13. bölüm · Zil Çalana Kadar
12. Bölüm; Karar veremediğin çıkış yolları
ÜBÖLÜME HOŞGELDİNİZZ!!!!
YENİ BÖLÜM İÇİN 10 BEĞENİ SINIRI VARDIR. YORUM YAPMAYI UNUTMAYIN. ÖZELLİKLE SATIR ARASII!!!!
YouTube edit hesabım; reika_99
Kitabımın editlerini oradan paylaşıyorum, beğenmeyi ve takip etmeyi unutmayın!!!!
***
Yarınki maç için kendimi psikolojik olarak hazırlamak zorunda hissetmiştim. Ya da kalmıştım. Çünkü heycan bedenimi -her ne kadar oynayan ben olmasamda- adeta örümcek ağlarıyla sarmıştı.
Bahçedeki salıncakta oturmuş, abime olan özlemimi azaltmaya çalışmak için düşünmemeye çalıştığımda pek işe yaramıyordu. Dizlerimin üzerindeki ince pikeyi biraz daha çektim üzerime ve az da olsa üşümemi geçirmeye çalıştım. Saat gecenin ikisiydi ve üç saattir yatakta dönmem uykunun bedenime uğramasına bir fayda sağlamamıştı ve ben kendimi bahçeye atmıştım.
Derin bir nefes aldığımda ve göz kapaklarım uykuya yenik düşmeye başlarken telefonuma gelen ani bildirim sesini beklemediğim için irkildim. Bu saatte kimse bana mesaj atmazdı. Merakla telefonumu alıp ekrana baktığımda kayıtlı olmayan numara, zihnimdeki merak çanlarını çalmaya başlamıştı. Mesajı açtım.
053********; uyudun mu?
Gecenin bir yarısı telefonuma gelen bildirim kaşlarımı sertçe çatmama sebep olduğunda telefon elimde donakalmıştım. Heyecandan hızlı atan kalbim artık korkuyla kasılıp gevşiyordu.
053********; Arın ben. Eski numaramı engellemişsin?
Kaşlarım sinirle çatıldı ve bu numarayı da engelledim. Peşimi bırakmayacaktı. Takıntılı manyak! Derin bir nefes ciğerlerimi terk ettiğinde saçlarımı karıştırıp arkama yaslandım.
“Abin gitmiş,” dedi tanıdık bir ses arkamdan. Bu sefer daha hızlı atan kalbimle arkamı döndüm ve salıncağın küçük aralarından Arının bir zamanlar bayıldığım kahve gözlerini gördüm. Çitleri atladığında sesini nasıl duymamıştım? Tam arkamdaydı ve ne zamandır oradaydı? Daha da önemlisi neden buradaydı? Gecenin bu saatinde?
Ayağa kalkıp arkamı döndüğümde salıncağın arkasından çıktı ve karşıma geçti. “Bu saatte ne yapıyorsun?” Bana bir adım daha yaklaştığında bir adım geriye çekildim ama o bir adım daha geldi. “Abini mi özledin?” Dudak bükerek sorduğu soru karşısında arkasına saklandığı salıncağımı kafasına geçirebilirdim.
“Nereden biliyorsun abimin gittiğini? Ne diye geliyorsun yine?” Diye sorduğumda ilk sorumu cevapsız bıraktı.
Bir adım daha geri çekildiğimde dizimin arkası salıncağa yaslandı ve bunu fırsat bilerek bir adım daha yaklaştı. “Seni özledim.”
Kaşlarım kalktı alayla. “Abim yanımdayken korkun ağır basıyor ama?” Dilini alt dudağının içinde gezdirdi. Korkaklığını bir kez daha yüzüne vurmam onu sinirlendirmişti.
Bir adım daha bana yaklaştığında bacağı bacağıma değdi ve en azından biraz daha uzak olmak adına fazla düşünmeden salıncağa geri oturdum ama o bunu tekrar bir fırsat bilerek yarım daire şeklinde olan salıncağın tepe kısmına elini koyarak üstüme eğildi. “Seni,” dedi tane tane. “Özlüyorum.” Ademelması kavislendiğinde yutkunmuştu. “Her gün.”
“Zırvalıklarını dinlemeyeceğim!” Diye sesimi yükselttiğimde gecenin bir yarısı olmasından ötürü daha kısık bir tonla “evimi terk et. Bu yaptığın suç!” dedim sertçe.
Kaşlarını kaldırdı şaşkınlıkla. Gerçekten şaşırmış görünse de sahteydi tabii. Oyuncu İblis! “Ben ne yapmışım ki?” diye sordu. Ardından güldü. “Temas bile etmedim sana.”
“Evime,” dedim dişlerimin arasından. “Gizlice girdin.”
Doğru olduğunu vurgular bir ton kullandı. “Hayır,” dediğinde yüzüme hafifçe eğilmişti. “Bir zamanlar bana verilen anahtarı geri getirdim.” Kısacık, çok kısa bir an dudaklarıma baktı. Eğer beni öpmeyi düşünüyorsa dudaklarındaki deriyi yüzmekten hiç çekinmem!
Salıncakta olmayan elini gri şortunun cebine soktu ve sevgiliyken ben sürekli evde unutuyorum diye ona verdiğim bahçe kapısının anahtarını bacağımın yanına, salıncağa bıraktı.
Bilmediği şey, ayrılmamızdan sonra kilidi değiştirmemdi.
Böyle bir insana güvenecek kadar salak olabilirdim ama değiştirmeyi akıl edemeyecek kadar aptal değildim.
Gülümsedim. “Anahtarla girdin yani?”
Yüzüme daha fazla yaklaştığında “Kilidi değiştirmeseydin, evet derdim,” dedi yüzüme gelen bir saç tutamını kulağımın arkasına iterken.
Kafamı çekip bileğinden tuttum ve sertçe kendimden uzaklaştırdım. “Hmm,” diye mırıldandığımda kaşlarım yukarı kalkmıştı kısa bir saniye. Sonra eskiye döndü ve onu göğüsünden ittirdim. Zorlanmadan geri gittiğinde salıncağın önünden hızla çıkıp karşısında dikildim. “Dokundun bana, şimdi çık git, yoksa…” Diye sesimi yükselttim. Bağırdığım söylenemezdi ama sesim yüksekti.
Kaşlarını kaldırdı merakla. Sanki söyleyeceğim şeyi zaten biliyordu. “Yoksa?”
“Yoksa polis çağıracağım.”
Kafasını iki yana salladı. “Anlamıyorsun Lâl,” dedi umutsuz bir vakaymışım gibi bana bakarken. “Polis bir şey yapmaz. Hem hazır abinde yok…”
“Eee?” Dedim tek kaşımı tehditkar bir şekilde kaldırdığımda. “Ne olmuş?”
“Hiç,” dedi rahatça salıncağıma oturduğunda. Bir ayağını diğer bacağının diz kapağına rahatça attı ve kafasını da geriye doğru yatırdı.
“Nereden öğrendin diye sordum, Arın?” dediğimde dudaklarını cevap için aralamıştı ama sonra vazgeçip birbirine bastırdı. “İyi,” dedim. “Sen istedin.”
Şortumun cebinden telefonumu alıp polisin numarasını tuşladığımda -daha sadece 1 yapabilmiştim- elimden sertçe çekip aldı ve ayağa kalkmasıyla beraber salıncağımın üzerine telefonumu savurdu. “Lâl,” dedi dişlerinin arasından. “Beni sinirlendirme.” Aramızda bir adım bile yokken elimi kaldırıp geri çekilmem yeterli olmuştu.
Yüzsüzlüğü karşısında olabilecek bütün şaşkınlığımı bedenimin her zerresinde yaşadığımda hayretle ona baktım. “Asıl sen beni sinirlendirmeden Arın,” dedim ve duraksadım. “Siktir git.” Küfür etmek bazen şiir okumak gibi hissettirebiliyordu.
Arkamı dönüp eve doğru hızlı adımlarla yürüdüğümde birkaç adım sonra kolumu yakaladı ve beni sertçe kendisine çevirdi. Göğüsüne çarptığımda onu sertçe ittirdim ama bu sefer bırakması o kadar kolay olmayacaktı. “Bırak,” dedim öfkeyle. “Bırak dedim sana!” Bağırdığımın farkında değildim. “Çık git evimden!” Kolumu kurtarmanın derdindeyken ses tonum şu an umrumda değildi.
Sertçe bir kapı açılma sesi geldi. Ardından kafamı çevirdiğim yerde siyah şortu ve lacivert kısa kollu tişörtüyle Korayı gördüm. Saçları dağınıktı ama uykudan uyanmış gibi görünmüyordu. Doğrudan salonun bahçeye açılan kapısından bize bakıyordu. Kaşlarını daha önce hiç bu kadar çatık görmemiştim.
“Nasıl?” Dedi Arın şaşkınlıkla. Ardından elini Korayı işaret etmek için kullandı. “Bu dallama senin komşun mu?”
“Sana ne?!” Diye sordum hiddetle ve bir kere daha elinden kurutulmaya çalıştım ve kolumu bütün gücümle çektim. “Bırak!”
Koray hızlı adımlarla beline kadar gelen çitlerin üzerinden atladı ve bahçeme geldiğinde bize doğru adımlayan Koray hiç konuşmadı ve Arının kolumun üzerindeki eline uzandı. Sertçe tutup çektiğini hissettiğimde Arının yüzünde patlayan yumruk sesi saniyeler içinde gelişmişti ve Koray, Arını benden yumruğu sayesinde daha da uzaklaştırdı. Arınla arama geçtiğinde beni arkasına almıştı. Elim Arının tuttuğu koluma gitti.
“Ne oluyor?” Diye sordu sert bir ses tonuyla.
“Asıl sana ne oluyor,” diyen Arının sesi, Korayın ki kadar sertti. “Ne karışıyorsun aramızdaki meseleye?”
“Aranızdaki meseleyi Lâl istemiyorsa, karışırım,” dedi. Ardından bana baktı kısa bir süre ve gözlerimde gördüğüyle kafasını hafifçe sallayarak önüne döndü. “İstemiyor.”
Sinirle gülen Arın yüzünü sıvazladı ve “bir liselinin sözüne gelecek değilim!” diye sinirle soluduktan sonra bana doğru adım atmak için ileri atıldı ama Koray hemen kolunu tutarak engel oldu.
“Liseli bir kızın peşini bırak o zaman,” dedi Koray.
Arın kolunu sertçe çektiğinde Koray bırakmıştı. “Sana ne yaa. Sen kimsin? Kim oluyorsunda karışıyorsun Lâl ile aramdaki meseleye?!”
Koray devamını dinlemedi ve Arının hızla ensesinden tutarak iki elini diğer koluyla sabitledi ve hafifçe bedenini öne doğru bükerek bahçe kapısına doğru zorla sürüklemeye başladı. Arın direndi. Hemde çok. “Bıraksana ulan! Ne sanıyorsun sen kendini! Neyi oluyorsun Lâl’in! Bırak!” Koray hiçbirine cevap vermedi ve koşarak bahçe kapısını açtığımda Arını öyle bir savurdu ki dışarıya, dengesini zar zor sağlayıp düşmedi.
“Bir daha birini rahatsız etmeden önce yapman gerekeni bul ve öyle hareket et!” dedi. Bağırmıyordu ama bu ses tonunaysa bağırmasını tercih ederdim. Cümlesinde yatan bir daha rahatsız etme uyarısını anlamamak için salak olmak gerekirdi.
“Ulan!” dedi Arın ve savrulduğu yerden bahçeye doğru atıldı. Koray öne doğru bir adım atıp tehditkar bir şekilde kaşını kaldırdığında Arın geriye doğru bir adım attı ve kafasını görürsünüz der gibi sallayarak hızlı adımlarla çekip gitti.
Arın gidene kadar arkasından bakan Koraya katılmıştım. Gözden uzaklaşana kadar gittiğinden emin oldum ve Korayın ağzının içinde bir şeyler geveledikten sonra bakışlarım ona döndü. O hala boş yola bakıyordu.
Derin bir nefes verdiğimde “teşekkür ederim,” deme ihtiyacı hissettim. Ki gerekliydi de. Koray olmasa belkide gerçekten polis sayesinde gidecekti.
Bir süre daha baktı boş yola ve sonra bana döndü. Çatık kaşlarını düzeltip düz bir ifade takınmaya çalışsa da sinirli olduğunu görebiliyordum. “Dikkat et, Avatar,” dedi. Sonra zar zor yaptığını düşündüğüm düz suratını eski haline çevirip kaşlarını çattı. “Ne buldun böyle birinde?” diye sordu dan diye. Söylediği şeyin şaşkınlığını her zerremde yaşadığımdaysa devam etti. “Yani…” diye mırıldandığında ne diyeceğini bilmez gibi baktı bana. “Şeyden dedim… abin nerede bu arada?” Bir anda konuyu değiştirmesi gözümden kaçmasa da cevap verdim.
“Yurtdışına çıktı.” Boğazımı temizleyerek zihnime dolan düşüncelerden kurtulmaya çalıştım.
Kaşlarını yukarı kaldırdı şaşkınlıkla. “Seni tek mi bıraktı yani?”
Bunu ona söylemek konusunda ne kadar emin olamasamda kötü bir şey olmayacağını düşünerek -ya da umut ederek- “zorunda kaldı,” dedim.
Anlayışla başını salladığında ne yapacağını düşünmek ister gibi rastgele bir yere bakarak bakışlarını benden ayırdı. Ardından dağınık olan saçlarını daha da dağıttı ve salıncağıma doğru giderek telefonumu aldı. Ekrana tıklayıp bir şeyler yaptı. Daha sonra bana uzattığında soru soran bakışlarımla karşılaştı. “Yine gelirse ara beni,” dedi.
Telefonu elinden aldığımda kafamı salladım. Kelimeler beni terk etmişti. Kısa bir görüşürüz, iyi geceler, teşekkürlerden sonra geldiği gibi çitlerin üzerinden atlayıp kendi evine girdi.
Eve girdim.
Her ne kadar uyumak zor olsada deneyecektim.
***
Derin ve sesli bir nefes verdi Alp. “Sakiniz. Sakinim. Heyecan yok, heyecan’a izin vermiyorum. Yapacağız oğlum. Çok basit lan. Daha öncede aldık bu maçı.”
“O zaman bu kadar kalabalık değildi,” dedi Gökhan. Hepsi birbirinin omuzuna ellerini atmış çember oluşturmuşlardı ve biz kızlar olarak o çemberde neden olduğumuzu tam olarak anlamamıştım.
Melodinin anlattığına göre geçen senelerde iki tane küçük yan yana spor salonları varmış ama yazın birleştirip büyük bir spor salonuna dönüştürmüşler. Eski spor salonu yüz kişiyi zar zor alırken şu an hocalarla beraber okulun hepsi sığıyordu.
Bir tarafımda Caner vardı, diğer yanımda Ayda. Onun yanındaki Mertti. Mertin yanında Alp. Onunda yanında İdil, Kuzey, Koray, Gökhan, Emre, Samet, Arkın, Nehir, Naz ve Melodi vardı.
“Gökhan,” dedi Alp ne kadar heyecanlı olsada sakin bir ses tonuyla. “Hata mı yapıyorsun, yap anasını satayım. Senden önemli değil. Ne olursa olsun biz hep biziz. Ama onlar öyle mi, oğlum? Değil. Onlar bir sayı için birbirini çiğner, kalbini söker. İşte biz seti alamasak bile hep bir-sıfırız. Evet, yalan söyleyerek skor benim umurumda değil demeyeceğim. Hepimiz kazanmak için buradayız ve istiyoruz da. Ben sana güveniyorum. Hepimiz birbirimize güveniyoruz. O yüzden yapamayacağım düşüncesini aklından çıkart. Hata yapmanı kabul ederim ama ama pes etmeni etmem. Yapacağız ulan! Bu kadar basit. O maç bizim.” Sözlerini tamamladıktan sonra bir alkış tufanını doğrulduktan sonra başlattı ve hepimiz ona katıldık.
Maç günündeydik ve maça son yirmi dakika gibi kısa bir süre kalmıştı. Hepimiz İdilin yaptırdığı formalarımızı üstümüze geçirmiştik. Takım, siyah şort giyerken biz abartmamak adına okul eteklerimizi çıkarmamıştık. Zaten o da siyah pileli bir etek olduğu için dikkat çekmiyordu. Alp’in kolundaki beyaz kaptan bandıysa kesinlikle özenilecek bir şeydi. Bende eski okulumdayken voleybol kaptanıydım ve kaptan olmanın nasıl hissettirdiğini biliyordum.
Soyunma odasındaydık ve ilk defa erkek soyunma odasında motivasyon konuşması dinliyordum. Benim için garip bir deneyimdi. Zaten bu okula geldiğimden beri olaysız pek bir gün geçirmemiştim. Örnek vermem gerekirse okuldan pek kaçmaz, direkt gitmezdim. Ama şimdi sevgili arkadaşlarım antreman yapabilsin diye düşünmeden arka duvardan atlamıştım.
Daha önce hiç bütün sınıfa kopya vermemiştim ve bu okula adım attığım an hiç yapmadığım bir şeyi yapmıştım. Kopya konusunda yaptığım en büyük çılgınlık, eski okulumdayken yan yana oturduğumuz Zeyneple kağıtlarımızı değiştirmek olmuştu. Onu özlüyordum. Hem onu, hemde yanımda oturduğu günleri. Onu bırakmak gerçekten haksızlıktı ama yapacak bir şey yoktu. Mimar olmak benim için öncelikti. Ne kadar bencilce olsa da.
On iki yıllık eğitim hayatımda bu kadar iyi bir sınıfa düşmemiştim ve kesinlikle buraya geldiğim için pişman değildim. Buraya geldiğim için iyi ki desemde yanımda olmayan Zeynep için keşke diyorudm. Keşke Aydayla ortamızda dursaydı şimdi.
Diğer takım diğer soyunma odasındaydı. Maça son dakikalar olduğu için soyunma odasındaki küçük telaş asla dinmeyecek gibiydi.
Canerin içindeki heyecanı saklama çabasına bakakaldım. Şiddetle alkış tufanına katıldığı dakikalarda “play list’i hazırlayın kızlar!” diye bağırdı. “Maçtan sonra pikniğe gidiyoruz!” Bunu söylediği anda hepimizden yükselen ooooooooo nidaları o kadar yüksek ve coşkuluydu ki bizden başkalarının da duyduğuna emin olmuştum. Ardından kahkahalarımız odayı doldurdu. Reverans yapan Caner güldükten sonra doğruldu ve “sadece bu kadar da değil,” dedi. “Bu gece hepimiz bilmem ne bardayız!”
Alkışlama bir anda durduğunda şaşkın bir tebessümle Canere bakakaldım. Diğerlerinin tepkiside kesinlikle benden farklı değildi.
“Bilmem ne bar ne lan?” diye sordu Mert, Canerin kafasına hafifçe vurarak.
“Ne bileyim lan? Aklıma bar gelmedi,” dedi Caner umursamazlıkla omuz silktiğinde Mertin kafasına vurmasını umursuyor gibi değildi.
Herkes durup Canere baktığında Alp şiddetle alkışlamayı tekrar başlatmak adına ellerini çırptı ve “bravo kardeşim. Çabanı takdir ediyoruz!” dedi. Sonrası yine bir alkış tufanı ve Canerin reveransıydı.
Az bir zaman kaldığında ve biz soyunma odasından çıkıp tribünlere yürümeye koyulduğumuzda Nehir bir anda ellerini çırparak ilgiyi üzerine çekti. “Ay bu akşam ne giyeceksiniz!” diye sordu coşkulu bir ifadeyle.
Eve gidince seçeceğimi söyleyeceğim esnada -kolay seçebileceğimi sanmıyordum- bambaşka bir ses araya girdi. Bu ses hiçbirimize ait değildi. Karşı soyunma odasından çıkan üçlü bir kız grubuydu.
“Şu an da giydiklerinizin bir üst abartı seviyesi gelinlik, Nehirciğim,” diyen ses Esraya aitti. garip bir iğneleme içerisindeydi sürekli. Sesin geldiği yöne dönüp Esraya baktığımda her zamanki eyeliner’ı gözlerinde, beş metre öteden fark edilecek nitelikteydi. Beline ulaşmak üzere olan sarı saçlarıysa dalgalı olmanın etkisiyle hafifçe yukarı toplanmıştı. Sürdüğü aydınlatıcısıyla onu fazlasıyla sahre parlaklığın ortasında bırakmıştı.
Düşüncelerimin aynısına sahip olduğunu düşündüğüm İdil, Esrayı şöyle bir süzdükten sonra “senin de bir üst seviyen topuza dökülen sim, Esracığım,” dedi ve sahiplenme eki kullandığından olsa gerek iğrenir gibi bir yüz ifadesi takındı ama sonra kendini düzeltti.
Esra sinir bozucu bir gülümseme gönderdiğinde yanındaki yandaşı Eda “kaybedeceğiniz maça fazla özenmişsiniz,” dedi. Esrayla dış görünüş olarak tek farkları Edanın esmer olmasıydı ve gözüne çekmediği eyelinerıydı. Onun dışında o kadar aynıydılardı ki arkadan ayırt etmek imkansızdı. Tabii Eda dibi gelmiş saçını boyatırsa.
Göz deviren Nehir onu hiç duymamış gibi bize döndü ve “kızlar,” dedi. Ardından kısa bir duraksadı. “Diyorum ki cevap vermeye bile tenezzül etmeyelim.”
Omuz silkti Melodi. “Bende diyorum ki maçın sonucu konuşsun.”
“Sen hala Erimin acısını mı yaşıyorsun, Melodi?” Diye çok alakasız bir soru yöneltti Esra.
büyük bir dehşetke Esraya gülerek dönen Melodi, “ne alaka?” diye sorduğunda sesi hem alaylı hemde şaşkındı. Gerçekten ne alakaydı şu an? Melodiye katılıp güldüğümde diğerleri de eşlik etti.
Tribünlere geçip oturduğumuzda sağ tarafta 12-B taraftarları, sol tarafta ise 12-A taraftarları vardı. Sol taraftaki insan çokluğuysa kesinlikle göze çarpıyordu. Öyle ki yüz yirmi kişilik sol tribünü insanlar doldurmuş, en arkada ayakta kalmayı tercih etmişkerdi. En ön sıraya geçip oturduğumuzda ve üzerimizdeki formaları gördüklerinde aralarında duyduğum fısıldaşmanın sebebi olduğunu anlamıştım. Fazla umursamadım. B sınıfındaki kızlar da bizim gibi en ön sıraya oturmuşlardı. Zaten en ön sıranın takımın sınıfına ayrıldığını Melodi bana önceden söylemişti. Ara ara göz göze geleceğimizi düşündüm. En başta Melodi, yanında ben, Ayda, Naz, Nehir ve İdil olarak oturmuştuk.
Ama şu an nasıl oturduğumuzun önemi pek yoktu. Hala biraz önce yaşadığımız parazitin etkisindeydik. “Ulan Erim ne alaka şimdi?” Diye sessiz bir yükseliş içerisindeydi Naz. “Başka bir şey mi bulamadın?”
Kafasını olumsuz anlamda iki yana sallayan Melodi, aynı zamanda yaşadığımız bu saçmalığa gülmekle meşguldü. “Belli ki,” demekle yetindi.
“Başka bir şeyi öne sürsene, vizyonsuz!” diye yükselen Nehirde sessizdi. “Ne biliyim… alacağız bu maçı de. Güvendiğini söyle arkadaşlarına. Erimin alaka seviyesi gerçekten… yorumum bitti ulan!”
Bu çaresizliğine sessizce güldüğümüzde hak verdiğimizi beden dilimiz belli ediyordu.
***
“Sıkıntı yok, sorun yok…” diye kendini ve arkadaşlarını rahatlatmaya çalışan Gökhan dışında kimse de stres veya kaygı namına bir şey kalmamıştı.
“Kızlar çıktığından beri aynı şeyi tekrar edip duruyorsun, Gökhan,” dedi Caner. Duvarın dibine dayalı oturma yerine yüz üstü yatmıştı. Yan dönerek eliyle kafasını destekledi ve Gökhanla göz göze geldikten sonra çapkın bir ifadeyle göz kırptı. “Biraz rahatla, yavrum.”
Gülerken “Salak,” dedi Koray elindeki rahatsız eden etiketini kesmek için üstünden çıkardığı formayı tekrar giyerken. Kısa bir an karnındaki hafif kaslara bakan Caner ıslık çaldığında Koray kafasından geçirdiği formasını aşağı doğru indirdiğinde yüzünde serseri gülümsemesi vardı.
Karşısındaki oturakta oturup şakaklarını ovalayıp ona bakmayan Gökhan kendini rahatlatabiliyordu. “Yavşama,” demeyi tabii ki de ihmal etmedi. “Onun başının bağlanmasına az kaldı,” dediğinde Koray anında Gökhana dönüp kaşlarını çattı hafifçe. “Kendini hazırlasan iyi edersin.” Serseri bir gülüş sunan Caner tekrar yüz üstü uzandı.
“Ne diyorsun lan?” Diye sordu Koray.
Boğazını temizledi Arkın ve Korayın dikkatini çekti. “Lâl diyor, kardeşim,” dedi imalı bir gülüşle.
“Antremana gittiğimiz gün sana olan bakışlarını hepimiz gördük falan,” diye bir ekleme yapmayı ihmal etmedi Caner. O gün Korayın yanındaki kıza bakan ve ifadesiz bakmaya çalışıp beceremyen Lâl’i hepsi fark etmişti. Anlamadığı şey ise diğerlerininde aynı şekilde kıza bakmasıydı. Hepsinin siniri tepesinde bir şekilde bakıyorlardı. Melodinin onlar yakınlaştığında da yalandan espri yapıyormuş gibi davranıp sahte kahkahasını anlamıştı Caner, ama bir şey söylememişti. Melodinin gerçek tebessümü ve sahtesini ayırt edebiliyordu. Aniden aklına gelen görüntüleri gidermeye çalışmak adına kafasını hafifçe iki yana salladı.
“Ne bakışı?” Diye sordu Koray bilmezden gelerek. Bakışlarını çok net bir şekilde görmüş ve inkar edemeyecek şekilde hoşuna gitmişti. Duymakta hoşuna gidiyordu.
Ama arkadaşları söylemeye niyetli değildi pek. “Lan bırak,” dedi Mert. “Lâl’i gördüğümüz gibi senide gördük kral. Böyle bir sırıtmalar, yan gözle bakışmalar, telefonumu verir misin Lâller falan…”
“Gönlün varsa söyle,” dedi Samet oturduğu yerden. “Hallederiz.”
“Yok öyle bir-“
“Sus!” dedi Alp. “Tek bir itirazda dilini kaybedebilirsin.”
Omuz silkti rahatça ve ardından dolabını açıp içindeki suyu kafasına dikti. Ne kadar umursamaz görünse de arkadaşları umursadığını görüyorlardı ama kaş gözle konuşmak dışında bir şey yapmadılar. Korayınsa aklından o dakika sonra Lâl hiç çıkmadı. Bunu arkadaşlarının yaptıkları imalara bağlamıştı Koray.
Bir süre sonra anons sayesinde sahaya geçmesi gerektiğini öğrenen takım, doğruldu ve ayağa dikildi. “Rahatlayın,” dedi Alp ellerini iki yana açarak. Dudağının bir köşesi kıvrıldı. “Bu maçı aldık bile.” Ardından hepsi ellerini birbirinin üstüne koydu ve “12-A!” Diye bağırdılar.
Diğer soyunma odasındaysa işler o kadar şen şakrak değildi. Takım kaptanı Batuhan, arkadaşlarını strese sokmayı pek önemsemeden sadece kazanmaya odaklanmış durumdaydı. “Boş yalanlarla hiçbirinizi avutmaya çalışmayacağım,” diyerek kaptan olduğunu bir kez daha hatırlattı. “Stres yapmayın demiyorum çünkü ne dersem diyeyim kalbinize bir sikim geçiremezsiniz.” Dudaklarının arasındaki sigaradan son bir nefes çekip yere attı ve ayağının ucuyla izmariti ezip ateşi söndürdükten sonra ayağıyla yakındaki dolabın altına iteledi. “O yüzden yapmanız gereken tek şey o tırtılları yenmek. Nokta.”
“Sen hata yaparsan hiçbir şey olmaz ama. Değil mi Batuhan?” diye soran Erimin kesinlikle canına susadığını söyler cinstendi Batuhanın ona dönen bakışları. “Yani…” derken Batuhanın taklidini yapıyordu Erim. “Sen bu takımın kalbisin, biz de bağırsakları, değil mi?” Diye sorarken parmaklarını birbirine dayamıştı. Batuhanla arkadaş oldukları zamanlarda dalga geçilecek konularda bu hareketi çok yapardı Batuhan. Sadece parmak uçları diğer elinin parmak uçlarına temas halindeydi. Batuhanın sinirli bakışlarını -üzerinde hiç hissetmemiş gibi- daha yeni görmüşçesine dudak büktü. “Bana kızma,” dedi sakince. Elini oturduğu yerin sırtına attı rahatça. “Yani benimde sevgilim başarısızlığımı yüzüme başarmışım gibi vursaydı bende kendimi bir halt sanardım.” Buradaki sevgilinin kim olduğunu odadaki herkes biliyordu elbette. Erim bilerek yapmıştı. Sinire dokunmaya bayılırdı.
“Bu ne demek oluyor?” diye sordu Uygar. Pozisyonu Pivottu ve kesinlikle pivot için doğmuştu. “Ne saçmalıyor bu?” Elleri cebindeyken kafasıyla Erimi gösterdi ve gözlerini kıstı.
“Dediğin gibi,” dedi Batuhan sert bir sesle. Ardından Uygara baktı. “Saçmalıyor.” Elleri yumruk haline gelmişti ve Erimin suratına geçirmemek için zor duruyordu.
“Aaa tabii,” dedi Erim. Pozisyonu kısa forvetti ve kesinlikle susmaya niyeti yoktu. “Bende işime yarayan birinin yüzüne gözümdeki seviyesini söylemekten çekinirdim,” derken Uygarı kastediyordu. Erim hep böyleydi. Her zaman laf sokardı ve ortalığın karışmasını bir köşede sessizce keyfini çıkararak izlerdir. “Unuttuğun detayı ben sana söyleyeyim Batuhan: dünyanın en iyi kaptanı olsaydın da,” dedi son kelimelerini tane tane bastırarak. “Zafer ancak birlikte kazanılır.” Dizinin üstüne ayağını attı. “Kısacası biz olmazsak sen bir hiçsin.” Meydan okur bakışları Batuhandan hiç çekilmedi. “Ben olmasaydım da Esra seni-“ devamını getiremedi. Çünkü Batuhan son dakikalarda yumruk haline getirdiği elini kendini tutmaktan vazgeçip Erime indirmişti. Esra kırmızı çizgisiydi onun için ama kesinlikle sevgiden değildi onunki. Tamamen rekabetti.
Tek bir yumruk yetmedi. Yakalarından tutup ayağa kaldırdı ve ikinci yumruğu kollarından tutmuş, engel olmaya çalışan takım arkadaşlarına rağmen indirmeye çalıştı ama Erim yumruğundan kaçıp daha sertini Batuhana indirdi.
Kısa bir bocalamanın ardından Batuhan tekrar Erime atıldığında anons sesi kavga seslerini bastırdı ve durmak zorunda kaldılar. Asla akıllanmayan ve pişman olmayan Batuhan parmağını tehditkar bir şekilde Erime doğru salladı.
Erimse dudağından hafifçe sızı şeklinde akan kanı elinin tersiyle sildi ve aynı eliyle okey işareti yaptı. Daha sonra tekrar aynı elini dudağına götürdü. Kanamayı durdurmaya çalışıyordu.
Soyunma odasının kapısını büyük bir sinirle yüzündeki kanı umursamdan açan Batuhandı ve karşı soyunma odasınıysa arkadaşlarıyla gülüşerek sakin bir şekilde kapıyı açan Arkını gördü. İki takımda dışarı çıktı. Karşı karşıya geldiler.
Boğazını temizledi Caner. “Alp, lokmalar hazırdı değil mi?”
Alp anında “Fare zehirli,” dedi baş ve işaret parmağını birleştirip halka yaptığında. “Enfes.”
“Sen al o lokmaları,” deyip öne doğru bir adım atan Uygarı, Aralın kolundan tutması durdurmuştu. Ardından serseri bir tebessüm sundu. Yüzünde hala ıslak kan vardı. Aynı şekilde Batuhanında. “Uygun bir yerlerine…” Ardından durdu ve üstlerindeki özel yapım formaları fark etti. “Bu ne lan?” Dedi çenesiyle formaları işaret ederek.
Dudağının bir köşesi kıvrılan Samet cevapladı. “Atlet,” dedi omuz silkerek.
Gözleri kısılan Uygar yaptığı alaya gülmemişti ama Sametin dediğine arkadaşları güldü. “Belli oluyor,” dedi sert bir sesle. “Bu boktan fikir kime aitse formalarla beraber iade etmenizi öneririm.”
“Yani aklınıza gelseydi yapmayacağınızı mı söylüyorsun?” Diye sordu Koray tek kaşını şüpheci bir şekilde kaldırarak.
Batuhan üzerindeki fosforlu yeşil rengindeki okulun verdiği sıfır kollu formayı unutmaya çalışsa da beceremedi ve cevap vermeden sahaya yürümeye başladı. Arkadaşları da onu takip ettiğinde B sınıfından kimse kalmamıştı.
Kapıdan çıkıp sahaya ayak bastılar ve tribündekiler onları gördüklerinde sağ taraftan güçlü bir alkış, ıslık ve tezahürat sesleri yükselmişti.
***
Sahaya çıktıklarını ilk gören Melodi, “geliyorlar,” diye haber verdi. En başta o oturduğu için ilk o görmüş ve bize dönüp söylemişti.
Batuhan ve takımı tribünlerin önüne geldiklerinde kısa bir selam verdiler ama kimsenin yüzü gülmüyordu. Nedenini strese bağlasamda içimden bir ses başka bir şey olduğunu söylüyordu. Umursamadım çünkü bizim sınıf sahadaydı.
İlk önce takım kaptanı olarak Alp çıktı. Alp’i görür görmez bizim takımın geleceğini anlayan sol taraftaki tribündeki insanlarda alkışlamaya başladı. Öyle bir alkıştı ki bu insanı sağır ederdi. Herkes ayaklandığında bizde ayağa kalktık. Bütün takım sahaya geldiklerinde bizim hemen önümüzde durdular ve aşağıdan onlara baktık. Herkesten daha coşkulu alkışladığımızda ve tezahüratlara karşılık verdiğimizde Alp biraz daha öne çıktı ve ooooo tezahüratını ellerinin ikisini öne getirmiş bir şekilde tamamladı. Ooooo, şşşşş 1,2,3 12-A! Ardından bir alkış tufanı ve tekrar aynı tezahürat. 12-A!
Diğer tarafın da tezahürat yaptığını sadece onlara baktığımda görebilmiştim. Aynı tezahüratı yapıyorlardı ama kesinlikle duyulmuyor, hareketle belli oluyordu ancak.
Bu kısa tezahüratlarından sonra iki takımda karşı tarafa geçti ve yedekler yerlerine oturdu. Bizim takımdaki yedekler Emre, Gökhan, Samet ve Canerken karşı takımdaki yedekler ise Onur, Emir, Gökalp ve giray isimli tanımadığım kişilerdi. İsimleriniyse Melodiden öğrenmiştim. Bana bu okulla ilgili bilmediğim her şeyi o anlatıyordu. Nehirinde hakkını yiyemezdim. İkisi bu okulun dedikodu ve haber ağı gibiydi.
Alp ve Batuhan orta sahanın halka kısmına, hakemnin iki yanına geldiler ve birbirlerine meydan okuyan bakışlarını gönderdiler. Tribünlerdeki ses bir uğultuya döndüğünde herkesin nefesini tutup tam odak izlediğini düşünmüştüm. Çok geçmeden hakem düdüğünü çaldı ve topu havaya attı. Maç başladı.
Batuhan topu kapan kişi olmuştu ve bu sağ taraftan sevinç çığlıkları ve alkış seslerinin yükselmesine sebep oldu. Bizim taraftakilerse maça odaklı durumdaydılar ve ara ara arkadan hadi nidaları yükseliyordu.
Aral’a pas attığında ve Aral topu yakalayıp biraz koltuktan sonra Uygara pas atmak istediğindeyse Kuzey topu kaptı ve kaptığı gibi savunmadan çıkıp hücumcu oldu.
Kaptığı topu almak isteyen Erime engel olan kişi sırtıyla Kuzeye duvar olan Koraydı. Erimi engellemeyi başarmıştı ve bu Kuzeyin, Merte pas atmasını sağlamasına, Mertinse topu potaya gönderip sevinç çığlığı atmamıza neden olmuştu.
İlk sayı bizimdi. Ekranda 3-0 yazdı. Uzaktan topu potaya attığı için üç puan almıştık.
Bunun sevinciyle soldaki bütün tribün ayağa kalkmış tezahüratlarla beraber alkış tufanı koparıyorduk.
Biz ve yedek koltuklarında oturan Samet, Caner, Emre ve Gökhan dörtlüsü sevinirken sahadakilerin sevinmeye vakti yoktu. Bütün ciddiyetleriyle oyuna odaklanmışlardı.
“Sıcak bastı, bir saniye,” dedi Nehir üzeirndeki formayla kendine hava yapmaya çalışırken. İçindeki uzun kollu tişörtten pek işe yarayacağını düşünmüyordum. Hala sargıdaki kolunu saklamaya çalıştığını düşünmüştüm.
Top rakip takıma geçmişti. Potanın altında topu tutan Aral, Egehan denilen çocuğa pas attı ve o da topu Batuhana gönderdi. Bizimkiler hemen kendi sahalarına koştuklarında ve savunma pozisyonu aldıklarında gelecek ikince darbeyi beklediler. Ve geldi de.
Batuhan topu potaya gönderdi ve ilk önce Koray engel olmuştu. Ama daha sonrasında topun geri sekip Uygara denk düştükten sonra Uygarın basket atacağını kimse bilemezdi.
Bu sefer sevinç çığlığı yükselen yer sağ taraf ve yedek koltuğunda oturan karlı takımdaki dörtlüydü. Ekranda şimdi 3-2 yazıyordu. Yakın mesafeden basket attıkları için bizden daha düşük puan almışlardı ve biz hala öndeydik.
İdil “olsun, lanet olsun, aman! Moral bozmak yok!” Diye dudaklarının yanına ellerini koydu ve takıma doğru bağırdı. Duydular mı bilmiyordum ama pekte ihtimal vermiyordum. Çok sesli bir ortamdaydık.
Skor ekranında süre de yazıyordu ve ilk çeyreğin bitmesine beş dakika gibi bir süre kalmıştı. Sonrasında diğer çeyreğe girecektik ve ondan sonra da on beş dakika mola verip oyuncuların dinlenmesi sağlanacaktı.
Topu kapan Kuzey, potanın altına geçti ve Koraya pas attı. Koray hemen kaptıpı topu Alpe göndererek Alpin topu kaçırmasına engel oldu. Mert ona duvar oldu ve Egehanın topu ondan almasına engel oldu. Alp topu potaya gönderdiğinde topun potaya girmesine Erim engel oldu ve bizim potaya gönderdi ve basket attı.
“Hayır!” Diye bağırdı arkadan bir kız sesi.
“Ulan beş-üç oldu delireceğim!” Dedi başka bir erkek sesi.
“Halledeceğiz, sakin olun,” dedi bambaşka bir ses.
“Yok,” diyerek ayağa kalktı Naz. “Bu böyle olmayacak.” Ve tribüne döndü. “Yapacak mıyız?!” Diye bağırdı şiddetle.
Sesini duyanlar “yapacağız!” Diye bağırdı.
“Bu maç bizim mi?!”
Bu sefer cevap verenler soldaki bütün tribünlerdi. “Bizim!”
“Alacak mıyız?!”
“Aldık!”
“Alacağız!”
“Umut yitirmek var mı?!”
“Yok!”
“O zaman moral bozmaya da gerek yoook!” Diye bağırdı ve bağırdıktan sonra bir alkış başlattığında onlara katıldık ve gülümseyerek Nazın bu hallerini izledik. “İşte bu!” Dedi koluyla oley işareti yaparken.
Koray topu kaptıği gibi diğer takım sahalarını savunmaya geçti ve Koray bir adım attıktan sonra Arkının havada olan elleriyle bakışıp topu ona attı. Bir dakikadan az bir süre kalmıştı. Top Arkındayken, Nehir gaza gelip “hadi Arkın!” diye bağırdı. Nasıl oldu bilmiyordum ama Arkın o kadar bağırış, çağırış, alkış ve tezahürata rağmen sevgilisinin sesini duymuş, kısa bir an Nehire bakmış ve topu bir kez sektirdikten sonra potaya göndermişti. Son yirmi saniye kala puan tablosunda 6-5 yazması ve çeyreğin böyle bitmesi bizde zafer sevinci uyandırmaya başlamıştı bile. Süre bittikten sonra sonuca bakıl sevinç yaşayan takım, kenara çekilde ve Arkın geri geri yürürken Nehire doğru beceriksiz bir kalp yaptı ve sırıttı. Nehirde karşılık olarak aynı kalpten Arkına gönderdiğinde bütün tribün sevinç içerisindeyken karşı takımın oyuncuları deli bir sinir içerisindeydi. Özelliklede Batuhan.
Sağ tribünlerdekiler de haklı olarak hiç mutlu değildi. Hatta o kadar yediremediler ki bir anda bize karşı bir tezahüratta bulundular. Olsun olsun. Bu da bizden olsun! Olsun olsun. Bu da bizden olsun!
Yedek oturaklarında su içip dinlenen takımdaki Koray bu tezahürata anlam veremeyen bakışlarını sağ tarafa dikti ve kafasına diktiği sudan dolayı yanaklarındaki şişlikle kaşlarını çattı. Telefonumu çıkardım ve Korayın o halini hızlı bir hareketle fotoğraf çektim. Ne yapıyordum? Bilmiyordum. Sadece komik görünüyordu.
“Birinin fotoğrafını çekmek istiyorsan…” dedi Melodi. Yakalanmanın verdiği utançla irkildim. Aptaldım. Çok aptal. “Herkesi çekeceksin ki fazla belli olmasın.”
“Hayvan gibi yüzüne zoomlamaktansa bütün takımı çek. Etraf insan kaynıyo Lâl,” dedi yanımdaki Ayda işbilir bir tebessümle.
“Ben sadece…” komik buldum demekti niyetim ama beni susturdular.
“Biliyoruz biz seni. Asla hoşlanmıyorsun Koraydan falan.” İdil kıvırcık saçlarını dağıttı.
Ofladım. Sıkıntılı bir oflamaydı bu. Daha önce de hissettiğim şeykeri şimdi yine hissediyordum. Kafamı kaldırıp takıma baktığımda yine Koray gözüme ilk çarpan kişi olmuştu. Hepsi yedek sabdalyelerine oturmuş ayaktaki Alp’i can kulağıyla dinliyorlardı. Diğer taraftaki Batuhansa hiçbir şey söylemeden oturuyordu. Batuhanın görevini üstlenense Egehan olmuştu. Sonra bir anda Batuhan bir şey söyledi. Herkes dönüp Batuhana baktı. Düdükler çaldı ve herkes sahaya geçtiğinde Egehanın yedek sandalyesinde oturduğunu, onun yerine oyuna giren Girayın olduğunu görmüştüm. Egehan hiç memnun değildi. Neden onu oyundan çıkarıyordu? Yaptığının saçmalık olduğunu düşünsemde üzerinde fazla düşünmedim.
Oyun tekrar başladı. Hakem düdüğü çaldı, top Batuhandaydı. Ani bir manevrayla topu Giraya attı. Giraysa Alara attı. Alar vakit kaybetmeden potaya gönderse de topu, top girmedi ve sayı alamadılar. Bu bizim tarafı sevindirmişti.
Topu Mert kaptı. Yüzündeki umursamazlığın karşı takımın sinir bozduğunu biliyordum, bilerek yapıyordu. Topu sektirdi ve koşturdu. Ama aniden önünü kesen Giray topu ondan almak için uzandı ve Mert topu uzatır gibi Alp’e attığında nasıl bri reflekle topu Alp’e attığını aska anlayamamıştım. Alp topu en yakınındaki Koraya attığında top potaya girdi ve sayı bizimdi. 9-5.
Sol taraftaki sevinçler ve tezahüratlar devam ediyordu ve hiç kesilmiyordu. Sağ tarafın yuhlamalarıysa pek duyulmuyordu çünkü bizim sesimiz daha çok çıkıyordu.
Karşı takıma bakışlarımı çevirdiğimde Batuhanın Aralın yakasına yapıltığını görmüştüm. Sesten dolayı hiçbir şey duymasam da dudaklarını okuyabilmiştim. “Ne işe yarıyorsun ulan sen?!” Diye kızıyordu Arala. “Senin görevin savunma yapmak!” Son cümlesini duymuştum çünkü onları fark edenler susmuş ve Batuhana dönmüştü.
Uygar araya girdi ve Batuhanı kolundan tutup “mal gibi davranma!” Dedi. Sonrasında Uygar Aralın yedeği olduğunu düşündüğüm Emiri çağırımşıtı. Aral gidip oturduğunda ve maça Emir geldiğinde Aralın stresle bir bacağını sallayıp sert bakışlarını Batuhana dikmesini sakinlikle izledim. Egehan destek olmak istercesine elini Aralın omuzuna koydu. Aral da karşılık olarak omuzundaki ele iki kere vurdu yavaşça.
***
Başa baş gidiyordum ve bu canımı sıkıyordu. 9-5 olan skor, Emirin basketiyle 9-8 olmuştu. Hala öndeydik ama onların öne geçmesi bir sayıya bakardı.
Emirin yanına gelen Batuhan kulağına maç esnasında eğildi ve çok kısa bir şey söyledi. Kafasını hafifçe onaylarcasına sallayan Emir, Kuzeyde olan topa doğru bir hamlede bulunduğunda şüpheyle gözlerimi kıstım. Neyin anlaşmasıydı şimdi bu?
Kuzey topu hızla sağa doğru atar gibi yaptı ama solundaki Koraya attı topu. Erimin kısaca sağa dönen bakışları göremediği topla tekrar Kuzeye döndü, sırıtan yüzünü gördü ve çok kısa bir zaman içerisinde Koray da olan topa doğru bir hamle yaptığında arkasındaki Batuhan, Korayın arkasını dönüp koşacağı anda nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde ayağının kaymasına sebep oldu ve Koray dengesini kaybetti. Hızla ayağa kalkacağı sıradaysa Emir göz göre göre Korayın bileğine sertçe tekme attı. Ayağa kalkıp korkuluklara doğru gitmeme engel olamadım. Benimle birlikte kızlar da ayklanmıştı.
“Ne yapıyorlar lan bunlar?” Diye söylendi İdil.
“Bileğine tekme attı Korayın!” Diye yüksekdim ister istemez.
Korayın acı dolu suratıyla birlikte hakem düdüğünü çaldı ve maçı durdurup araya girdi. Hızla Korayın yanına geldiğinde Koray yerde oturmuş bacağını tutuyordu. Alp’in, Emiri ittiğini gördüğümde “ne yapıyorsun?” Diye yüzüne doğru bağırdı.
“Görmedim,” dedi Emir omuz silkerek.
Yedektekilerde hızla Korayın yanına gelmişlerdi. Caner diz çöktü. Herkes bir anda Koraya odaklanmıştı. Sahada ki takım, arkadaşlarının yanına giderken diğer takımın yedekleri oturdukları yerden izliyorlardı.
Fatih hoca, Korayın bileğini kontrol etmek istercesine hafifçe bastırdığında Koray burnundan sert bir nefes vermişti. Bileğindeki kızarıklığı buradan bile görebiliyordum. Bir insana bu kadar adilik fazlaydı.
Nehir bir anda “kalkın,” dedi. “Biz niye burada duruyoruz?” Bunu bekliyormuş gibi bir anda kendimizi saha da bulmuştuk.
Fatih hoca bizi gördüğünde “uyy,” diye bir ses çıkardı. “Ha sizun burada ne işinuz vardur?”
“Arkadaşımızı merak ettik hocam,” dedi Nehir.
Hoca üzerinde pek durmadı. Ama Korayın gülerek Nehire baktığını gördüm. Yerde oturmuş iki eliyle destek alırken yaralı bacağını öne doğru uzatmış, diğeriniyse kırmıştı. “Beni mi merak ettin, Sarı Çiyan?” Diye muzip bir ifadeyle sorduğunda -muhtemelen bizi rahatlatmak içindi- yanına çökmüş olan Arkın, bu halde olmasını umursamadan kafasına silleyi çakmıştı. Bu Koray için yeterli olmuştu. Sustu.
Nehir, Korayın yanına eğilerek gözlerini kıstı ve “Ego Dağı,” diye fısıldadı. Ardından bir kezde o vurdu Korayın kafasına hafifçe.
“İyi misun, Koray?” Diye sordu Fatih hoca. “Oynayabilecek misun?”
Koray anında “oynarım hocam,” dediğinde araya Alp girdi.
“Saçmalama,” dedi itiraz kabul etmeyen bir ses tonuyla. “Caner oynayacak.” Korayın yedeği Canerdi.
Bunu dediği gibi kollarını göğüsünde bağlayan Caner, Emirin yanında duran Erime çok kısa bir bakış attı. İfadesizdi ama o ifadenin bir anlamı olduğunu biliyordum.
“Ha bu uşakta çıkay,” dedi Hakem, Emiri göstererek. Ardından cebinden bir kırmızı kart çıkardı ve seyircilere doğru tuttu. Bizim taraf yine mutluluk içinde bağırdı ve alkışladı. Tezahüratlar bu sefer Fatih hocayaydı.
“Hocam!” Dedi Emir büyük bir yüzsüzlükle. “Bilerek olamadıki. Ayağını görmedim. Tam önüme düştü, ben normal yürüyordum.”
“Ula sen tekme atarak mı yüriysun!” Diye bir anda bağıran Fatih hoca sonuna kadar haklıydı. “Çık git salondan. Yedekte bile görmeyeceğim senu! Diskalifiyesun!” Oyuna tekrar Aral girmişti.
Fatih hocanın dediklerini duyabilmek için susan bütün salon sözleri bittikten sonra bir anda alkışlamaya, daha yüksek bir sesle adamı tezahüratlara boğmaya başlamışlardı. Tabii sadece sol taraf. Fatih hoca elini kaldırdı ve hayranlarını susturdu.
Koray yedek kısmına geçip oturduğunda Emre ve Samet ona yardımcı olmuşlardı. Yanlarına oturdu ve Gökhanda diğer yanındaydı. Kulağına bir şeyler fısıldadı ama ne olduğunu bilmiyordum.
Maç tekrar başladığında kesinlikle öncekilere benzemiyordu. Bizimkiler, diğer takıma karşı çok sert oynuyorlardı. Öyle bir sertlikti ki bu ne faul denilirdi ne de ortada nir şey yok denilirdi.
Alp, Batuhandan topu kaptığında Canere pas atmıştı ama Erim topu Canerden çekip aldı. Daha doğrusu çalıştı. Caner elindeki topu son anda Kuzeye attığında bu seferde itilen Caner oldu. Dengesini korudupunda düşmemişti ama kısa nir an bakıştıklarını ve o bakışma da hiç iyi şeyler olmayacağını anlamıştım. Sadece ben değil, kızlarda anlamıştı.
“Edebinizle oynayın bitsin!”
“Gerçekten yaa, ne kastılar!”
“Kuduruyorlar, başka açıklaması yok.”
Kuzey topu potaya attığında çeyreğin bitmesine iki dakika gibi bir süre kalmıştı. Top girdi ve bizden sevinç çığlıkları tekrar yükseldi. Artık takım sadece Kuzeyin adını sesleniyordu. 11-8.
Giray top potadan geçtikten ve bir kere sektikten sonra kaptı ve doğruca diğer potaya koştu. Ardından Araka attı ve Aral topu kaptığı gübi doğruca potaya attı ama top girmedi. Top şimdi Erimdeydi. Mert sert bir hareketle topu almaya çalıştığında Erim sırtını dönmüş topu koruyordu. Mertse arkasından topa uzanmaya çalışıyordu. Sağdan almaya çalıştığında Erim sola, soldan almaya çalıştığındaysa sağa döndü.
Bir anda Caner çıktı ve araya girdi. Topu kaptığı gibi potaya attığında on saniye bile kalmamıştı ki top potaya girdi ve böylelikle yeni skorla birlikte ikinci çeyrekte bitmiş oldu. 14-8.
Sevinç çığlığı, tezahürat ve alkışlamayla beraber yapılan kutlamaları bıraktık ve on beş dakikalık araya girdik. Basketbolda iki çeyrek oynandıktan sonra ara olurdu ve oyuncular dinlenirdi. Daha sonra iki çeyrek daha sürerdi ve maç biterdi.
Soyunma odasına girdiğimizde Mertin hızla inip kalkan göğüsünü gördüm. Sesli nefes alıp veriyordu. Çok sesli. Beş kilometre koşmuş kadar.
Alpte küçük bir pet şişeyi kafasına dikti ve tek dikişte suyu bitirdiğinde ne kadar yorulduğumu görebilmiştim. “Bugünkü bardan emin miyiz?” Diye sordu hafif yorgun bir sesle.
“Evet!” Dedi Caner enerjik bir sesle. “Gideceğiz.” Ses tonu bile itiraz kabul etmiyordu.
“Geberdim,” dedi Kuzey. “Gebertmekte istedim.” Muhtemelen Emiri kastediyordu.
Kapı açıldı ve içeri elinde mavi donmuş jelle Arkın girdi. Buzu Koraya uzattığında bir şey söylemeden aldı ve bileğine koydu. Kaşları çatık durumdaydı. Nehirin yanına geçip oturduğunda Nehir destek olmak istercesine koluna girdi elinin parmaklarını birbirine geçirdi ve kafasını omzuna yasladı hafifçe. Arkında karşılık verdiğinde çatık kaşları az da olsa düzelmişti.
“Emin ol bende,” diye bir cevap aldı Canerden. “Özellikle de o…” aniden sustu ve kaldırdığı elini indirip kısa bir saniye Melodiyle göz göze geldiler. O da muhtemelen Erimi kastediyordu. Burnundan sert bir nefes verdiğinde başka bir tarafa bakıyordu. “Batuhanı,” dediğinde yanılmıştım.
“Neyse ne,” dedi Alp boşvermeye çalışır gibi. “Bunları zaten bekliyorduk. Hangi maçta rahat durdular, oğlum? Geçen sene de oldu. İttiler, bastılar, tekme attılar. Ama kim kazandı? Biz. O yüzden boşa çırpınmalarını şimdilik göz ardı edin.”
“Onuncu sınıftaki maçı onlar kazanmıştı,” diyen Gökhan, herkesten of almıştı. Bende dahildim.
“Felaket tellalı olmayı keser misin artık, Gökhan?” Diye sordu Koray.
“Bu kadar streslisin madem,” dedi Alp. İdilin yanında otururken parmağını Gökhana doğru kaldırdı. “Oynayarak azaltalım mı şu stresini?” Gökhanın gözleri büyürken Alp, Merte döndü. “Ne diyorsun kardeşim?” Gökhan, Mertin yedeğiydi.
Mert, bilmem dercesine dudak büküp, omuz silkti. “Sen bilirsin, Kaptan.” Ardından arkasına yaslandı ve ellerinin parmaklarını birbirine kenetleyip kafasının arkasına yerleştirdi. “Biraz dinlensem iyi olacak.”
“Üçüncü çeyrekte sen varsın.”
“Ne?” Dedi Gökhan dehşetle. “Ama…”
“Ama?” dedi Alp. “Güvenmiyor musun kendine?”
“Güveniyorum ama-“
“O zaman yaparsın.”
“Anlamıyorsun,” dedi gözlerini kaçırarak ve öne doğru uzattığı bacağının uyluk kısmına elini koydu. “Ameliyattan sonra aynısı olmuyor.” Ameliyat mı?
“Oluyor,” dedi Arkın baskın bir tonla. Nehirin elini daha sıkı tuttuğunu gördüm. “Antremanda gördük oğlum nasıl oynadığını. Gayet iyisin.”
Naz, net bir şekilde “gayet iyi oynuyorsun, Gökhan,” dediğinde Gökhanın bakışları Nazı yeni fark etmiş gibi onda takılı kaldığında boğazını temizledi.
“Gökhana bir moral alkışı!” Diye bağıran Canere hepimiz eşlik ettik. Tabii o önce ıslık çaldıktan sonra eşlik etmişti. Nihayet Gökhanın yüzünü güldürebildiğimizde nedense yapacağına şüphem yoktu.
“Bir daha böyle saçma düşüncelere girersen,” diyen Alp parmağını Gökhanın yüzüne doğru uzattı. “Seni takıma bok alırım.”
“Lise bitti zaten gerizeklı.”
“Bunun final maçı da varya.”
On beş dakika sonunda dolduğunda ve biz salona tekrardan gittiğimizde yedet koltuklarında Samet, Emre, Koray ve Mert oturuyordu.
Hakem topu havaya attı. Bu sefer kapan Kuzey olmuştu ve topu Canerin almasını sağladı. Canerin topu kapmasıyla önündeki Erimin kendisine engel olmasına fırsat vermeden Alpe atması aynı saniyelerde olmuştu.
Alp topu kaptı ve potaya attı. Top potadan çıktıktan sonra Batuhan kapmıştı ve skor şimdi 17-8 olmuştu. Biz öndeydik ve bu maç abimle gittiğim maçlara hiç benzemiyordu. Ya da ben öyle hissediyordum.
Elindeki topu Erime attı. Top potaya girdi. 17-11. Top sekti, sekti ve topu kapan Gökhan, Canere pas attı. Yüzündeki endişenin zerresi vardı şimdi. Caner potaya doğru attı ve skor 19-11 olduğunda üçüncü çeyrek bitmişti ve oyuna tekrar başladıklarında ne kadar yorulduklarını görebiliyordum. Yine de yılmadılar.
Erim, topu potaya soktuğunda ve Batuhan topu kaptığında aradaki fark azalmıştı. 19-14. Hala öndeydik ama gözüm doymuyordu. Kızlarla alkışlamayı ve tezahürat yapmayı hiç bırakmadık.
Top tekrar Gökhana geldiğinde potaya doğru koşarken bacağının tuhaf bir şekilde yana doğru kaydığını ama hemen kendini düzelttiğini gördüm. Ardından sektirirken koşmaya devam etti. Bahsettiği ameliyat yüzünden olmuş olmalı. Yüzündeki kaygı bacağı yüzünden artarken kendine olan güveninin azaldığını görebiliyordum ve bu bana çok tanıdık geliyordu.
Sıcaktan bayıldığımız ama antreman yapmayı bırakmadığımız bir zamanda babam, bizi en ön sıradan izliyordu.
Top karşı taraftan hızla geldiğinde ve ben kendimi unutup sadece topa odaklandığım için kendimi yere atıp topu havalandırmaya çalıştım. Hedefimde bu vardı. Top havalandı ama çizginin dışına gitti.
Şuan unursayamayacak bir ağrı hissediyordum kolumda. Topu kurtarayım derken dirseğimi yere vurmuştum. Bedenimin ağırlığı ve hızım kemiğimin kırılmasına neden olurken babamın kolum sargıdayken bile tek düşündüğü kaçırdığım toptu. “Başarısız,” olduğumu söyleyip duruyordu. “Daha çok antreman yapmamak için mi yere attın kendini?” Abim araya girip benim için babamla kavga ettiğinde bile söylediklerini unutmamıştım. Voleybolu sadece hobi olarak oynamamıysa abime borçluydum.
Hatırladığım anıyı kafamı iki yana sallayarak def ettikten sonra tekrar alkışladım ve bu sefer Gökhanın adıyla tezahürat yapmaya başladım. Çok geçmeden kızlar bana katılmış, ne yapmaya çalıltığımı kavramış ve Gökhanın adıyla onlarda tezahürat yapmaya başlamışlardı. Çok geçmeden bütün herkes bize katıldığında Gökhanın bakılşlarının buraya döndüğünü gördüm. Hepimizin onun adını söylemesi ona bir güven vermiş olacakki olduğu konumu umursamadı ve topu potaya attı.
Potaya giren topla birlikte maçı kazanmıştık. 23-14.
Aynı anda ayağa kalkmamız, sahaya koşmamız, hepimizin omuzuna elini koyup birlikte zıplamamamız için hiçbir sebep yoktu. Bizde bunu yaptık. Diğer takım ve taraftarları ağlayacak durumdayken bizim taraftar kısmımızdaki çoğu kişi bir anda sahaya gelmişti ve bize katılmışlardı. Ortada biz vardık, etrafımızı sarmış, büyük bir daire olulturmuşlardı. Hepsi 12-A diye tezahürat yapıyordu. Korayın tek ayakla zıpladığını görmek bir kere daha sinirimi bozdu ve güldüm.
Caner bir anda çemberden çıktı ve taraftarlara döndü. “Ooooo,” diye bağırdığını duydum. “Şşşş,” hepimiz ona katıldık. “12-A,” bir alkış tufanı. “12-A!”
***
Aynı ekip yine yollardaydık. Arkın, Nehir, Melodi, Caner, ben ve Koray. Maçın kritiğini yapmak kesinlikle maçı izlemek kadar keyif veriyordu.
“Hayvanlıktı yaptığı,” dedi Arkın hafif sinir ve alayın karıştığı sesiyle. Emirin, Koraya yaptığının kritiğindeydik. Nehirin parmaklarıyla kendininkileri kenetledi.
“Kaybedeceklerini anlamak da denilebilir,” dedi Nehir, Arkına doğru.
“Geçen onuncu sınıftayken ne yaptıklarını hatırlıyor musunuz?” Diye sordu Caner hiddetle. Merakla kaşlarımın çatıldığını gördüğünde Korayın yanını terk edip yanıma geldi. “Bu beyinsiz, yüreksiz, insana benzeyen varlıklar geçen sene içtiğimiz sulara müsil atmışlardı. Hani lavaboya gitmemiz gerekecek, oynayamayacağız mantığı.” Ardından sabır diler gibi kafasını sola çevirdi ve burnundan sert bir nefes verdi.
“Ne?” Dedim dehşetle. “Eee, ne oldu sonra?”
“Ayda,” dedi. “O duymuş, geldi bize söyledi. Biz de ilk başta inanmadık ama doğruymuş.”
“İnanmadınız mı?” Nedenini anlamıyordum.
“Ayda ilk B’deydi.” Nehirin sesiyle yerimde şokla sarsıldım.
“Sonra geldi bize söyledi,” dedi Koray bana döndüğünde. “İnanmamamızın sebebi de o sınıftan olması. Ama sınıfını sevmediği çok belliydi. Zaten arkadaşıda yoktu. Bizde inandık. Zaten suları içmemek bizden bir şey elsiltmiyordu.”
“İyi de sular sizde değil miydi zaten? Hangi ara koyacaklardı ki müsili?”
“Okul kendi veriyordu.”
“Sonra Aydanın bize söylediğini biri görmüş, kim bilmiyoruz ama tahminimiz bambaşka bir sınıftan olduğu yönünde. Sonra da Ayda bizim sınıfa geldi zaten. İyi ki de geldi. O sınıfta yaşanılmayacağının en iyi örneği.”
Duyduklarımın bedenimde yaptığı his sarsılmamı hiç bitiremememe neden olurken mümiklerimi düzeltmem zorlaşıyordu.
“Her gün yeni bir bilgi,” dedi Nehir kocaman gülümseyerek.
“Ve haber,” diyerek Nehir gibi gülümsedi Melodi.
“Ve şok,” dedi Koray gülümseyerek.
“Ve…” dedi Caner sonra durdu ve düşündü. “Lan bana bir şey kalmadı.” Dediğinde hepimiz güldük.
Yol ayrımına tekrar geldiğimizde ve -akşamki bar için sözleşmiştik, daha doğrusu Caner unutmamamız için hafızamıza kazımıştı- Korayla yalnız kaldığımızda elinde kaykayla Arını tekrar görmek bu sefer sağlam bir küfür savurmama neden olmuştu. Vazgeçmiyordu. Ve ben sabrımın sonundaydım. Hele ki ona olan sabrım o geceden sonra yok denecek kadar azdı.
Hızlı adımlarla bize doğru geldiğinde yüzünde midemi bulandıran bir gülümseme vardı. Tarif edemeyeceğim kadar midemi bulandırıyordu. Ama Koraya dönen bakışları gülüşünü sekteye uğrattı. Korayın sessizce bir şeyler mırıldandığını duysamda anlamadım.
“Hah,” diye bir ses çıkardı boğazından. “İti an, çomağı hazırla.” Aklından Arın mı geçiyordu yani? Koluna astığı çantasını amaçsızca düzeltip eliyle sabitlediğinde üzerinde hala forması ve şortu vardı. Bende aynı şekilde forma ve okul eteğimleydim.
“Hayırdır?” Diye sordu Arın yanımıza ulaştığında. Şöyle bir süzdü ikimizide. “Çift kıyafetler falan? Ne ayaksınız?” Kaşlarını kaldırdı sert bir edayla.
Şuna şans versiğim güne lanet olsun!
“Sana ne, birader?” dedi Koray. Arına doğru yarım adım attı. “Sen niye her şeyin içindesin?”
Sesli bir şekilde güldü Arın ve kısaca bana baktıktan sonra tekrar Koraya döndü. Dudakları aralandığında kavga çıkmaması adına araya girip “yeter,” dedim. “Sıkıldım senin bu abim olmadığında çıkıp gelmelerinden! İlla birine ihtiyacın mı var korkmak için?”
Arının bakışları tekrar bana döndüğünde bu sefer Koray da dönmüştü. Kısa bir süre bende kalan bakışları tekrar Arına döndüğünde aklına bir şey gelmiş gibi kaşlarını çattı ve sonra tekrar düzeltti.
“Hayır,” dedi Arın rahat bir tavırla. “Eğer abin ve sevgilin yoksa, beni sık görmeye alışman gerekir.” Göz kırptığında gerçekten etkilendiğimi düşünmeyeceğini umuyordum.
Gözlerimi devirdim. “Sende kovulmaya alış o zaman.”
“Nasılsa…” dedi geriye doğru bir adım atarken. “Geri geleceğim.” Ardından hızlı adımlarla bizden uzaklaşmaya başladığında yaptığı imayı anlamıştım. Bu gece tekrar gelebilirdi. Neyseki bu gece evde olmak yerine bara gidecektik.
Peki ya diğer akşam? O zaman ne yapacağım?
“Üç…” diye mırıldandı Koray sinirle. “Üç etti, Avatar! Abinin yurtdışı seyahati bitmedi, anlıyorum. Annenle baban nerede senin? Nasıl yalnız bırakabiliyorlar seni?” Hızla arka arkaya sorduğu soruları cevaplayamayacağımı anladığında omuzlarını düşürdü ve derin bir nefes verdiğini duydum. Arkasını dönüp boşluğa baktı. Ellerini saçlarının arasına geçirdi. Onları dağıttı. Üzerindeki forma ona sıcak bastırmış gibi yakasını çekiştirdi. Eliyle yelledi kendini. Derin nefesler alıp verdiğinde polisi aramayı o bile düşündü ama hiçbir işe yaramayacağını, ülke polisinin bu tarz olaylarda hiçbir halta yaramadığını o da çok iyi biliyordu.
Karşı kaldırımdan geçen minyon tipli, yaşlı bir kadını izlediğim sırada çantasını amaçsızca düzeltti ve bana döndü bir anda. “Bak,” dedi. “Bir pembe dizi çekmiyoruz veya bir kitapta değiliz. Biliyorum ve senden daha çok farkındayım ama Avatar…” bana bir adım daha yaklaştığında gelecek olan kelimeleri kafamda soru işaretleriyle bekledim. “Sana çok banal bir teklifim var.”
“Nedir?”
“Sevgilim ol,” dedi dan diye.
Ve ben o gün şoktan ölseydim, belkide daha iyiydi.
