12. bölüm · Zoraki Misafir

9. Bölüm

Yaren Key

"Hatırlamadığım bir geçmiş, karşıma çıkmak için yıllarca beklemişti..." ✨

Birkaç saniye sessizce öylece durduk.
Ne ben konuşuyordum ne de o.
Kalbimin atışlarını duyabiliyordum. O kadar sessizdi ki oda, nefes alış verişlerimiz bile yankılanıyormuş gibi geliyordu.
Miran sonunda başını hafifçe kaldırdı. Saçlarımdan uzaklaşırken gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi.
Ben ise hâlâ kapıya yaslanmış haldeydim.
Kaçmak istiyordum.
Bu odadan, bu konuşmadan, ondan...
Ama nedense ayaklarım hareket etmiyordu.
Miran yavaşça geri çekildi ve aramızda birkaç adımlık mesafe bıraktı.
"Bu kadar mı korkuyorsun benden?" diye sordu.
Sesindeki yorgunluk beni hazırlıksız yakaladı.
Başımı kaldırıp ona baktım.
"Ne hissetmem gerektiğini sen söyle."
Sözlerimle birlikte yüzündeki ifade bir anlığına sertleşti.
Ama bu kez öfke değildi.
Daha çok... canını acıtan bir şey duymuş gibiydi.
Ve o an, bu konuşmanın düşündüğümden çok daha zor geçeceğini anladım.
Başımı kaldırıp ona baktım.
İçimde dolaşan bütün karmaşaya rağmen sesim bu kez net çıktı.
"Bana bir daha bu şekilde yaklaşma."
Miran'ın yüzünde en ufak bir değişim olmadı.
Sadece gözlerini üzerimde tuttu.
"Seni uyarıyorum, Miran."
Bu kez çenesi hafifçe gerildi.
"Neden?" diye sordu.
Kaşlarım çatıldı.
"Ne demek neden?"
"Bu kadar rahatsız olmanın nedeni ne?"
İstemsizce kısa bir kahkaha attım.
"Gerçekten bunu mu soruyorsun?"
Miran birkaç saniye boyunca yüzümü izledi.
Sonra beklemediğim bir şekilde başını hafifçe yana eğdi.
"Bu korktuğun için mi?"
Bir an durdu.
Bakışları gözlerime sabitlendi.
"Yoksa benden etkileneceğinden korktuğun için mi?"
Sözleri duyduğum anda gözlerim büyüdü.
"Ne?"
Miran bakışlarını kaçırmadı.
Sanki vereceğim cevabı merak ediyordu.
"Saçmalama."
"Daha sorumu bile cevaplamadın."
"Buna cevap vermeye bile değmez."
"Dikkat ettim de..." dedi alçak bir sesle. "Ne zaman sana yaklaşsam ya kaçıyorsun ya da gözlerini kaçırıyorsun."
Sinirle kollarımı göğsümde birleştirdim.
"Çünkü sana güvenmiyorum."
Bu kez Miran sustu.
Ama bakışları hâlâ üzerimdeydi.
"Sadece güven meselesi mi?"
"Başka ne olabilir?"
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
Bu gülümseme hoşuma gitmedi.
Hiç gitmedi.
"Bilmiyorum Rüya," dedi yavaşça. "Belki de kendine itiraf etmek istemediğin başka şeyler vardır."
Kalbim istemsizce hızlandı.
Ama bunun nedeni onun söyledikleri değildi.
Öfkeydi.
En azından kendime söylediğim buydu.
"Sen kendini fazla önemsiyorsun."
Miran hafifçe doğruldu.
"Belki."
Ardından gözlerini gözlerime dikti.
"Ama gözlerin bana başka şeyler söylüyor."
O an odadaki gerilim yeniden yükseldi.
Sözleri kulaklarımda yankılanırken birkaç saniye boyunca ona baktım.
Sonra derin bir nefes aldım.
Kendine gel, Rüya.
Onun söylediklerine takılıp kalırsam kaybedecektim. Tam da istediği şeyi yapmış olacaktım.
Çenemi sıkarak dikleştim.
"Hayal dünyasında yaşamayı bırak, Miran."
Sesim bu kez daha sert çıkmıştı.
Bir an bile beklemeden yanından geçmek için hareket ettim. Kapıyla arasındaki boşluktan sıyrılıp geçerken omzum hafifçe koluna değdi.
Bu kez beni durdurmaya çalışır mı diye istemsizce gerildim.
Ama durmadım.
Kapıdan birkaç adım uzaklaştıktan sonra dönüp ona baktım.
"Her şey senin etrafında dönmüyor."
Miran olduğu yerde duruyordu.
Yüzündeki ifade değişmemişti ama gözleri beni takip ediyordu.
"Ben senden etkilenmiyorum."
Söylerken gözlerinin içine baktım.
"Ve senden korktuğum için de uzak durmuyorum."
Kollarımı göğsümde birleştirdim.
"Sana yaklaşmıyorum çünkü buna değecek bir neden vermiyorsun."
Odanın içi yeniden sessizliğe gömüldü.
"Aradaki farkı anlayabilecek kadar zekisin diye düşünüyorum."
Miran'ın bakışları bir anlığına sertleşti.
Ben ise geri adım atmadım.
Az önce kapıya sıkışan, kaçacak yer arayan kişi gitmişti.
Şimdi karşısında dik duran ve itiraz eden biri vardı.
Ve bunu o da fark etmişti.
Sözlerimin ardından odanın içinde kısa bir sessizlik oluştu.
Miran birkaç saniye boyunca bana baktı.
Sonra başını hafifçe eğdi ve dudaklarının kenarında sinir bozucu bir gülümseme belirdi.
Yavaşça dönüp duvara yaslandı.
Kollarını göğsünde birleştirirken gözlerini benden ayırmadı.
"Peki," dedi alaycı bir ses tonuyla. "Öyle olsun."
Kaşlarımı çattım.
Bu kadar kolay kabul etmesi hiç normal değildi.
Miran hafifçe başını salladı.
"Ama bir gün..."
Sesi yavaşlamıştı.
"Bu laflarını sana hatırlatacağım."
İçimde sebepsiz bir huzursuzluk oluştu.
"Neden, geleceği mi görüyorsun?" diye karşılık verdim.
Miran'ın gülümsemesi biraz daha belirginleşti.
"Hayır."
Bakışları gözlerimde gezindi.
"Sadece insanları iyi tanıyorum."
Gözlerimi devirdim.
"Ne kadar kibirli."
"Buna tecrübe de diyebilirsin."
İstemsizce kısa bir kahkaha attım.
"Sen gerçekten dayanılmazsın."
"Bana ilk söyleyen sen değilsin."
Bu kez gülümsememek için kendimi zor tuttum.
Sinir bozucuydu.
Fazlasıyla.
Ama nedense ilk kez o odadaki gerginlik birkaç saniyeliğine de olsa yerini başka bir şeye bırakmıştı.
Yine de bunu ona söylemeye hiç niyetim yoktu.
"Konuşman bittiyse çıkıyorum."
Miran duvardan ayrılmadı.
Sadece bakışlarını üzerimde tutarak hafifçe başını salladı.
"Şimdilik."
O tek kelime bile nedense kulağımda tehdit gibi değil de, yarım kalmış bir cümle gibi yankılandı.
Ve bundan hiç hoşlanmadım.
Gözlerimi devirdim.
"İnanılmazsın."
Başka hiçbir şey söylemedim.
Çünkü söylersem tartışma yeniden başlayacaktı. Ve şu an en son istediğim şey, bu odada bir dakika daha kalmaktı.
Hızlı adımlarla kapıya yöneldim.
Miran arkamdan seslenmedi.
Dur demedi.
Sadece baktığını hissediyordum.
Bu da sinirimi daha çok bozuyordu.
Kapının koluna sertçe bastım ve kapıyı açtım.
Tam çıkarken bir anlığına duraksadım ama arkamı dönmedim.
Sonra dışarı çıktım.
Kapıyı da arkamdan kapattım.
Tak.
Koridorda yankılanan sesle birlikte derin bir nefes verdim.
Sanki o odanın içindeki baskı bir anda üzerimden kalkmıştı.
Birkaç adım attım ama sonra durdum.
Koridor bomboştu.
Sessizlik hâkimdi.
Başımı duvara yasladım ve gözlerimi kısa bir süreliğine kapattım.
Az önce ne yaşandı?
Miran'ın yaklaşması...
Söyledikleri...
Ondan etkilenmekten korktuğumu iddia etmesi...
Sonra o kendinden emin tavrı...
Hepsi birbirine karışmıştı.
Sinirle saçlarımın arasından geçirdim elimi.
"Saçmalık..."
Kendi kendime fısıldadım.
Evet.
Yaşananların tamamı saçmalıktı.
Ama ne kadar saçma olduğunu söylersem söyleyeyim, kalbimin neden hâlâ normal ritmine dönmediğini açıklayamıyordum.
Bu da sinirimi bozuyordu.
Birkaç saniye daha öylece bekledim.
Sonra başımı kaldırıp boş koridora baktım.
Bu konuşma bitmişti.
En azından ben öyle olmasını istiyordum.
Ama içimdeki huzursuzluk, bunun son olmadığını fısıldayıp duruyordu.
Koridorda ne kadar beklediğimi bilmiyordum.
Düşüncelerimin arasında kaybolmuşken aşağıdan gelen yüksek bir ses dikkatimi çekti.
Önce önemsemedim.
Ama ardından bir ses daha geldi.
Sonra bir tane daha.
Kaşlarım çatıldı.
Bu normal bir konuşma değildi.
Birileri tartışıyordu.
Duvara yaslandığım yerden doğruldum ve koridorun korkuluklarına doğru birkaç adım attım.
Aşağı baktığımda seslerin giriş katından geldiğini fark ettim.
Ve o seslerden birini hemen tanıdım.
Hayal.
Diğerini de.
Mert.
"Sen beni hiç dinlemiyorsun!"
Hayal'in sesi yukarı kadar ulaşmıştı.
Ardından Mert'in öfkeli sesi yükseldi.
"Çünkü sen de beni anlamıyorsun!"
Aşağıda hareketlilik vardı.
Diğerleri ikisinin etrafında toplanmış, tartışmanın büyümemesi için araya girmeye çalışıyordu.
Birileri Hayal'i sakinleştirmeye çalışırken bir başkası Mert'i geri çekiyordu.
Ama ikisi de kimseyi dinlemiyordu.
Tam ne olduğunu anlamaya çalışırken arkamdaki kapının açılma sesi duyuldu.
İstemsizce döndüm.
Miran.
O da sesleri duymuş olmalıydı.
Kapının önünde durmuş aşağıdan gelen bağırışları dinliyordu.
Sonra bakışları bana kaydı.
Bir anlığına göz göze geldik.
Ne ben konuştum ne de o.
Az önce yaşananlar hâlâ ikimizin arasında duruyordu.
Ama aşağıdaki sesler, bunu düşünmeye fırsat bırakacak gibi görünmüyordu.
Miran bakışlarını benden çekip merdivenlere yöneldi.
Ben de birkaç saniye bekledikten sonra hareket ettim.
Aramızda birkaç adımlık mesafe vardı.
O önde yürüyordu.
Ben arkada.
Merdivenlerden aşağı inerken Hayal'in sesi yeniden yükseldi.
"Ben artık gerçekten yoruldum!"
Bunu duyar duymaz adımlarımı hızlandırdım.
Çünkü Hayal'i tanıyordum.
Bu noktaya geldiyse, mesele düşündüğümden daha ciddiydi.
Ve birkaç saniye sonra ikimiz de giriş katına ulaştık. Tartışmanın tam ortasına.
Merdivenlerden iner inmez ortamın gerginliği yüzüme çarptı.
Hayal'in yüzü kıpkırmızıydı. Nefes alışverişi düzensizdi ve gözlerindeki öfke, alışık olduğum öfkeye hiç benzemiyordu.
Diğerleri araya girmeye çalışıyor ama kimse başarılı olamıyordu.
"Hayal!" dedim yanına yaklaşarak. "Ne oldu?"
Hayal bana döndü.
Bir anlığına yüzündeki öfke yerini yorgunluğa bıraktı.
Sonra acı bir şekilde güldü.
"Ne mi oldu?"
Başını iki yana salladı.
"Ben artık bunların bize yaşattıklarına daha fazla tahammül edemiyorum."
Ortam bir anda sessizleşti.
Hayal'in bakışları doğrudan Mert'e kaydı.
"Sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlar."
Sesi titremişti.
"Bu kadar kolay mı gerçekten?"
Mert'in çenesi gerildi.
Hayal ise devam etti.
"Biz hâlâ yaşananların etkisindeyken, herkes hayatına kaldığı yerden devam ediyor."
Gözleri dolmuş gibiydi ama ağlamıyordu.
Belki de öfkesi gözyaşlarından daha güçlüydü.
"Bu çok can sıkıcı."
Sonra başını kaldırıp Mert'e baktı.
Uzun süre sustu.
Ve ardından sessiz ama net bir şekilde konuştu.
"Benim tanıdığım Mert bu olamaz."
O cümle ortamın üzerine taş gibi düştü.
Mert'in yüzündeki ifade anında değişti.
Bir adım öne çıktı.
"Senin tanıdığın Mert nasılmış peki?"
Sesindeki kırgınlık öfkesine karışmıştı.
Hayal cevap vermedi.
Mert ise gözlerini ondan ayırmadan devam etti.
"Söylesene."
Bir kahkaha attı ama içinde eğlence yoktu.
"Merak ettim."
Etrafındaki herkes susmuştu.
"Senin tanıdığın Mert nasıl biriydi?"
Hayal'in bakışları bir anlığına sarsıldı.
Mert bunu fark etmiş olmalıydı.
Çünkü bu kez sesi daha da sertleşti.
"Çünkü ben de öğrenmek istiyorum."
Ortamdaki gerginlik saniye saniye yükselirken, kimse araya girmeye cesaret edemiyordu. Hayal ve Mert'in arasında biriken şeyler sonunda gün yüzüne çıkmaya başlamıştı.
Mert tam yeniden konuşacakken aralarına girdim.
İkisine de bakmadan, doğrudan Mert'in önünde durdum.
"Yeter."
Sesim çok yüksek değildi ama herkesin susmasına yetmişti.
Mert kaşlarını çattı.
Ben ise devam ettim.
"Bu kadar yeter, Mert."
Hayal'in nefes alışverişi hâlâ düzensizdi. Yanımda durduğunu hissedebiliyordum.
Bakışlarımı Mert'e çevirdim.
"Hayal'in üstüne fazla gidiyorsun."
Mert bir şey söylemek için ağzını açtı ama sözünü keserek devam ettim.
"Hayır, gerçekten gidiyorsun."
Ortam yeniden sessizleşti.
"Hayal benim gibi değil."
Bu kez sesim biraz yumuşamıştı.
"Ben bazı şeyleri içime atabiliyorum. Sinirlensem de, kırılsam da belli etmemeyi seçebiliyorum."
Yan gözle Hayal'e baktım.
O ise başını eğmiş, ellerini sıkıyordu.
"Ama Hayal öyle değil."
Tekrar Mert'e döndüm.
"Dağılabiliyor."
Bu kelimeyi söylerken sesim neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.
"Canı yandığında bunu saklayamıyor. Kırıldığında susup geçemiyor."
Mert'in yüzündeki öfke biraz olsun sarsılmış gibiydi.
"Ve eğer Hayal'i birazcık tanıdıysan..."
Bir an durdum.
"...bunu anlayabilirsin bence."
Hayal'in bana baktığını hissediyordum.
Ama gözlerimi ondan kaçırdım.
Çünkü şu an mesele o değildi.
Mesele, ikisinin de birbirini dinlemek yerine birbirine saldırıyor olmasıydı.
Mert birkaç saniye sustu.
Bakışları önce bana, sonra Hayal'e kaydı.
Ve ilk kez cevap vermeden önce düşündü. Bu bile ortamın biraz olsun sakinleşmesine yetmişti.
Sözlerimin ardından ortam yeniden sessizliğe gömüldü.
Mert bir süre hiçbir şey söylemedi.
Bakışları önce bana, sonra Hayal'e kaydı.
Az önceki öfkesinden eser kalmamış gibiydi.
Sanki bir anda bütün enerjisi çekilip alınmıştı.
Çenesini sıktı.
Sonra gözlerini kaçırdı.
Bu hareket bile onu ne kadar zorladığını göstermeye yetmişti.
"Ben..."
Sesi ilk kez bu kadar düşük çıkmıştı.
Herkes onu dinliyordu.
Mert birkaç saniye sustu.
Ardından yavaşça başını eğdi.
"Kusura bakmayın."
Hayal şaşkınlıkla ona baktı.
Mert ise gözlerini kaldırmadı.
"Özür dilerim."
Bu kez sesi daha netti.
Ama içinde derin bir yorgunluk vardı.
Ne açıklama yaptı.
Ne de kendini savundu.
Sadece özür diledi.
Sonra arkasını döndü.
Kimsenin bir şey söylemesine fırsat vermeden kapıya doğru yürümeye başladı.
"Mert..." diye seslendi Ateş.
Ama durmadı.
Adımları kararlıydı.
Kapıya ulaştığında sadece bir anlığına durdu.
Sanki bir şey söyleyecekmiş gibi.
Ama vazgeçti.
Kapıyı açtı.
Ve dışarı çıktı.
Kapı arkasından kapanırken evin içine ağır bir sessizlik yayıldı.
Hayal olduğu yerde kalmıştı.
Yüzündeki öfke yerini şaşkınlığa bırakmıştı.
Ben de kapıya baktım.
Mert'in gidişini izlerken içimde garip bir his oluştu.
Çünkü bazen en ağır cümleler bağırılarak değil...
Sessizce söylenen "özür dilerim"lerle kurulurdu.
Mert'in çıkışının ardından evin içindeki sessizlik daha da ağırlaştı.
Herkes birkaç saniye kapıya baktı.
Ama kimse ne diyeceğini bilmiyordu.
Hayal ise tek kelime etmedi.
Ne Mert'in arkasından seslendi.
Ne de olanlar hakkında bir şey söyledi.
Sadece başını eğdi.
Yüzündeki ifadeyi tam okuyamıyordum ama onu yeterince tanıyordum.
Bu sessizlik iyiye işaret değildi.
Birkaç saniye sonra arkasını döndü ve merdivenlere yöneldi.
"Hayal..." diye seslendim.
Durmadı.
Sadece elini hafifçe kaldırıp duyduğunu belli etti.
Sonra yukarı çıkmaya devam etti.
Merdivenlerden çıkan ayak sesleri evin içinde yankılandı.
Herkes onu izliyordu.
Hayal koridorun sonuna ulaştığında gözden kayboldu.
Ve birkaç saniye sonra...
Tak!
Oda kapısının kapanma sesi duyuldu.
Burnumdan nefes verdim.
"Büyük ihtimalle yine ağlayacak."
Kollarımı göğsümde birleştirdim.
"Şu sulu göz."
Söylenir gibi konuşsam da içimde hafif bir endişe vardı.
Çünkü Hayal'i tanıyordum.
Canı yandığında bağırırdı.
Sinirlendiğinde tartışırdı.
Ama odasına kapanıyorsa...
İşte o zaman gerçekten üzülmüş oluyordu.
Başımı merdivenlere çevirdim.
Bir an gidip gitmemeyi düşündüm.
Sonuçta yalnız kalmak istiyorsa rahatsız etmek istemiyordum.
Ama diğer yandan...
Hayal'in yalnız kaldığında düşüncelerinin içinde kaybolma gibi kötü bir huyu vardı.
Ve bu huyunu hiç sevmiyordum.
Evin içindeki sessizlik hâlâ dağılmamıştı.
Herkes biraz önce yaşananları düşünüyormuş gibi görünüyordu.
Miran ise kapıya baktıktan sonra Ateş'e doğru bir adım attı.
"Ateş."
Ateş başını kaldırdı.
"Sen kızların yanında kal."
Sesi her zamanki gibi sakindi ama itiraz kabul etmeyecek kadar netti.
"Ben Mert'i bulup geleceğim."
Ardından kısa bir duraksadı.
"Dikkatli ol."
Bunu Ateş'e söylemişti ama son cümleyi kurarken gözleri bana kaydı.
O uyarıcı bakışı yakalamamam mümkün değildi.
Sanki özellikle bana söylüyordu.
Sanki başımıza bir iş açacakmışız gibi.
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum.
Ateş ise kaşlarını çattı.
"Ben de gelseydim."
Miran hiç düşünmeden başını iki yana salladı.
"Hayır."
"Neden?"
"Kızları evde tek bırakamayız."
Ateş bir şey söyleyecek gibi oldu ama Miran devam etti.
"Sen de biliyorsun."
Bu kez gerçekten gözlerimi devirdim.
Kollarımı göğsümde birleştirdim.
"Aman tabii."
İkisi de bana döndü.
"Biz kızlar evde yalnız kalınca anında ortadan kayboluyoruz zaten."
Yüzümde sahte bir ciddiyet vardı.
"Bir bırakmayın bizi."
Başımı salladım.
"Kaçarız sonra."
Ateş'in dudaklarının kenarı kıvrıldı.
Ben ise devam ettim.
"Maazallah, bizsiz ne yaparsınız sonra?"
Bu kez birkaç kişinin yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Ateş başını eğip kısa bir kahkaha attı.
Miran ise bana bakmaya devam etti.
Yüzünde bir ifade yoktu.
Bu da nedense beni daha çok eğlendiriyordu.
"Komik."
"Teşekkür ederim."
"İltifat etmedim."
"Ben öyle algılamayı tercih ettim."
Ateş bu kez güldü.
Miran ise derin bir nefes verdi.
Sanki benimle uğraşacak enerjisi kalmamış gibiydi.
Sonra kapıya yöneldi.
Tam çıkmadan önce bir kez daha dönüp bana baktı.
O bakışın anlamını çözemedim.
Ya da çözmek istemedim.
Ama bir şey söylemeden dışarı çıktı.
Kapı kapanırken ben hâlâ gözlerimi devirmiş halde duruyordum.
"Şu adam gerçekten fazla dramatik."
Diye mırıldandım.
Ateş'in bastırmaya çalıştığı kahkaha sesi ise hemen ardından geldi.
Ateş'in kahkahasını duyunca istemsizce sırttım.
"Ne var?" dedim.
Ateş başını iki yana salladı.
"Yok bir şey."
Ama yüzündeki gülümseme kaybolmuyordu.
İşin garip yanı, Miran çıkmadan hemen önce onun yüzünde bile belli belirsiz bir ifadeye benzer bir şey görmüştüm.
Neredeyse gülecekti.
Neredeyse.
Bu düşünceyle gözlerimi devirdim.
"Harika."
Kendi kendime söylendim.
"Gülmeyen adamı bile güldürmüşüm resmen."
Ateş yeniden gülerken ben başımı salladım.
Evdeki gergin hava biraz olsun dağılmıştı ama bunun uzun sürmeyeceğini biliyordum.
Mert gitmişti.
Hayal odasına kapanmıştı.
Ve Miran onu bulmaya çıkmıştı.
Bu evde sakin geçen bir gün istemek gerçekten fazla şey istemekti.
Bir süre sonra herkes kendi köşesine çekildi.
Kimisi salona geçti.
Kimisi mutfağa.
Konuşmalar azaldı.
Ev yeniden sessizleşmeye başladı.
Ben ise gözlerimi merdivenlere çevirdim.
Aklım hâlâ Hayal'deydi.
Az önceki tartışma sırasında ne kadar kırıldığını görmüştüm.
Ve onu tanıyorsam...
Şu an büyük ihtimalle ağlıyordu.
Burnumdan nefes verdim.
Sonra merdivenlere yöneldim.
Basamakları yavaşça çıkarken evin üst katı her zamanki gibi sessizdi.
Koridora ulaştığımda birkaç saniye durdum.
Hayal'in odasının kapısı kapalıydı.
İçeriden hiçbir ses gelmiyordu.
Kapıya yaklaşıp hafifçe tıklattım.
Cevap gelmedi.
"Hayal?"
Sessizlik.
Kaşlarım çatıldı.
Bir kez daha kapıya vurdum.
"Bak eğer içeride ağlıyorsan bunu sonsuza kadar saklayamazsın."
Yine cevap yoktu.
Kapıya yaslanıp iç çektim.
Kapıyı birkaç kez tıklattıktan sonra içeriden hâlâ ses gelmeyince kapıyı yavaşça araladım.
"Hayal?"
İçeri girdim.
Ve gördüğüm manzara hiç şaşırtmadı beni.
Tam da tahmin ettiğim gibiydi.
Hayal yatağın üzerinde oturuyordu. Dizlerini kendine çekmişti. Gözleri kıpkırmızıydı ve yanaklarında kurumuş gözyaşı izleri vardı.
İç çektim.
"Sulu göz yine iş başında."
Hayal bana ters ters baktı.
"Ne kadar komiksin."
"Teşekkür ederim."
"Bu iltifat değildi."
"Duyduğum şeyi alıyorum."
Bu kez gözlerini devirdi.
Ben de gidip yanına oturdum.
Yatağın hafifçe çökmesiyle omzunu omzuma yasladı.
"Bu kadar neden ağlıyorsun?" diye sordum.
Sesimdeki alay yerini yumuşaklığa bırakmıştı.
Hayal başını kaldırdı.
Gözlerinde sadece üzüntü değil, yorgunluk da vardı.
"Sence bu yaşadıklarımız normal mi?"
Odası birkaç saniye sessizliğe gömüldü.
Sorusu havada kaldı.
Başımı hafifçe yana eğdim.
"Değil tabii."
Bunu inkâr edecek değildim.
Yaşadıklarımızın hiçbir yanı normal değildi.
Hayal acı bir şekilde güldü.
"İşte ben de bundan bahsediyorum."
Ellerini yüzüne götürdü.
"Bazen her şey üst üste geliyor gibi hissediyorum."
Omzuna hafifçe dokundum.
"Ama biliyorsun..."
Hayal bana baktı.
"Bir planımız var."
Bu kez sesim daha kararlıydı.
"Ve onu gerçekleştireceğiz."
Hayal hiçbir şey demedi.
Ben devam ettim.
"Buraya kadar boşuna gelmedik."
"Rüya..."
"Hayır, ciddiyim."
Yüzümü ona çevirdim.
"Bu kadar şey yaşadık diye vazgeçecek değiliz."
Hayal'in gözleri doldu ama bu kez ağlamadı.
Sadece beni dinledi.
"Belki şu an her şey karmakarışık."
Omzunu hafifçe dürttüm.
"Ama sonunda bunu başaracağız."
Hayal burnunu çekti.
"Bazen senin bu kadar emin olabilmene sinir oluyorum."
İstemsizce güldüm.
"Ben de bazen senin bu kadar ağlayabilmene sinir oluyorum."
Hayal istemsizce gülümsedi.
Küçük bir gülümsemeydi.
Ama yine de gülümsemeydi.
Ve o an için bu bile yeterliydi.
Hayal'in yüzündeki gülümseme birkaç saniye içinde kayboldu.
Bunu fark etmemek mümkün değildi.
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
"Tamam..."
Yatağın başlığına yaslandım.
"Şimdi asıl konuya gelelim."
Hayal'in bakışları hemen kaçtı.
Bu bile bana yeterliydi.
Dudaklarımın kenarı kıvrıldı.
"Sen Mert'le kavga ettiğin için ağlıyorsun, değil mi?"
Hayal anında bana dönmedi.
Aksine gözlerini yere indirdi.
"Böyle bir şey yok."
"Hayal."
"Yok dedim."
"Hayal."
Bu kez yüzünü yastığa gömmeye çalıştı.
Ben ise gülmemek için kendimi zor tutuyordum.
"Çekip gitti diye üzgünsün."
Sessizlik.
"Ve şu an büyük ihtimalle onun nerede olduğunu düşünüyorsun."
Hayal yine sustu.
Sonra yavaşça başını salladı.
O kadar küçüktü ki hareketi, görmesem kaçırabilirdim.
Ama gördüm.
Ve yüzümde zafer kazanmış gibi bir ifade oluştu.
"Yakaladım seni."
Hayal yastığı alıp bana fırlattı.
"Sus."
Yastık omzuma çarpıp düştü.
Ben ise kahkaha attım.
"Sen seviyorsun o çocuğu."
Hayal'in kulakları bir anda kızardı.
Bu görüntü beni daha da eğlendirdi.
O ise gözlerini devirdi.
"Çok mu belli oluyor?"
Bu kez gerçekten güldüm.
"Hayal."
"Evet?"
"Senin dışındaki herkes fark etmiş durumda."
Hayal iki eliyle yüzünü kapattı.
"Harika."
"Gerçekten harika."
"Ben yerin dibine gireyim."
Omzuna hafifçe vurup sırttım.
"Abartma."
"Abartmıyorum."
Yüzünü ellerinin arasından çıkardı.
"Ben bu kadar belli ettiğimi düşünmüyordum."
"İnan bana ediyorsun."
Hayal derin bir iç çekti.
Sonra sessizce kapıya baktı.
Sanki Mert birazdan geri gelecekmiş gibi.
Ve o küçük hareket bile bana her şeyi anlatmaya yetmişti. Çünkü bazen insanın en çok özlediği kişiyi anlamak için tek bir bakış yeterli oluyordu.
Hayal'i biraz olsun sakinleştirdikten sonra odadan çıktım.
Bazen insanların yalnız kalmaya ihtiyacı olurdu. Hayal de onlardan biriydi. Yanında ne kadar oturursam oturayım, bazı şeyleri kendi başına düşünmesi gerekiyordu.
Kapıyı sessizce kapattım.
Koridor yine sessizdi.
Ev de...
Garipti.
Bu ev hiçbir zaman tamamen sessiz olmuyordu. Bir yerlerden mutlaka bir ses gelirdi. Ateş'in konuşması, Hayal'in şikâyetleri, Mert'in söylenmeleri...
Ama şimdi hiçbir şey yoktu.
Korkuluklara yaslanıp aşağı baktım.
Boş.
Miran ve Mert hâlâ dönmemiş olmalıydı.
İçimde açıklayamadığım bir huzursuzluk vardı. Belki Mert yüzündendi. Belki de biraz önce Miran'la yaşadığımız konuşmadan.
Düşünmek istemiyordum.
Bu yüzden yürümeye devam ettim.
Tam o sırada gözüm bir kapıya takıldı.
Miran'ın çalışma odası.
Adımlarım yavaşladı.
İçimdeki merak hemen kendini göstermişti.
Aslında dönüp gitmeliydim.
Normal bir insan bunu yapardı.
Ama ben hiçbir zaman çok normal biri olmadım.
Hem... bir odadan ne çıkabilirdi ki?
Kapıya biraz daha yaklaştım.
Elimi kapı koluna koyduğumda kısa bir tereddüt yaşadım.
Bu onun özel alanıydı.
Girmemem gerekiyordu.
Ama sonra aklıma toplantı odasında yaşananlar geldi.
Onun bana baktığı anlar.
Söylediği şeyler.
Sinirle iç çektim.
Sanki beni sinirlendirme konusunda özel eğitim almış gibiydi.
Kapıyı araladım.
Oda sessizdi.
Beklediğim gibi.
İçeri adım attığımda ilk dikkatimi çeken şey düzen oldu.
Her şey yerli yerindeydi.
Rahatsız edecek kadar.
Masanın üzerindeki dosyalar bile kusursuz görünüyordu.
İnsan gerçekten böyle yaşayabilir miydi?
Bakışlarım odanın içinde dolaştı.
Kitaplık.
Dosyalar.
Raflar.
Notlar.
Her şey Miran'ın kendisi gibiydi.
Kontrollü.
Mesafeli.
Düzenli.
Buraya geldiğimde odayı inceleme fırsatım olmamıştı.
Bir anlığına kendimi burada olmaması gereken biri gibi hissettim.
Ama bu his merakımı bastırmaya yetmedi.
Yavaşça masaya yaklaştım.
Belki de burada onu anlamamı sağlayacak bir şey bulurdum.
Belki de dışarıdan görünen o soğuk tavrının altında ne olduğunu.
Ya da belki hiçbir şey bulamazdım.
Tam geri dönmeyi düşünürken gözüm masanın köşesine takıldı.
Küçük siyah bir defter.
Diğer eşyaların aksine kusursuz durmuyordu.
Biraz yana kaymıştı.
Sanki aceleyle bırakılmış gibiydi.
Kaşlarım çatıldı.
Nedense bütün dikkatimi çekmişti.
Kalbim hafifçe hızlandı.
Merak yüzünden.
Sadece merak.
En azından kendime söylediğim buydu.
Elimi yavaşça uzattım.
Parmak uçlarım kapağa yaklaşırken içimde garip bir his oluştu.
Sanki açarsam geri dönüşü olmayan bir şey yapacakmışım gibi.
Ama yine de durmadım.
Ve tam o sırada...
Aşağıdan kapının açılma sesi geldi.
Elim havada kaldı.
Donup kaldım.
Birkaç saniye sonra koridorda yankılanan ayak seslerini duydum.
Birileri eve dönmüştü.
Ve nedense içimde kötü bir his oluşmaya başlamıştı.
Kapının açılma sesini duyduktan sonra içimdeki huzursuzluk iyice arttı.
Çıkmalıydım.
Hem de hemen.
Zaten burada yeterince kalmıştım.
Elimi siyah deftere uzattım. Onu aldığım yere bırakıp hiçbir şey olmamış gibi odadan çıkacaktım.
Ama tam yerine koymaya çalışırken elim kaydı.
Defter parmaklarımın arasından kurtulup yere düştü.
"Ah..."
Sessiz odada çıkan ses bana gereğinden fazla yüksek geldi.
Panikle eğildim.
Tam defteri alacakken arasından birkaç fotoğraf kayarak zemine yayıldı.
Bir an öylece kaldım.
Sonra istemsizce en yakındaki fotoğrafı elime aldım.
Miran vardı.
Yanında da bir kız.
İkisi de kameraya bakıyordu.
Kızın yüzünde sıcak bir gülümseme vardı.
Sanırım Cansu.
Başka kim olabilirdi ki?
Fotoğrafı yerine bırakıp diğerine uzandım.
Bu kez Miran ve bir adam vardı.
Birbirlerine benziyorlardı.
Muhtemelen abisiydi.
Fotoğrafları toplamak için eğildiğim sırada gözüm başka bir kareye takıldı.
Bu kez nefesim yavaşladı.
Fotoğraf tanıdık gelmişti.
Fazlasıyla tanıdık.
Elime aldım.
Ve dikkatlice baktım.
Bu...
Bizim eski evimizin yakınındaki parktı.
Emin olmak için fotoğrafı biraz daha yaklaştırdım.
Evet.
Yanılmıyordum.
O park.
Çocukluğumun geçtiği yer.
Kaşlarım çatıldı.
Peki bu fotoğraf Miran'da ne arıyordu?
Bakışlarım fotoğrafın içindeki insanlara kaydı.
Ön tarafta iki çocuk vardı.
Birisi...
Abimdi.
Diğeri ise Miran'dı.
İkisi kameraya bakarken gülümsüyordu.
Kalbim hızlandı.
Bir dakika...
Abim ve Miran mı?
Fotoğrafı daha dikkatli incelemeye başladım.
Ve o an arka tarafta iki küçük siluet fark ettim.
Bir kız salıncağın yanında durmuştu.
Diğeri onun yanında.
Hayal.
Ve ben.
Nefesim boğazımda düğümlendi.
Bu günü hatırlıyordum.
Belirsiz de olsa...
Hatırlıyordum.
Yaz tatiliydi.
Abim bütün gün dışarıda dolaşmıştı.
Yanında sürekli bir çocuk vardı.
Ama yüzünü hiç hatırlamıyordum.
Yoksa...
Yoksa o çocuk Miran mıydı?
Fotoğrafa biraz daha yaklaştım.
Anılar zihnimin bir köşesinden çıkmaya çalışıyordu.
Tam hatırlayacak gibi olduğum anda—
Kapı aniden açıldı.
İrkilerek başımı kaldırdım.
Kalbim bir anda hızlandı.
Kapının önünde Miran duruyordu.
Bakışları önce elimdeki fotoğrafa, sonra yere saçılmış diğerlerine kaydı.
Yüzündeki ifade saniyeler içinde değişmişti.
Ve bu değişim hiç hoşuma gitmedi.
Gözlerini yeniden bana çevirdi.
Bu kez sesi daha sert çıktı.
"Senin burada ne işin var?"

“Bu fotoğraf bir tesadüf mü, yoksa her şey başından beri planlı mı?”
Yada;
“Bu karşılaşma bir başlangıç mı, yoksa zaten başlamış bir şeyin devamı mı?”
Devam edecek...