10. bölüm · Zeytin Dalı

10.İKİ ATIM, TEK HEDEF

Ecoolayn

KEYİFLİ OKUMALAR
10.İKİ ATIM, TEK HEDEF
🕊️

Gün, hız kesmeden başlayıp, aynı hızla da devam ederken ben kaplumbağa misali yetişemiyordum.

Bugün, evleniyordum!

Dün gece bu evde son kez uyumuştum; buna pek uyumak denilemezdi lakin en sonunda yorgunluktan bayılmış ve sabaha da Hasret'in tepemde bitmesiyle uyanmıştım.

Etraftaki herkes, bir yerlere yetişme telaşı yaşıyor gibi koştururken üzerimdeki annemin gelinliğiyle bir köşeye çekilmiş onları izliyordum.

Olan birkaç tane düğün mekanına rağmen, gelenekselliği sürdürme isteğiyle düğün meydanda yapılacaktı.

Biz henüz evde olsak bile, erken saatte kazanlar kaynamaya başlamış, yemekler dağıtılıyordu.

Yasin'in annesinin kazanç sağlamasını istediği için keşkek yapımını onlara emanet etmişti Cesur. O gün gittiğimizde ricada bulunmuş, Emine Teyze de seve seve kabul etmişti bu isteği.

Bir diğer yandan bizim evde de devamlı yemek sirkülasyonu vardı. Az önce fırından çıkan otlu böreğin kokusu, tüm evi sarmıştı çoktan.

Kuaför, makyöz gibi hiçbir şey talep etmediğim için saçlarımı da makyajımı da kendim yapmıştım. Benim yerime ise Mehtap gitmişti kuaföre, bana da bir ton söylenmişti.

Fakat bunların hepsi gereksiz masraf ve zaman kaybıydı benim açımdan. Bir tık fazla aydınlatıcı makyajı çözmüş, ensemde yaptığım düzgün topuz da saçı.

Zaten gelinlik oldukça sadeydi ve diğer unsurları abartmanın da manası yoktu.

Mis gibi kokan böreği dilimleyen Hasret'i izledikten sonra kesmeyi bitirir bitirmez bir dilimi kaptığımda, "Gelinliğe dikkat et," dedi uyarırcasına. "Bir yerine yağ bulaşmasın."

Böreği ısırırken omzumu sarstım umursamazca. Hem damlasa bile gelinliğin saten kumaşı oldukça pot durduğu için görünmez, arada kaybolurdu zaten, o yüzden sorun yoktu benim için.

Mutfakta varlığımı ve en olmayacak anlarda yemek yeme isteğimi sürdürdüğümde teyzem giriş yaptı ve "Hanzade, çalışma odasına git kızım," diye talimat verirken bir yandan da hazırlıklara yardıma yöneldi. "Baban bekliyor."

Gelinlik konusundan beri aramızdaki soğukluk Balkanlardan gelmiş de gitmiyormuş gibi sürüyordu, keza dün dini nikah esnasında da o soğukluğu devam ettirdiği her halinden belli olmuştu.

Şimdiyse beni çağırmasındaki sebebi çözemiyordum ve yanına gidip canımı sıkmasını da istemiyordum.

"Önemli miymiş?"

"Bilmiyorum," dedi teyzem dudağını bükmeden evvel.

Bildiğine emindim fakat zorlamayacaktım. "Tamam," diyerek börekten kalan son lokmamı da yedikten sonra harekete geçip çalışma odasının yolunu tuttum. Mesafesi az olan arada da, çokça düşünce kurcaladı zihnimi ama hiçbiri babamın neden beni çağırdığının cevabı değil gibiydi.

Sonunda kapısına geldiğim odaya giriş yapıp cevabı asıl sahibinden duymak için ilerledim. "Beni çağırmışsın."

Aramıza ördüğü resmiyete bir kırgınlık da ben ekledim.

Camın önünde duran heybetli bedenini çevirmeden önce, "Ört kapıyı," dedi. "Aşağının gürültüsü gelmesin."

Komutlarına uyarak kapıyı kapattıktan sonra öylece beklediğimde babam, bana doğru çevirdi bedenini ve ağır adımlarla yanıma ulaştı.

Karşı karşıya kaldığımızdaysa sıkı sıkıya kapattığı avucunu açtı.

Ne kadar süredir elinde tutuyordu bilinmez, orada duran küpelerin avucuna bıraktığı izler yer edinmişti.

Bunlar, annemindi.

Şu an üstümde varlığını sürdüren gelinliğinin olduğu fotoğraflarda da, bizim doğum günü fotoğrafımızda da aynı küpeler vardı kulaklarında.

Küçükken avizeye benzettiğim, taktığında annemin canını yaktığını düşündüğüm, iri elmas küpeler şimdi babamın avucundaydı.

"Bunlar," dedi bakışları küpelerin üstündeyken. "Annenindi biliyorsun." Derin bir soluk indirdi ciğerlerine. "Benim nişan hediyemdi annene. Öyle uzun yıllar severek taktı ki öleceğini anladığı ana kadar da çıkartmadı neredeyse."

O zamanları anımsıyordum, hastalık vücudunu yorup taşıyamayacağını anladığı an çıkartmıştı. Ancak taşıyamadığı küpenin ağırlığı değildi, kaybettiği gücünden ötürü kendini taşıyamamasındandı.

Gözlerim yaşlarla dolduğunda, "Artık senin," diyerek elini bana doğru biraz daha yaklaştırdı. "En büyük hayali, senin düğününde sana hediye etmekti bunları. Kokunu içine çekerken kulaklarına takmak, saçlarını okşayıp bu evdeki vedanı gerçekleştirmekti. Gelinlerimin değil, kızımın hakkı derdi hep." Annemin yokluğu bir kez daha boğazımıza oturduğunda sanki hayaleti dolandı etrafımızda. Sanki bir köşeye geçip, en nadide gülümsemesini sunarak izledi bizi. "Perihan'a nasip olmadı." Hala bana bakmazken küpelere bakarak burukça gülümsedi babam. "Kızının saçlarını okşayıp bu evden uğurlamak, küpeleri takmak..." Sustu bir anda ve yutkundu birkaç kez. "Nasip banaymış demek ki," diye de geçiştirdi hemen.

Benim yutkunuşlarım sürüp dirayetli duruşumu devam ettirmeme rağmen babamın ağladığını fark ettim. Sessiz ve kimsesiz akan gözyaşları, aramızdaki buzdan duvara damlayıp erittiğindeyse kendimi tutamayıp kollarımı boynuna doladım.

Aramızda asılı duran elini ani bir refleksle çektikten sonraysa bir süre hareketsiz kaldı lakin çok geçmeden o da bana sığındı.

Baba-kız, o özlediğim zamanlarımız gibi acımızı paylaşırken, "Baba," diye mırıldandım. "Seni çok seviyorum."

"Ben de gözümün nuru, ben..."

🕊️

"Ağladın mı sen?"

Sorunun muhatabı olan Alper'e yandan bir bakış attım. "Yoo," dedim kızarmış ve şişmiş burnumun beni ele verdiğini unutup. "Ağlamadım."

"Belli," diyerek güldü ve tam da tahmin ettiğim gibi burnumun ucunu sıktı. "O yüzden burnun suratından ayrı geziyor." Onun elini çekmesiyle ben burnumu kontrol etmek için dokundum. Yaptığım hareket Alper'i biraz daha gülümsettiğinde, "Hanzade," dedi sırnaşıkça. "Seni, her ne olursa olsun çok seviyorum, biliyorsun değil mi?"

Sanki tüm ailem bugünü beklemiş gibiydi günah çıkartmak için.

Alper'in bir kez bile ağzından beni sevdiğini duymamışken şu an söylemesine gerek yoktu.

Ne bileyim, insan biraz ötedeyken daha çok arıyordu sevgiyi ama Alper'den hiç görmemiştim. Aramızdaki abi kardeş bağını da pek kurmuş sayılmazdık gerçi, belki de ondandı.

Ama yine de iyi anlaşmamızın yüzü suyu hürmetine gerçek bir kardeşlik ilişkisi de beklerdim önceleri.

Şimdiyse, beklentimi en aza indirmenin mutluluk getirdiği günlerdeydim.

Beklenti yoksa, hayal kırıklığı da yoktu...

Alper'e ne diyeceğimi bilemez gibi bakarken benden cevap beklediği harelerinden anlaşılırken, "Ben de," dedim sadece. Ama devam etmedim, çünkü her ne olursa olsun demeyi onun gibi başaramadım.

Sonuçta kardeşlik, zaten sevgi gerektirirdi yapılan hatalar veya başka bir şeyi kulp bulup her ne olursa olsun diye bir kıstas koymaya gerek yoktu.

Bakışları kulağıma sabitlendiğinde, "Küpeler de yakışmış," dedi tekrar konuşarak. "En az annem kadar yakışmış hem de..."

O an içimde bir şeyler parçalanırken sadece acı çekenin ben değil de tüm aile olduğumuzun yeni farkına vardım sanki.

Sonuçta benim gibi onlar da kaybetmişti annelerini; sadece dik durmak zorunda olduklarını bildiklerinden yıkılmamışlardı.

Ve biraz önce babamın, şimdiyse Alper'in boğazına oturan yumrunun benimkinden farksız olduğu ortadaydı.

Daima yarım ve eksik kalacaktık.

Mırıldanırcasına, "Teşekkür ederim," dediğimde ikimizin de yaş dolu hareleri birbirine dokundu.

Biraz öteden duyalan davul zurna sesi ise halimize tezat yankılandı.

Başımı çevirip evin geniş penceresinden gördüğüm kadarıyla da kısacık bir süre içinde de onlarca insan bahçeye doluştu. Gelenlerin yüzündeki sevinç, benim evime veda edişime değil de yeni bir yaşama adım atmamaydı.

Güneş usulca batarken evin duvarları zamanın ağırlığını taşır gibi sessiz kaldı o an, kimse konuşmadı ve sevinçlerin aksine beni hüzünle uğurladı sanki.

Bakışlarım babamı buldu; sert bir tavır sergileyerek dursa da gözlerinde gurur ve biraz da endişe var gibiydi.

Toplanan kalabalığın hepsinin içinde farklı hisler yankılanırken derince soluklandığımda dış kapının orada arabayı bırakıp yürüyüşlerine baktım.

Cesur, damatlıkla pek alakası olmayan siyah jilet gibi takımıyla yürürken yanında Cem vardı, bir diğer yanında da arkadaşı olduğunu bildiğim Utku.

Yüzünden okunan hislere bakılırsa en az babam kadar endişe taşıdığı belliydi Cesur'un. Ancak bunun ne sebeple olduğunu kestiremiyordum.

Davula vuran her tokmak darbesinde kalbim de gümbürtüsünü arttırırken onların aksine ne mutluydum, ne de endişeli; ben yalnızca bilinmezlik dolu denize sırtımdan bastırılıp atılmışım da boğuluyormuşum gibi hissediyordum.

Evin kapısına kadar gelip zile bastıklarındaysa pencereye sırtımı, kapıya yüzümü döndüm. Herkesten önce Esil kapıya koştuğunda halam, aceleyle duvağımı örttü.

Duvağın altından görebildiğim kadarıyla ne ara hazırladığını bilmediğim düzeneğe bakarken gülümsedim. Kapıdan girişlerine mani olan kurdeleye bakıyordu Cesur.

Cem, durumu fark edip kahkaha atarak Utku'ya anlattığında Utku, sağdıç olmanın hakkını vererek yüzlük banknotları teker teker asmaya girişti kurdeleye.

Ancak Esil'e yetersiz gelmiş olacak ki, bu ellerini beline yerleştirdi. "Buna değil Hanzade'yi, tırnağının ucunu göstermem."

Utku, ceplerini yoklayıp Cesur'a döndüğünde, "Arabanın önünü kesenler, davulcu, zurnacı, şimdi de burası," diye sıraladı. "Kalmadı bende."

Cesur'un dudakları usulca kıvrılıp eli cebine gitti. "Allah'tan ben hazırlıklıyım." Çıkarttığı tomar paranın içinden birkaç tane ayırıp Esil'e uzattı. Esil, aldığı parayı sayıp yüzünü kırıştırdığındaysa elindekilerin yarısını da uzatarak, "Bence tamam," dedi ve beni gıcık etmek ister gibi kafasını içeriye doğru uzattı. "Prenses değil ya Hanzade de!"

"Prenseslerden bile üstün de bizim kızımız neyse," diyerek Esil kurdeledeki paraları toplayıp çıkarttıktan sonra içeriye geçiş izni çıkmasıyla yürüdüler.

Davul tekrar çalmaya başlarken yalnızca Cesur'un, "Orası öyle tabi," dediğini duydum Esil'e.

Salonun ortasında kadar yürüdükten sonra, sonunda tüm sesler kesilip Cesur'la karşı karşıya kaldığımızda Utku, gelene kadar elinde tuttuğunu bile fark etmediğim altın kemeri uzattı Cesur'a.

Normal şartlarda veya daha doğrusunu söylemek gerekirse adetlere göre damat, yüz görümlüğünü düğün sonrası verir geline.

Ama Cesur, tabuları yıkarak şimdi taktim etmeyi seçmişti.

Utku'dan aldığı kemerle bana iyice yanaştığında nefesimi tuttum. Sanki bu hareketimi fark etmiş gibi kaşlarını çattı Cesur da. Hemen arkasına da daha fazla sokulup kemeri belimden arşınladı. "Gelinlik bol demişti Meral, bu biraz sıkı tutar."

Maddi açıdan bana göre külfetli olan kemeri belime takmayı bitirip geriye çekildiğinde sahiden de söylediği gibi içinde döndüğüm kumaş parçası belimi daha sıkı tuttu ve üst kısmı da dökümlü bir hale büründü.

Nefesimi de eş zamanlı bıraktığımda Cesur, kolunu kaldırdı girmem için. Kalabalığın içinde isteğine boyun eğip koluna girdim ve yüzümde örtülü olan duvağın peteklerinden görebildiğim kadarıyla etrafı süzerek arabaya yürüdüm.

İnsan selini andıran görüntü, arkamızdan gelmeye devam ederken, "Titriyorsun sanki," dedi Cesur.

Onu yalanlamak istedim ama yapamadım, çünkü titriyordum. "Stresliyim sanırım." Nefes aldım. "Biraz da fazla kalabalık gibi."

"Sen bir de meydanı gör," diyerek gülümsediğinde daha da panik yaptım ancak şaşkınlığımı ve paniğimi duvaktan ötürü göremedi.

"Çok mu kalabalık?"

"Mahşer yeri gibi," diye yanıtladı. "Ama merak etme, çoğu takı töreninden sonra dağılır."

"Hızlandırılmış kurda bitirelim şu düğünü!" dediğimde çıkan sitemkâr sesimle adımları yavaşladı ve ters bir bakış attı. "Hiç çekemeyeceğim."

Kömür gözlerindeki o bozgun ifadeyi izlemeye koyulduğumdaysa, "Hanzade!" dedi uyarır gibi. "Kırk yılda bir evleniyorum, tadımı kaçırma, mutlu günüm bugün."

"Ben de her gün evlenmiyorum, Cesur!"

"O zaman susuver bir zahmet." Kolumdan çıktığı gibi hızlanıp arabanın benim oturacağım taraftaki kapısını açtı. Tam binerken de, "Ayrıca biraz da gülümse," dedi. "Böyle beş karış suratla çok çirkin oluyorsun."

Uyduruyor olmalıydı.

Evet öyle olmalıydı, çünkü yüzümü bile doğru düzgün görmüyordu.

Bir şey dememe fırsat tanımadan kapıyı kapatıp arabanın etrafında dolandığında kızgınca yaptıklarını izliyordum. Kendi tarafına bindiği anda da duvağı hızla kaldırıp şişen dilimi indirmek için hemen konuştum. "Yüzümü bile görmeden, nereden biliyorsun çirkin olduğumu!"

Gülümsedi. "Ben çirkinsin demedim, surat asınca çirkin oluyorsun dedim."

"Aynı şey," diye homurdandım, Cesur ise arabayı çoktan çalıştırdı ve bizi takip edecek olan konvoyun en ön sırasında yerini aldı.

"Değil."

Gelinliğin kabarık olmayan saten kumaşını avuçlarıma sıkıştırdım. "Seninle hiç dalaşamayacağım."

Ceketinin cebine elini atıp sigarasını çıkartırken, "Boş ver," dedi. "Dalaşacak çok vaktimiz var, bugünü de böyle geçirelim."

🕊️

Cesur'un söylediğinden daha beter bir kalabalığın arasında kendimi bulduğum ikinci saatteyken bir an önce bitip eve gitmek istiyordum.

Aslında onu da istemiyordum.

Çünkü kendime ev diye belleyemediğim yerde sabahı sabah edeceğimi biliyordum. Ancak kaçarım yoktu, bundan sonrasında orada yaşayacaksam alışmak zorundaydım.

Meydan, renkli ışıklarla donatılmışken taş döşemelere düşen gölgeleri izleyip kimseyle göz teması kurmazken Cesur'la henüz yan yana bile gelmemiş sayılırdık.

Kendisi öyle mutlu, öyle gururluydu ki misafirlerini ağırlaması bir yana, bulduğu her fırsatta kadeh tokuşturmakla meşguldü.

Herkesin binbir keyif sürerek yediği keşkeklere de öylece uzaktan bakıyordum.

Oysa Emine Teyzenin yaptığı keşkeği tekrar yemeye can atıyordum ama midem buna müsade etmiyordu. Sanki bir sıkışmışlık hissiyle taşa dönüşüp kasılıyordu.

Teyzemin son dakika ağzıma teptiği otlu börekleri bile hala hazmedemediğim için de riske girip yeni bir şey yemek istemiyordum.

Öte yandan, oturmaktan da sıkıntı basmıştı. Kalkıp iki dolanayım desem, elalem denilen örgütün ele başı her kimse laf söz ederdi.

Ortada dönen oyunlara katılayım desem zerre bilgim yoktu, odun gibi dikilirdim öylece.

Zamanında ergen kafasıyla çok saçma bulduğum için ortada bir kez bile salınmamıştım.

Ama Latin danslarına hakimdim.

Londra'ya ilk gittiğim zamanlar girdiğim bunalımdan dolayı aldığım kiloları gittiğim dans kursunda vermiştim ve süreç uzun olduğundan da epey iyi kavramıştım.

Tabi ki bundan babamın ya da abilerimin haberi yoktu; çünkü onlara tersti.

Eminim, Cesur Karahisar da hoş karşılamazdı.

Üf, ne saçma sapan düşüncelerle zihnimi dolduruyordum yine!

Saçmalamanın biraz olsun ötesine geçip kendime gelebilmeyi umarak kafamı sağa solla sallarken Cesur'un yanıma geldiğini fark ettim.

Dibimde bittiğindeyse amacının benim yanıma gelmek değil, sandalyeye astığı takım ceketini almak olduğunu görerek bozuldum.

Yüzüne bu bozgunluğumla bakarken o da bana baktığında, "Sıkıldım!" dedim homurdanarak. "Gitmek istiyorum."

Sanki komik bir şey demişim gibi kahkaha attı. "Hanzade, bu bizim düğünümüz. Sıkıldın diye, bitirip gidemeyiz." Gülmesini hafifletip ceketini giyindi. "Hem daha nikah kıyılmadı." Çapkın bir ifadeyle göz kırpıp gömleğinin yakasını düzelttiğindeyse, "Henüz resmi olarak kocan olma sıfatına erişemedim," diyerek cümlesini tamamlayıp uzaklaştı.

Dakikalar içinde de nikah memuru giriş yaptı meydana, bu da Cesur'un neden resmiyete bürünüp ceketini giyindiğinin açıklaması oldu bana.

Nikah memuruyla birlikte Cesur da az önce uzaklaştığı yanıma geri yürüdü. Masada benim yanıma ayrılan sandalyeye oturup nikah memurunun birkaç adım arkadan gelmesini beklerken de, "Az kaldı az," dedi çocuk ehler gibi. "Birazdan bitecek. Ama benden bir tavsiye, insanlara iğrenç birer mahluk gibi bakmayı bırak da fotoğraflar da güzel çık biraz, sonra pişman olursun."

Düğünü, sanki kendini eğlendirmek için yapmış gibi mutluluğuna hem gıcık olup hem de anlam veremezken onun kadar rahat olamayacağımın bilincindeydim.

Nikah memuru masaya oturduğundaysa bana bakmayı kesti. O an, fotoğraflardan daha büyük pişmanlığı az sonra deftere imza atarken yaşayacağım gibi hissettim.

Lakin memurun, soruları hızla sürdü ve önce Cesur, "Evet," dedi, sıra bana geldiğindeyse bakışlarım Alpay Abimi buldu kalabalığın içinde. Sessizliğimi korurken de panik ve fısıltılar arttı. Hemencecik, "Evet," dedim donukça ve önüme getirilen defteri imzaladım.

Sandığım gibi bir pişmanlık içimde vuku bulmadı ama ağlamak istedim.

Sebebini ise bilemedim.

Komutlara uymak zorundaymışım gibi Esil ve Hasret'in birlik olup, "Ayağına bas!" demesiyle Cesur'un ayağına bastım.

Fazla sert basmış olacağım ki, "Yuh!" dedi yüzünü kırıştırıp. "Hırsını direkt beni vurarak çıkart istersen."

"Kalsın." Kalabalığın gözü üstümüzdeyken kimseye laf vermemek için gülümsedim. "Bu, şimdilik yeterli geldi." Uzatılan nikah cüzdanını hışımla alıp masaya bıraktıktan sonra da, "Hakkımı başka zamana saklı tutuyorum," dedim. "Bakarsın çat diye kalbinden vururum bir gün."

Ayağa kalkarken gülümsedi. "Bilirim, yaparsın."

Sözlerimin onda hiçbir etki bırakmaması sinir sistemimi çökertirken başlayacağı belli olan takı töreni için ayağa kalktım ben de.

Meral Abla da hızla yanımıza geldi ve boynumuzdan kırmızı birer kurdele arşınladı. Tam yanımıza da Mehtap dikildi elinde kadife kaplı kutuyla.

Pek hoşlanmadığım kamera da karşımıza geçip kimin ne taktığını çekmeye giriştiğinde ilk olarak Pakize Teyze ve Asaf Amca aldı sırayı. Sayabildiğim altıya yakın bileziği koluma geçirirken, "Hayırlı olsun!" dedi Pakize Teyze. Sesinden de ifadesinden de belliydi sadece usulen söylediği ama bir şey demedim.

Hemen arkasına babası, gücünü simgelemek ister gibi dik bir duruş ve gururla kadife kaplı kutuyu açtığında her parçası özenle işlenmiş altın seti gördüm.

Sıcak sarı, lacivertin soğukluğu içinde kontrastla kalırken ilk olarak kolyeyi çıkarttı ve Cem'e uzattı takması için. "Yenge müsadenle," diyerek kolyeyi taktı Cem. Neredeyse karnıma kadar inen gösterişli kolyeyi bir an taşıyamayacağım sandım.

Birinci derece yakınlarından son sırayı Meral Abla aldığında iki kalın bilezik de o taktı.

Babam, hediyesini vermesine rağmen Meral Ablanın arkasına sırada yerini aldığında şanına yakışır kalınlıkta bilezikleri bileğime geçirdi ve Cesur'a da kutuda bir saat uzattı.

Sıra böylece bitip gittiğinde şıngır şıngır eden bilezikleri salladım gülerek. Cesur'un da gözleri bileklerimdeyken, "Benim bunlar," dedim. "Öyle melül melül bakma."

"Tüh, ben de arabayı değiştirmek için isteyecektim sabaha, anladın amacımı."

"Paran var, git onla al," diyerek kollarımı kendime çektiğimde daha yüksek sesle güldü.

"Yok," dedi. "Öylesi tatlı olmuyormuş."

"Neyse, düşünürüm bir ara." Bilezikleri tekrar şıngırdattım. "Ayrılmaya gönlüm razı olursa, veririm."

Öncesinde görmediğim kadar içten ve büyük bir gülüşe yüzüme bakarken çektiği iç, yeri ayağımın altından kaydırdı.

Bu durumsa çok uzun sürmedi, çünkü anında birisi Cesur'un koluna yapıştı ve yüksek sesle zeybek melodisi yankılandı.

Nikah merasimi sırasında giyindiği ceketi çıkartıp bana uzattığındaysa koluma asarak onları takip ettim. Ceketten yayılan buram buram Cesur'un kokusu olurken bir kenara fırlatma isteğim harlandı ama yapamadım, sanki muhtaç gibi daha çok çektim içime.

Cesur, Cem, Utku, arkadaşları ve kuzenlerinden oluşan büyük bir kalabalık meydanın ortasında çember oluşturduğunda uzak sayılmayacak mesafeden onları izliyordum.

Cesur, geniş alanı adeta bir sahne gibi kullanarak zeybek oynamaya durduğunda içimde bir titreme hissettim. Gözlerinde vuku bulan kararlılık, ateş misali yakıcıydı.

Keza diğerlerinin de öyleydi.

Hareketsiz kalmak zor olan melodiye, kendilerini bırakmış, her adımları, her hareketleri ritme uyumlu bir şekilde ilerlerken tarifsiz bir görsel şölen oluşturuyorlardı.

Hepsi aynıydı lakin benim sabitlenen bakışlarım sadece Cesur'daydı.

Bazen elleriyle açılıp kapanan geniş hareketler, bazen dizlerinin üstüne gelen sert vuruşlar yaparken onun da bana baktığının farkındaydım.

Büyük bir tehlikenin habercisi gibi çalan tehlike çanlarını da işitiyordum aslında ancak gözlerimi çekemiyordum.

Zeybek, zaten başlı başına toprağı bir daha asla kaybetmemek için izler bırakmayı amaçlayan bir oyun gibiydi ve Cesur da ailesinden gelen, adının yanına eklenen Efe sıfatının hakkını veriyordu.

Köklerini dışa vurmaya niyetli gibi herkese haykırıyordu sanki.

Son bir kez dizini yere vurduktan sonra öylece beklediğinde başını hafifçe kaldırıp benimle yeniden göz teması kurdu.

O an, hiç bitmeyeceğini sandığım bu seremoninin ne ara nefesimi kestiğini anlayamadan tuttuğum soluğu dışarı bıraktım.

Kulaklarımı zonklatan, içimi hoplatan alkış sesleri etrafta yankılanırken Cesur, duruşunu dikleştirdi ve üstünü başını düzeltip harekete geçti.

Bu son seremoni, düğünün de kapanışıyken bizim için artık gitme vaktiydi.

Fakat gitmeye hareketlenemedik, çünkü küçük bir çocuk Cesur'un yanına koştu hızla ve eline bir zarf tutuşturup kaçtı.

Takıya yetiştiremeyen birinin gönderdiği zarf zannettim ilk başta ancak Cesur, el yordamıyla zarfı kolaçan ettikten sonra, üstüne ve içine bakıp hızla bakışlarını etrafta gezdirdi.

Hayra alamet olmadığı da hemen yüzüne yansıdı.

🕊️

Konvoyun ardından evin önüne geldiğimizde Cesur'un arkadaşları da bizim peşimizden kapıya kadar yürüyüp kahkaha tufanı yaratırken Cesur'un asık yüzü dikkatimden kaçmadı. Düğünün son dakikalarında salladığı suratı, hala düzelmemişti.

Hadi, benim gerginliğim belliydi ama onunki neydi?

Belki o da başka biriyle aynı evi paylaşmaktan çekiniyordu.

Saçma bir sebep üretmiştim ama aklıma başka bir şey gelmiyordu.

Kilide oturttuğu anahtarı çevirip evin kapısını araladıktan hemen sonra el yordamıyla düğmeyi bulup içeriyi aydınlattı ve arkadaşlarına döndü.

Zoraki bir gülümsemeyle onları uğurlamak için elini kaldırdı, hızla da önünü dönüp geçmem için sırtıma dokundu.

Önden ben, arkamdan da Cesur eve giriş yapıp kapıyı örttüğünde, "Bir an adetlere göre beni eşikten kucağında geçireceksin sanıp korktum," diyerek kıkırdadım.

Fakat Cesur'da mimik kıpırdamadı ve bu hali, benim de gülüşümü silip kaşlarımı çatmama neden oldu.

Bıkkın yüz ifadesiyle ceketini çıkarttı, portmantoya atıp içindeki zarfı aldı. Bu zarf, zeybek bitiminde çocuklardan birinin eline tutuşturduğu zarftı ve içinde ne olduğunu bilmiyordum.

Cesur için önemli olmalıydı ki yanından ayırmadan yürüdü ve mutfağa adımladı.

Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilemez halde öylece kalakaldığımı fark ettiğindeyse adım atmayı kesip başını omzuna aldı. İstekte bulunacakmış gibi yüzüme bakarken de telaşla titredim ancak beni yanılttı.

"Kahve yapsana, bahçede içeriz."

"Kahve?"

"He kahve," dedi bezgin bir sesle ve yeniden önüne döndü.

En azından başka bir istekte bulunmamış olması rahatça nefes almama yol açtığında peşinden ilerleyip mutfağa giriş yaptım.

Cesur, çoktan bahçeye çıkmıştı bile.

Birkaç kurcalamanın arkasına gerekli malzemelerin gayet özenle dizildiğini fark ederek kahveyi makineye koydum ve alışma sürecimi başlatarak kahve pişene kadar dolapları kurcaladım.

Londra'daki minik evimde hayatta kalabileceğim kadar eşya varken burada bir orduya yetecek kadar tabak çanak vardı.

Bazıları fazla yeni gelin işi dururken bazıları tam da bana hitap eden tarzdaydı.

Makineden yayılan sesle birlikte hareketlenip çiçek bezeli renkli fincanlara kahveleri pay ettim ve bulduğum tepsiye yerleştirerek bahçeye adımladım.

Fakat birkaç adım attıktan sonra anında durdum. Çünkü bana sırtı dönük olarak oturmuş Cesur, bahçe takımının koltuğuna iyice yaslanmıştı ancak sağ eli havadaydı ve parmakları arasında minik bir şey tutuyordu.

Karanlığın içinde, mutfağın penceresinden yayılan loş ışıkta ne tuttuğunu seçemesem de iç çekmesiyle önemli bir şey olduğunu anladım.

Yeniden adım atarken de çimlerden yayılan adım sesimle anında elini indirip, tuttuğu her neyse avuç içine kıstırdı.

Yanındaki koltuğa kurulmadan evvel tepsiyi ortadaki sehpaya bıraktığımda eli hala sıkı sıkıya kapalıydı ve tepsiyi bıraktığım yerde boş zarf duruyordu.

"Ellerine sağlık," diyerek fincana uzanırken bakışlarımı zarftan yüzüne kaldırdım.

"Senin canın mı sıkkın?"

"Değil." Bir yudum aldı. "Öyle mi görünüyor?"

"Görünmüyor, direkt öyle," dediğimde ısrarcı tutuma girişeceğimi belli ettim. Hatta başka bir şeyin farkında olduğumu belli ederek de sakındığı eline indirdim harelerimi.

"Sana öyle gelmiş, canım sıkkın değil, Hanzade."

Adımı bile bir başka söyledi sanki ve bu durumun hoşnutsuzluğu yüzüme yansıdı. "Son dakikaya kadar her şey yolundaydı ama zarf eline geçtikten sonra değiştin. Hatta içinde ne varsa, canını sıkan da o." Başımla elini işaret ettim. "Tam da avucunun içinde."

"Senden de hiçbir şey kaçmıyor," diye homurdandığında bu defa kaşları çatılan Cesur oldu.

"Özelse anlatma."

Masada duran zarftan daha büyük bir zarf attım ona, çünkü anlatmadan peşini bırakmayacaktım.

Elini uzatıp, "Özel değil," derken bakışlarını sıkı sıkıya kapalı duran avuç içine sabitledi ve sanki açmaya zorlanıyor gibi yavaş yavaş araladı. "Hatta belki de bilmen gereklidir."

Gökyüzüne tutup baktığı küçük şeyin, mermi çekirdeği olduğu açtığı avucuyla ortaya çıkarken ben mermiye, Cesur da bana bakıyordu.

En sonunda birimiz konuşmayı becerdiğinde, "Zarfa bak," dedi. "Üstündeki ismi oku."

Söylediklerini birer birer yerine getirip zarfı aldım ve üstünde yazan ismi okudum.

Kaan.

"Ne bu şimdi, bir tür tehdit mi? Önce kardeşi, sonra kendisi n'oluyoruz?"

Mermiyi baş ve işaret parmağı arasına sıkıştırıp benim görmemi istediği hizada tuttu. "Bu, benim Kaan'ı vurdurduğum mermi." Cesur, Kaan'ı mı vurdurmuştu? Duyduğum cümleyle kaşlarımı çattığımda, "Benim hapse girmemdeki sebep sen, uzamasına neden olansa Kaan'dı, Hanzade," diye açıkladı ve bu öğrendiğim yüklerimi hafifletti mi yoksa daha mı ağırlaştırdı anlayamadım. Sadece sessiz kaldım. "Azmettirici olduğum için cezam uzadı." Mermiyi sehpanın üstüne özenle bıraktığındaysa, "Niye yaptın diye çok sorguladım," dedi. "Hatta senden de duymayı çok istedim. Ama iyi ki yapmışsın, Hanzade. Yoksa bütün hayatımı bir yalan üzerine yaşayacaktım."

Tüm bunların içinden cımbızla çektiğim konuşmamanın özünü ona sormaktan çekinmeden, "Sen," dedim. "Zehra'yı kıskandığın için mi Kaan'ı vurdurdun?"

Yüzünü ekşitti. "Saçmalama, Hanzade."

"Ya niye?"

"Çünkü, aramızdaki dostluk anlaşması böyle değildi!" dedi gür sesi etrafı inletirken. "Çünkü, dost dediğin diğerinin sırtından bıçaklayıp sevip sevmemek fark etmeksizin hayatında olan ya da olmuş kadına göz dikmez! Ben, dostluğumuzun bozulan yeminine sıktırdım o kurşunu."

Cesur'un söylediklerinden sonra, içimde bir şeyler kırıldı. Önce şaşkınlık, sonra derin bir acı yerini aldı. Sanki bir rüzgarın ardında kalan son yaprak gibi savrulmaya yüz tutmuş gibi titredim.

Kalbimde bir boşluk oluştu, her sözcük sanki bir bıçak gibi yara açtı. Gururum, hayal kırıklığım altında ezildi. Terk edilmişlik duygusu sardı içimi.

Çünkü o çok sorguladığım benimle evlenmesine sebebi sonunda anlarken kalbimin çırpınışlarıyla ve bana bir şey hissediyor sandığım ihtimalle kendimi aptal gibi hissettim.

Aramıza derin bir sessizlik çöktüğündeyse ağlamak istedim ama ağlayacak gücü kendimde bulamadım. Bulduğum tek şey cesaretim olurken gülümsedim ve yıkımın eşiğinde olan dünyama Cesur'u da kattım.

"Şimdi de Kaan, aynı sebepten sıktıracağı kurşunun ön hazırlığını göndermiş sana. Çünkü ondan farksız hareket ederek beni planına alet ettin." Kırgınca biraz daha gülümsediğimde afallamış ifadesi gözlerinde yer edinirken, "Haklıyım, değil mi," dedim gördüğüm gerçekle ama itiraz etmesine ya da kabullenmesine fırsat tanımadan çöktüğüm yerden kalktım.

İçeri girmeden evvel de kurduğum cümleyi alkışlarımla taçlandırdım.

"Başardın, kısasa kısasın tuttu, evliliğimiz hayırlı olsun, Cesur Karahisar..."