5. bölüm · Zeytin Dalı

5.İPİ KOPUK İTİRAF SİLSİLESİ

Ecoolayn

KEYİFLİ OKUMALAR
5.İPİ KOPUK İTİRAF SİLSİLESİ
🕊️

Bazı cümleler, insanı geçmişe götürürdü.

Geçmişe giden insan, düştüğü çukurda debelenip dururdu.

Kaan'ın beni sevmediğini söylerken ki takındığı ifade gözlerimin önüne geliyordu da küçücük bir genç kızken kalbimi kırma hakkını ona verdiğim için aptallığıma yanıyordum.

Ve üç gündür o çukurun içinde çırpınıp dururken Cesur'a da bu hakkı verip söyleme cesareti aşılamama kızıyordum.

Cesur, öyle olağan söylemişti ki beni sevmediğini, kusura bakmasın ama böyle pat diye de denmezdi. Beni sevmediğini biliyordum, hatta bilmekle kalmıyor emin de oluyordum fakat yine de kalbim kırılmıştı.

Çünkü bu kadar net olmasını beklememiştim.

Sığınak bellediğim odamda, yatağın ortasına uzanmış, hayatımın inişe geçen grafiği tavandaymışçasına boş gözlerle izliyordum.

O gün Cesur, beni evin kapısında bıraktıktan sonra içeri girmeden gitmişti ve hala ses soluk yoktu. Ve ben de o günden beri aşkından ölüyormuş gibi bunalıma girmiş, yemeden içmeden kesilmiştim.

Babam, hala bu dengesiz hareketlerimden dolayı benimle iletişime geçmezken Alper ve Mehtap durumdan memnun, Alpay abim ise endişeliydi.

Öyle ki beni bir tek düşünen oydu ve devamlı kontrole geliyordu.

Dalgınlığım arasında kapının iki kez tıklatıldığını işitip bakışlarımı sabitlediğim yerden çekmeden, "Gir," dediğimde kendisinden önce kokusu doldu odaya abimin.

"Hanzade," diyerek yanıma yürüdü. "Üç gün oldu." Yatağın dibine kadar gelip tepeme dikildi. "Odadan da çıkmıyorsun, doğru düzgün konuşmuyorsun da." İşaret parmağının havalandırdığını göz ucuyla gördüğümde, "Kızıyorum bak," dedi. "En sonunda beni salça edeceksin Cesur'a, bilmediğim bir şey mi yaptı sana?"

Sesini git gide gerginliğin ele geçirdiğini fark ettiğimde hafifçe doğruldum. "Hayır, yapmadı," dedikten sonraysa aklımdaki soruyu yöneltip günlerdir olan dilimin sessizliğini noktaladım, zihnimin sesini susturmayı amaçladım. "Abi sence, niye ben?"

Abim, "Nasıl yani?" derken sırtımı yatak başlığına dayamamla o da yatağın ucuna oturdu.

"Diyorum ki neden ben? Cesur, o mendili ona yanlışlıkla verdiğimi biliyor, evliliği istemediğimi biliyor..." Cümlemi yarıda kesip o gün söylediklerini tekrar kulaklarımda yankılattım ve "Beni sevmiyor da," diyerek devam ettim. "Niye diretiyor bu kadar, aklınca intikam mı alıyor?"

Arkadaşını benden daha iyi tanıdığı belli olan haliyle gülümsedi. "Emin ol öyle olsaydı, senden önce başkalarına yedi cihanı dar ederdi. Ayrıca sen cevap ver sence Cesur, intikam peşinde koşacak bir adam mı?"

Sorularıma yanıt yerine soruyla cevap vermesi beni düşünmeye ittiğinde başımı olumsuz anlamda salladım. Çünkü benim tanıdığım Cesur, kader faktörünü hayatının ortasına yerleştirmiş ve o motifin kendiliğinden işlenmesine müsaade etmiş bir adamdı.

Kaldı ki herkesten habersiz buraya gelip, ondan özür dilediğim gün bile gözlerinde öfke yoktu, intikam yoktu. Ama büyük bir hayal kırıklığı vardı. Ben sadece, o hayal kırıklığının bir yerde intikam ateşiyle tutuşmasından tedirgindim.

Çünkü onu, ihbar ettiğimi biliyordu. Ama devamını ya da nedenini bilmiyordu. Ya da belki de doğruları sonradan öğrenmişti ve intikam istiyordu.

Yine de her ne seçenek olursa olsun bu yaptığı hiçbir kitaba sığmazdı.

Kendi mahkumiyetinden kurtulduğu gün, benim özgürlüğüme göz dikmesi yakışmazdı ona.

Sessiz cevabım abimin dudaklarındaki tebessümü biraz daha büyütürken, "Hanzade," dedi elime uzanıp. "Eminim, Cesur da gerçekleri biliyor, sadece ses etmiyor. Ve yine eminim ki, bir planı olmadan böyle bir işe kalkışmaz. Neden sorularının cevabını ondan istemiyorsun?"

"Çünkü benim sorularıma cevap verecek yürek onda yok." Gergince bakışlarımı kaçırdım. "Öyle olsaydı mendili yanlışla verdiğimi kabul eder ve iade ederdi." Bastıran ağlama isteğimle sesim titrerken, "Sanki mahvolan hayatına karşılık, benim hayatımı mahvetmek istiyor," diyebildim ama devam edemedim.

"Abiciğim, Cesur'un ağzından bir kere bile Hanzade benim hayatımı mahvetti diye bir cümle duymadım ama sen devamlı bunu tekrar ediyorsun." Şüpheyle gözlerini kısması ona bakmamı engellerken, "Söylesene bana," dedi. "Yoksa sen o ihbarı bilerek mi yaptın?"

Gözlerim irileşirken koca bir yalana döndü dilim hem de hiç utanmadan. "Hayır tabi ki!"

🕊️

Abimle konuşmak biraz olsun içimi rahatlatır diye düşünürken beni daha da çıkmaza sokmuştu sanki.

Düşündükçe daha çok nefesim daralıyordu.

Dört duvarın baskısı biraz daha artarken adımı zikredip odaya giren Hasret olduğunda ona bakmadan, "Bir şey yemeyeceğim," dedim.

"Yemek getirmedim zaten." Kapıyı kapatıp odanın ortasına kadar geldikten sonra saçını savurdu ve gardıroba yöneldi. "Cesur geldi, aşağıda seni bekliyor, onu söylemeye geldim."

Dolabı açıp kafasına göre kıyafet çıkartmaya giriştiğinde, "Otursun abimlerle," diye homurdandım. "Ona koşacak değilim ya!"

"Valla ben bilmem," derken omzunu sarsıp pembe çiçekli elbiseyi attı yatağa doğru. "Hanzade hazırlanırsa sevinirim, dışarı çıkacağız diye haber yolladı."

"Hayret, şimdi dışarıda yan yana görünüp adetlere karşı gelmeyelim!"

Her şeye karıştırdıklara adetler sinirime de katık olurken elbisenin üstüne çıkarttığı hırkayı da yatağa bırakıp kahkaha attı Hasret. "Cık," dedi dilini damağına vurup. "Nişanlısınız ya siz, adetlere karşı gelmiş olmuyorsunuz."

Matah bir şeymiş gibi gülerek söylemesine kızıp elimin ulaştığı yastığı fırlattım. "Çok komik!"

"Bence komik," diye fikrini belirtirken hala gülüyordu. "Sonuçta kimin aklına gelirdi Hanzade evlenecek, hem de Cesur'la! Sonuçta senden not alamamış biriydi Cesur." Gerçekten düşünmediğine emin olduğum haliyle rollenip düşünür gibi yaparken, "Hatırlatmak isterim ki Kaan'ı daha delikanlı zannetmiştin," dedi. "Cesur, arka plandaydı senin için. Ama kime niyet, kime kısmet işte. Bak, bir anda nişanlısı oldun."

İçimi dışımı bilen tek isim Hasret olduğu için bu kadar net konuşmaları itiraz haklarımı elimden alırken dil çıkarttım. "Adam sandık, kof çıktı," dedim Kaan'ı kast ederek. Hemen arkasına ise ekleme ihtiyacı duydum. "Ama kısmetin Cesur olacağını da hiç tahmin etmezdim."

"Herhalde mendil eline geçince, işaret olarak algıladı durumu.."

Tüm bu yaşananlar çok olağanmış gibi Hasret'in bu denli neşesini anlamıyordum fakat kızamıyordum da. Çünkü aklındaki düşünceyi biliyordum, onu sevince iten bu düşünceleri olmalıydı.

"Senin de işine geldi," diye mırıldanırken elbiseye uzandım.

"Ne sandın?" Keyfi git gide katlanırken o da hırkayı uzattı. "Tabi ki işime gelecek, benim seçimim her zaman Cesur'dan yanaydı."

"Senin seçimin Cesur'dan yanaydı, benim değil. Ayrıca tüm bunlar yaşanmasaydı, Cesur evlenecekti. Hatta belki çoluk çocuğa karışacak, evinin direği, karısının bir tanecik kocası olacaktı."

"Zehra'yı sevmediğini tüm kasaba biliyordu, Hanzade," diyerek başka bir konuyu düşünmeye itti beni. "Sevmediği biriyle evlenecekti. Herkesten sır gibi sakladığın durumu bilmiyor ama bir nevi hayatını kurtardın Cesur'un. İnsan sevmediği biriyle bir ömür geçirirse, içten içe çürüyen ağaçlar gibi günün birinde devrilir gider."

"Ama beni de sevmiyor," dediğimde sızlanan sesimi garipsedim. "Şimdi de içten içe çürüyecek, kendisi yetmez gibi beni de çürütecek."

"Niyeyse senin kadar emin değilim," dedi tebessümle. "Belki de çürümez de birlikte kök salarsınız, dallarınız birbirine sarılır."

"Onun için önce dallarımızın yeşermesi gerek, biz kupkuru saplarız."

"O da olur elbet." İnandığı umuda benim de sarılmamı ister gibi biraz daha gülümsedi. "Sen bir yeşer, uzat zeytin dalını, barış arkasından gelir zaten." Zihnime bir ton boş laf işlememiş gibi de gitmek için kalkarken, "Neyse," dedi iç çekerek. "Ben, enişte beye haber vereyim, sen de hazırlan. Hem belki hazırlanırken biraz geleceğinizi düşünürsün."

Hasret'in gidişini dışarıdan hissizce izlerken geçmişin içimi sızlatan hisleriyle savaşıyordum.

Kaan, Cesur ve Alpay Abim, bir zamanların ayrılmaz üçlüsüydü. Ve ben de her kız kardeşin yaptığı gibi abisinin arkadaşlarına gönlü kayanlardandım.

Fakat benim gönlüm, yanlış yola kaymış, Kaan'ı seçmişti. Çünkü Cesur, sıkıcıydı. Kaan ise eğlenceli halleriyle meşhurdu. Ergen kafasıyla hareket ederken de bu özellikler kulağa oldukça hoş geliyordu tabi.

Cesur, gününün çoğunu babasının zeytinliğinde geçirip çalışma hayatına dört elle sarılmışken Kaan'ın boş beleş gezmesi de ayrı mevzuydu ama umurumda da değildi.

Belki kimsenin yapmayacağı ama tam olarak benim yapacağım bir hamle olarak da zaman zaman ikisini kıyaslar, Cesur'un hayatın tadına varamayan bir adam olduğunu çekinmeden yüzüne söylerdim.

Kırılırdı o zamanlar, kızardı da çokça lakin gıkını çıkartmazdı.

Kaan'ın dağıttığı mavi boncuklardan biri, bana düştüğündeyse kapıldığım o aptal aşk hissinin içinde bulmuştum kendimi.

Oysa şimdi sorsalar, bunun aşkla alakası olmadığını söylerdim şüphesiz.

Ama o zamanlar öyle gelmiyordu.

Oysa Kaan'a karşı hissettiklerim tek taraflıydı, hiçbir zaman karşılığı yoktu ama o boncuklar her daim elinde gezdiği için tek gülüşünü bile karşılık sanıyordum.

Cesur ise bir kez bile böyle hissettirmemişti bana; o, sadece zarar görmemden tedirgin olduğunu, abimin duyduğunda işlerin karışacağını ve ayağımı denk almamı öğütlerdi.

Hasret, sana karşı boş değil dediği gün yaşadığım aydınlanmayla da Cesur'a karşı kendimce duvar örmüştüm.

Çünkü haysiyet meselesiydi benim için; ben, arkadaşını seviyordum!

Kendimce bellediğim düşmanlık büyürken de aramıza ördüğüm duvarlar sağlamlaşmış, Cesur'dan yana her ne kadar hissetmesem de varsa da o duygular yok olmuştu.

Cesur da sanki tüm bunları bana ispat etmek ister gibi Zehra'yla evlenmeye karar vermişti.

Sonrasında ise işleri karışmıştım.

İyi ki de öyle yapmıştım!

Hasret'in, o zamanlarda olduğu gibi aklıma soktuğu düşüncenin içinde çırpındığımı hissederken acaba bana karşı bir şey hissediyor muydu ya da şu an hissediyor mu sorusu yankılanıyordu zihnimde.

Ancak bildiğim kadarıyla Cesur Karahisar'ın ağzından çıkanlar, hiçbir zaman yalan olmazdı; sevmiyorum dediyse, sevmiyordu...

Bu girdap düşüncelerin içine çekilmeyi bırakıp çoktan hazırlanmış halimle aynanın karşısına geçmişken saçlarımı el yordamıyla düzeltip çantama uzandım ve odadan çıktım.

Aşağı kattan gelen derin ve keyifli sohbet sesi, abimle Cesur'un arasına giren duvarların yıkılması gibiyken basamakları bitirip salona vardım.

Bütün yaşananların içinde sadece şu an bulunulan durum beni mutlu ederken kendimi belli etmek için, "Geldim," dedim sanki görmemişler gibi.

Cesur'a bakarak söylediğimden dolayı bön bön bakmayı sürdürürken, "Görüyorum," dedi hemen cevap olarak.

"Görüyorsan kalksana, seni mi bekleyeceğim!"

Savaşmaya hazır halde bakışırken, "Hanzade!" diyen abimin uyarıcı sesi araya girdiğinde bakışlarını ilk çeken ben oldum. Abimse, "Geç kalma abiciğim," diyerek uyarısını başka bir noktaya taşıdı hemen akabinde. "Geç kalacaksan da aradığımızda ulaşabilelim sana."

Arkamı dönerken, "Meraklıydım sanki Cesur'la gezip tozmaya," diye ağzımın içinde gevelerken ikisinin de ayaklandığını görüp kapıya doğru ilerledim.

Evden çıkar çıkmaz da Cesur'la abimin vedalaşmasını beklemeden bahçeye bıraktığı arabasına bindim. Birkaç dakika süren ayaküstü sohbetlerini bitirme zahmetine sonunda eriştiklerindeyse Cesur da arabaya binip çalıştırdı ve sanki dikiz aynası yokmuş gibi başını çevirdi geri geri çıkmak için.

Yakın duruşumuzun yaydığı rahatsızlık hissiyle kafamı diğer tarafa döndürürken, "Nereye gidiyoruz?" diye sordum.

"Eve."

Ona doğru döndüm. "Eve?"

"Evet, eve," dedi bahçeden çıkış yapıp anayola saparken. "Bir sorun mu var?"

Mehtap'ın özellikle benim odamın kapısından geçerken bahsettiklerini anımsayıp kaşlarımı çattım. "Annenin tansiyonu daha kendine gelmemiş diye duydum."

"Annem ne alaka şimdi, Hanzade?" diye sorarken yüzünü kırıştırdığında, "Eve gidiyoruz dedin ya!" dedim ayarsız ses tonumla.

Cesur'sa benim aksime kuşandığı sakinlik peleriniyle, "Benim evime," dedi. "Düğünden sonra yaşayacağın yere yani." Tüm tüylerim kalk gidelim dercesine ürperirken bir yandan da, buralarda ayrı ev olayına sıcak bakılmadığını bildiğimden şaşırdım. Bu şaşkınlığımı algılamış olacak ki çok geçmeden açıklamaya başladı. "Seni, annemle aynı eve sokacak değilim. Sonuçta ikinizden birisi, kesin diğerine zarar verir." Göz ucuyla yüzüme bakarken gülümsedi. "Ki ben, zarar veren tarafın sen olacağını düşünüyorum."

Soktuğu lafın altında birkaç saniye kadar ezilip aklım başıma gelirken emniyet kemerinin izin verdiği ölçüde bedenimi çevirdim. "Ben öyle biri miyim?"

"Değil misin?" diye sordu durgunca. "İnsanların hayatına bilip bilmeden karışıp, sonuçlarının ya da nedenlerinin ne olduğunu bilmeden hareket edip zarar vermez misin?"

Geçmişi deşen hali, içimde saplı kalan bıçağın ucuyla oynadı ve canım hiç olmadığı kadar yandı.

Önümüzde yol akıp giderken biz geri geri gidiyormuşuz gibi bir his bedenimi ele geçirdiğinde bağırtım yankılandı arabada. "Hataydı, Allah'ın cezası, hataydı... Bir türlü anlamadın!"

Cesur ise yalnızca gülümsedi. "Doğrudur," dedi. "Hatadır, ben anlamıyorumdur. Ama unutma Hanzade, her hatanın da bir bedeli vardır..."

Sonra ikimiz de sustuk.

Ne ben itiraz edebildim, ne Cesur bir şey dedi.

Bedelini bir ömür ödeyeceğim hatanın pençelerine takılmış çırpınırken arabanın içi öyle sessizdi ki o sessizlik bir an hiç yok olmayacak zannettim.

Ancak yol bitti ve hesaplarıma göre bizim evle, kendi evlerinin orta noktası olabilecek bir mesafede arabayı durdurdu.

Zeytinliğe daha yakın kalan yolun kenarındaki eve bakışlarını sabitlediğinde, "Geldik," dedi ve o sessizlik delinmiş bir örümcek ağı gibi büzüşüp yok oldu.

Ağır hareketlerle arabadan aynı zamanda indiğimizde cebinden çıkarttığı anahtarla önce bahçenin kilidini açtı ve her zamanki gibi kenara çekildi geçmemi bekleyerek.

Fazla büyük sayılmayan bahçeden geçerken etrafa göz attığımda henüz peyzajı tamamlanmamış haliyle bakımsız görünüşüne bakarak kapıya ulaştım.

Bu defa ben kenara çekildim ve Cesur, anahtarı yuvasına takıp kilidi açtıktan sonra içeriye adımladı.

Yeni mobilyaların ve etrafa yayılan taze boya kokusuyla halihazırda bir ev görmeyi beklemezken ayakkabılarımı çıkartma ihtiyacı duydum.

Hiçbir yere alıcı gözle bakmasam bile maksat bakmak olduğu için öylesine hareket ederken, "Gez," dedi talepkarca. "Eksik ya da beğenmediğin bir şey varsa da söyle."

Takındığı talepkar ve emrivaki hale göz devirip kapısı açık alana yöneldiğimde mutfağa giriş yaptım. Benim için hiçbir şey ifade etmeyen dolaplara öylesine bakıp, "Güzel," dedim ve gerisin geri girdiğim kapıdan çıktım.

Kendi zevkine göre düzdüğü eve diyecek bir lafım yoktu, güzeldi kabul etmem gerekirse ama ahım şahım incelemek de istemiyordum.

Çünkü kendimi bu eve ait hissetmiyordum.

Yeniden koridora ulaştığımda aynı mutfağa yaptığım gibi diğer odalara da bakıp gitmek için merdivene yöneldiğimde Cesur bileğimden yakaladı. "Tavır ya da trip çekecek değilim, Hanzade. Burada yaşayacaksın diye kibarlık yapıp getirdim, beni pişman etme."

Kelimelerinin sertliğinin aksine sesindeki hissedilen bıkkınlık iliklerime kadar işlerken bileğimi çekip, "Cesur, sen ne istiyorsun?" diye sordum. "Şu toz pembe hayal dünyandan bir çıkalım istersen. Çünkü, aa harika bir ev Cesur, tam da bize yuva olacak, şu camın önüne iki de sallanan sandalye attık mı tamam, dememi bekliyorsan yanılıyorsun. Ama gerçekten ne düşündüğümü merak ediyorsan, bak onu konuşuruz."

"Konuşalım, Hanzade," dedi ve işaret parmağını doğrulttu. "Ama gerçekleri söyleyeceksen..."

Sesine yansıyan alay, başka gerçekleri bildiğine işaretti ve ruhuma ördüğüm çelik zırhın içine sızıyordu. Kimsenin içeri sızmaya cesaret edemediği zırhın çelik ilmeklerini, güçlü kelimeleriyle yok ediyordu.

İstemsizce içimi kapsayan huzursuzluk, ellerimi yaprak misali titretirken saklama ihtiyacı duyarak kollarımı göğüs hizamda bağladım.

Beden dilim konuşmaktan yana olmadığını ispat eder gibi görünse de, "Gerçekler ortada zaten," diye direttim. "Neyi duymak istiyorsun bilmiyorum ama beni gerçek bir evlilik yapıyormuşuz gibi ev gezmesine getirmene gerek yok. Bana değer veriyormuşsun gibi de davranma. Eğer öyle davranacaksan da ispatla, dolapları beğenmedim desem, değiştirecek misin mesela?" Arka arkaya sıraladığım cümlelerden sonra nefeslendim ve asıl noktaya değindim son olarak. "Ya da her şeyden öte, bütün bu hazırlığa baktığımda evlilik düşüncen planlı mıydı diye merak etmiyor değilim."

Her söylediğime başını sallayarak dinlediğini belli ettikten sonra çıkarttığı bir dal sigarayı dudakları arasına sıkıştırıp çakmağı çaktı. Tutuşan tütünden sızan zehri, keyifle ciğerlerine indirip kalan dumanları da dışarı bırakırken, "Hayır," dedi netçe. "Hiçbir şey planlı değildi. Tam kendime yeni bir hayat kurayım diyordum, mendilin geçti elime. Demek ki sen de yenilik istiyormuşsun diye yorumladım. Sonuçta sana o gün de söyledim, istesen bir yolunu bulurdun diye. Bulmuyorsan da normal bir çift gibi davranman lazım. Ha diyorsan ki illa bir sebep ver bana, tabi ki. Mesela sen, hiç dönmeseydin, o mendil benim elime geçmeyecekti ve tüm yalanlarınla, saklı tuttuğunu sandığın sırrınla yaşayıp gidecektin. Ama döndün, hem de tam benim çıktığım gün ve sırrını açığa çıkartmak istediğini düşündüm." Omzunu sarstı bir duman daha çekmeden önce, "Haksız mıyım?" diye sordu. "Anlattıklarım yalansa ya da hatalıysa söyle, çekinme."

Tereddütsüzce "Yalan," dedim. "Benim sırrım falan yok."

Bakışlarımı bir saniye bile olsun gözlerinden çekmezken gösterdiğim cesareti takdir eder gibi gülümsedi. "Öyle olsun..."

Bu iki kelimenin arkasında onlarca mana varken bir tanesini bile düşünmek istemedim.

Gözlerinden süzülen, her şeyi biliyorum ifadesi, duygularımı üryanlığa sürüklerken eve tekrar bakıyor gibi yaparak gözlerimi kaçırdığımda birazı giyinik kalan hislerimden sebep daha da rahattım.

Ve benim rahatlığım bulaşıcı olacak ki, "Ayrıca," dedi alayı sesinden anlaşılırken. "Dolapları beğenmeseydin de değiştirmeyecektim. Ama sallanan sandalye fikrinde ciddiysen, alırım iki tane."

"Ciddiydim, Cesur. N'olur al! Akşamları seninle sandalyelerde oturup sohbet etmek için can atıyorum!" Yeniden yüzüne bakarken basan sıcaktan bunalıp elimle yüzümü yelledim. "Tamam hadi, oynadık evciliğimizi, gidelim mi artık?"

Benim aksime, hiçbir anda gardına sığınma ihtiyacı duymayan rahatlığıyla saatine indirdi koyu harelerini. "Acıktın mı?" diye sordu yüzüme bakmadan. "Bir işimiz daha var."

Günlerdir doğru düzgün bir şey yemediğimi düşünürsek açlık kavramım usul usul yok oluyordu lakin şu an inkar edemeyeceğim düzeyde de karnım açtı. "Acıktım aslında, yemeğe gidelim," diyerek üstü kapalı teklifini onayladığımda bu onayı beklemiyor gibiydi. Ancak fazla uzatmadı ve sorgulamadı, bunları yapmak yerine evin çıkışına yürümeyi seçti sessizce.

Arabaya geçtiğimizden beri, aramızda kurmaktan kaçtığımız iletişimden dolayı yine giderek artan sessizlik sinir bozucu bir boyuta ulaşıp yolu yarıladığımızda, "Ben artık kabul ediyorum ya, kaçışım yok," deme ihtiyacı duydum. "Yani bu evlilik illa ki olacak."

"Güzel," dedi gülerek. "En azından kabullenme fazına geçebilmişsin, bu da bir gelişme."

"Aynen, bundan sonraki faz da kollarına atlamam olur artık!"

"Şimdi de atlayabilirsin, Hanzade." Şen kahkahasının sinirimi bozduğunu bildiğinden güldü tekrar. "Seni tutan yok."

"Arsız!" diyerek burun kıvırdıktan sonra iç çektim. "İnsan, sevmediğine öyle kolay dokunamaz bir kere..."

"İnsan, asıl sevdiğine dokunamaz öyle kolay."

"O ne demek şimdi?" diye sormamla birkaç saniye kadar gözlerini yoldan ayırıp bana baktı ve yeniden önüne dönerken, "Kalbinin en nadide yerine koyduğun insana bakmaya bile kıyamazsın," dedi ve hızla ekledi: "Yani en azından ben öyle düşünüyorum."

"Vay be, Cesur Karahisar'a bakın hele romantikliğin kitabını yazıyor."

Benim gülüşüme kendi gülüşünü katık ederken, "Sen yine fazla okuma o kitabı," dedi. "Aşık olursun falan uğraşamam seninle."

"Sana mı?" diyerek onu alaya aldığımda gülüşündeki değişim gözümden kaçmadı. Ancak sebepsiz can yakma isteğimle de konuşmayı devam ettirdim. "Olsam, zamanında olurdum. Gerçi bana gerek yok, Zehra'ya okuttun ki o kitabı sana aşık olmuştu."

Usulca frene basarken, "Hanzade, eskiye dair tek kelam etme," dedi. "Kalp kırmayı sevmem, beni mecbur bırakma."

"Aşkın mı depreşti, Cesur? Sahi Zehra nerelerde, bekleyemedi mi seni?"

"Bekleyemedi!" Gür sesi arabanın içinde yankılanırken yolumuzu başka bir yere çevirdiğindeyse, "Acaba neden?" diye sorarak yüzüme baktı.

Nedeni ayan beyan ortadaydı lakin benim takıldığım bu değildi. Eğer Hasret'in dediği gibi Zehra'yı sevmiyor olsaydı bu soruma bu kadar büyük bir tepki vermezdi.

"O beklemedi diye, sen de beni mi hedefledin?" Yol su gibi akıp giderken beni de peşinden götürdüğünde, "Sevmediğin kadınlarla evlenme çabanı takdir ediyorum," dediğimde sanki sert kayaya toslayıp kalmışım gibi dediklerimin farkına varıp duraksadım.

"Tamam artık, Hanzade."

Tamam diyordu ama ben adını koyamadığım duyguyu anlayamıyor ve duraksayamıyordum. "Söylesene, neden hapisten çıktıktan sonra gidip tekrar Zehra'yla konuşmadın, Cesur?" dememle direksiyonu bırakıp yüzünü sıvazladı.

"Hanzade, ben seninle geçmişi konuşmuyorsam, sen de konuşmayacaksın."

"Yoo, konuşalım. Mesela niye bana yaptığını yapamıyorsun, niye söyleyemiyorsun Zehra'yı sevmiyorum diye?"

Merakıma yenilerek sorduğumda iyice gerildi. Ama amacım sadece Zehra'ya karşı olan duygularını öğrenmekti. Çünkü benim yüzüme, beni sevmediğini direkt söylerken Zehra için bunu diyemiyordu.

Cevap verme zahmetine girmeden yolumuzu çarşıya doğru devam ettirdiğinde, "Neyi duymak istiyorsun?" diye sordu. "Sevsem ne, sevmesem ne?" Duygularını anlamak ister gibi üzüne baktım. Yarısı görünen yüzünde hiçbir duygu kırıntısı yokken de, "Ama çok merak ediyorsan, sevmiyorum," dedi. "Hiçbir zaman da sevmedim."

Bunu duymak, neden beni mutlu etmişti?

Zira beni de sevmediğini böyle netçe söylemişti, durumu eşitledim diye mutlu olmam manasızdı.

"Sevmeyi bilmeyince normal tabi," diye homurdanmamla tersçe baktı suratıma.

"Doğrudur, ben senin gibi değilim," dedi keskin bir dille. "O aşk sandığın duygunun peşinden sürüklenip beni harcamaktan utanmadın zamanında. Ama bak, yanında Kaan değil, ben varım."

Bu denli rahat konuşmasıyla, "Amacın anlaşıldı," diye kendi kendime konuşur gibi çıkan sesimle mırıldandım ve günlerdir aradığım sorumun cevabı, yüzüme tokat gibi indi.

Cesur Karahisar'ın yegane amacı, dost bellediği Kaan'dan intikamdı, ben yalnızca aracıydım.

Bu gerçeğin etkisi üstümde sürerken, bedenimi çevirdiğimde, "Senin derdin intikam," diye bir cümle döküldü dilimden. "Beni de o intikamda kullanmak."

"Kendine gel, öyle bir şey yok," dedi, tınısından yayılan tehditi algıladım ancak geri durmak niyetinde değildim.

"Ya ne? Hadi ben, tüm bunları yaparken bir amacım vardı. Seninki ne? Çarşıya da o yüzden gidiyoruz, değil mi?" dedim. "Belki Kaan'la karşılaşırız da oyuncağını nasıl elinden aldım havalarına mı girmek istiyorsun?" Uzunca soluklandım. "Tabi ya, aranızdaki çekişmeye beni katıp erkekliğini ispat etmek senin derdin. Var ya Cesur, keşke seni oraya tıktırmasaydım da belanı benden değil Zehra'dan bulsaydın!"

Yeniden, "Hanzade!" dediğinde, "Ne Hanzade, ne!" diye bağırmamla birlikte sağ doğru hızla kırdığı direksiyonla bedenim kayarken canımızı hiçe saymıyor gibi rahat tavırla sağa çekti arabayı.

Direksiyonu çevirme hızıyla eş değer bir hamleyle de el frenini çekip arabayı durdurduktan sonra indi ve kapıları kilitledi.

Sanki tüm bu sinir tahribatının sorumlusu ben değilmişim gibi, kendimi hiç olmadığım kadar aciz durumda hissederken kaputtan yükselen sesle yerimden sıçradım.

Cesur, iki kere kaputa avuç içlerini vurdu. Titreyen ellerimle emniyet kemerini sararak kendimi böyle koruyacağımın düşüncesinin ahmaklığı bir an aklıma bile gelmedi.

Onun yaptığı bu hareketleri izlerken de en sonunda hırsı biraz olsun geçmiş olacak ki avuçlarıyla yüzünü sıvazladı ve hiçbir şey olmamış gibi gerisin geri arabaya bindi.

Yaktığı sigarasının dumanının, aracın içinde dağılırken camı araladı. Dumanın usulca yön değiştirmesini pısan bakışlarımla izledim ve Cesur'un bana bakacağını anlayarak anında kafamı çevirdim.

Sakinleşmek adına aldığı nefeslerden sonra da, "Şimdi," dedi. "Seninle normal zamanlar geçirmeye çalışırken bunu bozma ve diline ayar ver. Neyi, neden yaptığımı bilmeden konuşup durma."

Az önce şahit olduğum manzaradan sonra damarına basmamak için itiraz etmedim, onay da vermedim. Küskünce cama çevirdiğim bakışlarımla dışarıyı izlemeye devam ettim.

Cesur da arabayı yeniden çalıştırdı ve kasabanın diğer ucuna doğru sürdü.

Ara sıra üstüme dönen bakışlarını hissetsem de ona bakmadığımda, "Özür dilerim," dedi ve özrünün sebebini açıklamadan önce de saniyeler yolla birlikte akıp giderken bir nefes daha aldı. "Geçmişi deşme, kalbini kırmayayım dedim, dinlemedin. Utanmadan karşıma geçip seni içeri tıktırmasaydım diyorsun, oldu olacak eserinle gurur duy bir de!" Bir kez daha duraksadı. "Geçtiğimiz yedi seneyle ilgili herhangi bir şey duymaya tahammülüm yok, Hanzade. Ne yaşadım, ne oldu bilmiyorsun bile. Ve seni korkuttuysam, özür dilerim."

"Korkmadım ki."

Yalan...

Ama tüm bunların ötesinde içimdeki pişmanlık can çekişiyordu bilmediğime dair söyledikleriyle.

"Ayrıca benim kimseye bir şey ispatlama ihtiyacım yok," dediğindeyse yüzüme baktı ancak ben ona bakmadım. "Kimseden intikamım da yok. Çarşıdaki marangoza gidip sallanan sandalye sipariş edecektim ve yemeğe de sizin eve gidecektik. Ama öyle fütursuz konuşuyorsun ki hevesimi siktin."

Beni afallatan konuşmasıyla öylece kaldığımda, "Hevesin kaçınca böyle canavarlaşıyorsan vay halime," dedim utanmaz sitemimle.

Cesur ise kırık sesiyle devam etti: "Hanzade, senin gözünde nasıl bir adamım bilmiyorum ama beni zerre tanımadığın ortada."

O an düşündüm ki benim hayatımda bir yere oturmadığı için Cesur'un gözümde nasıl bir adam olduğunu kestiremiyordum.

Bir avazda, "Dengesizsin," dememle kaşlarını çatması bir oldu. Bense umursuzca omzumu sarstım. "Tam olarak dengesiz bir adamsın gözümde. Az önce sinirden kaputu yumruklayan sen değilmişsin gibi, şimdi sakin sakin konuşuyorsun."

"Dengemi bozan sensin de ondan," diye homurdandı.

Gayet haklı olduğunu bilsem de pes dercesine ellerimi kaldırıp hayretle baktım yüzüne. "Bunda da beni suçlu çıkardın ya, helal sana."

"Hanzade, sen genel olarak suça meyillisin." Ona dengesiz dememi ispat etmek ister gibi biraz evvelki sinir harbinden sıyrılıp gülümsedi. "O yüzden pek çaba harcamak zorunda değilim."

"Bana diyene bak, daha kendi diline hakim olamıyorsun."

"Tamam," dedi burnundan soluklanıp. "O zaman normal şeylerden bahsedelim."

Yüzümü kırıştırdım. "Ne gibi mesela?"

"Mesela, az önce amacım var derken ne demek istedin?"

Dakikalar içinde kasabanın merkezine yakın cümbüşlü sokağa giriş yaptığımızda, "Onu konuşamayız," dedim. "Çünkü normal bir konu sayılmıyor."

Kaçış rampası bulup sığındığımda bıkkınca kafasını sallayıp aracın hızını yavaşlattı ve park yeri ararken, "Keyfin bilir," dedi. "İçeri tıktırdığını göğsünü gererek söylüyorsan, nasıl olsa bir yerde dayanamayıp onu da anlatacaksın."

Asla, diye inkar etsem de içten içe can atıyordum yüklerimden kurtulmaya.

Ama susmak, işime geliyordu.

Bulduğu park yeriyle arabanın yönünü değiştirip ara sokaklardan birine bıraktıktan sonra aynı sessizlikle indiğinde ben de peşinden indim.

Sokakları dar çarşının araçla gezilmesi mümkün olmadığı için, ya bisikletle ya da yürüyerek gezerdi insanlar. O yüzden etraf epey kalabalık olur, herkes sima olarak birbirini daha çok tanırdı. Bir yabancı geldiğinde hemen duyulur, hemen sorulurdu kim olduğu.

Herkes olayları aynı hızla öğrenir, öğrenemeyenlere anlatılırdı.

Evimizin olduğu yer, çarşıya biraz uzak kalsa da biliyordum ki burada herkes biliyordu her şeyi. Duymayan kalmamıştır Cesur'la nişanımızı, kaldıysa da şu an gözleriyle görüp öğreneceklerdi.

Hareketsiz kaldığımdaysa, "Ne oldu, sen de mi panikledin?" derken bakışları ucu tutuşmuş bir ok gibi gözlerime sapladı.

Çünkü o da biliyordu, adım attığımız anda herkesin bize odaklanacağını. Benim paniğimin sebebi buydu.

Kendisinin de aynı duyguları paylaştığını söylemesi, beklemediğim anda saplanan okla ruhum sendeletti ve uçurumdan kayar gibi hissederken tepkisizce adımladım. Attığım her adım, o uçurumdan biraz daha kaymama neden olurken de Cesur hızlandı ve benim adımlarımla eşitledi kendini.

"Sadece bir saatliğine, dengemi bozmayacak davranışlarda bulun, olur mu?" diye rica etmesini anlamsız bulsam da seneler sonra ona da kolay değildi bu hengamenin içinde bulunmak. "Çünkü karşılaştığımız herkes, saçma sapan sorular soracak zaten, bir de sen gelme üstüme."

Aramızdaki iletişimin dili yanlış, kurduğumuz ilişki ise tahterevalliden halliceydi.

O sebepten bu ani yükselişler ve düşüşler batmıyordu gözüme; bir anda gülümserken, bir anda hiddetli hale dönebiliyorduk.

Yaşadıklarının birini bile tam olarak bilmezken de, "Tamam," diyerek ricasını onayladım ve "Söz," dedim, hem de kesin olarak tutacağıma emin sesimle.

Döndüğümüz sokak bizi ana caddeye çıkardığındaysa terleyen avuç içlerimi elbisemin kumaşına sürttüm bilinçsizce.

Kalabalık, sanki bir anda bize dönmüş de sadece biz varmışız gibi izliyor hissine kapılıp daraldığımda, benimle aynı darlığı yaşıyor gibiydi Cesur da.

O, unuttuğu özgürlüğün darlığını, bense mahkumiyetimin darlığının içinde sıkışıyorduk.

Birkaç adım sonra önünden geçtiğimiz kahvenin girişine masa sandalye atmış, tavla oynayanlardan birisi, "Cesur?" diyerek seslendiğinde bakışlarım tırmandı ve seslenen kişiye baktım.

Cesur'la konuşma niyeti belli olarak ayaklanıp birkaç adım attığında Cesur olduğu yerde öylece dikiliyordu, ben de tam yanında.

Orta yaşlı adamı az çok hatırlıyor gibiydim ama öyle uzun zaman geçmişti ki kestiremiyordum nereden tanıdığımı.

Adam, adımlarını hızlandırıp dibimizde bittiğinde fazlasıyla sevecen bir halde kollarını kaldırdı ve Cesur'u sardı.

Garip bir karmaşa ikisinin de yüzünde hakimken geriye çekildiğinde, "Yeniden karşılaşmamızın bu kadar hızlı olacağını tahmin etmedim, evlat," dedi ve kırıkça gülümsedi. "Neyse ki bu defa etrafımızı saran duvarlar yok."

Beklemediğim kadar içli bir soluk çekti Cesur ve onu daraltan his artmış gibi, "Öyle," dedi. "Özgürlük güzel şey, Akif Abi." Koyu hareleri hayranlıkla gökyüzüne kalktı. "Büyük duvarlar olmadan gökyüzünü izlemeyi özlemişim."

O an bir rüzgar esti, sırrımın üstüne çektiğim perde rüzgarın gücüyle havalandı ve yutkundum.

Birini gökyüzünü bile izlemeye hasret bırakmanın acısı çöreklendi üstüme.

Arabada onu öfkelendirecek kelimeler ettiğim için kendimden utandım.

Hemen sonraysa sızlayan harelerimle kesişti yaşlı adamın hareleri. Bana bakarken gözlerindeki acımayı gördüğümdeyse tanıdım kim olduğunu.

Hapisanedeki baş gardiyandı.

Kimseciklerin haberi bile olmadan Cesur'dan özür dilemeye hapishaneye gittiğimde aynı bu ifadesiyle yüzüme bakıp, "Seni görmek istemiyor," demişti bana.

Öyle çok diretmiştim ki en sonunda Cesur'u ikna eden isim o olmuştu.

Onun da beni tanıdığı belli olan bakışları bir süre daha yüzümde oyalanıp Cesur'a iliştiğinde, "Ben, sizi tutmayayım," dedi. "Artık ne zaman istersek görüşebiliriz nası olsa. Bir ara uğra, sohbet ederiz."

"Olur," diye onaylayarak koluna dokundu Cesur. Adam da çok uzatmadan geri arkasına dönüp kahveye yol aldı. Sekteye uğrayan adımlarım bir daha ilerleyemeyecek gibi kaldığımdaysa Cesur'un, "Hadi," demesini bekliyormuşum gibi yeniden hareketlendim.

Sokağın başına doğru ağır adımlar atarak yürürken az önceki konuşmalar zihnimi kurcaladı ve bakışlarım gökyüzüne kalktı.

Cıvıltılarıyla uçan kuşlar, sonsuz mavilikte süzülürken her gün karşılaştığım manzaranın başkaları için daha büyük şeyler ifade ettiği gerçeğiyle yüzleştim.

"Çok mu kötüydü?"

Ucu açık soruma, "Ne?" diye karışık vermesiyle, "Hapishane yani," dedim. "Çok mu kötüydü?"

"Yoo," dedi buruk alayıyla. "Beş yıldızlı otelden halliceydi." Yandan ters bir bakış atmamla gülümsedi. "Herhalde kötüydü, Hanzade," diyerek adım atmayı sürdürürken bakışlarını gökyüzüne kaldırdı ve parmağıyla uçan kuşları gösterdi. Ben de onun baktığı yere bakarken, "Mesela," dedi. "İstedikleri yere gidebiliyorlar ama onları alıp kafese tıkıyorsun. Alışmışlar ya bir kere özgürlüğe, kanatları devamlı çarpıyor demirlere. Fıtratlarında özgürlük var diye pes de edemiyorlar ama kurtulamıyorlar da... Öyle bir şey işte."

Gerçeklik algımın ötesinde yaptığı benzetmeyle içimde sıkı sıkıya tuttuğum gerçeğin ipi, elimden kaçıp gökyüzüne doğru süzülen uçurtma gibi amaçsızca yol alırken de durdum.

Tüm bu yaşananlar, Cesur'un elbet anlatacağıma dair inancı, gardiyanla karşılaşmak tesadüf değildi ve bana bir işaretti.

Ve bu işareti kabul etme cesareti gösterdim ansızın.

Belki de tahterevallinin üstünde asılı kaldığım için yere çakılmaktan korktum.

Cesur'un da adımları kesilip bedenini bana doğru çevirmesiyle içimdeki sırrı daha fazla tutamadan, "Ben yaptım," dedim. "Amacım seni ihbar etmek değildi ama işler karıştıktan sonra hüküm giymen için aleyhindeki ifadeyi ben verdim..."

O an, usulca aşağıya doğru inerken Cesur Karahisar'ın dudaklarındaki gülüşü yakaladım ve yine zirveye çıkıp düşme riskiyle burun buruna kaldım.

"Hanzade," dedi korkunç bir sakinliğe bürünüp. "Bana, bilmediğim bir şey söyle."

"Nasıl yani, bunu biliyor muydun?"

Dengem kayboldu...

Dumura uğrayan taraf o olur diye düşünürken ben olduğumda Cesur'un koyu harelerindeki saçma parıldamayla iyice gerildim.

"Bunu bilmek için, alim olmaya gerek yok."

Şimdi anlıyordum ki Alpay abimin beni sıkıştırması boşuna değildi. O da biliyordu ama yalnızca benim söylememi bekliyordu.

Diğer yandan Cesur'un da gerçekleri bilip sadece benden duymak için beni sıkıştırdığı yalınlığı seriliyordu önüme. Oysa bunu söyleyip kurtulurum zannediyordum.

Şayet söyledikten sonra yüklerim hafiflermiş sansam da o yükler biraz daha baskı uygulamıştı sanki omuzlarıma.

Çünkü hala neden yaptığımı dile getirecek cesarete sahip değildim ama o yüklerle tepede durmam da zorlaşıyordu.

Bunu söyleyince her şey biter düşüncesinin basitliğine kanarken kalbimin en derinine gömdüğüm saklı hazinemin kapağını açmasına azıcık kalmıştı Cesur'un.

Eğer o kapağı kaldırırsa içinden çıkanlar beni yerle yeksan ederdi.

"Neden sakladın bunca zaman?" diye sorarken gözlerimi kaçırdığımda Cesur, bir saniye bile ayırmadı bakışlarını.

"Asıl sen nasıl sakladın bunca zaman içinde?" dedi karşılığında.

"Şimdi söyledim." Bakışlarım usulca yüzüne tırmanıp turladı. "Söyledim ve sen de sırrımı duydun."

"Henüz sırrını duymadım. Çünkü ben neden yaptığını merak ediyorum. Beni neden o dört duvara mahkum ettiğini senden duymak istiyorum. Eyvallah, yaptın bir hata ama neden devam ettirdin?" Gözlerimin tam ortasına bakarken çektiğim acıyı da görüyor gibiydi ama onun acısı daha fazlaydı. Fazlaydı ki, "Ulan senelerimi yiyeceğin kadar ben sana ne yaptım?" diye sorarken çokça kederliydi sesi.

Cesur'un aldığı soluk, benim ciğerlerimde ağrıya sebep olurken uzunca bir nefes bıraktım.

Uçsuz bucaksız gökyüzünü izlerken de rüzgar esti, sırrımın üstüne çektiğim perde havalandı, saklı kalan hazinemin kapağı aralandı ve bir avazda çıktı gerçeklerle birlikte tahterevalli dengeye ulaştı.

"Sen değil, ben yaptım," dedim. "Zehra'yla evlenmemen için..."