19. bölüm · Zoraki Misafir

16. Bölüm | Özel Bölüm

Yaren Key

Gökyüzü güneşi uğurlarken, onlar birbirlerinin kalbine biraz daha yaklaştı... Ama her güzel anın ardından yaklaşan bir fırtına vardı. ✨

Bir anlığına zaman yine durmuş gibiydi.
Nefesim boğazımda düğümlenirken, belimi saran güçlü kollar sayesinde düşmekten son anda kurtulmuştum.
Kalbim öyle hızlı atıyordu ki, sanki biraz daha böyle kalırsam göğsümden çıkacakmış gibi hissediyordum.
Başımı yavaşça kaldırdım.
Islak saçlarından süzülen birkaç damla su, boynundan göğsüne doğru usulca ilerliyordu. Belli ki banyodan yeni çıkmıştı. Üzerinde sadece eşofman vardı ve hâlâ beni düşmemem için sıkıca tutuyordu.
Bakışlarımız buluştu.
Ne o konuşuyordu...
Ne de ben.
Koridorun sessizliği, ikimizin hızlanan nefesleriyle dolmuş gibiydi.
Gözlerimi kaçırmaya çalıştım ama beceremedim. Her baktığımda o koyu gözlerde biraz daha kayboluyordum.
Belimdeki sıcak dokunuşunu hissedebiliyordum.
İşin en garip yanı ise, bu yakınlık beni huzursuz etmek yerine tuhaf bir şekilde sakinleştiriyordu.
Dün gece bahçede yaşananlar, istemsizce gözlerimin önünden geçti.
"Sen benim ilk aşkımsın."
O cümle yeniden kulaklarımda yankılanınca yanaklarımın ısındığını hissettim.
Tam o sırada, hâlâ onun kollarının arasında olduğumu fark edince gözlerim bir anda büyüdü.
İçimde yükselen utançla birlikte nefesimi tuttum.
"Allah'ım..." diye geçirdim içimden.
"...Yine mi sen?" diye mırıldandım.
Bunu söyler söylemez dudaklarının kenarı belli belirsiz yukarı kıvrıldı.
Bir an duraksadım.
Yoksa...
Bunu sesli mi söylemiştim?
Gözlerim istemsizce büyürken yüzümün hızla kızardığını hissettim. Utançtan ne yapacağımı bilemez hâle gelmiştim. Bir an önce ondan uzaklaşmak istedim.
Belimi saran kollarından kurtulmak istercesine geriye doğru bir adım attım.
Ama attığım o adımın ne kadar büyük bir hata olduğunu saniyesinde fark ettim.
Ayağım merdivenin kenarına denk gelmişti.
Dengem yeniden bozulurken bedenim geriye doğru savruldu.
Tam düşeceğimi sandığım anda Miran hızlıca hareket etti.
Bir eli yeniden belimi kavrarken diğer eli kolumdan destek oldu ve beni kendine doğru çekti.
Bir anda tekrar göğsüne çarpmıştım.
Kalbim bu kez daha da hızlı atmaya başladı.
Miran kaşlarını hafifçe çatıp bana baktı.
"Dikkat et... Düşeceksin."
Sesinde hafif bir uyarı vardı ama aynı zamanda endişesini de gizleyemiyordu.
Ben ise utancımdan gözlerimi kaldırıp ona bakamıyordum.
Birkaç saniye daha dengemi toparlamamı bekledi.
Düşmeyeceğime emin olduktan sonra beni yavaşça merdivenin düz kısmına bıraktı.
Belimdeki sıcaklığı çekilirken aramızdaki mesafe yeniden oluştu.
Ama nedense...
Kalbimde bıraktığı etki hâlâ aynıydı.
Oradan bir an önce uzaklaşmak istiyordum.
Boğazımı temizleyip gözlerimi ondan kaçırdım.
"Ee... Ben bir Hayal'e bakayım. Uyanmış olmalı."
Sesim beklediğimden daha kısık çıkmıştı.
Cevabını bile beklemeden hızlı adımlarla yürümeye başladım.
Tam birkaç adım atmıştım ki bir şeyi unuttuğumu fark ettim.
Bir anda durup arkamı döndüm.
Miran hâlâ olduğu yerde bana bakıyordu.
Yanaklarımdaki sıcaklık yeniden artarken utangaç bir tebessümle,
"Şey... Teşekkür ederim." dedim.
Daha fazla beklemeden arkamı dönüp neredeyse koşar adımlarla Hayal'in odasına girdim.
Kapıyı arkamdan kapatır kapatmaz sırtımı kapıya yasladım.
Derin bir nefes verdim.
Elim istemsizce göğsüme gitti.
Kalbim...
Çok hızlı atıyordu.
Sanki göğüs kafesime sığmıyor, biraz daha hızlanırsa yerinden çıkacakmış gibi hissediyordum.
Gözlerimi sıkıca kapattım.
"Allah'ım..." diye fısıldadım kendi kendime.
"Az önce neydi öyle?"
Onu...
İlk defa o hâlde görmüştüm.
Islak saçları...
Çıplak göğsü...
Ve beni düşmemem için belimden tutan o güçlü kollar...
O görüntü gözümün önünden gitmiyordu.
Yanaklarım yeniden alev alev yanmaya başladı.
İki elimle yüzümü kapattım.
"Rüya, kendine gel..." diye söylendim.
"Aklını başına topla."
Ama olmuyordu.
Ne kadar düşünmemeye çalışsam da biraz önce yaşananlar zihnimin içinde dönüp duruyordu.
Elimi yeniden kalbimin üzerine koydum.
Hâlâ deli gibi atıyordu.
"Normal mi bu?" diye geçirdim içimden.
"Neden bu kadar hızlı atıyorsun?"
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Aptal kalp..."
"Neden bu kadar heyecanlanıyorsun ki?"
Sanki kendi kalbimle inatlaşıyordum.
Bir yanım, hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyordu.
Diğer yanım ise her geçen saniye Miran'a biraz daha yaklaşmaktan korkuyordu.
Ve galiba...
En büyük savaşı da kendi içimde veriyordum.
Kendi kendimle sessizce tartışıp dururken odanın içinden gelen başka bir ses düşüncelerimi böldü.
"Rüya..."
Başımı yavaşça o tarafa çevirdim.
"Sen kalbinle mi tartışıyorsun, bana mı öyle geliyor?"
Hayal, yatağın üzerinde bağdaş kurmuş oturmuş, kollarını göğsünde birleştirmiş hâlde bana merakla bakıyordu. Dudaklarının kenarındaki muzip gülümseme ise her şeyi ele veriyordu.
Gözlerimi devirip kapıdan ayrıldım.
"Yok be, ne alakası var?" dedim, olabildiğince umursamaz görünmeye çalışarak. "Sana öyle gelmiş."
Sözlerim ne kadar rahat çıkmaya çalışsa da sesimdeki hafif telaşı ben bile fark edebiliyordum.
Hayal ise bana inanmış gibi görünmüyordu. Şüpheli bakışlarını bir an bile üzerimden ayırmadan beni izlemeye devam etti.
Ben de daha fazla dikkat çekmemek için hızla onun yanına gidip yatağa oturdum.
"Ee..." dedim konuyu değiştirmeye çalışarak.
"Seni hâlâ uyuyorsun sanıyordum."
Ama içimde bir his, Hayal'in bu konuyu öyle kolay kolay kapatmayacağını söylüyordu.
Hayal gözlerini kısıp bana birkaç saniye daha baktı.
"Rüya..."
"Efendim?"
"Yalan söylerken kulağın kızarıyor biliyor musun?"
İstemsizce elim kulağıma gitti.
"Ne?"
Hayal bir anda kahkaha attı.
"Bak! Şimdi de kontrol ettin."
Gözlerimi devirip omzuna hafifçe vurdum.
"Ya dalga geçme."
"Geçerim tabii." dedi kıkırdayarak. "Az önce odaya nasıl girdiğini ben gördüm. Nefes nefeseydin. Kapıyı kapatır kapatmaz da kalbini tutmaya başladın."
Sessiz kaldım.
"Eee..." diye devam etti. "Buraya doğru gelirken neler oldu?"
"Hiç."
"Rüya."
"Gerçekten hiçbir şey olmadı."
"Bana bak."
İstemeyerek başımı kaldırdım.
"Hiçbir şey olmadı diyorsun ama yüzün domates gibi olmuş."
Derin bir nefes verdim.
"Hayal..."
"Ne?"
"Gerçekten anlatılacak bir şey yok."
Hayal dudaklarını büzüp bana birkaç saniye baktı.
"Tamam..." dedi sonunda.
Bir anlığına rahatladığımı hissettim.
Ama o rahatlama yalnızca iki saniye sürdü.
"Demek ki anlatmayacaksın."
Başımı salladım.
"Hayır."
"O zaman ben tahmin edeyim."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Ne?"
İki elini dizlerine vurup heyecanla bana doğru eğildi.
"Buraya doğru gelirken merdivende yine Miran vardı."
Sessiz kaldım.
"Sonra sen ona çarptın."
Yutkundum.
"Ve..."
Dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı.
"Kesin yine romantik bir şey oldu."
Der demez başımı iki yana salladım.
"Hayır ya, ne romantikliği?" dedim aceleyle. "Saçmalama. Hiçbir şey olmadı."
Bunu söylerken bile sesimin gereğinden fazla telaşlı çıktığını fark ettim. Sanki söylediklerimle önce Hayal'i değil, kendimi ikna etmeye çalışıyordum.
Dün akşamdan beri yaşananlar aklımı altüst etmişti. Miran'ın bana söyledikleri... O birkaç saniyelik yakınlık... Bu sabah merdivenlerde yaşadığımız o talihsiz karşılaşma...
Bunların hiçbirine nasıl bir anlam yüklemem gerektiğini bilmiyordum.
Kalbim başka şeyler söylüyor, aklım ise sürekli kendimi durdurmaya çalışıyordu.
"Kendine gel, Rüya." diye geçirdim içimden. "Bu kadar düşünme."
Ama düşünmeden de duramıyordum.
Miran ne zaman karşıma çıksa, bütün dengem bozuluyordu.
Sanki ne söyleyeceğimi, nasıl davranacağımı unutuyordum.
İçimde yükselen bu karmaşaya bir isim bile veremiyordum.
En iyisi...
Bir süre ondan uzak durmaktı.
Evet.
Sanırım Miran'la karşılaşmamak için odamdan mümkün olduğunca çıkmamam gerekiyordu.
En azından kalbim normale dönene kadar...
Hayal hâlâ benden bir cevap beklercesine heyecanla bana bakıyordu. Gözleri resmen "Devam et!" diye bağırıyordu.
Daha fazla dayanamadım.
Derin bir nefes verip gözlerimi devirdim.
"Off... Tamam ya!" dedim teslim olmuş bir ifadeyle. "Medyumsun, kabul ediyorum. Doğru bildin."
Hayal'in yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı.
"Biliyordum!" diye sevinçle ellerini birbirine vurdu.
Ben de istemsizce gülümsedim.
"Merdivenlerden çıkıyordum. Son basamakta birine çarptım. Dengemi kaybedip az kalsın düşüyordum."
Bunu söyler söylemez Hayal'in yüzündeki heyecan yerini endişeye bıraktı.
"Ne?" dedi telaşla.
"İyi misin? Bir yerin acıdı mı? Düştün mü? Başını falan çarpmadın değil mi?"
Sorular peş peşe gelmeye başlayınca gülerek elimi kaldırıp onu susturdum.
"Hayal..." dedim başımı iki yana sallayarak. "İyi olmasam şu an burada seninle oturuyor olur muydum?"
Omzuna hafifçe vurdum.
"Âlemsin vallahi."
Hayal dudaklarını büzdü.
"Ne bileyim ben..." diye söylendi. "Sen öyle söyleyince korktum."
Ardından merakı yine ağır bastı.
Başını bana doğru uzattı.
"Eee..."
"Sonra ne oldu?"
İçimden derin bir nefes verdim.
"Bu kızın konudan konuya geçişi gerçekten inanılmaz." diye geçirdim içimden.
"Sonra..." dedim yavaşça.
"Beni tuttu."
"Düşmeyeyim diye belimden yakaladı."
Bir an duraksadım.
"Sanırım duştan yeni çıkmıştı..."
Hayal'in kaşları merakla havaya kalktı.
"Üzerinde..."
"...hiç üstü yoktu."
Sözlerim biter bitmez Hayal'in gözleri fal taşı gibi açıldı.
"Şaka yapıyorsun!"
"Çıplak mıydı yani?"
Yüzüm bir anda kıpkırmızı oldu.
"Hayııır!" dedim aceleyle.
"Sadece üstünde tişört yoktu."
"Abartma hemen."
Hayal birkaç saniye bana baktı, sonra dudaklarının kenarı yavaş yavaş yukarı kıvrıldı.
"Bakmışsın ama."
O an yüzümü ellerimle kapatasım geldi.
"Hayal!"
"Ne var? Ben bir şey demedim."
Dudaklarını birbirine bastırıp gülmemeye çalışıyordu ama gözlerinin içi resmen gülüyordu.
Hayal öyle deyince istemsizce gözlerimin önüne az önceki görüntü geldi.
Islak saçlarından süzülen su damlaları... Yüzünün keskin hatlarından yavaşça boynuna, oradan da göğsüne doğru akıyordu. Bir de o kendinden emin, serseri gülümsemesi...
O anı düşününce farkında bile olmadan dudaklarımın kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.
Düşüncelerimin içinde kaybolmuşken Hayal bunu fark etmekte gecikmedi.
Elini gözlerimin önünde şıklattı.
"Hey!" dedi sırıtarak. "Neler düşünüyorsun sen öyle?"
Bana biraz daha yaklaşıp kaşlarını anlamlı bir şekilde kaldırdı.
"Yoksaaa..."
Cümlesini tamamlamasına fırsat vermeden hızla ağzını elimle kapattım.
"Sakın!" dedim utançla. "Yok öyle bir şey."
Hayal gözlerini devirirken ben hızla ayağa kalktım.
"Ben buraya ne için gelmiştim ki?" diye kendi kendime söylenerek odanın içinde birkaç adım attım.
Sağa baktım... Sola baktım... Sonra bir anda durdum.
"Hah!"
Parmaklarımı şıklattım.
"Kahvaltı!"
Yüzümde kocaman bir gülümseme belirdi.
"Hadi aşağı inelim. Bugün omletleri ben yaptım."
Kollarımı göğsümde birleştirip kendimden emin bir tavırla ekledim:
"Hem de öyle böyle değil. Bayılacaksın."
Hayal gülerek yataktan kalktı.
"Tamam." dedi başını sallayarak. "Şimdilik bu konuyu rafa kaldırıyorum."
Sonra bana anlamlı bir bakış attı.
"Ama bu iş burada bitmedi, haberin olsun."
Ardından yüzünde yaramaz bir gülümseme belirdi.
"Şimdi hadi. Senin o meşhur omletlerini yemeyeli uzun zaman oldu."
Dedikten sonra ikimiz de gülümseyerek odadan çıktık.
Merdivenlere doğru yürürken içimdeki heyecan hâlâ dinmemişti. Ama en azından... Bir süreliğine de olsa düşüncelerimi kahvaltıyla meşgul etmeyi başarmıştım.
Hayal'le birlikte merdivenlerden inip salona geçtik. Salonu geçer geçmez arka bahçeye açılan kapıdan dışarı çıktık.
Sabah güneşi bahçeyi sıcacık aydınlatıyordu. Büyük masanın üzeri çeşit çeşit kahvaltılıklarla donatılmıştı. Demek ki herkes çoktan uyanmıştı.
Etrafıma kısa bir göz attığımda tek eksiğin biz olduğumuzu fark ettim.
Bizi ilk fark eden yine Gökçe oldu.
Yüzünde sıcacık bir gülümsemeyle elini salladı.
"Aaa, kızlar da geldi! Tamam, şimdi herkes tamamlandı. Hadi geçin yerlerinize."
Gökçe'nin sesiyle birlikte masadaki herkes dönüp bize baktı.
Mert gülümseyerek, "Günaydın kızlar." dedi.
"Günaydın." diye karşılık verdik Hayal'le aynı anda.
Ardından Ateş de başını hafifçe sallayıp, "Günaydın." dedi.
Biz de tebessüm ederek selamını aldık.
Masaya doğru yürümeye başladık.
Tam o sırada, üzerimde dolaşan tek bir bakışın ağırlığını hissettim.
İçimde garip bir his oluştu.
İstemeden başımı o tarafa çevirdim.
Miran...
Diğerleri gibi günaydın dememişti.
Konuşmuyordu da.
Sadece bana bakıyordu.
Sessizce...
Hiç gözlerini kaçırmadan.
O bakışlar öyle derindi ki birkaç saniye içinde nefesimi tutmama neden oldu.
"Yapma..." diye geçirdim içimden.
'Bana öyle bakma'
Daha birkaç dakika önce merdivenlerde yaşananlar gözümün önünden geçti.
Islak saçları...
Beni belimden tutuşu...
"Dikkat et, düşeceksin." deyişi...
Kalbim istemsizce yine hızlandı.
"Rüya, kendine gel." diye kendi kendime soylendim.
"Daha sabahın körü. Ne bu hâlin?"
Başımı hemen başka tarafa çevirdim.
Onunla göz göze gelmeye cesaret edemiyordum.
Çünkü her baktığımda, dün gece bahçede yaşananlar aklıma geliyor, dudaklarımda hâlâ o kısacık temasın izini hissediyormuş gibi oluyordum.
"Yok..."dedim içimden.
"Bugün normal davranacağım."
"Sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi..."
"Bunu yapabilirsin, Rüya."
Ama kendimi ne kadar ikna etmeye çalışsam da, kalbim söylediklerime pek de inanıyor gibi değildi.
Derin bir nefes alıp Hayal'le birlikte boş sandalyelere doğru yürüdüm.
Tam oturacağım sırada, onun bakışlarının hâlâ üzerimde olduğunu hissettim.
Başımı kaldırmadım.
Çünkü biliyordum...
Göz göze gelirsem, bütün o uğraşım birkaç saniye içinde boşa gidecekti.
Masaya oturduğumuzdan beri garip bir sessizlik hâkimdi.
Herkes kahvaltısıyla ilgileniyor, arada bir tabaklardan gelen çatal sesleri duyuluyordu.
Ben ise üzerimde dolaşan o bakışlara aldırmamaya çalışarak sessizce kahvaltımı ediyordum.
"Bakmıyor gibi davran, Rüya..."diye geçirdim içimden.
"Sakın başını kaldırma."
Çünkü kaldırırsam kimin bana baktığını çok iyi biliyordum.
Tam o sırada Gökçe neşeli sesiyle sessizliği bozdu.
"Ee, omletler nasıl olmuş bakalım?" dedi gülümseyerek. "Bugün hepsini Rüya hazırladı."
O cümleyle birlikte masadaki bütün bakışlar yeniden bana döndü.
Tabii...
Bir kişi hariç.
Çünkü o zaten en başından beri gözlerini üzerimden ayırmıyordu.
Yanaklarımın hafifçe ısındığını hissettim.
Mert ilk konuşan oldu.
"Gerçekten çok güzel olmuş." dedi elindeki çatalı kaldırarak.
"Sanırım hayatımda yediğim en güzel omlet buydu."
İstemsizce gülümsedim.
"Teşekkür ederim."
Ardından Ateş de başını salladı.
"Ellerine sağlık."
Diğerleri de tek tek teşekkür edince içimi tatlı bir mutluluk kapladı.
"Demek ki gerçekten beğenmişler..."diye geçirdim içimden.
Tek konuşmayan kişi ise Miran'dı.
Başını hafifçe geriye yaslamış, kollarını göğsünde birleştirmişti.
Yüzündeki o tanıdık, yaramaz gülümseme ise bir şeylerin habercisiydi.
"Şimdi kesin bir şey diyecek..."
Ve düşündüğüm gibi de oldu.
"Neyse..." dedi sonunda.
"Omlet güzeldi."
Kısa bir an durdu.
"Ama fazla yedik."
Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.
"Zehirlenmeyiz değil mi?"
Masadakiler hafifçe gülerken ben de ona baktım.
Demek oyun başlıyordu.
Masaya doğru biraz eğilip kollarımı birleştirdim.
"Vallahi..." dedim gülümseyerek.
"Az önce gayet iştahla yiyordun."
"Tabağında tek lokma bile bırakmadın."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Eğer ilk lokmada bir şey olmadıysa bundan sonra da olmaz."
Sözlerimi bitirince ben de gülmeye başladım.
Onun bana sataşmasına aynı şekilde karşılık vermem belli ki hoşuna gitmişti.
Çünkü yüzündeki sırıtış biraz daha büyüdü.
"Kim bilir..." dedi omuz silkerek.
"Belki bizi zehirleyip kaçmaya çalışıyorsundur."
Kısa bir an durdu.
"Ya da omletin içine uyku ilacı koymuşsundur."
İçimden bir kahkaha yükseldi.
'Bu adamın hayal gücü gerçekten geniş'
Elimi alnıma vurup abartılı bir pişmanlık ifadesi takındım.
"Tüh ya..." dedim.
"Ben bunu nasıl akıl edemedim?"
Başımı iki yana salladım.
"Bir dahakine kesin denerim."
Masadakiler bir anda kahkahaya boğulurken, Miran da gözlerini benden ayırmadan güldü.
Sanki ikimiz farkında olmadan küçük bir söz düellosunun içine girmiştik.
Ve işin garip tarafı...
Bu atışmalar hoşuma gitmeye başlamıştı.
Gökçe ikimize bir süre baktıktan sonra kahkahasını tutamadı.
"Komedi bunlar ya!" dedi gülerek. "Sizi tüm gün böyle izleyebilirim vallahi."
Hayal de başını onaylar şekilde sallayıp gülmeye başladı.
"Ben de." dedi. "İkiniz daha sabahın köründe atışmaya başladınız."
Masadakiler de gülümserken Miran'ın yüzündeki o muzip ifade kaybolmuyordu.
Anlaşılan oyunu devam ettirmeye kararlıydı.
Kollarını göğsünde birleştirip bana bakarak,
"Bunu öğrendiğim iyi oldu." dedi.
"Bundan sonra elinden hiçbir şey yemem."
Kaşlarımı kaldırıp masaya biraz daha yaklaştım.
"Deme öyle..." dedim sahte bir üzüntüyle.
"Demek ki başka yöntemler denemem gerekecek."
Sözlerim ağzımdan çıkar çıkmaz masadakiler yine gülmeye başladı.
Miran ise gözlerini bir an bile benden ayırmadan hafifçe başını eğdi.
"Bak sen..." dedi dudaklarının kenarı yukarı kıvrılırken.
"Tehdit mi ediyorsun beni?"
Omuz silkip masum bir ifadeyle gülümsedim.
"Ben mi?"
"Asla."
"Ben sadece ihtimalleri değerlendiriyorum."
İçimden ise istemsizce gülümsedim.
"Galiba... ona laf yetiştirmek sandığımdan daha eğlenceliymiş."
Onunla her atışmamızda, aramızdaki o tuhaf mesafe biraz daha kısalıyor gibiydi. Ama bunu ne ona söyleyebilirdim... ne de kendime itiraf edebilirdim.
Sonunda Miran bu söz düellosuna son vermeye karar vermiş olacak ki sandalyesini geriye itip ayağa kalktı.
Elindeki çay bardağını masaya bıraktıktan sonra salona doğru birkaç adım attı.
Tam kapıya yaklaşmıştı ki durdu.
Başını hafifçe bana çevirip sakin bir sesle konuştu.
"Öğleden sonra için hazırlan."
Kaşlarımı çatıp ona baktım.
"Neden?"
"Sana bir yer göstermek istiyorum."
Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım.
"Bana... bir yer mi göstereceksin?"
Merakım bir anda ağır basmıştı.
"Nereyi?"
Miran dudaklarının kenarını belli belirsiz kıvırdı.
"Gidince görürsün."
Bunu söyledikten sonra hiçbir açıklama yapmadan yürümeye devam etti.
Arkasından birkaç adım öne eğilip seslendim.
"Yani şimdi beni meraktan çatlatacaksın öyle mi?"
Adımları durmadı.
Sadece omzunun üzerinden bana doğru seslendi.
"Fazla merak iyi değildir."
Kısa bir an duraksadı.
"Akşam görürsün."
Ve hiçbir şey olmamış gibi salonun kapısından içeri girerek gözden kayboldu.
Olduğum yerde öylece kalakaldım.
"Bu da neydi şimdi?"diye geçirdim içimden.
'Bana nereyi gösterecek olabilir ki'
Aklımdan onlarca ihtimal geçmeye başlamıştı.
Bahçe mi?
Orman mı?
Yoksa bu evin içinde bilmediğim başka bir yer mi vardı?
Merakımdan yerimde duramıyordum.
Bir anda umutla Gökçe'ye döndüm.
O ise daha ben tek kelime etmeden iki elini havaya kaldırdı.
"Vallahi benim hiçbir bilgim yok." dedi gülerek.
"İlk defa duydum bende."
Hayal kırıklığıyla bu kez bakışlarımı Mert'e çevirdim.
Mert omuz silkip gülümsedi.
"Bana bakma."
"Biz de bilmiyoruz."
Ateş de başını sallayarak onu onayladı.
"Gerçekten haberimiz yok."
İç çekip son umudumla Hayal'e baktım.
Hayal ise iki elini iki yana açtı.
"Ben bilsem söylerim herhalde."
Sonra yüzünde yaramaz bir gülümseme belirdi.
"Ama..."
"Şu an senin kadar ben de merak ettim."
İçimden derin bir of çektim.
"Harika..."
"Şimdi akşama kadar bunu düşüneceğim."
Ve nedense...
Miran'ın bunu özellikle yaptığından neredeyse emindim.
Beni meraklandırmayı...
Gerçekten çok iyi biliyordu.
Herkes sofradan teker teker kalkınca biz de kızlar olarak salona geçtik.
Açıkçası aklımın tek bir köşesinde bile oturup televizyon izlemek ya da sohbet etmek yoktu.
Çünkü Miran'ın son söylediği cümle beynimin içinde dönüp duruyordu.
"Öğleden sonrası için hazırlan... Sana bir yeri göstermek istiyorum."
Nereye?
Neden sadece bana?
Diğerleri neden gelmiyordu?
Yoksa... bana anlatacağı başka bir şey mi vardı?
Düşüncelerim birbirine girerken derin bir nefes verdim.
'Of Rüya,daha akşama saatler var.'
Böyle giderse meraktan gerçekten çatlayacaktım.
Üstelik telefonum da yoktu.
Can sıkıntısından elimi cebime attığım anda boş olduğunu fark edince istemsizce iç geçirdim.
Telefonumu gerçekten özlemiştim.
Arkadaşlarım ne yapıyordu, ailem beni merak ediyor muydu...
Bazen hepsi aklıma geliyor ama elimden hiçbir şey gelmiyordu.
Tam düşüncelerimin arasında kaybolmuşken Gökçe bir anda yerinden doğruldu.
"Durun!" dedi heyecanla.
Sanki aklına müthiş bir fikir gelmişti.
"Biz ne yapıyoruz biliyor musunuz?"
Hayal kaşını kaldırdı.
"Ne yapıyoruz?"
Gökçe ellerini birbirine vurdu.
"Türk kahvesi içip fal bakalım!"
Göğsünü hafifçe kabartıp gururla devam etti.
"Bu arada söyleyeyim... Ben faldan acayip anlarım."
Ben istemsizce güldüm.
"Gerçekten mi?"
"Hem de nasıl."
Hayal de gülerek başını salladı."Bence olur."
"En azından akşama kadar vakit geçmiş olur."
Ben de omuz silktim.
"Başka yapacak bir şeyimiz de yok zaten."
Gökçe hiç vakit kaybetmeden mutfağa doğru seslendi.
"Ayşe Teyze!"
Mutfaktan gelen sıcak ses hemen duyuldu.
"Efendim kuzum?"
"Bize üç tane Türk kahvesi yapabilir misin?"
Ayşe Teyze gülümseyerek başını uzattı.
"Yaparım tabii."
"Kahveleriniz nasıl olsun?"
Üçümüz neredeyse aynı anda cevap verdik.
"Şekerli!"
Ayşe Teyze gülerek başını salladı.
"Tamamdır, hemen yapıyorum."
O mutfağa dönerken biz de salondaki koltuklara yerleştik.
Aramızda günlük konulardan konuşuyor, ara ara gülüyorduk.
Ama ben ne kadar sohbete katılmaya çalışsam da aklım sürekli aynı yere gidiyordu.
"Acaba bana nereyi gösterecek?"
"Bir sürpriz mi hazırladı?"
"Yoksa... yine beni şaşırtacak bir şey mi söyleyecek?"
Kendi kendime bu soruları sorarken dudaklarımın kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
Bunu fark eder etmez hemen toparlandım.
"Kendine gel Rüya."
"Daha hiçbir şey bilmiyorsun."
Ama kalbim...
O,beni hiç dinlemiyordu.
Fazla geçmeden Ayşe teyze elinde tepsiyle salona geldi. Tepsinin üzerinde üç fincan dumanı tüten Türk kahvesi vardı. Mis gibi kahve kokusu bir anda salonun içine yayıldı.
"Hadi kuzularım, kahveleriniz." dedi gülümseyerek.
Üçümüz de aynı anda gülümseyip, "Teşekkür ederiz Ayşe teyze." diyerek fincanlarımızı aldık.
Ayşe teyze mutfağa geri dönerken biz de kahvelerimizi önümüzdeki sehpaya bıraktık.
Gökçe fincanını eline alıp derin bir nefes çekti.
"İşte şimdi oldu."
Hayal de gülümseyerek fincanını kaldırdı.
"Afiyet olsun kızlar."
"Afiyet olsun."
Kahvelerimizden ilk yudumları alırken kendi aramızda sohbet etmeye devam ediyorduk. Ben ise aklımı ne kadar başka şeylere vermeye çalışsam da, düşüncelerim dönüp dolaşıp yine Miran'a gidiyordu.
"Acaba şu an ne yapıyordu?"
"Akşam göstereceği yer neresiydi?"
"İnsan biraz ipucu verir..."
Kendi kendime söylenirken salondan gelen ayak sesleri düşüncelerimi böldü.
Başımı kapıya çevirdiğimde içeri Mert ile Ateş'in girdiğini gördüm.
İkisi de boş olan koltuklara geçip rahatça oturdular.
Mert etrafına bakınıp abartılı bir şekilde iç çekti.
"Ooo..."
"Demek kızlar bizsiz kahve keyfi yapıyor."
"Vallahi kırıldım."
Gökçe kahkaha atıp başını iki yana salladı.
"Kız kıza kahve içiyoruz Mert."
"Bunu da mı kıskanıyorsun?"
Mert elini göğsüne götürüp dramatik bir tavırla konuştu.
"Tabii kıskanıyorum."
"Bize de bir fincan ayırsaydınız bari."
Onun bu hâline hepimiz gülmeye başladık.
Hayal kahvesinden bir yudum alıp omuz silkti.
"Ne yapalım, sıkıldık."
"Biz de vakit öldürelim dedik."
Mert ile Hayal'in gözleri o sırada kısa bir anlığına buluştu.
İkisi de hiçbir şey söylemedi.
Ama o bakış...
Sanki kelimelerden çok daha fazlasını anlatıyordu.
İçimden gülümsememek için kendimi zor tuttum.
'Bunların arasında kesin bir şeyler var.'
Bakışlarımı bu kez Gökçe ile Ateş'e çevirdim.
Onlar da ara ara birbirlerine bakıyor, sonra yakalanmış gibi hemen gözlerini kaçırıyorlardı.
"Yok artık..."diye geçirdim içimden.
"Bu ev iyice aşk yuvasına döndü."
"Her köşeden başka bir aşk hikâyesi çıkıyor."
Dudaklarımın kenarlarında istemsiz bir tebessüm oluştu.
'Aramızda tek eksik kişi...'
Gözlerim farkında olmadan salonun kapısına kaydı.
Miran...
"Acaba ne yapıyordu?"
"Yoksa gerçekten akşam beni götüreceği yer için hazırlık mı yapıyordu?"
Ne kadar düşünmemeye çalışsam da...
Merakım her geçen dakika biraz daha artıyordu.
Ama sonuçta kendimi oyalamam gerekiyordu. Akşama daha çok vardı ve sürekli Miran'ın beni nereye götüreceğini düşünürsem meraktan çatlayabilirdim.
Mert ile Ateş de kendilerine birer Türk kahvesi istemişti. Biz ise çoktan kahvelerimizi bitirmiş, fincanlarımızı ters çevirmiştik. Kahvelerin soğumasını beklerken salonda sohbet etmeye devam ediyorduk.
Gökçe bir anda bana dönüp merakla gülümsedi.
"Eee Rüya, sen hâlâ okuyorsun değil mi?"
Başımı hafifçe salladım.
"Evet, okuyorum."
"Ne bölümü?"
"Hukuk."
Bunu söyler söylemez Mert şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.
"Vay..." dedi hayranlığını gizlemeden. "Hukuk demek."
"Güzel tercih."
Ben tebessüm ederek omuz silktim.
"Çocukluğumdan beri istiyordum aslında."
Ateş de gülümseyerek bana baktı.
"Zor ama bir o kadar da güzel bir bölüm."
"Kaçıncı sınıftasın?"
"Üçüncü sınıfa geçtim."
"Maşallah." dedi Mert. "Demek yakında avukat olacağız."
Kıkırdayarak başımı iki yana salladım.
"İnşallah."
Tam o sırada Hayal dayanamadı.
"Rüya küçüklüğünden beri çok inatçıdır." dedi gururlu bir ifadeyle. "Bir şeyi kafasına koydu mu ne olursa olsun yapar."
Hayal'in beni övmesi yüzümde mahcup bir gülümseme oluşturdu.
"Abartma ya."
"Abartmıyorum." dedi omzuma hafifçe dokunarak. "Çocukluğundan beri böyle."
Onların konuşmasını dinlerken içimde sıcak bir his oluştu.
Her ne kadar buraya isteyerek gelmemiş olsam da...
Bu evde ilk defa kendimi yabancı gibi hissetmiyordum.
Sanki uzun zamandır tanıdığım insanlarla aynı ortamdaymışım gibi rahat hissediyordum.
Bu his...
Garip ama bir o kadar da güzeldi.
Ardından Gökçe bu kez meraklı bakışlarını Hayal'e çevirdi.
"Peki Hayal..." dedi gülümseyerek. "Sen ne bölümü okuyorsun?"
Hayal tam ağzını açıp cevap verecekti ki Mert ondan önce davranıp hiç düşünmeden konuştu.
"Tasarım okuyor."
Mert'in bu kadar hızlı cevap vermesiyle salonda kısa süreli bir sessizlik oluştu.
Bir anda herkesin bakışları ona çevrildi.
Ben de kaşlarımı hafifçe kaldırıp Mert'e baktım.
Hayal bile şaşkınlıkla ona bakıyordu.
Mert ise söylediğinin farkına yeni varmış gibi hafifçe boğazını temizledi.
"Yani..." dedi toparlamaya çalışarak.
"Aynı okuldayız."
"Sınıflarımız karşı karşıya."
"O yüzden biliyorum."
Cümlesini bitirirken ensesini kaşıdı. Hafif mahcup hâli yüzünden okunuyordu.
Ben dudaklarımı birbirine bastırarak gülmemeye çalışıyordum.
"Yakalandın galiba..."diye geçirdim içimden.
Hayal ise Mert'ten gözlerini ayırmıyordu.
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluşmuştu.
Sanki Mert'in onu bu kadar iyi tanıyor olması hoşuna gitmişti.
O gülümsemeyi görünce içimden istemsizce kıkırdadım.
"Demek biri gizliden gizliye diğerini epey dikkatli izliyor."
Gökçe de bizim gibi durumu anlamış olacak ki anlamlı anlamlı sırıtıyordu.
"Vay vay..." dedi alaycı bir ses tonuyla.
"Demek aynı okul ha?"
Mert hemen omuz silkti.
"Evet."
"Tesadüf işte."
Ateş kahvesinden bir yudum alıp gülümseyerek başını salladı.
"Tesadüf mü..."
"Bana pek öyle gelmedi."
Bunun üzerine salondakiler kahkahaya boğulurken Mert istemsizce gülmeye başladı.
Hayal ise utandığını belli etmemek için fincanını eline alıp önüne bakıyordu.
Ama yanaklarının hafifçe kızarması...
Her şeyi ele veriyordu.
Bu sefer merak sırası bendeydi. Gözlerimi Gökçe'ye çevirip gülümsedim.
"Peki sen?" dedim. "Sen hangi bölümü okuyorsun?"
Gökçe fincanını eline alıp hafifçe gülümsedi.
"Ben de psikoloji okuyorum."
Başımı onaylar şekilde salladım.
"Güzel meslek aslında."
Kısa bir an duraksayıp devam ettim.
"Ama bir o kadar da zor. Sürekli insan psikolojisiyle uğraşmak kolay değildir herhalde."
Gökçe hafifçe güldü.
"Kesinlikle öyle. Dışarıdan bakınca sadece insan dinliyormuşuz gibi görünüyor ama işin içine girince hiç de öyle olmadığını anlıyorsun."
"Bir insanın davranışlarını, düşüncelerini, yaşadıklarını anlamaya çalışmak gerçekten yorucu olabiliyor."
"Yine de..." dedi gülümseyerek.
"Severek okuyorum."
"İnsanlara yardım edebileceğimi düşünmek bütün yorgunluğa değiyor."
Onu dinlerken istemsizce gülümsedim.
"Bu düşüncen çok güzel."
"Umarım istediğin gibi çok iyi bir psikolog olursun."
Gökçe mahcup bir tebessümle,
"İnşallah." diyerek gülümsedi.
Ardından Gökçe fincanlara tek tek göz gezdirip heyecanla ellerini birbirine sürttü.
"Bence artık yeterince soğumuştur." dedi gülümseyerek. "Verin bakalım fincanları. İlk önce hanginize bakayım?"
Hayal hiç düşünmeden elini havaya kaldırdı.
"İlk önce bana bak!"
Gökçe kahkaha attı.
"Bu kadar heyecanlı olacağını tahmin etmiştim zaten."
Hayal fincanını hemen uzatırken yerinde duramıyor, meraktan sürekli Gökçe'nin yüzüne bakıyordu.
"İyi şeyler söyle ama." dedi gülerek.
Gökçe fincanı eline alıp birkaç kez hafifçe salladı.
"Fal baktırırken yönlendirme yapmak yok."
Sonra fincanı tabağından dikkatlice ayırıp içine baktı.
İlk başta hiçbir şey söylemedi.
Sadece dikkatlice fincanın içindeki şekilleri inceliyordu.
Hayal ise dayanamayarak,
"Eee?" dedi.
"Bir şey görüyorsun değil mi?"
Gökçe dudaklarını birbirine bastırıp gülmemeye çalıştı.
"Bir dakika ya, odaklanmaya çalışıyorum."
Hepimiz merakla ona bakıyorduk.
Birkaç saniye daha geçtikten sonra sonunda konuşmaya başladı.
"Hmm..."
"İlk dikkatimi çeken şey şu..."
Parmağıyla fincanın içindeki bir izi gösterdi.
"Burada uzun bir yol görüyorum."
Hayal merakla öne eğildi.
"Yol mu?"
"Evet." dedi Gökçe. "Yakın zamanda bir yolculuk ya da önemli bir değişiklik yaşayacaksın gibi duruyor."
Hayal'in gözleri heyecanla parladı.
"Devam et."
Gökçe fincanı biraz daha çevirip tekrar baktı.
"Bir de burada kalp çıkmış."
Ben istemsizce gülümsedim.
Gökçe anlamlı bir ifadeyle Hayal'e baktı.
"Kalbinin etrafında dolaşan biri var."
"Üstelik bu kişi sana hiç de yabancı değil."
Hayal'in yanakları hafifçe kızardı.
Mert ise kahvesinden sessizce bir yudum alıyormuş gibi yapıyordu ama kulaklarının kızardığını fark etmemek mümkün değildi.
Ben, Ateş ve Gökçe birbirimize kısa bir bakış attık.
Sanırım hepimiz aynı kişiyi düşünüyorduk...
Gökçe fincanı elinde biraz daha çevirip dikkatlice baktı. Kaşları hafifçe çatılmıştı. Gördüğü şekilleri anlamlandırmaya çalışıyor gibiydi.
"Hmm..." diye mırıldandı.
"Burada iki kişi yan yana duruyor."
Hayal merakla biraz daha öne eğildi.
"İki kişi mi?"
Gökçe başını salladı.
"Evet. Ama ilginç olan şu..." dedi fincanı biraz daha yaklaştırarak.
"İkisi de birbirine bakmak istiyor ama aralarında ince bir çizgi var."
"Yani ikiniz de duygularınızı saklıyorsunuz."
Hayal istemsizce boğazını temizledi.
"Kimmiş o kişi?"
Gökçe omuz silkti.
"Fal isim vermez."
"Ben sadece gördüğümü söylüyorum."
Mert ise kahvesinden bir yudum alıp hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyordu. Fakat dudaklarının kenarındaki belli belirsiz gülümseme gözden kaçmıyordu.
Gökçe anlatmaya devam etti.
"Burada bir kuş görüyorum."
"Kuş genelde haber demektir."
"Yakın zamanda seni çok mutlu edecek bir haber alacaksın."
Hayal'in gözleri parladı.
"Gerçekten mi?"
"Öyle görünüyor."
Sonra fincanı biraz daha çevirdi.
"Bir de..." dedi hafifçe gülümseyerek.
"Burada kocaman bir kalp var."
Salondakilerin yüzünde aynı anda meraklı ifadeler oluştu.
"Kalbin tam ortasında da tek bir harf seçiliyor."
Hayal nefesini tuttu.
"Hangi harf?"
Gökçe gözlerini kısıp dikkatlice baktı.
"Tam net değil..."
"Ama sanki..."
"M harfi gibi."
Bu sözle birlikte salonda kısa bir sessizlik oluştu.
Ben istemsizce Mert'e baktım.
Mert de tam o sırada kahvesini içer gibi yapıyordu. Öksürmemek için kendini zor tuttuğu her hâlinden belliydi.
Hayal'in yanakları ise yavaş yavaş pembeleşmeye başlamıştı.
Gökçe kıkırdadı.
"Ne tesadüf ama..."
"Aramızda adı M ile başlayan biri var sanki."
Bunu söyler söylemez gözlerini anlamlı bir şekilde Mert'e çevirdi.
Mert iki elini kaldırıp gülerek,
"Ben bir şey demedim ama." dedi.
Salondakiler kahkahaya boğulurken Hayal utancını gizlemek için elindeki yastığı alıp Mert'e doğru fırlattı.
Mert yastığı havada yakalayıp gülmeye devam etti.
"Ne var canım? Falın yalancısıyız." dedi.
Salondaki kahkahalar uzun süre dinmedi. Bu sıcak ve samimi ortam, evin üzerindeki bütün gerginliği bir süreliğine de olsa unutturmuştu.
Hayal'in falı bittikten sonra sıra bana gelmişti.
Gökçe, Hayal'in fincanını yavaşça masaya bıraktı. Ardından elini bana doğru uzattı.
"Evet..." dedi meraklı bir gülümsemeyle. "Şimdi sıra sende."
Ben de fincanımı ona uzattım.
"Bakalım bende ne çıkacak."
"Aslında çok da inanmıyorum ama..." diye omuz silktim.
Gökçe gülerek fincanı elimden aldı.
"Fal inanıp inanmamakla ilgili değildir." dedi şakayla karışık. "Biraz eğlenmek, biraz da yorum yapmak."
Ben de gülümseyerek arkamı koltuğa yasladım.
"Tamam o zaman, dinliyorum."
Gökçe fincanı birkaç kez hafifçe salladıktan sonra tabağından ayırıp dikkatlice içine bakmaya başladı.
İlk birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
Kaşları hafifçe çatılmış, gözleri fincanın içinde dolaşıyordu.
Salonda meraklı bir sessizlik oluşmuştu.
Ben bile istemsizce heyecanlanmaya başlamıştım.
"Bu kadar sessiz kalman beni korkutuyor ama..." dedim gülerek.
Gökçe başını kaldırmadan,
"Bir dakika..." diye mırıldandı.
"Senin fincanın biraz karışık."
Bu cümlesiyle salondaki herkes biraz daha meraklandı.
Mert öne doğru eğildi.
"Ee, anlat artık."
Gökçe derin bir nefes alıp fincanı biraz daha çevirdi.
"İlk gözüme çarpan şey..."
Parmağıyla fincanın içindeki bir şekli gösterdi.
"Burada büyük bir yol var."
"Normal bir yol da değil."
"Hayatını değiştirecek bir yol ayrımı gibi duruyor."
İstemsizce kaşlarımı kaldırdım.
"Hayatımı mı?"
Gökçe başını salladı.
"Evet."
"Üstelik bu yolun sonunda yeni bir başlangıç görünüyor."
Sözleri ister istemez beni düşündürmüştü.
Hayatım gerçekten son günlerde tamamen değişmişti.
Gökçe fincanı biraz daha çevirip dikkatlice baktı.
"Bir de..."
Burada kısa bir süre sustu.
Dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi.
"Senin fincanında bir kalp var."
Hayal heyecanla bana döndü.
"Ben demiştim!"
Gökçe gülümseyerek devam etti.
"Ama bu kalp tek başına değil."
"Hemen yanında uzun boylu bir erkek silueti görünüyor."
Ben istemsizce boğazımı temizledim.
'Uzun boylu...'
Aklıma İlk gelen kişi Miran olmuştu.
Bunu düşünmemle birlikte gözlerim istemsizce yere kaydı.
Gökçe ise hiçbir şey olmamış gibi anlatmaya devam ediyordu.
"Bu kişi seni senden daha fazla düşünüyor gibi."
"Ve ilginç olan..."
"Aranızda güçlü bir bağ oluşmaya başlamış."
Hayal dudaklarını ısırarak gülmemeye çalışıyordu.
Ben ise hiçbir şey belli etmemeye çalışsam da...
Kalbim, sanki Gökçe fincanı değil de beni okuyormuş gibi hızla çarpmaya başlamıştı.
Gökçe fincanı biraz daha çevirip dikkatlice bakmaya devam etti. Bu kez yüzünde hafif bir şaşkınlık belirdi.
"İlginç..." diye mırıldandı.
"Ne oldu?" diye sordum merakla.
"Senin fincanında taç görüyorum."
Salondakiler merakla birbirine baktı.
"Taç mı?" dedim kaşlarımı kaldırarak.
Gökçe başını salladı.
"Evet. Falda taç görmek herkesin fincanında çıkmaz."
"Bu genellikle güç, saygınlık ve insanların sana duyacağı büyük bir güven anlamına gelir."
"Bulunduğun ortamda dikkat çekeceksin. İnsanlar fikirlerine değer verecek. Hatta biri seni sürekli takdir ediyor ama bunu pek belli etmiyor."
Kaşlarımı hafifçe çattım.
"Kim mesela?"
Gökçe omuz silkti.
"Fal isim vermez."
Hepimiz gülümsedik.
Gökçe fincanı tekrar çevirdi.
"Burada bir de saat görüyorum."
"Bu da ilginç."
"Hayatında uzun zamandır beklediğin bir şeyin zamanı yaklaşıyor demek."
"Neyin zamanı?" diye atıldı Hayal.
"Onu fincan söylemiyor." dedi gülerek. "Ama çok bekletmeyecek gibi."
Sonra gözlerini tekrar fincana çevirdi.
"Bir de burada kelebek var."
Ben merakla öne eğildim.
"Kelebek?"
"Evet."
"Kelebek büyük bir değişimin habercisidir."
"Eski Rüya ile yeni Rüya arasında büyük fark olacak."
"Sen bile kendine şaşıracaksın."
Bu sözler ister istemez beni düşündürdü.
Gökçe son kez fincana baktı.
"Ve..."
"Burada nazar gözü görüyorum."
Hepimiz aynı anda şaşkınlıkla ona baktık.
"Nazar mı?"
"Evet."
"Son zamanlarda seni uzaktan izleyen, kıskanan ya da hayatını merak eden biri var."
"Çok fazla göze geliyorsun."
"Bu yüzden biraz dikkatli olmanda fayda var."
Ben istemsizce fincana baktım.
Falın ne kadar doğru olduğunu bilmiyordum ama...
Gökçe bunları öyle ciddi anlatıyordu ki insan ister istemez etkileniyordu.
Gökçe son kez fincana biraz daha odaklandı. Kaşları hafifçe çatılmış, gözleri fincanın içinde oluşan şekilleri dikkatle inceliyordu. Birkaç saniye boyunca tek kelime etmedi. Sessizlik uzadıkça merakım daha da arttı.
"Ne oldu?" diye sordum dayanamayıp.
Gökçe yavaşça başını kaldırdı, ardından tekrar fincana baktı.
"Aslında..." dedi düşünceli bir sesle. "Senin falında ilk dikkatimi çeken şey harfler oldu."
Hayal hemen heyecanlandı.
"Harf mi? Hangi harf?"
Gökçe parmağını fincanın içindeki izlerin üzerinde gezdirdi.
"Burada çok belirgin bir M harfi görüyorum."
Kalbim istemsizce bir an duraksadı.
"Ama tek değil..." dedi bu kez daha dikkatli bakarak. "Hemen yanında bir de R harfi var."
Hayal bana dönüp anlamlı anlamlı gülümsedi ama ben hiçbir şey söylemedim.
Gökçe sözlerine devam etti.
"Falda harfler bazen isimleri temsil eder. Bazen de hayatında önemli yer edinecek insanları... Ama bu iki harf birbirine o kadar yakın ki, sanki kaderleri bir şekilde birbirine bağlanmış gibi."
Ardından fincanı hafifçe çevirdi.
"Bir de burada eski bir mühür gibi duran bir şekil görüyorum. Bu, uzun zamandır saklanan bir sırrın yakında ortaya çıkacağını gösterir."
Kaşlarımı hafifçe çattım.
"Sır mı?"
"Evet. Üstelik bu sır sadece seni değil, çevrendeki birkaç kişiyi de etkileyecek kadar büyük görünüyor."
Salondaki herkes sessizce Gökçe'yi dinliyordu. O ise fincana son bir kez bakıp hafifçe gülümsedi.
"Ve ilginç olan..." dedi.
"Bu M harfi, falın neredeyse her yerinde tekrar ediyor."
Tahmin ettiğim kadarıyla M harfi Miran'ı, R harfi ise beni temsil ediyordu. Bunu anlamak çok da zor değildi. Ama aklıma takılan asıl şey, Gökçe'nin bahsettiği o sırdı.
'Nasıl bir sır olabilirdi ki?'
Miran'ın benden sakladığı başka şeyler mi vardı? Yoksa bu sadece falın uydurduğu anlamsız yorumlardan mı ibaretti?
Düşündükçe kafam daha da karışıyordu.
Ama sonra kendi kendime hafifçe gülümsedim.
"Sonuçta bu sadece bir fal,Rüya...'diye geçirdim içimden."Buna bu kadar takılmanın bı anlamı yok"
Yine de...Nedense Gökçe'nin söyledikleri zihnimin bir köşesine yerleşmişti.
Düşüncelerim arasında kaybolmuşken göz ucuyla duvardaki saate baktım. Akrep ve yelkovanın yavaş yavaş akşamı gösterdiğini fark edince derin bir nefes alıp ayağa kalktım.
"Tamam o hâlde," dedim gülümseyerek. "Fal da bittiğine göre ben gidip üzerimi değiştireyim. Saat de yaklaşmış zaten."
Hayal hemen doğrulup bana döndü.
"Tamam kuzum. İstersen kıyafet konusunda sana yardımcı olabilirim."
Sözlerinin altındaki imayı anlamamak mümkün değildi.
Gözlerimi hafifçe devirip gülümseyerek başımı iki yana salladım.
"Kendim hallederim balım, sıkıntı yok."
Hayal dudaklarını büzüp omuz silkerken Gökçe kıkırdadı.
"O zaman seni daha fazla tutmayalım. Hadi hazırlan bakalım."
Salondakilere tek tek göz gezdirdim. Hepsi gülümseyerek bana bakıyordu. Ben de hafifçe başımı sallayıp salondan çıktım.
Merdivenlere doğru yürürken kalbimde yine o tanıdık heyecan belirmeye başlamıştı.
Miran bana neyi gösterecekti?
Sabah söylediği cümleden beri merakım giderek büyüyordu.
'Gidince görürsün...'
Sözleri kulaklarımda yeniden yankılanırken istemsizce gülümsedim.
Umarım bu kadar merak ettirdiğine değecek bir yerdir...
Merdivenleri yavaş adımlarla çıkıp doğruca odama yöneldim. Kapıyı arkamdan kapatır kapatmaz derin bir nefes verdim. Gün boyunca aklımı kurcalayan tek şey nihayet birkaç saat sonra cevabını bulacaktı.
'Acaba beni nereye götürecek?'
Sabah kahvaltıda söylediği o tek cümleden beri aklım başka hiçbir şeye odaklanamıyordu.
"Öğleden sonra hazırlan... Sana bir yeri göstermek istiyorum."
Başka da hiç bir ipucu vermemişti.
Merak etmem için özellikle uğraşıyordu sanki.
Dudaklarımı büzüp başımı iki yana salladım.
"Sinir bozucu adam..."
diye söylendim kendi kendime.
Dolabın kapağını açıp kıyafetlere göz gezdirmeye başladım. Askılarda sıralanan kıyafetleri tek tek inceliyordum. Bazıları biraz daha şık, bazıları ise günlük kullanıma uygundu.
"Gideceğimiz yer neresi acaba?" diye mırıldandım.
Eğer çok şık bir yere gidiyorsak fazla spor giyinmek istemiyordum. Ama doğaya falan gideceksek de elbise giymenin hiç anlamı yoktu.
Birkaç kıyafeti elime alıp aynanın karşısında tuttum.
"Yok..."
Bunu tekrar yerine astım.
Diğerini çıkardım.
"Bu da fazla abartı."
Sonra gözüm dolabın biraz daha arka tarafında duran kot tuluma takıldı.
İşte buydu.
Yüzümde küçük bir gülümseme oluştu.
"Hem rahat..."
"Hem de şık."
Tam aradığım şeydi.
Hiç vakit kaybetmeden üzerimi değiştirdim ve tulumba uygun spor ayakkabılarını giydim.
Tulum üzerime tam oturmuştu. Aynanın karşısına geçip kendime şöyle bir baktım.
"Fena değil..."
Sonra istemsizce kendi kendime güldüm.
"Hayır, fena değil değil..."
"Gayet güzel olmuş."
Sabah aceleyle yaptığım dağınık topuz artık iyice bozulmuştu.Saçımda ki tokayı çıkarıp bileğime tekrar takmıştım.
Saçlarım omuzlarıma doğru dalga dalga dökülürken ellerimle hafifçe düzelttim.
Bir süre aynanın karşısında saçlarımla uğraştım.
Önümdeki birkaç tutamı kulağımın arkasına attım.
Sonra vazgeçip tekrar önüme bıraktım.
"Böyle daha güzel."
Tam çıkacakken gözüm dolabın üst rafındaki bandanaya takıldı.
Merakla elime alıp saçlarımın üzerine yerleştirdim.
Aynaya tekrar baktığımda yüzüm aydınlandı.
"İşte şimdi tamam."
Bandana, tulumla düşündüğümden bile daha güzel durmuştu.
Bir iki kez başımı sağa sola çevirerek kendimi inceledim.
İçimde garip bir memnuniyet vardı.
Tam kapıya yönelecekken gözüm makyaj çantasına ilişti.
Olduğum yerde durdum.
"Biraz makyaj mı yapsam?"
Buraya geldiğim günden beri yüzüme neredeyse hiçbir şey sürmemiştim.
Zaten ne hevesim olmuştu ne de fırsatım.
Aklıma istemsizce Miran geldi.
Kıyafetler...
Sabah erkenden alışverişe çıkması...
Bedenimi öğrenmek için Gökçe'yi uyandırması...
Bunları düşününce istemsizce gülümsedim.
"Yok canım..."
"Hem makyajı onun için yapacak değilim."
Bu cümleyi kurar kurmaz aynadaki yansımama baktım.
Kendi kendime kaşlarımı kaldırdım.
"Peki neden bu kadar özeniyorsun o zaman, Rüya?"
Bu soruya verecek bir cevabım yoktu.
Hızla başımı iki yana salladım.
"Saçmalama."
"Sadece uzun zamandır ilk defa dışarı çıkacağım."
"Evet..."
"Hepsi bu."
Kendimi ikna etmeye çalışsam da içimdeki ses pek inanmış gibi değildi.
Makyaj çantasını açıp fazla abartmadan hafif bir allık sürdüm.
Ardından kirpiklerime ince bir kat rimel uyguladım.
Son olarak da dudaklarıma doğal tonlarda pembe bir ruj sürdüm.
Hepsi bu kadardı.
Ne ağır görünüyordu ne de yüzümü değiştirecek kadar fazlaydı.
Tam istediğim gibi...
Doğal ama özenli.
Aynanın karşısında son kez dönüp kendime baktım.
Kot tulum...
Açık bıraktığım saçlarım...
Bandanam...
Ve hafif makyajım...
Uzun zamandır kendimi ilk kez bu kadar iyi hissediyordum.
İstemsizce gülümsedim.
"Tamam..." diye fısıldadım.
"Artık hazırım."
Ama aynadan ayrılmadan önce bir kez daha kendime baktım.
Nedense içimde tarif edemediğim bir heyecan vardı.
Sanki birazdan sadece yeni bir yere gitmeyecek...
Hayatımda yeni bir sayfa da açılacaktı.
Bu düşünceyle derin bir nefes aldım, kapının koluna uzandım ve odadan çıkmak üzere kapıyı yavaşça araladım.
Merdivenlerden yavaş ama kendimden emin adımlarla inmeye başladım. Her basamakta derin nefes almaya çalışıyordum ama nedense kalbim buna pek izin vermiyordu. Bacaklarımın hafif hafif titrediğini hissedebiliyordum.
"Ben neden heyecanlanıyorum ki?"diye soylendim içimden.
Alt tarafı bana bir yer gösterecek.
Hepsi bu.
Öyle değil miydi zaten?
Başka ne olabilirdi ki?
Kendi kendime mantıklı açıklamalar yapmaya çalışıyordum ama kalbim beni hiç dinlemiyordu. Tam tersine, her adımda biraz daha hızlanıyordu.
'Saçmalama Rüya...'
'Sakin ol.'
Son basamağı da inip salona doğru yürüdüm. İçeri girdiğim anda gözlerim istemsizce odanın içinde dolaştı.
Herkes sabah oturduğu yerlere yakın oturuyordu.
Gökçe, Hayal ve Ateş kendi aralarında sohbet ediyordu. Mert ise telefonuyla uğraşıyor gibi görünüyordu.
Ama küçük bir değişiklik vardı...
Çünkü bu kez Miran da salondaydı.
Üstelik...
Benim az önce oturduğum koltuğa geçmişti.
Onu gördüğüm an kalbim yine anlamsızca hızlandı.
"Tamam..." dedim kendi kendime.
"Sakin."
"Bunu belli etme."
Beni ilk fark eden kişi Mert oldu.
Başını kaldırır kaldırmaz gözleri üzerimde durdu. Ardından dudaklarının kenarında muzip bir gülümseme belirdi.
İki parmağını ağzına götürüp uzun bir ıslık çaldı.
"Vay be..." dedi hayranlığını gizlemeden.
"Bizim Rüya resmen hazırlanmış."
Mert'in sesiyle birlikte salondaki bütün bakışlar bir anda bana çevrildi.
İster istemez olduğum yerde duraksadım.
Bir anda herkes beni baştan aşağı süzmeye başlamıştı.
Gökçe'nin yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu.
"Allah Allah..." dedi keyifle.
"Şuna bakın hele!"
"Sabah da güzeldi ama şimdi bambaşka olmuş."
Hayal ise bana göz kırpıp kıkırdadı.
"Ben yardım edeyim dedim ama kendi gayet güzel hazırlanmış."
Ateş de başını onaylar gibi salladı.
"Gerçekten çok yakışmış."
Hepsine mahcup bir gülümsemeyle teşekkür ederken...
Gözlerim istemsizce tek bir kişiyi aradı.
Miran...
O ise tek kelime etmiyordu.
Koltuğa yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmiş hâlde bana bakıyordu.
Bakışları üzerimde yavaşça dolaştı.
Saçlarımda...
Bandanamda...
Kot tulumumda...
Ve yeniden gözlerime geldi.
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
Hiçbir şey söylemedi.
Ama o tek bakış bile...
Sanki söylediği bütün cümlelerden daha fazla şey anlatıyordu.
Ve bunu fark ettiğim anda...
Kalbim bir kez daha kontrolsüzce hızlandı.
Mert'in sözlerinden sonra Miran da bulunduğu yerden yavaşça ayağa kalktı.
Bu kez onu inceleme sırası bendeydi.
Gözlerim istemsizce üzerinde dolaşmaya başladı.
Üzerinde açık mavi bir gömlek vardı. Kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Altına giydiği beyaz kot pantolon gömlekle öylesine uyum içindeydi ki, sanki saatlerce hazırlanmış gibiydi. Saçlarını da her zamanki dağınık hâlinin aksine özenle şekillendirmişti.
Bir an gözlerimi ondan alamadım.
Sonra fark ettiğim şeyle içimden küçük bir kahkaha attım.
'Bir dakika...'
Kot tulumum...
Onun mavi gömleği...
İkimiz de beyaz ve mavinin tonlarını giymiştik.
Neredeyse farkında olmadan uyumlu giyinmiştik.
Yok artık...
Bu tamamen tesadüf olmalı.
Kalbim yine hızlanmaya başladı.
"Rüya, sakin ol..."
"Sadece denk gelmiştir."
Ama içimdeki ses buna pek inanmıyordu.
Miran tam karşıma kadar geldiğinde aramızda yalnızca birkaç adım kalmıştı.
Başını hafifçe eğip beni baştan aşağı süzdü.
Bakışlarında yine o tanıdık ifade vardı.
Sanki hoşuna giden bir şey görmüş gibiydi.
Ben ise gözlerimi kaçırmaya çalışsam da bunu bir türlü başaramıyordum.
"Ben..."
"Galiba..."
"Aşık oluyorum."
Bu düşünce zihnimde yankılanır yankılanmaz kendi kendime şaşkınlıkla sustum.
İnsan...
Kendisini kaçıran birine âşık olabilir miydi?
Böyle bir şey gerçekten mümkün müydü?
Yoksa ben tamamen aklımı mı kaçırıyordum?
Belki de tarihe geçecek bir ilki yaşıyordum.
Bilmiyordum.
Bildiğim tek şey...
Onun gözlerinin içine her baktığımda kalbimin biraz daha kontrolümden çıktığıydı.
Ve şu an...
Nutkum gerçekten tutulmuştu. Tek bir kelime bile edemiyor, sadece karşımda duran adama bakıyordum. Sanki zaman yine durmuş, salondaki herkes bir anda yok olmuştu.
O an dünyada yalnızca ikimiz varmışız gibi hissediyordum.
İkimizin arasında uzun süren sessiz bir bakışma başladı.
Ne ben gözlerimi ondan ayırabiliyordum...
Ne de o bakışlarını benden çekiyordu.
Sanki ikimiz de hiçbir şey söylemeden birbirimizi anlamaya çalışıyorduk.
Kalbim göğsüme öyle sert vuruyordu ki sesini herkes duyacak sanıyordum.
Bu sessizlik garip bir şekilde rahatsız edici değildi.
Aksine...
İçimde tarif edemediğim bir huzur bırakıyordu.
Miran sonunda dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle sessizliği bozdu.
"Hava kararmaya başladı..." dedi sakin bir sesle.
"Çıkalım mı?"
Bir anlık dalgınlıktan sıyrılıp başımı hafifçe salladım.
"Olur."
Sesim düşündüğümden daha kısık çıkmıştı.
Miran birkaç saniye bana baktıktan sonra yeniden konuştu.
"Arka bahçeden gideceğiz."
Kısa bir duraksamanın ardından ekledi.
"Ormana doğru."
Kaşlarım istemsizce havaya kalktı.
"Ormana mı?"
Şaşkınlığımı gizleyememiştim.
"Neden?"
"Göstermek istediğin şey orada mı?"
Miran her zamanki gizemli tavrını bozmadan hafifçe gülümsedi.
"Gidince göreceksin."
Yine aynı cevabı vermişti.
İçimden oflayıp gözlerimi devirdim.
"Şu adamın merak ettirmeyi bu kadar sevmesi normal değil."
Ama daha fazla üstelemedim.
Nasıl olsa birazdan öğrenecektim.
Miran bu kez başını çevirip Mert ve Ateş'e baktı.
"Biz biraz geç geliriz."
"Ev size emanet."
Mert gülümseyerek başını salladı.
"Tamam abi, gözün arkada kalmasın."
Ateş de aynı şekilde onayladı.
"Merak etme."
Miran kısa bir baş hareketiyle karşılık verdikten sonra arkasını döndü.
Her zamanki gibi önden yürümeye başladı.
Ben de son bir kez salondakilere baktım.
Gökçe bana heyecanla gülümsüyor, Hayal ise kaşlarını kaldırıp sanki "Gelince her şeyi anlatacaksın." der gibi bakıyordu.
Onların bu hâline istemsizce gülümsedim.
Elimi hafifçe kaldırıp kızlara el salladım.
Hayal de aynı heyecanla bana karşılık verdi.
Derin bir nefes aldıktan sonra arkamı döndüm ve Miran'ın peşinden yürümeye başladım.
Arka bahçeye açılan kapıdan çıktığımız anda akşamın serin rüzgârı yüzüme çarptı.
Güneş yavaş yavaş ufkun arkasına çekiliyor, gökyüzü turuncu ve morun en güzel tonlarına bürünüyordu.
Önümde yürüyen Miran'a baktım.
"Acaba..." diye geçirdim içimden.
"Beni gerçekten nereye götürüyor?"
Merakım her adımda biraz daha büyüyordu.
İkimizde konuşmuyorduk.
Ne Miran tek kelime ediyordu...
Ne de ben.
Sadece onun birkaç adım arkasından sessizce yürüyordum.
Ormanın içine girdikçe etrafımızdaki sesler değişmeye başlamıştı. Yaprakların rüzgârla çıkardığı hafif hışırtı, uzaktan gelen cırcır böceklerinin sesi ve toprağın o kendine has kokusu...
Garip bir şekilde huzur veriyordu.
Bir yandan yürürken bir yandan da etrafı inceliyordum.
"Acaba daha ne kadar yürüyeceğiz" diyerek düşünüyordum.
Tam bunu düşündüğüm sırada ileride belli belirsiz parlayan küçük ışıklar dikkatimi çekti.
İlk başta ne olduklarını anlayamadım.
Adımlarım yavaşladı.
Gözlerimi hafifçe kısıp dikkatlice bakmaya başladım.
Işıklar sanki dans ediyordu.
Sağa...
Sola...
Sonra yeniden havalanıyorlardı.
Biraz daha yaklaştığımızda gördüğüm manzara karşısında nefesim kesildi.
"Ateş böcekleri..."
Sözler dudaklarımdan fısıltı halinde döküldü.
Onlarca...
Belki yüzlerce ateş böceği etrafımızda uçuşuyordu.
Hava henüz tamamen kararmamıştı ama küçücük ışıkları bile bulundukları yeri masal diyarı gibi gösteriyordu.
Sanki yıldızlar gökyüzünden kopup ormanın içine dağılmıştı.
Hayranlıkla etrafı izlerken yüzümde istemsiz bir tebessüm oluştu.
"Burası..."
Gerçekten büyüleyiciydi.
Biraz daha ilerledikten sonra Miran durdu.
Ben de onun birkaç adım arkasında durdum.
Yavaşça bana döndü.
Yüzünde her zamanki o sakin gülümseme vardı.
Sonra eliyle biraz ileriyi işaret etti.
"Gizli yerime hoş geldin, Rüya."
Merakla gösterdiği yöne baktım.
Ve...
Olduğum yerde donup kaldım.
Ağaçların arasında, kalın dalların üzerine kurulmuş küçük ama bir o kadar da şirin bir ağaç ev vardı.
Sarı ışıklarla süslenmişti.
Ahşap merdivenleri, küçük balkonu ve etrafını saran ateş böcekleriyle birlikte sanki bir masal kitabından çıkmış gibiydi.
Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım.
"Bu..."
Gerçek miydi?
İçimde tarif edemediğim bir duygu oluşmuştu.
Şaşkınlık...
Merak...
Ve tuhaf bir mutluluk...
"Ne yani..."
"Beni gerçekten gizli yerine mi getirdi?"
Bu düşünceyle kalbim yeniden hızlandı.
İnsan, herkese göstermeyeceği bir yeri neden bana gösterirdi?
Üstelik...
Beni daha yeni tanıyorken.
"Yoksa..."
"Benim bilmediğim başka bir sebebi mi vardı?"
Kafamın içindeki sorular birbirini kovalamaya başlamıştı.
Hiçbir şey söyleyemiyordum.
Sadece o ağaç eve bakıyordum.
Miran ise yüzümdeki şaşkınlığı izleyip hafifçe gülümsedi.
Yavaş adımlarla bana doğru yaklaştı.
"Şok olduğunu biliyorum." dedi sakin bir sesle.
"Burayı ilk gören kişi sensin."
Kısa bir an durup gözlerini benim gözlerime çevirdi.
"Buraya seni sadece burayı göstermek için getirmedim."
Bakışlarımı merakla ona çevirdim.
"O zaman neden?"
diye fısıldadım.
Dudaklarının kenarındaki gülümseme biraz daha belirginleşti.
"Birazdan güneş tamamen batacak."
Başını gökyüzüne doğru kaldırdı.
"Buradan gün batımını izlemek..."
"İnsana bütün dertlerini unutturuyor."
Sonra yeniden bana baktı.
"İstedim ki..."
"İlk kez benim en sevdiğim manzarayı..."
"Benim ilk sevdiğim insanla izleyeyim."
O son cümlesiyle birlikte kalbim bir kez daha yerinden çıkacak gibi atmaya başladı. Birkaç saniye önce yaşadığım şaşkınlık, yerini bambaşka bir duyguya bırakmıştı.
Ve o an anladım...
Bu akşam sadece bana bir yer göstermeye gelmemişti. Bu akşam, bana kendi dünyasının en özel köşesini açmıştı.
Miran yanıma kadar geldi. Gözlerimin içine kısa bir an baktıktan sonra dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Hadi." dedi yumuşak bir sesle.
Ne diyeceğimi bilemeden sadece ona baktım. Ardından elini bana doğru uzattı.
Hiç düşünmeden elimi onun elinin içine bıraktım.
Parmakları parmaklarımı usulca kavrarken kalbim bir kez daha hızlandı.
Elinin sıcaklığı avucuma yayılmıştı.
Tek kelime bile edemiyordum.
Sanki bütün kelimeler boğazıma düğümlenmişti.
Beni yavaşça ağaç eve doğru götürdü. Ahşap merdivenler biraz dikti. Ben daha ilk basamağa adım atarken dengemi kaybetmemem için elimi bırakmadı.
Her basamakta arkamdan dikkatle beni izliyordu.
En sonunda ağaç evin küçük balkonuna çıktık.
Miran da yanıma geldi ve kapıyı açarak içeri geçmem için kenara çekildi.
Merakla içeri girdim.
Gördüğüm manzara karşısında yine olduğum yerde durakladım.
İçerisi de dışarısı kadar güzeldi.
Küçük ahşap duvarlar, tavandan sarkan sıcak sarı ışıklar, pencerenin önündeki minderler, yumuşacık battaniyeler, küçük bir masa ve üzerinde özenle hazırlanmış atıştırmalıklar...
Her şey o kadar düzenli ve samimiydi ki...
Burası sadece bir ağaç ev değil, insanın saatlerce çıkmak istemeyeceği huzurlu bir köşe gibiydi.
Miran pencerenin önündeki geniş minderi işaret etti.
"Gel."
Sessizce yanına gidip oturdum.
Pencereden görünen manzara nefes kesiciydi.
Ağaçların tepeleri güneşin son ışıklarıyla altın rengine bürünmüş, etrafta dolaşan ateş böcekleri ise masalsı görüntüyü tamamlıyordu.
Hayranlıkla etrafı izlerken gözlerim istemsizce içeride dolaştı.
Her ayrıntı ince düşünülmüştü.
"Burayı..."
"Benim geleceğimi bildiği için mi hazırladı?"
Masanın üzerindeki iki bardak, katlanmış battaniye ve özenle yerleştirilmiş küçük yastıklar bunu düşündürüyordu.
Kalbim yeniden hızlandı.
"Yoksa..."
"Beni buraya getirmeyi önceden planlamış mıydı?"
Bu düşünce bile yüzümde farkında olmadan küçük bir gülümseme oluşturdu.
Miran'a belli etmemeye çalışsam da...
İçimde oluşan o sıcaklık, her geçen dakika biraz daha büyüyordu.
Hiçbirimiz tek kelime etmiyorduk.
Sessizlik...
Ama rahatsız eden değil, aksine huzur veren bir sessizlikti.
Yan yana oturmuş, karşımızdaki gün batımını izliyorduk.
Güneş yavaş yavaş ufkun arkasına çekilirken gökyüzü turuncudan pembeye, pembeden mora dönüyordu.
Son ışıklar da kaybolmaya başladığında etrafımızı sadece ateş böceklerinin minik ışıkları aydınlatıyordu.
Sanki bütün orman nefesini tutmuş bizi izliyordu.
Tam o sırada Miran bulunduğu yerden bana doğru biraz daha yaklaştı.
Kalbim istemsizce hızlandı.
Derin bir nefes aldı.
"Yarım kalan bir konuşmamız vardı." dedi alçak bir sesle.
İşte...
Beklediğim an gelmişti.
Kalbim göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu.
Ne diyeceğimi bilmiyordum.
Ne kaçabiliyordum...
Ne de bakışlarımı ondan ayırabiliyordum.
Yavaşça elini kaldırdı.
Parmak uçları saçlarımın arasına usulca dokundu.
Yüzüme düşen bir tutam saçı kulağımın arkasına bıraktı.
O küçücük dokunuş bile bütün bedenimin ürpermesine yetmişti.
Her hareketi...
Her bakışı...
Beni hiç alışık olmadığım kadar heyecanlandırıyordu.
Gözlerini gözlerime kilitledi.
"Sana ilk aşkım olduğunu söyledim..." dedi.
"Dün gece hiçbir şey söylemedin."
Kısa bir an sustu.
"Şimdi..."
"Ne hissettiğini bilmek istiyorum."
Bu kez kaçmak istemedim.
Artık susmanın bir anlamı yoktu.
Yavaşça elimi kaldırdım.
Avucumu usulca yanağına koydum.
Sakalının hafif sertliği avucuma değince kalbim yeniden hızlandı.
Gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladım.
"Bana yardım ettiğin ilk gün..."
"O gün ben de bir şeyler hissettim."
"Beni tanımıyordun."
"Ama yine de yalnız bırakmadın."
"Beni korudun."
"İlk defa biri, karşılık beklemeden benim yanımda durmuştu."
Kelimeler ağzımdan döküldükçe içimdeki bütün korkular da yavaş yavaş kayboluyordu.
"Sonra..."
"Seni bir daha göremeyince..."
"Çok üzülmüştüm."
Derin bir nefes aldım.
Gözlerimi ondan hiç ayırmadan devam ettim.
"Ama bugün anlıyorum ki..."
"Duygularımın sebebi sadece bana yardım etmiş olman değilmiş."
Dudaklarım hafifçe titredi.
"Sen..."
"Benim de ilk aşkımsın, Miran."
Bu cümleyi duyar duymaz gözlerinin içi bir anda parladı.
Sanki yıllardır duymayı beklediği cümle buydu.
Dudaklarında tarifsiz, içten bir gülümseme belirdi.
Hiç konuşmadı.
Sadece bana baktı.
Bakışları yavaşça gözlerimden dudaklarıma indi.
Ben de farkında olmadan onun dudaklarına baktım.
İkimiz de bunu yaptığımızı fark ettiğimiz hâlde bakışlarımızı kaçırmadık.
Aramızdaki mesafe...
Her saniye biraz daha azalıyordu.
Kalplerimizin sesi, o sessiz ormanın içinde duyulacak kadar güçlü atıyor gibiydi.
Aramızda artık mesafe denilebilecek kadar bile boşluk kalmamıştı.
Nefeslerimiz birbirine karışıyor, gözlerimiz bir an olsun birbirinden ayrılmıyordu.
Kalbim öylesine hızlı atıyordu ki sesini onun da duyduğuna emindim.
O hâlâ bana bakıyordu.
Sanki son kararı bana bırakmıştı.
Bir an bile düşünmedim.
Yavaşça ona doğru eğildim ve dudaklarımı usulca dudaklarına bıraktım.
İlk başta ikimiz de sadece öylece kaldık.
Sonra Miran, büyük bir özenle bana karşılık verdi.
Öylesine nazik davranıyordu ki...
Sanki en ufak bir hareketiyle beni incitmekten korkuyordu.
Parmakları yanağımdan saçlarıma doğru usulca kayarken ben de gözlerimi kapattım.
O an, zamanın durmasını istedim.
Ne geçmiş vardı...
Ne gelecek...
Sadece ikimiz vardık.
Etrafımızı saran ateş böcekleri, gecenin karanlığında küçük yıldızlar gibi ışıldıyordu.
Rüzgâr ağaçların yapraklarını hafifçe sallıyor, ormanın sessizliği bu ana eşlik ediyordu.
Kalbimde günlerdir dolaşan bütün korkular, bütün soru işaretleri yavaş yavaş kayboluyordu.
Yerini yalnızca huzur alıyordu.
Hayatımda ilk kez kendimi bu kadar güvende hissediyordum.
Sanki uzun zamandır aradığım yere sonunda ulaşmıştım.
O an anladım...
Bazen insanın yuvası bir mekân değil, birinin yanı olabiliyormuş.
Ve ben...
İlk defa birinin yanında gerçekten evimde gibi hissediyordum.

Peki sizce bu kadar güzel giden her şey gerçekten böyle devam edecek mi, yoksa onları bekleyen büyük bir sınav mı var?