7. bölüm · Zoraki Misafir
4. Bölüm
"Bazen en büyük sırlar, sessizliğin içinden duyulurdu."
Telefon kapandıktan sonra ev yeniden sessizliğe gömülmüştü.
Ama benim içimde kopan fırtına... o sessizlikten çok daha büyüktü.
Olduğum yerde kalmıştım. Kıpırdayamıyordum. Sanki az önce duyduklarım bedenimi taş gibi ağırlaştırmıştı.
"Bu bir intikamdı."
Miran'ın söylediği son cümle hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu.
İntikam...
Ama neden? Kimden? Ve en önemlisi... abimin bununla ne ilgisi vardı?
Başımı iki yana salladım.
Hayır. Abim böyle bir şey yapmazdı. Beni büyüten, her düştüğümde elimden tutan kişi oydu. Birine zarar vermesi bile imkânsızdı.
Ama...
Miran'ın sesi... o kadar emindi ki.
"Cansu'yu unutmadım, Kerem."
İçime açıklayamadığım kötü bir his çöktü. Sanki bilmediğim bir geçmiş yavaş yavaş önümde açılıyordu.
Nefes alışverişim düzensizleşti. Bir adım geri attım. Sonra bir tane daha.
Buradan gitmem gerekiyordu. Şu an Miran'la yüzleşmek istemiyordum. Çünkü gözlerinin içine bakarsam... söylediklerinin gerçek olduğunu anlayacakmışım gibi hissediyordum.
Tam arkamı dönüp gidecekken sehpanın üzerindeki vazoyu fark etmedim.
Sehpaya çarpmamla birlikte vazo yere düşüp tuzla buz oldu.
O ses...
İşte şimdi bitmiştim.
O sesi duymuş olmalıydı.
"Dinlemek güzel miydi?"
Bir anda olduğum yerde donup kaldım.
Kalbim tekledi.
O sesi artık tanıyordum.
Soğuk. Sakin. Tehlikeli.
Yavaşça arkamı döndüm.
Miran birkaç metre önümde durmuş, bana bakıyordu. Elinde hâlâ telefonu vardı ama gözleri direkt bendeydi.
Ne kadar zamandır oradaydı?
Nefesim kesildi.
Bir şey söylemeye çalıştım ama sesim çıkmadı.
Miran yavaş adımlarla bana doğru yaklaşmaya başladı.
"Demek sonunda merakına yenildin," dedi alçak bir sesle.
Geri çekildim. Ama bu sefer korkudan çok, duyduklarımdan kaçıyordum.
"Az önce söylediklerin..." dedim sonunda. Sesim beklediğimden daha kısıktı. "Ne demekti?"
Miran durdu. Yüzündeki ifade değişmedi ama gözleri bir an sertleşti.
"Yanlış yerde yanlış şeyleri dinledin, Rüya."
Kaşlarım çatıldı.
"Cevap vermedin."
Bir süre sustu. Sanki ne kadarını kaldırabileceğimi ölçüyordu.
Sonra hafifçe başını eğdi.
"Bazı gerçekleri öğrenmek," dedi yavaşça, "insanı geri dönüşü olmayan yerlere sürükler."
Bir adım daha yaklaştı.
"Bunu öğrenmek istediğine emin misin?"
O an boğazım kurudu. Duyduklarım zaten yeterince korkutucuydu. Ama asıl sorun... içimdeki merakın hâlâ sönmemesiydi.
Kaçmalıydım. Ama artık kaçmak da çözüm gibi gelmiyordu.
"Bilmek istiyorum," dedim sonunda.
Sesim güçlü çıkmadı ama geri adım da atmadım.
Miran uzun bir süre bana baktı. Sonra hafifçe başını eğdi.
"İnsanlar gerçeği kaldırabileceklerini sanır," dedi sakin bir sesle. "Ama gerçek ortaya çıktığında... ilk kaçan yine onlar olur."
Yutkundum.
"Abim sana ne yaptı?"
Bu soru ortamın havasını bir anda değiştirdi.
Miran'ın yüzü sertleşti. Çenesi gerildi. Bakışları bir an benden kaydı.
Sessizlik değişmişti artık. Sakin değil... daha ağırdı.
"Sen hâlâ onun iyi biri olduğunu düşünüyorsun," dedi sonunda.
"Çünkü öyle," dedim hiç düşünmeden.
Gözleri yeniden bana döndü. Bu sefer daha keskindi.
"İnsanların gerçek yüzünü görmek için bazen her şeyini kaybetmesi gerekir."
Kalbim sıkıştı.
"İma yapmayı bırak da düzgün konuş!" dedim sinirle. "Abim sana ne yaptı?"
Bir adım attı bana doğru.
Refleksle geri çekildim ama gözlerimi ondan ayırmadım.
"Yanlış soru soruyorsun, Rüya," dedi alçak bir sesle.
"Ne?"
Bir adım daha yaklaştı.
"Asıl sorman gereken şey..." dedi yavaşça, "Kerem'in kime ne yaptığı."
Nefesim kesildi.
"Saçmalıyorsun."
"Öyle mi?"
Bir an durdu. Sonra Miran hafifçe gülümsedi. Ama bu gülümseme güven vermiyordu.
"Öğreneceksin... sabırlı ol. Ama öğrendikten sonra hiçbir şey şimdiki kadar kolay olmayacak senin için."
Bu bir tehdit miydi?
Sabırlı olmak istemiyordum artık. Daha ne kadar sabredebilirdim?
Tam o sırada arkamızdan adım sesleri geldi. Otuzlu yaşlarında bir kadın yanımıza geldi.
Bize kısa bir bakış attıktan sonra konuştu:
"Miran bey, kahvaltı hazır efendim. Kardeşiniz; Gökçe hanım,Mert bey ve Ateş bey arka bahçede sofradalar, sizi bekliyorlar."
Miran başıyla onayladı. Kadın mutfağa doğru yönelip gözden kayboldu.
Kahvaltı kelimesiyle midem kendini hatırlattı.
Zaten açlıktan bitmiştim.
Miran bana bakıp hafifçe sırıttı.
"Sanırım miden sinyal veriyor. Arka bahçeye geçeceğiz. Ama bağırmak yok. Yoksa açlık grevine başlamak zorunda kalırsın."
Gözlerimi devirip derin bir nefes verdim.
"Peki," dedim kısa keserek.
Ne olursa olsun... önce karnımı doyurmalıydım. Açken hiçbir şey düşünemiyordum.Plan yapmam için temiz bir zihne ihtiyacım vardı.
Çok geçmeden o önde, ben arkada ilerlemeye başladık.
Arka bahçeye çıktığımızda masaya doğru ilerledik.
Masada Gökçe, Mert ve daha önce hiç görmediğim bir adam oturuyordu. Biz yaklaşınca hepsinin bakışları aynı anda üzerimize çevrildi.
Kendimi büyük bir gerginliğin ortasında kalmış gibi hissediyordum. Her şey o kadar tuhaftı ki hiçbirini anlamlandıramıyordum.
Gökçe bana dönüp hafifçe gülümsedi.
“Rüya, hadi gel. Yanıma otur,” dedi sandalyeyi hafifçe çekerek.
Tereddüt ederek Gökçe'nin yanına oturdum.
Miran ise tam karşıma geçti.
Bu durum beni daha da geriyordu. Çünkü gözlerimi nereye çevirsem sonunda yine ona denk geliyordum.
Masadaki sessizliği bozan ilk kişi Mert oldu.
"Abi kızı sorguya çekecek gibi bakmayı bıraksana biraz," dedi ekmeğinden bir parça koparırken.
Gökçe dirseğiyle hafifçe Mert'e vurdu.
"Bir sus ya."
Mert omuz silkerek sırıtınca istemsizce kaşlarım çatıldı.
Bu çocuk ciddi miydi, değil miydi anlayamıyordum.
Tam o sırada yan tarafta oturan adam sakin bir şekilde bardağını masaya bıraktı.
"Açsındır büyük ihtimalle," dedi bana bakarak. "Bir şeyler yemelisin."
Sesi sakindi. Ne tehditkâr ne de samimiyetsizdi.
Gökçe hafifçe gülümsedi.
"Ateş genelde böyle az konuşur ama haklıdır."
Mert hemen araya girdi.
"Yok aslında konuşuyor da bize konuşmuyor."
Ateş başını çevirip kısa bir bakış attı.
"Çünkü siz susmuyorsunuz."
Bir anlık sessizlikten sonra Gökçe gülmeye başladı.
Tabi uzun sürmeden sona ermişti, çünkü Miran ona öyle bir bakış atmıştı ki kızın gülmesi yarım kalmıştı.
Gökçe hiç kendini bozmadan benimle ilgilenmeye başlamıştı.
Tabakları önüme kaydırmış, "şundan da al" diye küçük küçük yönlendirmeler yapıyordu.
Mert ise sandalyeye yarı yaslanmış, arada bir bir şeyler söyleyip ortamı hafifletmeye çalışıyordu ama Miran'ın varlığı her cümleyi yarıda kesiyordu.
Kaşık elimdeydi ama gözüm sürekli Miran'daydı.
Sanki bir şey söyleyecekmiş gibi duruyordu.
Ve söyledi.
Çatalını yavaşça tabağın kenarına bıraktı.
O an masadaki sesler neredeyse tamamen kesildi.
"Artık sana bazı gerçeklerden bahsetmemiz gerekiyor."
Sesi ne yüksek ne de düşüktü.
Ama masadaki havayı bir anda değiştirmişti.
Gökçe'nin eli bir an durdu.
Mert başını hafifçe yana eğdi.
Ateş ise bakışlarını Miran'a çevirdi, tek kelime etmedi.
Benim içimse sıkışmıştı.
"O beklenen an geldi demek ha"diyerek gergin olduğumu belli etmemeye çalıştım.
Miran bana bakmamıştı bile. Sanki cevabı zaten belliymiş gibi.
"
Her şeyi sana tek tek anlatmak kolay olmayacak," dedi sakin bir şekilde. "Ama artık saklamanın da bir anlamı yok."
Kalbim hızlandı.
"Evet seni dinliyorum,abimle olan şu mesele ne?bilmek istiyorum"
Masaya ölüm sessizliği çökmüştü, kimseden tek bir çıt dahi çıkmıyordu.
Burada ne olup bittiğini ben hariç herkes biliyordu.
Öğreneceklerime hazır mıydım acaba?
Benden saklanan şeyi öğrendiğimde bünyem ne tepki verecekti, çok merak ediyordum doğrusu.
Miran masaya doğru yaklaşıp gözlerini üzerime dikti.Bu bakışlar nedensizce ürpermeme neden olmuştu.
Uzun bir sessizliğin ardından beklenen konuşma başlamıştı.
"Üç yıl önce abin, Mert, Ateş ve ben en iyi arkadaşlardık. Arkadaştan da öte... dosttuk," dedi Miran, derin bir nefes alarak.
Bir an durdu. Sanki söyleyeceklerinin ağırlığını tartıyordu.
"Hepimiz ayrılmaz bir şekilde aynı okulda okuyorduk."
Gözleri kısa bir an masadan kaydı.
O bakışta sadece anı yoktu... başka bir şey daha vardı. Bastırılmış bir öfke gibi.
"Bir gün okulumuza bir kız geldi..."
Miran'ın sesi o an biraz daha yavaşladı.
Sanki o anı anlatmak istemiyor gibiydi.
Ama artık geri dönüş yoktu.
"Adı Cansu'ydu."
Miran bir an sustu. Sanki ismi söylemek bile onu geri götürmüştü.
Sonra devam etti:
"Okula geldiği anda dikkat çekti. O kadar enerjik, o kadar canlı bir kızdı ki... herkes ona bayılmıştı."
Kısa bir nefes aldı.
"Abin de dahil."
O an yutkundum ama sözünü kesmedim.
Miran gözlerini masaya indirdi.
"Kerem kısa sürede ona aşık oldu," dedi.
"Biz de öyle sanıyorduk."
Bir an durdu, sonra bakışlarını bana çevirdi.
"Sonra işler değişti."
Kalbim sıkıştı.
"Ne demek değişti?" dedim istemsizce.
Miran sesi biraz daha ağırlaştırdı:
"Cansu sadece Kerem'i seçmedi."
Sessizlik oldu.
"Beni de seçti."
O cümle masanın ortasına düşmüş gibi ağırdı.
Gözlerim büyüdü.
Mert başını eğdi, ilk kez şaka yapmadı.
Gökçe donuk kaldı.
Ateş ise sadece dinliyordu.
Miran devam etti:
"Bir süre... ikimizle de vakit geçirdi. Ama sonra net bir seçim yaptı."
Yutkundu.
"Beni seçti."
O an boğazım kurudu.
"Kerem bunu kendine yediremedi."
Sesi biraz sertleşti.
"Aramız açıldı. Önce küçük şeylerdi... sonra büyüdü."
Bir an sustu.
"Okulda herkes taraf oldu. Dostluklar bölündü."
Bakışları bana kaydı.
"Ve o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı."
Miran cümlesini bitirdi.
Sonra sustu.
Bu sessizlik önceki tüm cümlelerden daha ağırdı.
Kimse konuşmadı.
Mert bile ilk kez sandalyesinde kıpırdamadı.
Gökçe'nin bakışları masaya sabitlenmişti.
Ateş ise sadece Miran'a bakıyordu, yüzünde hiçbir ifade yoktu.
Ben ise nefes aldığımı bile unutmuş gibiydim.
İçimde bir şey yavaş yavaş sıkışıyordu.
"Bu..." dedim kısık bir sesle. "Bu sadece bir kıskançlık hikâyesi mi?"
Miran başını yavaşça kaldırdı.
Gözleri benimkilere kilitlendi.
"Keşke öyle olsaydı," dedi.
Sonra sandalyesine yaslandı.
Bir an gözlerini kapattı.
Açtığında sesi daha soğuktu.
"Bizim hikâyemiz kıskançlıkla başlamadı, Rüya."
Bir an durdu.
"Kontrolle başladı."
O kelime havada asılı kaldı.
Ben hiçbir şey anlamadım.
Ama içimdeki huzursuzluk artık sadece büyümüyordu... şekil değiştiriyordu.
Miran çatalını yavaşça masaya bıraktı.
"Cansu geldikten sonra herkes değişti," dedi. "Ama en çok Kerem."
Mert bu kez hafifçe başını çevirdi ama konuşmadı.
Gökçe dudaklarını ısırdı.
Ateş ise kısa bir nefes verdi.
Miran bana baktı.
"Ve sen..."dedi yavaşça,"bu hikayede sadece yan karaktersin"
O an donup kaldım.
Bir saniye boyunca ne duyduğumu bile anlayamadım.
Sonra içimde bir şey sertçe kıpırdadı.
"Ne?" dedim kısık bir sesle.
Miran ifadesini değiştirmedi.
Sanki söylediği şey çok normalmiş gibi bana bakıyordu.
Bu bakış...
Bu rahatlık...
Bir anda içimdeki gerginliği öfkeye çevirdi.
"Yan karakter mi?" dedim bu kez daha net. Sesim titriyordu ama bu sefer korkudan değil.
Miran hafifçe kaşını kaldırdı.
"Evet," dedi sakin bir şekilde. "Bu olanların merkezinde sen yoksun."
O cümle bardağı taşıran son damla oldu.
Sandalyeyi arkaya doğru itip ayağa kalktım.
"Ben yan karaktersem," dedim gözlerimi ondan ayırmadan,
"neden buradayım, neden bütün bunların şeyini ben çekiyorum?"
Masada sessizlik oldu.
Bir saniye bile değil... ama bana çok uzun gelmişti. Sanki herkes aynı anda nefesini tutmuş gibiydi.
Mert bu kez bile araya girmedi.
Gökçe'nin eli masanın kenarında sıkıldı.
Ateş bakışlarını kısaca Miran'a çevirdi.
Miran ise ilk kez çok kısa bir an duraksadı.
Sonra gözlerini kıstı.
"Çünkü," dedi yavaşça, "sen bunu seçmedin."
Seçmedim mi?
İçimde o cümle yankılandı.
Sanki biri bana çok basit bir şeyi açıklamış ama ben hâlâ anlamamışım gibi hissediyordum.
"Seçmedim mi?" dedim alayla. "Ben hiçbir şey seçmedim zaten! Ama her şeyin ortasına ben düşüyorum!"
Sesim yükselmişti.
Kendimi durdurmak istemedim. Çünkü durursam... dinlemek zorunda kalacaktım.
"Ben sizin geçmişinizin bedelini neden ödüyorum?"
Mert sandalyesinde öne eğildi.
"Rüya, sakin ol-" dedi ama sözünü bitiremedi.
Sakin ol.
Bu kelime bile artık bana batıyordu.
"Hayır!" dedim sertçe. "Sürekli sakin ol, bekle, dinle diyorsunuz ama kimse bana hiçbir şey açıklamıyor!"
Gökçe hemen araya girdi.
"Rüya, lütfen-"
Ama artık sesler birbirine karışıyordu.
Kafamın içi doluydu. Ama hiçbir şey net değildi.
Sadece öfke vardı.
Gözlerim tekrar Miran'a döndü.
"Sen beni buraya getirip," dedim dişlerimin arasından,
"sonra da 'yan karakter' diyemezsin!"
Miran bir an bana baktı.
O bakış... çok sakindi.
Bu sakinlik beni daha da sinirlendirdi.
"Ben sana hak ettiğinden fazlasını bile anlattım."
Hak ettiğim?
İçimde bir şey sertçe çekildi.
Ben neyi hak etmiştim ki?
"Sen kimsin de bana neyi hak ettiğimi söylüyorsun?"
Masa iyice gerilmişti.
Ama kimse artık gerçekten müdahale etmiyordu.
Sanki bu tartışmanın bitmesini değil... nereye gideceğini bekliyorlardı.
Ateş ilk kez başını biraz kaldırdı.
Mert "yeter artık" der gibi nefes verdi.
Gökçe panikle Miran'a baktı.
"Abi yeter..."dedi kısık sesle.
Ama Miran gözünü benden ayırmadı.
"Bu tartışmayı burada bitir," dedi sertleşen bir tonla.
Bitirmiyorum.
İçimdeki ses bile bağırıyordu artık.
"Bitirmiyorum!" dedim hemen. "Ben hiçbir şeyi anlamıyorum ve sen bana cevap vermiyorsun!"
Miran sandalyesinden kalkacak gibi oldu ama kalkmadı.
Sadece sesi daha soğuklaştı:
"Anlaman gereken şey bu kadar basit değil."
Basit değilmiş...
Her şeyin etrafımda dönüp durması bile basit değildi zaten.
Gökçe hızlıca araya girdi.
"Rüya bak, şu an konuşmayın lütfen..." dedi sakinleştirmeye çalışarak.
Ama o "lütfen" bile artık bana uzak geliyordu.
Mert de elini kaldırdı.
"Abi ya boşver, kız şokta zaten."
Şokta mıyım?
Hayır...
Ben sadece artık hiçbir şeyin normal olmadığını hissediyordum.
Ateş bile ilk kez net konuştu:
"Bu şekilde devam edersek kontrolü kaybederiz."
Ama kimse durmuyordu.
Ben bir adım daha Miran'a yaklaştım.
"Ben şokta falan değilim," dedim. "Ben sadece gerçekleri öğrenmek istiyorum!"
Miran gözlerini kıstı.
"Gerçekler ağırdır."
"Bana ders verme!"
Sesim kırılmıştı ama geri çekilmiyordum.
Ama içimde... bir şey ilk kez bu kadar kontrolsüz hissediyordu.
Sanki söylediklerim değil de, söylemediklerim büyüyordu.
Miran bir an sustu.
O an masadaki herkes sanki nefes almayı unutmuş gibiydi.
Mert bile artık hiçbir şey demiyordu.
Gökçe'nin yüzü gergindi.
Ateş'in bakışları sabitti.
Kimse Miran'a bile bakamıyordu.
Sanki herkes onun ne söyleyeceğini biliyor ama duymak istemiyordu.
Ben hariç.
Ben hâlâ cevabı zorlayarak istiyordum.
"Bak bana," dedim biraz daha yaklaşarak. "Sürekli kaçıyorsun. Sürekli yarım konuşuyorsun."
Miran gözlerini benden ayırmadı.
Ama ilk kez... bakışı farklıydı.
Soğuk değil.
Sinirli değil.
Daha ağırdı.
Sanki içinde tuttuğu bir şey vardı ve artık taşmak üzereydi.
Bir an nefes aldı.
Sonra yavaşça sandalyesinden biraz öne eğildi.
"Sen gerçekten bilmiyorsun," dedi kısık bir sesle.
O cümle... beni bir an durdurdu.
Ne demek bilmiyorsun?
İçimdeki öfke bir saniyeliğine tökezledi.
"Ne bilmiyorum?" dedim daha düşük bir sesle. Ama hâlâ inat vardı. "Söyle o zaman!"
Miran gözlerini kısa bir an kapattı.
Açtığında sesi artık çok daha netti.
Ama kırıcıydı.
"Bazı şeyleri bilmek... insanı aynı kişi bırakmaz."
O an içim ürperdi.
Bu bir tehdit değildi.
Bu bir uyarıydı.
Ama neye?
Neye hazırlanıyordum?
Mert bu kez çok kısık bir sesle konuştu:
"Abi..."
Ama Miran onu duymadı bile.
Gözleri sadece bendeydi.
Ve o bakıştan kaçamıyordum.
Sanki artık geri dönüş yoktu.
Sanki bir kapı açılmak üzereydi ve ben o kapının önünde duruyordum.
Miran son kez nefes aldı.
Ve söyledi:
"Cansu öldü Rüya."
Bir saniye bile olmadı.
Ama o bir saniye içinde her şey durdu.
Masadaki hava çöktü.
Gökçe'nin eli titredi.
Mert başını eğdi.
Ateş'in yüzü ilk kez tamamen ciddileşti.
Ben olduğum yerde kaldım.
Hiç hareket edemedim.
Sanki biri tüm sesleri kapatmıştı.
"Ne..." dedim çok kısık bir sesle.
Miran gözlerini benden ayırmadan son cümleyi kurdu:
"İntihar etti."
Ve o an...
Rüya'nın dünyası ilk kez gerçekten sessizliğe gömüldü.
“Rüya bu hikâyeye gerçekten nereden bağlanıyor?”
"Bu sadece başlangıçtı...5. bölüm yakında."
