonra, yanından geçtiğim kafedeki insanların bir anda sessizleştiğini duydum. Başımı öne eğdim. “Pijamalıyım, tabii bakarlar,” diye kendimi telkin ettim ama bakışlar sadece merak dolu değil, sanki birini teşhis eder gibi keskin ve soğuktu.
Bir grup genç arkamdan fısıldaşarak yürüdü. Bir dükkanın önünde bekleyen adam, telefonuyla beni kameraya alıyor gibiydi. Adımlarımı daha da hızlandırdım. Yürüyüşüm koşturmaya dönüştü. Köşeyi döner dönmez gelen ilk taksiyi durdurdum.
-“Evka3’e,” dedim, nefes nefese.
Taksici dikiz aynasından bana baktı. Gözlerini yoldan alıp bir saniye bile olsun benden ayırmadı.
Işıklarda durduğumuzda, yanımızdaki arabanın camı yavaşça indi; içerideki adam kafasını uzatıp doğrudan yüzüme baktı. Taksici de camdan ona göz kırptı.
-“Herkesin derdi ne?” diye söylendim, camı yukarı kaldırarak.
Evka 3’e ulaştığımızda arabadan hızla indim. Sokağıma girdiğimde, balkonlarında oturan komşuların bile sohbeti kesip sessizce beni izlediğini hissediyordum.
Nihayet apartmana girip kapıyı arkamdan kilitlediğimde, dışarıdaki o meraklı gözler ve üzerimdeki o baskıcı bakışlar dışarıda kalmıştı.
Sırtımı kapıya yaslayıp derin bir nefes aldım. Kendi evimin, kendi yalnızlığımın sessizliği... İşte gerçek huzur buymuş. Bunu bir kez daha anlamıştım.
Çantamı rastgele bir köşeye fırlatıp telefonu şarja taktım; şarjı bitmek üzereydi, tıpkı benim enerjim gibi. Açlıktan midem kazınıyordu ama öncesinde üzerimdeki o tuhaf ağırlıktan, o üzerimde hissettiğim delici bakışların izinden kurtulmam gerekiyordu.
Hızlıca bir duş alıp odama geçtim. Banyodan çıktığımda üzerimde sadece bornoz vardı; camdan gelen hafif esintiyle titredim.
Telefonu elime alır almaz Burcu’yu aradım.
-“Burcum,nasılsın?”
-“Asıl sen nasılsın?” Sesi, sanki bir şeyleri bastırmaya çalışıyormuş gibi kesik kesikti. “İyiyim ben, sadece.. seni çok merak ettim. Nerelerdesin?”
Sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak, -“Sakin ol,” diye karşılık verdim. “İyiyim, bir şeyim yok. Eve yeni gelebildim, anlatmam gerekenler var.”
Burcu kısa bir nefes alıp, “Tamam,” dedi. “Seni dinliyorum.”
-“Burada olmaz. Pastanede misin?”
-“E-evet buradayım. Buraya gel istersen.”
-“Hayır, orası çok kalabalık. Şu sahildeki dönerci varya, hani hep gittiğimiz; orada buluşalım mı?”
Burcu bir an duraksadı, sonra kısa ve net bir cevap verdi: “Tamam. Geliyorum.”
Telefonu kapattım. Kulağımda çınlayan sesinde, anlam veremediğim tuhaf bir tedirginlik vardı.
Dolabımda bir an duraksadım. Üzerime hızlıca çiçek desenli, krem rengi bluzumu ve bol kotumu geçirdim. Aynadaki görüntümün aksine içimdeki fırtına dinmiyordu; ama bu kombin, en azından dışarıdan bakıldığında her şey yolundaymış gibi görünmemi sağlıyordu. Çantamı kaptığım gibi evden fırladım.
Sahile varınca boş bir banka oturdum. Derin bir nefes aldım; deniz havası biraz olsun içimi ferahlattı. Rüzgâr yüzüme vururken, karşımdaki manzaraya bakıp sakinleşmeye çalıştım. Deniz her zamanki gibiydi, biraz olsun dertlerimi unutturuyordu.
Alsancak her zamanki telaşıyla akıyordu. Kalabalığın içinde bir kaotik düzen vardı. Bisikletliler, sahil yolunda dünyaya meydan okurcasına hızla süzülüyor; bazıları ise kulaklıklarında kendi dünyalarına gömülmüş, sadece pedallara odaklanıyordu. Çimlerin üzerindeki çocukların kahkahaları rüzgâra karışıp gidiyordu.
Arada bir çiçekçi kadınların “taze çiçek!” diye bağıran sesleri yükseliyor, martı çığlıkları bu gürültüye eşlik ediyordu. Herkes kendi hikayesinin içinde kaybolmuştu; kimisi sevgilisinin elini tutuyor, kimisi dalgın gözlerle denizi izliyordu. Denizin o bitmek bilmeyen ritmi, insanların bu karmaşasını umursamadan kıyıya vurmaya devam ediyordu.
Burcu’nun gelmesi an meselesiydi. O an, bu kadar insanın içinde bile kendimi nasıl bu kadar yalnız hissettiğimi düşündüm.
Tam o sırada dönerci minibüsünden hafif bir müzik yükseldi. Müzik çok net değildi ama sahilin uğultusunun arasından seçiliyordu:
“…Hadi kalk gidelim hemen şu anda, kapa telefonu bulamasın arayan da…”
Şarkı sahile yayılırken, kısa bir an için kendimi hafiflemiş hissettim.
“…İyi gelmez mi hiç deniz havası? Bir göz oda bulur sokarız başımızı…”
Sanki şarkı zaten hep burada çalıyordu da, ben yeni duyuyordum. Burcu gelmeden hızlıca bir şeyler alayım diye düşündüm; şarkıyı mırıldanarak minibüse yöneldim. Zafer abi beni fark edince yüzünde o bildik, sıcak gülümsemesi belirdi.
-“Hoş geldin Beril kızım, nasılsın?”
-“İyi olmaya çalışıyorum Zafer abi, sağ ol. Sen nasılsın? Yine ortalığı mis gibi korkutmuşsun, insanın aklını çeliyor.”
-“Allah başka dert vermesin. İyiyiz işte evlat, ekmek parası,” dedi tezgahı silerken. -“Her zamankinden yapıyorum, bugün de nasibini alırsın değil mi?”
Hafifçe başımı salladım. “Evet abi, her zamankinden olsun. Bir de Burcu da gelecek, onunkini bol acılı yaparsan çok sevinirim.”
-“Hay,hay,” dedi gülerek. Zafer Usta Tezgahın arkasında döner bıçağını ustalıkla kullanmaya başlarken ben de bir kenara geçip oturdum. Mekan yine o bildik, baharat ve köz kokusuyla doluydu. Gözlerimi kapatıp kısa bir an için kendimi dış dünyanın karmaşasından soyutlamaya çalıştım. Tam derin bir nefes alıp soluklanacaktım ki, bir çift el aniden gözlerimi örttü. Irkilerek ayağa fırladım.
-“Uzak dur benden!”
-“Beril, iyi misin? Özür dilerim, korkutmak istememiştim.”
Sesin sahibine dönünce nefesimi bıraktım. -“Burcu…”
Elim istemsizce hızla çarpan kalbimin üzerine gitti, bir an sadece birbirimize baktık.
Göğsümdeki o şiddetli gümbürtü yavaş yavaş yatışırken, ancak konuşmaya fırsat bulabildim. “Hayır, özür dileme,”dedim, sesim hala biraz titriyordu.
-“Sadece çok dalgındım, irkildim. Asıl sen kusura bakma.”
-“Sürpriz yapmak istemiştim sadece, neyse boş ver,” dedi Burcu, yanıma otururken.
Tam o sırada, tezgahın arkasından “Beril kızım! Dönerler hazır!” diye seslendi Zafer abi.
-“Geldim abi!” dedim ve hızla gidip paketleri aldım. Yanına döndüğümde Burcu merakla paketlere bakıyordu. “Bana da mı?”
-“Şu kayalıkların üzerine oturalım mı? Biraz derin mevzu…”dedim.
-“Tamam,”dedi ayağa kalkarken. “Zaten anlatmazsan çatlayacağım.”
Elimdeki paketi ona uzattım. “Al bak, seninki bol acılı.”
-“Sevdiğimizi de bilirmiş hanımefendi,”dedi, hafifçe omzuma dokunarak.
-“Tabii, ne sandın güzelim?”
Neşeli görünmeye çalışıyordum ama içimdeki huzursuzluk, Burcu’nun yanında bile yakamı bırakmıyordu.
Dönerden bir ısırık daha alıp ona döndüm.
-“Evet, dinliyorum. Balo nasıl geçti?” dedi, o da kendi dönerinden bir ısırık alarak.
-“Taradılar,”dedim düz bir sesle. Sanki hava durumundan bahseder gibi.
-“NE!”diye bağırdı Burcu. Lokma boğazına kaçınca öksürmeye başladı.
-“Dur, dur sakin…ayran iç,”dedim sırtına vurarak. “Benim hatam, birden söylememeliydim.”
Biraz kendine gelince bana öyle bir baktı ki, sanki karşısında bir yabancı varmış gibiydi. -“Kızım beni öldürecek misin? Şu biberlerin acısı bile senin yaşadıkların yanında hafif kalıyor,” dedi, sesindeki gizli paniği bastırmaya çalışarak.
-“Ağzından yel alsın, tövbe de! Saçmalama öyle şey mi olur?” dedim, ona gülümsemeye çalışarak. “Hem asıl mesele o değil..”
-“Gecenin öncesinde o adamla karşılaştım yine.”
-“Kimle? Aras mı?”
Başımı salladım.
-“Evet. Başhekim Cüneyt Bey, ‘Seni çok önemli biriyle tanıştıracağım’ diyerek yanıma geldi. Kafamı bir çevirdim, tam karşımda…o şokla tek kelime bile edemedim.”
-“Nasıl? Neden oradaymış?”
-“Hastanenin yeni sahibiymiş,”dedim ayrandan bir yudum alarak, bakışlarımı denizden ayırmadan.
-“Vay be! Acaba tesadüf mü yoksa bilerek mi aldı?”
-“Ben de onu sorguladım zaten.”
Burcu bir an duraksadı, bakışları yine arkamdaki yola kaydı. “Peki ya dans? Dans ne olacak?”
-“Dans mı? Ne dansı?”
-“Evet dans, internete düşmüşsünüz. Herkes sizi konuşuyor. Bilmiyor musun?”
-“Ne!” dedim birden ayağa kalkarak.
Burcu etrafa bakındı, sonra kolumdan tutup beni tekrar oturttu. “Otur, sakin ol. Dikkat çekiyorsun.”
Olduğum yere geri çömeldim. “Gösterir misin? Ama..kameracıları falan hiç görmedim.” Ayrıca neden ben? Ünlü değilim ki.”
-“Zaten sen değil, yanındaki ünlü,” dedi hafif bir tebessümle. “Al bak.”
Telefonu elime aldım. Sayfayı kaydırdıkça başlık kanımı dondurdu:

DEMİRHAN’IN GİZEMLİ GÜZELİ! BALO SALONUNDA AŞK RÜZGARLARI!”
İş dünyasının en ulaşılmaz ismi Aras Demirhan, yıllar sonra ilk kez bir kadına bu kadar yakın görünürdü. Geceye gizemli bir doktorla katılan Demirhan, yıllar sonra ilk kes bir kadına bu kadar yakın göründü. Geceye gizemli bir doktorla katılan Demirhan’’ın, zümrüt elbiseli kadını bir an bile yalnız bırakmaması “yılın aşkı” olarak yorumlandı. Sosyetenin dilindeki tek soru ise şu: Demirhan İmparatorluğu’nun surlarını yıkan bu gizemli güzel kim?”

Ellerimi ağzıma götürdüm. “İnananamıyorum Burcu,” diye fısıldadım.
-“Türkiye gündeminin birinci sırasındasınız. İyi ama senin bundan nasıl haberin yok,”
-“Demek herkesin bana tuhaf bakmasının sebebi buydu…”
Burcu'nun bakışları yine arkamdaki yola, o lüks araçların geçtiği caddeye kaydı. İçinde bir yerlerde, sadece dönerin acısından kaynaklanmayan bir tedirginlik olduğunu hissediyordum.
“Çatışma dedin, nasıl oldu? Sahi dün neredeydin?”dedi endişeli bir sesle.
-“Aras’ın evindeydim,”dedim düz bir sesle. -“Çatışmaysa…”
Duraksadım. Bütün olup biteni, o karanlık atmosferi, silah seslerini ve Aras’ın o anki soğukkanlılığını en başından anlatmaya başladım.
Burcu her kelimemde daha da huzursuzlanıyor, sürekli etrafına bakınıyordu. “Beril…yani bu adam, Aras Demirhan..sen gerçekten onun söylediklerine inanıyor musun?”
Derin bir nefes aldım, rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu. “Bilmiyorum, Burcu. Gerçekten bilmiyorum. Tek bildiğim, ona güvenmemek.”
Burcu bir an sustu; gözlerindeki o karmaşık ifade, sanki bir sırrı haykırmakla susmak arasında gidip geliyordu. “Bazen sadece bilmemek, hayatta kalmanın en güvenli yoludur,”diye mırıldandı, sesi neredeyse duyulmuyordu.
-“Ne dedin?” diye sordum kaşlarımı çatarak.
-“Hiç,” dedi hemen toparlanarak. “Sadece, dikkatli ol demek istedim. Çok fazla şeyi aynı anda taşıyorsun.”
-“Gökhan’a ne demeli peki?” dedim konuyu değiştirmeye çalışarak.
Burcu'nun kaşları anında çatıldı. “O ne yüzle konuşuyor hâlâ?”
Derin bir nefes aldım. “Bilmiyorum, ama inan bana Burcu; çok rahatladım içimdekileri söylediğimde. O anki öfkemi, yaşadığım tüm o haksızlığı yüzüne vurdum.”
-“Nihayet gerekeni yapmışsın. Ona az bile.” Burcu, ama sesi her zamanki gibi kararlı değildi. Bakışları yine o boş yola, sanki birini bekliyormuşçasına kaydı.
Bir tuhaflık vardı ama o anki kendi karmaşamda ne olduğunu tam çıkaramıyordum.
-“Ben artık kalkayım,” dedim elimle üstümü silkeleyerek. “Hastaneye de uğramam lazım, nöbetim var.”
-“Beril…”dedi Burcu, sesi titreyerek. “Sence birine bir şey olmuş mudur? Yani o çatışmada?”
-“Hayır, sanmıyorum. İsteselerdi öldürürlerdi ama hiç insanları hedef almadılar. Amaçları sadece Aras’tı,” dedim, düşünceli bir şekilde denize bakarak. “İşin garibi, çatışmadan eser yok. Ne bir haber, ne bir iz. Sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi herşey tertemiz.”
Böyle büyük bir gücün, yaşananları bir çırpıda yok edebilmesi. Olayların kendisinden daha korkutucuydu.
-“Anladım,” dedi Burcu, başını öne eğerek. Sesi, sanki bildiği bir gerçeğin ağırlığıyla eziliyordu.
-“Ben geç kalmayayım,”dedim arkamı dönerek.
-“Beril…”
Duraksadım. Sesinde öyle ağır, öyle can yakıcı bir ton vardı ki adımlarım kendiliğinden durdu. Ona doğru döndüm.
-“Efendim?”
Burcu bana doğru bir adım attı, dudakları titriyordu. “Ben…sana bir şey söylemem lazım,” dedi birden. Sesindeki o ani çıkış içimi ürpertti. Gözleri dolmuştu; bakışlarında yalvarır gibi, “Anla beni, sorma” der gibi tuhaf ve korku dolu bir çaresizlik vardı.

Bakışlarını benden kaçırıp bir anlığına arkamdaki yola sabitledi. Gözleriyle ısrarla orayı işaret etmeye, sanki kelimelere dökemediği o tehlikeyi bakışlarıyla bana fısıldamaya çalışıyordu. Gitmemi mi istiyordu, kalmamı mı, hiçbir şey anlamıyordum ama bir şeyden dehşet derecede korktuğu apaçık ortadaydı.

Sanki hayatının en zor kararını vermekle, susmak arasında sıkışıp kalmıştı.

-“Burcu? İyi misin sen? Ne söyleyeceksin?” diye sordum, içime düşen kurtla ona doğru yaklaşarak.
Tam o an, gözlerindeki o korku bir anlığına yerini derin bir teslimiyete bıraktı. Dudakları aralandı ama boğazında düğümlenen o korku, onu tamamen susturdu. Gözlerindeki fırtınayı saklamak ister gibi hızla başını iki yana salladı ve zoraki bir tebessüm yerleştirdi yüzüne.
-“Yok..yok, önemli bir şey değil. Bir şey diyecektim de…boş ver. Kafam dolu bu aralar, yarın konuşuruz o zaman.”
Kaşlarımı çattım ama üstüne gitmedim.
-“Yarın konuşuruz o zaman.”
-“Yarın..”diye tekrarladı, sesi kendi içinde yankılanan bir veda gibiydi.
Arkamı dönüp yürümeye başladım.
Rüzgâr sertleşmişti. Az önce huzur veren o sahil, şimdi nedense tuhaf bir şekilde sessiz geliyordu. Adımlarımı hızlandırdım.
Burcu’nun bakışları, o garip, korku dolu gözleri hâlâ zihnimin bir köşesinde asılı kalmıştı. Ne demek istemişti? Neden o kadar korkmuştu?
Tam o sırada, yanımda bir araç sert bir frenle durdu. Lastiklerin asfaltta çıkardığı o tiz ses kulaklarımda çınladı.
-“Ah-“
Bir el kolumu sertçe kavradı.
-“Bırakın beni!” diye bağırdım, ne olduğunu anlamadan.
Diğer kolum da tutuldu. Dengemi kaybettim. Ayaklarım yere sürtünürken beni araca doğru çekiyorlardı.
-“Burcu!”diye bağırdım tüm gücümle.Kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi.
Çırpındım, tekme attım ama tutuşları çok güçlüydü.
-“Bırakın beni!” diye haykırdım.
Ağzıma bastırılan sert bir el sesimi boğdu.
-“Beril!”diye çığlık attı Burcu.
Gözlerim onu buldu. Bana doğru koşuyordu.
-“Bırakın onu! Ne yapıyorsunuz?”diye bağırıyordu, sesi titriyordu.
Ama yetişemedi. Biri beni hızla araca çekti. Kapının metal sesi kulaklarımda çınladı.
-“Hayır! Beril!” diye bağırdı tekrar.
Elini bana uzattı. Parmaklarımız, aramızdaki o son boşluğu kapatacakmış gibi havada süzüldü; neredeyse birbirine değecekti ama tutamadı. Kapı yüzüme sertçe kapandı, aracın lastikleri asfaltı yırtarcasına dönmeye başladı.
Burcu’nun sesi uzaklaştı.
-“Beril! Her şey için özür dilerim kardeşim!” Sesler boğuklaşırken, gözlerim kapanmaya başladı.
Son gördüğüm şey, arkamızdan koşan Burcu’nun çaresizliği ve o yetişemeyişiydi.

…Devam edecek 💚

Canlarım…💞
Beril daha ne olduğunu anlayamadan kendini bambaşka bir oyunun içinde buldu.
Bazen insan, en güvende olduğu sandığı anda karanlığın tam ortasına düşer…peki sizce bu gerçekten bir kaçırılma mı, yoksa çok daha büyük bir planın ilk hamlesi mi?
Burcu masum mu, yoksa farkında olmadan geri dönüşü olmayan bir kapıyı mı araladı? Ve en önemlisi…Beril bu oyunun içinden çıkabilecek mi?
Yorumlarınızı merakla bekliyorum. Çünkü buradan sonrası, tahmin ettiğinizden çok daha farklı olacak… ✨
Kendinize çok iyi bakın. Sizi çok seviyorum. 💕
Öpüldünüzzz 🫶🏻

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1.216okunma 349beğeni 40yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18