4. bölüm · Zil Çalana Kadar
4. Bölüm; Sessizleştiğinde
Ela gözlerinin hedefinde değildim. Ama onu evimin yanında görmek bile garip hissettiriyordu.
Nakliyatçılar evine koli taşıyorlardı. O ise bahçe kapısının biraz uzağında elini cebine sokmuş telefonla konuşuyordu. Onu ilk gördüğüm günün aksine telefon tutan yani o gün kanayan eli sargılıydı. Kıyafetleri tozlu değildi ve saçları düzgündü. Buradan tam anlamasam da o günden daha düzgün olduğu belliydi. Ve bu sefer İzmir’e daha uygun giyinmişti. En azından üzerinde kısa kollu bir tişört vardı.
Onu uzun bir süre izlediğimi telefonu kapatıp adımlarının gerilemesiyle anladım. Nakliyatçı adam ona bir şeyler dediğinde dönüp ne dediğini dinledi. Ardından bir şeyler söylediğinde pek uzakta olmadığım için duyabilmiştim. Sesini yükseltmesinin de yararı vardı.
“Kameraları evin bahçesine taktırmıştım zaten abi,” dedi. Bakışlarım hemen eve döndü. Ve evet, evin köşesindeki kamerayla göz göze gelmem kaçınılmaz sondu. Çocuğu göz hapsine aldığım kayıt altındaydı. Utançla yutkunup kameraya bakmaya bir son verdim. Ardından arkasını dönüp aynı kaldırımda olduğumuz için bana doğru ilerledi. Ben yakalanmamak adına telefonuma bakmaya çalışıyordum. İllaki yakalanacaktım gerçi ama göz göze gelerek yakalanmak daha kötüydü. Aradaki mesafe azalırken evin kapısına ulaşmıştım. Neyse ki yüzümü görmemişti. Ama sanki görmeye ant içmişti. Bahçe kapısına anahtarı soktuğumda adımlarını beni fark etmişçesine durdurdu ve sesini iki adım uzağımda duydum.
“Aa merhaba.” Basit bir komşu tanışmasına bir adım atmıştı ve henüz kim olduğumu görmemişti.
Hiçbir şey olmamış, sanki kendisini beş dakika öncesine kadar süzmüyormuşum gibi...Ne süzmesi!
Sanki kendisine gözlerim yanlışlıkla takılmamış gibi arkamı döndüm. Evet kesinlikle göz takılmasıydı bu.
Normal bakan gözlerime yalan bir şaşkınlık ekledim ama o gerçek olmadığını anlamadı.
“Sen nereden çıktın ya yine?” sinirlerim bozulmuş gibi güldüm. Ama bu sahte değildi. Gerçekten sinirlerim bozuktu.
Yüzümü gördüğünde tebessüm eden dudakları normale döndü ve ela gözlerine şaşkınlık yayıldıktan hemen sonra tek bir cümle söyledi; “Sapık mısın kızım sen?” Ardından gözlerini kıstı. “Beni takip etmek dışında bir işin yok mu senin?”
“Ne saçmalıyorsun ya sen?” dedim sinirle. Yan evime taşınması benim ayarladığım bir şey gibi davranması gülünçtü. “Yan evime taşınan sensin, dolmuşta yanıma oturan sensin, bana çarpan da sensin ve bu durumda sapık ben mi oluyorum?”
“Birincisi,” dedi sakinlikle. Öyle bir sakinlikti ki bu insanı deli ederdi. “Yan evimde yaşadığını tam şu anda öğreniyorum ve sen nereden biliyorsun bunu bilmiyorum.” Pot kırmıştım çünkü lanet dudaklarından böyle bir bilgi çıkmamıştı. Yan evime kısmını fazlasıyla bastırmıştı. Böyle bir detayı vermediği için kendisini gözetlediğimi düşünür müydü? Düşünmesi doğaldı çünkü bende böyle düşünürdüm ve maalesef sıkça empati kuran bir insandım. “İkincisi; dolmuşta yanıma oturan sensin.” Dediğimi tekrar etmişti. “Üçüncüsüyse; yoluma çıkan ve uzaktan geldiğimi görmeyen senken sapık ben oluyorum yani öyle mi?”
Şaşkınlıkla dudaklarım aralandı. Bütün alaycılığımla ve sinirimle güldüm. “Bana çarptığın için özür dilerim.” Bu denli ukala olması sinirlerimi daha da bozabilirdi. “Ayrıca…” dedim bastıra bastıra. “Ben niye seni takip edeyim?!”
“Onu sen söyleyeceksin.”
“Pekâlâ,” dedim sakinlikle. Ardından kollarımı göğsümde bağlayıp yüzüne baktım. “Şöyle söyleyeyim, babam organ mafyası benim,” gözlerimi kısarak konuştuğumda kaşlarını yukarı kaldırdı. “Bu dünyada oksijeni gereksiz yere harcayan, sinir bozucu insanların organlarını satmayı sever.” Bakışlarımı bedeninde gezdirdim. “Ve genelde seçme işini bana bırakır. Bende bu yüzden sapığınım, ukala çocuk.” Oyuncu yeteneğimin olması inanacağı anlamına gelmiyordu elbette. Sonuçta saçmalamıştım. O da bunun farkındaydı ama oyunumu bozmadı.
“Hala hayattasın, ha Avatar?” Avatar mı?
Bana Avatar demesinin nedenini kısaca zihnimde tarttığımda aklıma gelen tek seçeneği doğru kabul ettim ve “sadece gözlerim mavi, tenim değil,” dedim.
Dudak büzerken ellerini ceplerine sokup omuz silkti. “Gözlerin dikkat çekiyor.”
“Yani bu bana Avatar demen için yeterli bir sebep mi?”
“Evet.”
“Lakap sevmem.”
Yine dudak büzdü. “Olabilir.”
“Yani bu bana lakap takma demek.”
“Sen ismini bilmediğin insanlara nasıl hitap ediyorsun?”
“Genelde hitap etmem gerekmiyor.”
“Genellemenin dışında olanlara ne yapıyorsun, Avatar?” Ya sabır!
“Gerekirse tanışırım.”
“Tanışalım o zaman.” İstediğini elde etmiş gibi gülümseyip elini bana uzattı. “Ben Koray.”
Şaşkınlıkla gözlerine baktım ve kafamı sağ omuzuma doğru eğdim. Tekrar gözlerine baktığımda eli hala aramızdaydı. “İyi deneme.” Öyle olsun der gibi güldü ve gülerken kafasını sola eğdi.
“Nasılsa görüşeceğiz,” dedi komşu olmamızı kastederek. Gözlerini kısa bir süre üstten iliklemediğim gömleğimin yakalarından sarkan, ipini bollaştırdığım okul armamda gezdirdi. Ardından hafifçe yüzüme doğru eğildi. Fazla yakınımda olmadığı için rahatsız olmasam da bir ayağımı refleksle geriye atmıştımne olur ne olmaz diye. Hala aynı yerimdeydim. “Bir vedaya gerek olduğunu düşünmüyorum,” dedi ve gitti. Bir bu eksikti.
***
Hepimiz eşofmanlarımızı giymiş harika bir beden dersinin tam ortasındaydık. Sınıfın kızları olarak fazlasıyla sakin bir şekilde voleybol oynamıştık ama erkekler için aynı şeyi söylemeyecektim. Erkekler tabiri caizse hayvan gibi basketbol oynuyorlardı. Birbirleriyle şaka adı altında ite kaka oynuyorlardı. Bu onlar için sorun olmasa da beden hocası için sorun olmalı ki dayanamayıp birkaç uyarıda bulunduktan sonra işe yaramayacağını anlamış olmalı ki ceza vermişti. Nehir’in dediğine göre sınıflar arası basket maçına hazırlanıyorlardı ve yine Nehir’in deyimiyle buna gerek yoktu çünkü takımda Arkın vardı. Gözlemlediğim kadarıyla takımın bir numarası kesinlikle Alp ve sınıfta onun yanında oturan Mert ikilisiydi ama bunu ona söylememiştim.
Şuansa spor salonunun duvarında bütün kızlar yan yana sıralanmış vaziyette önümüzde birbirlerinin üzerlerinden atlayan erkekleri izliyorduk çünkü voleybol oynayacak kadar alan kalmamıştı. Oyunumuzu sabote etmişlerdi.
“Hipopotam devurmeye çalışur gibi atlamasanuza evladum!” diyen lakabı Çatlak Bedenci olduğunu öğrendiğim Karadenizli beden hocasının sesiyle bakışlarım ona döndü. “Maçun hırsini hala mı atamadunuz?”
“Hocam yanlış anladunuz,” diyen Caner, Arkının üstünden atlarken konuştu ve yanlışlıkla laz şivesiyle konuştuğunu fark ettiğinden olsa gerek sendeledi ve önünde eğilmiş olan Merte tutunup kendini düzeltti. Ardından hocaya baktı.
“Sen benumle eğlenirsun oyle mi, Çaner?” dedi hoca kaşlarını çatarak. Karadenizli olmasının da getirdiğini düşündüğüm çabuk siniriyle hoca kafasını ya sabır der gibi yana çevirdi.
Caner’in yeşil gözlerine anında korku yayıldı. “Tövbe haşa hocam, eğlenmek falan. Yanlışlıkla oldu gerçekten.”
Melodiyle ortamızda duran Nehir sessizce “ağam benimle eğlenir-” diye fısıldamak istedi ama lafı Melodinin kafasına diktiği suyu püskürterek burnundan çıkartmasıyla yarım kaldı. Nehir gülmemek için hiç uğraşmayıp kocaman bir kahkaha attığında Melodi öksürmeye başlamıştı. Boğularak ölmesini istemediğim için diğer yanına geçip sırtına vurdum hafifçe ve klasik bir “helal helal,” deyişinde bulundum. Sıra Melodiyle bittiği için yanına geçebilmiştim ve Nehir kadar olmasa da bende gülmüştüm bu haline.
Melodi hem öksürüp hem gülüp hem de “iyi misin” sorularıma cevap verdikten sonra Nehir’e döndü. “Salak mısın,” deyip bir kere daha öksürdü ve ardından tekrar güldü. “Su içmemi beklesene. Ya ölseydim!” diğer kızlarda bunu fark edip gülmüştü ama daha sessiz.
“Fena mı işte,” dedi Nehir ciddiyetle. “Haberlerde, arkadaşının yaptığı harikulade espri yüzünden mutlu mesut öldü manşetleriyle karşılaşırsın.”
“Evet,” diyerek onayladı onu Melodi. “Öldükten sonra epey işime yarar bu. Daha iyi bir ölüm şekli düşünemiyorum, ileri zeka.”
Yandan dirsek attı Nehir hafifçe. “Sayemde ünümüz çoğalır.”
Arkının üstünden bu sefer de Kuzey atladı. Sınıftaki çoğu erkeğin birbirlerinin üstünden atladığını görmüştüm ve bu çocuğun spor yaptığı her halinden belli oluyordu. Birinci hali kesinlikle çok kolay ve hızlı atlamasıydı. İkinci hali kesinlikle rahat atlamasıydı. Üçüncü hali Arkın ve diğerlerinin üstlerinden atlamak için sırtlarına koyduğu elleri yüzünden belirginleşen hafif kasları ve damarlarıydı.
Nehir’in yanındaki kıvırcık saçlı adının İdil olduğunu öğrendiğim bal rengi gözlere sahip kız “son ders olduğu için kendimi şanslı hisseden bir ben olamam değil mi? Aksi halde kokudan sınıfa giremeyebilirdik kızlar,” dedi. Bunu söylemeden önce iki adım atıp hepimize dönmüştü.
Herkes onaylayan sesler çıkartırken beden hocası her şeyi duymuş olmalı ki o da onaylamıştı. “Bu kizi neden sevduğumi anladunuz mi şimdi.” İdil duyduğu şeyler üzerine gururla gülümsedi.
“Anlamaduık hocam,” dedi Melodi şive yapmaktan kendini son anda frenlerken. “Neden?” Neyse ki hoca, şiveyi anlamamıştı.
Melodiye dönen bakışlarıyla hoca “benum gibi düşüniy da ondan,” dedi.
Hoca diğer gruba doğru ilerlerken. İdil yüzünü buruşturmuştu. “Allah korusun.” Yine kıkırdayan biz olmuştuk ama hoca hızla arkasını döndüğünde bazımız havaya bazımız ayağına bazımızsa tırnaklarını inceler gibi eline baktı. Bense kafamı yan çevirip saçlarımın yüzümü kapatmasını sağlayarak gülmemi sakladım. Hoca tekrar önüne döndüğünde bu sefer buna da gülmüştük. Bu sınıfın kafası güzel gibiydi ve sanırım bana da bulaşmıştı.
Erkekler birbirlerinin üzerinden atlamayı üç tur kadar devam ettirdikten sonra hoca yeterli olduğunu ve düzgünce oynamak şartıyla topu almalarına izin verdiğinde güneşin sıcaklığından ötürü başımıza güneş geçmemesi için tribünlere oturup yaptıkları antremanı izledik.
Arkın, Gökhandan kaptığı topu Canere pas attı ve Kuzey topu potaya doğru koşarken sektirdi. Ardından basket attı. Tribünlerdeki ekip -yani biz- alkışladık. Sevinç çığlıklarını duyan Kuzey bize dönüp güldü. Ardından reverans yaptı.
Seti tekrar başlattıklarındaysa Alp elindeki topu sahanın ortasından basket attı ama nasıl yapabildiğini anlayamamıştım. Tribünlerden tekrar aynı kutlama sesi geldiğinde Alp havalı bir şekilde güldü ve eliyle kendisini gösterdi burdayım dercesine. Arkasındaki Mert fazla oyalandığını söylercesine ensesine bir tane yapıştırınca Alpte ona bir tane yapıştırdı. Ve ikili kendi içinde sessiz bir kavgaya girdi. Güldüklerini görebiliyordum ama diğerleri sıkılmış gibi onları beklemedi ve Emre sayesinde tekrardan başka bir sete başladılar. Onları umursamamaları fazla normalmiş gibi kimse yadırgamamıştı.
***
Harika biten beden dersinin sonunda nihayet evin sokağına girebilmiştim. Beden son ders olduğu için ve ben üzerimi değiştirmeyi saçma bulduğum için eve gri eşofman ve beyaz tişörtümle gidiyordum. Bugün olan makaraları hatırlayıp tekrardan gülerken cebimdeki telefon titredi.
Ve tabi ki Fizik Bilen Ateşlilerden yeni mesajlar görmek beni asla şaşırtmadı.
Caner; d:d:d:d:d:d
Caner; sekiz çocuğu olan bir kanguruya kocası ne demiş??
İdil; inan bana merakın m’si bizde bulunmuyor Caner.
Caner; kesene bereket
Caner; ÖXÖSXLSLZİSÖÖSKSJSJSKLLM
Arkın; yanında kim varsa ona söyle telefonunu denize atsın.
Caner; içten içe güldünüz hadi itiraf edin
Melodi; sayende psikoloğa gidiyorum Caner
Caner; ben senin sayende klinik kapılarında yatıyorum zaten Melodi
Kuzey; oooooooooo
Arkın; oooooooooooooooooooo
Alp; oooooooooooooooooooooooooo
İdil; ooooooooo
Emre; oooooooooo
Melodi; /:
Ayda; oooooooooo
Melodi; neyin imasını yapıyorsunuz salaklar
Gökhan can; oooooooooo
Caner; niye götten anlıyorsunuz ulan
Mert; ooooooooooooooooooooo
Nehir; :D:D:D:D
Melodi; sende mi
Nehir;OOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOO
Dudaklarım hafifçe aralanmışken şaşkın tebessümümle ekrana bakmaya devam ediyordum. Bu konuşmaya ne kadar şaşırabilirdim daha bilmiyordum ama ekrana düşen arama şaşırmama ara verip adımlarımı yavaşlatıp durdurmuştu. Eski okulumdan yakın arkadaşım Zeynep arıyordu. Sadece okul arkadaşım değildi Zeynep. Aynı zamanda kardeşim gibiydi. Ama ben onu en son ağustosun başlarında görmüştüm çünkü kendisi temmuzda tatil için annesiyle yurtdışı turuna gitmişti. Onu ne kadar özlediğimi fark ettim. Flört saçmalıklarına güldüğümüz anları -kendisi çok flörtözdü-, okulda yan yana otururken güldüğümüz şakaları -bir o kadar da şakacıydı-, ettiğimiz nadir kavgalarda bile iki dakika zar zor küs durup barıştığımız anları -daha yufka yürekli biri tanımıyordum-, kumsal akşamlarımızı ve daha nicelerini çok özlüyordum.
Harika ilerleyen arkadaşlığımız Zeynep’in tatilden dönünce ebeveynlerinin babasının annesini aldatmasından dolayı boşanacağını öğrendikten sonra kısa bir araya girmişti ve ben onu en son dava adliyeye gitmesi gerektiğini öğrendiğimde yalnız bırakmamak için peşine takıldığımda görmüştüm.
Şimdilerde babası çoktan annesiyle boşanmış, o kadınla bir ilişkiye başlamışlardı. Ve Zeynep ikiz erkek kardeşleriyle birlikte annelerinde kalıyordu. Babası her ne kadar ikizlerin birini istese de hakim Allahtan vermemişti. Evet, sadece bir çocuğunu istemişti. İstediği çocukları arasında Zeynep yoktu bile.
Bir ayda bütün sevdiklerinden uzaklaşıp yalnız kalan Zeynep’i bir de ben yalnız bırakıp gitmiştim. Hayatından tamamen çıkmamıştım elbette ama eskisi gibi her günümü de onunla geçirememiştim. Her ne kadar bana darıldığını bilsem de bunu hiç dile getirip hissettirmemişti. Ama biliyordum, kırılmıştı.
Suçlu hissediyordum ama kararımdan da vazgeçemiyordum. Çünkü kariyer benim için her şeydi. Mimar olmak istiyordum. Sadece aynı okula gitmeyecektik. Hepsi bu.
Yeşil tuşa basıp telefonumu kulağıma götürdüğümde efendim diyemeden Zeynep “Lal!” demişti. Ya da cırlamıştı. Hayır, sesi titremişti.
Kaşlarım çatılırken “Zeynep,” demiştim endişeyle. “İyi misin sen?”
İç çekti. “Annemle çok feci kavga ettik. Bende bastım çıktım. Babama da gitmek istemiyorum çünkü o kadınla olduğuna eminim. Ki öyle olmasa bile evine girmem, biliyorsun. Anlayacağın köpek boku gibi sokakta kaldım.” Bir anda parlamaları ve kavgalarıyla ünlenmişti benim geri zekâlı biricik arkadaşım.
Derin bir nefes verirken “beni aramak yerine direkt gelmenin daha mantıklı olduğundan bahsetmeli miyim?” diye sordum ciddi bir şekilde. Şu an ağladığına emindim çünkü garip, ona ait olmayan bir şekilde gülmüştü.
“Bir tanesin!” dedi coşkuyla ama sesi yine titriyordu. “Ve seni çok özledim Lal.”
“Bende seni, fingirdek.”
Yine ağladığına emin olduğum o garip gülme sesi doldurdu kulaklarımı. “Bu hitabı özledim sanırım.”
Ağzından çıkan kelimelerle gözlerim kısıldı. “Bu hitabı kullanmamı mı yoksa anlamını yaşamayı mı Zeynep?”
“Her ikisini de Lâl,” titrek iç çekişini duydum. “Her ikisini de.” Yüzümü buruşturdum.
“Eve geldiğinde seni derin bir sorgunun içine alacağım.”
Kısık sesle güldü. “Neyse ki gelmeme daha var.” Ardından vedalaşıp telefonları kapattık.
Umarım Zeynep eski günleri özlüyordur diyerek içimden söyleyip bitireceğim bu yolu tekrardan bölen kişi kesinlikle Koray’dan başkası olamazdı. Bahçe kapısının tam önündeydim ve anahtarımı almak için sırt çantamı bir kolumdan çıkarıp önüme almıştım. Ellerim çantanın fermuarında kalmışken bakışlarım bana doğru gelen Koray’daydı.
Elleri cebinde, bakışları bende, dudaklarındaki o sinir bozucu aptal gülümsemesiyse gözlerimin tam içindeydi. Aramıza iki adımlık mesafe varken durdu. Okul çantamı gözleriyle işaret ettikten sonra “okuldan mı?” diye sordu.
Bu çocuğun sırıtmasından kusacağım artık, dedi içimdeki şeytan.
Niye, midene mi oturdu? Diyerek atıfta bulundu melek.
Bunların birbirleriyle derdi neydi bilmiyordum ama benim derdim Koray değildi, onu biliyordum.
Resmen aval aval suratına baktığım dakikalarda sorusuna cevap vermeyeceğimi çünkü bunun onu ilgilendirmediğini anlamış olacak ki boğazını temizledi. Ardından yutkundu.
Biraz önceki rahat tavrından eser kalmadığında çantamdaki anahtarı bulup aldım. Beni izliyordu, hissediyordum. “Kafa derime bakmak yerine keşke çekip gitsen,” dedim. Açık açık kovulmak hiç umurunda değildi. Ardından kapıya dönüp anahtarı deliğe sokup çevirdim.
“Senin gibi arkadan mı baksaydım? Bu seferde seni taklit etmemle ilgili bana kızmaz mıydın?” kaşlarım çatılırken kilidini açtığım kapının kulpunda elim hareketsiz kaldı.
“Ne saçmalıyorsun?”
“Kamerayı diyorum. Nasıl göremedin?”
“Anlamadım,” dedim gözlerimi ona çevirdiğimde.
Rezillik.
Bana ciddi misin? Bakışı attığında tek kaşımı kaldırdım. Daha da batıyordum çünkü kamerayı fark ettiğimde öküz gibi bakmıştım. Ve o lanet cihaz onu da çekmişti.
“Pekala Avatar,” derken hala alayla sırıtıyordu. “Öyle olsun.” Geriye doğru bir adım attığında hemen kapıyı açıp içeri girdim. Koşar adım eve girdim ve kapıyı kapatıp sırtımı yaslayıp yere oturdum. Çantamı yüzüme gömdüğümde çığlık atmam bir oldu. Boğuktu çığlığım ama mutfaktan çıkan abim elindeki tabağın içindeki fındıklardan birini kafama attı. Gözlerine baktığımda eline bir tane daha aldı ve ağzına yolladı. “Yine neye utandın?” Yanıma oturduğunda ağlamaklı bir yüz ifadesiyle abime olanları anlattım. Alt dudağını ıstırdı ve kaşlarını kaldırdı. “Batırmışsın.”
“Çok sağol abi ya. İçime okyanus serptin,” dediğimde hain hain sırıttı ve omuz silkti. Kasedeki çerezlere uzandığı sırada parmak boğumlarındaki kızarıklıkları fark ettim. Kaşlarım endişeyle çatıldığında elini ellerimin arasına aldım. “Ne oldu eline?”
Abimin kaşları çatıldı. “Karakola düşmene sebep olan itleri dövdüm,” dedi geniş geniş. “Sana bir şey yapmayacaklar.”
Hayretle dudaklarım açıldı. “Ne yaptın?” Diye sordum ama sorudan çok uzaktı. Abim rahatça omuz silktiğinde omzuna bir tane geçirdim. “Bana bir şey yapmamışlardı zaten abi. Sadece nezarete girdim hepsi bu. Ya sen oradayken yine polisler gelseydi?”
“Sarktılar dedin. Ne yapacaktım, çocuğu alnından mı öpecektim? Aferin sana güzel yavşamışsın kardeşime gel bir öpeyim deyip kafa attığım doğrudur gerçi. Sonuçta hepimizin öpme şekli farklı Lâl. Kimi döver, kimi söver. Ben ikisini de yaptım. İki tarafında gönlü olsun dedim. Bir de düşüncesiz dersin bana,” dedi ve bana ayıplar gibi bir ifadeyle baktı. Umursamaz gülüşüyle bir çerez daha attı ağzına.
İhtiyaç listemin başında sabır vardı.
“Nasıl buldun hem sen onları?”
İç çekti abim. “Bunu konuşmaya gerek yok abiciğim. Sen böyle şeyleri düşünme, abin halletti.” Göz kırptı. Kalkmak için hareketlendiğinde kolundan tutup geri oturttum.
“Nasıl buldun?”
“Ayh,” dedi bıkkınlıkla. “Karakoldayken biriyle göz göze gelmiştin. Sonra dondun kaldın. Bende anladım onlar olduğunu. Yüzünü kazıdım zihnime. Sonra sahilin oralarda takılıyorduk zaten birkaç gündür. Yine oraya gelirlerse diye. Sonrada denk geldik. İyiki de geldik.”
“Kiminle denk geldiniz diye sormayacağım. Ayrıca arkadaşların neden bunu direkt kabullendi?”
“Çünkü benim kardeşim onlarında kardeşi,” dedi abim tek kaşını kaldırarak. Arkadaşlarıyla bir şeyler yaşamamı onaylamadığı ortadaydı. Hem kardeşi kısmını vurgulamıştı hemde bazı olaylar onu çileden çıkarıp arkadaşlığını bitirtmişti.
***
Durmak bilmeyen kapı zilinin sesi kulaklarımı delmeye devam ederken hızlıca merdivenleri iniyordum ve o sırada abime ben bakarım diye seslenmiştim ki kalktığı yere geri oturdu. “Geldim!” Kapıyı açtıktan iki saniye sonra Zeynep kollarıma atladı, sımsıkı sarıldım.
“Çok hayırsız bir kardeş olduğunu söylemiş miydim?” Diye sordu Zeynep bir süre sonra geri çekilerek.
“Aklına geldiği her anda Zeni.”
Alayla güldü. “Yanlış. Aklıma geldiği her anda söyleyemiyorum çünkü malum…” ellerini havaya kaldırdı ve yanağıma küçük ve yavaş bir tokat attı. “Nakil aldırdın.” Suçlulukla gülümsedim. Yanağımdan makas aldı ve ayakkabılarını çıkarıp ayakkabılığa koydu. “Ama karnımı doyurursan affedebilirim.”
“Yaparsan bende doyabilirim.”
“Çalışayım diye buradayım değil mi?” Koridorda ilerlerken karnıma dirsek attı hafifçe. “Hadi itiraf et.”
“Aynen ya, nasıl da anladın?”
“Ciğerini bilirim, ciğerini.”
“Ciğer dedin canım iskender çekti Zeni,” dedi bir anda abim. Oturduğu koltuktan kalkmış bize bakıp sırıtıyordu.
Zeynep “Ayy Çınabi!” dedi ve koşup abimin boynuna atladı. “Eşek herif. Niye gelmiyorsun madem evdesin?”
Abim, Zeynepin sarılışına karşılık verdi. “Sus kız, büyüğünüm ben senin. Sen gelseydin.”
“Nereden bileyim evde olduğunu yahu!”
“Doğru söylüyorsun. Beni affetmen için ödemeyi nasıl yapacağım.”
Abimden ayrılan Zeynep “döner alabilirsin. İskender deyince canım çekti,” dedi.
“İkisinin arasındaki bağlantıyı asla sorgulamayacağım Zeni.”
Omuz silkti rahatça. “Yemek olmaları.”
Bir saat sonra yemekleri yemiş ve salondaki koltukta oturmuş dedikodu yapıyorduk. Zeynepin kucağındaki cips kasesi heyecanla konuşurken sallanıyordu. Abim genelde bütün dedikoduları dinlemeyip telefonuna bakıyordu. Aslına bakılırsa hiçbirini dinlemiyordu. İlgini çekecek konuların ne olduğunu tam olarak kestiremiyordum çünkü başka bir günde olsaydık dikkatini çekebilirdi ve bizi dinlerdi. Günlere göre ilgisi değişebilen biriydi.
“Ya öyle deme,” dedim, Zeynepin atladığı konulardan birinde. “Son ilişkin bence çok güzeldi.”
“Al işte. Bunu diyen altı bin üç yüz kırk ikinci kişisin Lâl. Anlatamıyorum kimseye. Bak şimdi, birinin ne kadar mükemmel olduğu bana göre olduğu anlamına gelmiyor. Benim istediğim ilişki tipiyle onun istediği farklıydı ve biz en çok bu konuda çatışıyorduk. O daha romantik biriydi. Hep çiçek alırdı, hediyelere boğardı beni. Sevdiğini söylerdi sürekli.”
“Daha ne istiyorsun sen? Daha ne?” dedi abim gülerek. Bunu söylerken kafasını telefonundan kaldırmamıştı. “Ulan biz daha ne yapalım?”
Gözlerini kısarak abime baktı. “Doğal olarak benden de bunu bekliyordu ama ben böyle biri değilim. Ben daha deli dolu, kahkahalar atabileceğim, saçma sapan esprilerime oflamadan gülebilen, sıkılmayacağım bir ilişki istiyorum ve en önemlisi de ben birini gerçekten seviyorsam bunu karşımdakinin hissetmesini sağlarım, duymasını değil. O söylemeyi tercih ediyordu ve biz bu konuda da zıtlaştık. Hiç şimdi bana zıt kutuplar birbirini çeker edebiyatı yapma Çınabi. İtiyor kardeşim, sen fiziğe karşı çıkamazsın,” dedi dertli dertli.
“Çıkmadı zaten ağzımdan öyle bir şey,” dedi abim. Telefonundan hala kafasını kaldırmamıştı. “Ayrıca ne ilişkisi kızım bu yaşta?” Bu sefer kafasını kaldırıp her ikimizede kaşları çatık baktı. “Gidin ders çalışın. Sevgili işi üniversiteye kalsın. Yapıyorsunuzda ne oluyor? Ne geçiyor elinize? Çok mu memnunsunuz günaydın aşkım iyi geceler bitanem mesajları atmaya? Onuda geçtim bir de ben şuraya gidiyorum mesajlarıyla, hayır, onu giyeceğim sen bana karışamazsın kavgaları var. Ayrıca o dallama kim oluyorda size karışıyor? Al bir de dövme derdi var. Yemin ediyorum elime kramplar girdi yumruk atmaktan.” Doğrulup sehpanın üzerindeki buzlu kolasına uzandı ve büyük bir yudum alıp yanaklarının şişmesine sebep oldu. İçtikten sonra tekrar sehpanın üzerine koydu ve rahatça geriye yaslanıp iki eliyle kendini gösterdi. “Bakın bana. İlişkim yok ve benden mutlusu da yok. Bok bok işler yeminle. Biraz beni örnek alsanız sizden mutlusu da olmayacak ayrıca.”
Sehpanın köşesine kıvrılmış olan beyaz tüylü Pilav, cevap verir gibi kafasını kaldırıp havladığında abimin bakışları ona döndü. “Sende bir dur be kızım ya.” Uzanıp kucağına aldı. “Biliyorum, bu boku bende yedim. Ne hatırlatıp duruyorsun?” Kafasını öptükten sonra geriye yaslanıp göğsüne yatırdı.
Buruk bir şekilde gülümsediğimde Zeynep, “aaaa,” dedi abimin dikkatini dağıtmak için. “Geçen ne oldu?”
Ona uyup merakla “ne oldu?” diye sordum. Kaş göz yaptı ve o an anlatacak bir şeyi olmadığını anladım.
“Anlattım ya sana Lâl. Geçen şeye gitmiştim… sahile!” Abim hızla kafasını kaldırıp kaşlarını çattı.
Gözlerimi belertip Zeynepe baktığım ne der gibi kafasını salladı. “Yasaklı kelime,” diye mırıldandım dudaklarımı oynatmadan.
Zeynepte benim gibi dudaklarını oynatmadan “niye?” Diye sordu.
“Sonra anlatırım” diye mırıldandığımda abim sesli gülmüştü ve arkasındaki yastığı bize doğru atmıştı. Zeynepe gelen yastığı aynı şekilde gönderdiğinde etrafın dağılcağını anlamam uzun sürmemişti.
Bu anı uzun zamandır özlüyordum.
