2. bölüm · Zeytin Dalı
2.KADER DÜĞÜMÜNÜN VEHİM HİMAYESİ
Keyifli Okumalar
2.KADER DÜĞÜMÜNÜN VEHİM HİMAYESİ
🕊️
Kader, dışarıdan müdahale almadığı sürece kendi yolunda akan bir su gibiydi.
Bense o akan sulara taşlar atıp yönü değiştirmeye yeminliydim sanki.
"Hanzade, sen ne yaptın?" Duyumsadığım yüksek ses bile, gözlerimi açabilmeme müsade etmezken Hasret bir kez daha, "Hanzade, sana diyorum," dediğinde uykulu sesimle homurdandım ama çok geçmeden üçüncü cümlesini kurduğunda aniden fırladım. "Alper Abin çıldırmış durumda, Cesur Karahisar'a mendilini vermek de ne demek?"
Bu kadar çabuk mu yayılıyordu burada haberler, yoksa ben mi unutmuştum?
Kendime gelmeye çalışırken babamın rutin uyanış saatini hesaba katarak pencereye döndüğümde henüz yeni aydınlandığı belli olan havaya baktım.
Dün geceye dair anları hatırladığımda elimi alnıma yasladım.
Tüm yaşananlardan sonra, orada birkaç dakika kadar duraksamış, hemen akabinde de düğüne bile uğramadan eve dönmüştüm.
Anlatmak için babamı beklemiştim aslında ancak uykuya yenildiğimden anlatamamıştım da.
Mendil konusuna gelirsem de, öyle ki yanındaki adamlar Cesur'u götürürken ona seslenmiş ama durduramamıştım onu.
İşin aslında durmak istememişti.
Çünkü arabaya binerken göz göze geldiğimizde, altından bir şey çıkacağı belli olan dudaklarındaki tehlikeli gülüşüyle bakmıştı yüzüme.
Hasret'e kendimi açıklama ihtiyacıyla, "Yaralıydı," dedim. "Yarasına bastırmıştım, onda kaldı, bilerek vermedim."
Zaten aklım başımda olsaydı tutup annemin mendilini kana bulamazdım.
"Eğer öyle olsaydı, haftaya seni istemek için geleceğinin haberini yollamazdı Cesur!"
Hasret'in ellerini beline dayamış haliyle söylediklerini bir süre anlamaya çalıştım lakin beynim inkara sarıldığı için kabul edemedim. "Saçmalama..."
"Ben değil, sen saçmalamışsın," dedi Hasret duraksayarak.
"Kahretsin!" diye gürleyip iyice doğrulduğumda dizlerimin üstüne bastırıp otururken kabarık saçlarımı geriye atıp, "İyilik yapayım demiştim," diyerek dün geceki niyetimi açıklamaya çalıştım. "Mendili geri de istedim ama yaralı diye uzatmadım." Benim paniğime karşın Hasret'in sırıtması sinir uçlarıma dokunduğunda kaşlarımı çattım. "Gülme de söyle, ne bok yiyeceğim şimdi?"
İçine düştüğüm durumu tek kelimeyle açıklayacak olsam bu kelime, fiyasko, olurdu.
Böyle olayların yalnızca kitaplara ya da filmlere konu olabileceğini zannederken şimdi bizzat yaşıyor ve başrolü de ben sırtlıyordum.
Çünkü sezdiğim tehlikeli gülüşün altından bunun çıkacağını açıkçası tahmin etmiyordum.
Hasret, durumdan memnunmuş gibi yüzündeki gülüşü silmeden odanın kapısını açtığında çıkmadan evvel, "Onu mendili vermeden düşünecektin," dedi. "Artık çok geç. Birazdan da hazır ol, baban konuşmak için bekliyor."
🕊️
Belirli bir düzeni olan babamın bile düzenini yerle yeksan edebilecek potansiyeldeydim ki sabah kahvaltısı bile yapılmamıştı evde.
Çalışma odasında bulunan ceviz masanın yüzeyindeki çizgileri, halının kenarlarındaki işlemelerin desenlerini ezbere çizebileceğim kadar bakıp zihnime kazımış ancak babamın yüzüne bir kez bile bakamamıştım.
Masanın hemen arkasındaki koltukta oturmuşken tam karşısındaki koltukta ben vardım, hemen yanımdaki tekli koltuğun birinde Alpay Abim, diğerindeyse Alper oturuyordu.
Ailenin üç erkek bireyi de durumu anlamaya çalışır gibi yüzümü incelerken göz teması bile kuramıyordum onlarla.
Sadece bir kereliğine Alper'in arkasındaki duvarda asılı olan saate bakmış, sekize geldiğini gördükten sonra yeniden halıya odaklanırken beni boğma isteğiyle yanan harelerinin radarına takılmıştım.
En sonunda babam, "Yavrum, geri dönüşü yok bilmiyor musun?" dediğinde kahve harelerimi yerden babamın yüzüne tırmandırdım. Onu daha öncesinde böylesine hayal kırıklığı yaşarken görmemiştim. Üzgün, mutlu, sinirli ya da bilimum duyguyla görmüştüm ama bana hayal kırıklığıyla bakarken görmemiştim. "Nasıl yapabildin böyle bir şeyi?"
İkinci kez aynı soruyu beş dakika arayla tekrarladığında, "Valla bilerek vermedim," dedim ikna çabamın boşluğuna emin olarak. "Her şeyi duymuşsunuz, Cesur'un yaralandığını da öğrenmişsinizdir. Ben de yarasına bastırmıştım mendili, onda kaldı."
"Kızım, senin Cesur'un yanında ne işin vardı asıl?" Alper'in kısılan bakışları yüzümü tararken saçma bir fikre kapılmasına kızdım. Çok geçmeden, "Hele ki tam da olaylar yaşanırken!" dediğindeyse o kızgınlığım daha da arttı.
Babamın yanında haddimi aşmamak adına sakin bir sesle açıklamaya giriştim. "Yanınıza geliyordum düğüne, denk geldik öyle. Yaralandığını görünce de yardım etmek istedim."
"Ama öyle demiyorlar." Masadaki lambanın alt kısmıyla oynarken bana bakmadan konuşan Alpay Abime döndüm bu sefer. Bakışları her ne kadar dalgın görünse bile sesindeki alaylı tınıyı alabiliyordum. "Diyorlar ki, Hanzade yaptığından pişman oldu, düşmanlık bitsin diye konuşmak için çağırdı Cesur'u, verdi mendili."
Olayın tam olarak özeti benim anlattığım gibiydi ama şahidim yoktu. O anda yanımızda birileri olsaydı da açıklasaydı keşke. Ama Cesur'un adamlarından başka kimse yoktu ve onlar da beyleri ne derse onu onaylamak zorundaydı.
Bu durumu kullanan Cesur Karahisar ise; ona yaptıklarımı, beni düşürdüğü durumla hak etmiş oluyordu artık!
Birkaç saniye kadar korkuluk misali hareketsiz ve ifadesiz kaldıktan sonra, sinir kat sayım yüzle çarpılıp büyüdüğünde, "Kendi kendilerine ilan ettikleri düşmanlığı ben niye bitirmek isteyeyim?" diye çıkıştım. "Pişman olacağım ne var da evlenmek isteyerek üstünü kapatmaya çabalayayım!"
"Adamı içeri tıktırdın ya, güzel kardeşim," dedi hemen Alper.
Alper'in imalı konuşmasıyla gürleşen sesim kısıldı. İnkar ettiğim pişmanlık, kollarını boynuma dolayıp sırtımda kambura dönüşürken hazin ürpertiyle, "Yanlışlıkla oldu o," dedim mırıldanarak.
"Yanlışlık manlışlık, oldu mu oldu," diyerek alayla gülümsedi Alper ve hatırlatmak ister gibi devam etti: "Cesur, senin şikayetinden dolayı suçsuz yere yedi sene yattı ama asıl suçlu Kaan, elini kolunu sallayarak gezdi ya hani, herhalde Cesur'un ailesi düşmanlık belleyecekti. Ne sanıyordun, babam seni yurtdışına postalayınca kurtulacak mıydın? Sen gittin ama cefasını biz çektik. Ne eskisi gibi babamların dostluğu, ne iş ortaklığımız kaldı ortada."
Cümlelerini uzun süre Mehtap'tan da dinlediğim için serzenişine yüzümü kırıştırdım. "Aynı karının ağzınla konuşuyorsun, ikiniz de akıl yoksunu gibi anlamak istemiyorsunuz!"
Normal şartlarda Mehtap ve ben iyi arkadaştık; tüm bunlar yaşanmadan önce tabi. Sonrasındaysa Mehtap ve abimin tam muradına erişeceği gün, yani düğün günlerinde yaşanılan hadiseden dolayı Mehtap'ın baş düşmanı olmaya hak kazanmıştım.
Bin kere yanlış anlaşılma oldu dememe rağmen, bana asla inanmamış ve hem düğününü, hem de abisini mahvettiğimi savunmuş, bu inanışla kendini doldurduğu yetmezmiş gibi abime de işlemişti aynı duyguları.
"Yedi sene geçmesine rağmen, karım hala düğününü düşünüp ağlıyor senin yüzünden," diyerek burun kıvırdığında abartısına göz devirdim.
"Ayy senin karın da porselen bebek sanki, en ufak darbede kırılıyor!"
Alpay Abim, az önceki gerginliği daha azalmış gibi güldü tepkime ve kendisi de dayanamayıp Alper'i kızdıracak başka bir cümle kurdu. "Hanzade'nin düğünlere alerjisi var galiba, ne halt ediyorsa hep düğünlere denk geliyor."
Başka zaman olsa kahkaha atabileceğim cümlesine sadece kıkırdamakla yetindim. Çünkü babamın öfkeli bakışlarının direkt hedefindeyken fazla gülemezdim.
Öte yandan babam, biraz daha müdahale etmezse işlerin daha beter bir yere gidip Alper'le kavgaya dönüşeceğini bilerek müdahaleyi geciktirmeden, "Bırakın dalgayı," dedi. "Ne yapacağız, onu söyleyin. Ben, geleneklerimi yok sayamam ama kızımı da istemediği biriyle evlendiremem."
Hayal kırıklığı gördüğüm gözlerinin feri de usul usul yok olurken kendimden önce babamı kurtarmalıydım içine düştüğüm durumdan.
Biraz düşünüp aklıma gelenle parmağımı şıklatıp dikkatleri üstüme çektiğimde, "Gidip konuşayım," diyerek dahiyane fikrimi sundum. "Yanlış anlaşılma olduğunu anlatıp kararından vazgeçmesini söylerim Cesur'a. Sonuçta o da biliyor mendili bilerek ona vermediğimi."
Alpay Abim, "Bir an gerçekten mantıklı bir şey diyeceksin sandım, Hanzade," derken güldüğünde makul olan anlaşmayı sağlayacağıma inanıyordum oysa.
Sonuçta insanlar, konuşarak anlaşırdı ve biz de Cesur'la konuşup orta yolu bulabilirdik. Gerçi Cesur, pek de konuşarak anlaşılacak biri değildi ama olsun.
Hemen ardındaysa şakayı bir kenara bırakmayı seçerek, "Belli ki Cesur'un kendince bir planı var, yoksa ölse seninle evlenmez," dedi Alpay Abim daha ciddi bir tavra bürünüp. "Ama ne olduğunu çözemiyorum, sonuçta ne sen Cesur'un çıkacağını bilerek buraya geldin, ne de o senin mendili vereceğini düşünüp bıçaklandı. Bütün bu tesadüfleri kullanacak biri de olmadığına göre, işin içinde başka bir mevzu var."
Uzun uzun kurduğu cümlelerin arasında tek bir yere takıldım ancak tavrımı belli etmeden, neye takıldığımı anlayamayacakları bir edayla, "Zaten saçmalık mendilde," diye savundum. "Sene olmuş bilmem kaç, hala mendil de mendil diye geziliyor. Verdimse verdim, geri alırım olur biter. Kim karışabilir ki?"
Sükunetinin üstünde fazlaca tepinmiş olacağım ki avuç içini masaya indirirken, "Sürdürebildiğimiz tek adet bu," dedi babam. "Bir kere senin hatanın üstünü kapattım, ikinci kez aynı şeyi yapamam."
Gelenek ve göreneklere olan düşkünlük zamanla köreldiği için zaten yeterince kızıyordu gençlere. Ama anlaması gereken nokta şuydu ki artık eskisi gibi değildi hiçbir şey.
Ayrıca az önce sevmediğim biriyle beni evlendirmeye razı olmadığını da kendisi söylüyordu, tezatlığa lüzum yoktu.
"Ama baba..." diye sızlandığımdaysa kehribar tespihini masaya koyarak elini kaldırdı ve devam etmeme izin bile vermeden susturdu beni.
"Burası, senin fink atmana izin verdiğim Londra'ya benzemez, küçük hanım! Doğup büyüdüğün toprakların adetlerini unutmuş olabilirsin ama bu vesileyle iyice bellersin belki!"
Londra'ya beni gönderdiği zamanlarda, yalnızlığın dibine vurduğumu sanırken peşimde hep beni takip eden birileri vardı, biliyordum. Her yediğim haltı babama yetiştirdiklerine de emindim. Lakin ne babam bana, ne de ben babama dile getirmemiştik bunu.
Annemin ölümünden sonra zaten ruh halim normal değilken kendi kendime takılmama susmayı seçmişti babam. Hele bir de üstüne Cesur'la yaşananlar olunca, iyice dibe sürüklenmeyeyim diye tamamen sessizliğe gömülmüştü ama babamın da sabrı bir yere kadardı.
Gözü görmeyince katlanıyordu, kabul ama buradayken de onun sınırları dışına çıkmama mümkünatı yok izin vermezdi.
"Ne yapacağız peki?"
Babamın son kalan adeti yerine getirme isteği ortadayken itiraz hakkı tanımayacağı belli olarak sızlanmayı bırakıp sorduğumda, "Ben konuşacağım Cesur'la," dedi Alper. "Usulünce geri versin mendili, kapansın bu konu."
Bunu, bana yardım amacı güderek yapmayacağına emindim. Çünkü karısı, çoktan ayılıp bayılmaya başlamış ama annesi, ondan daha çok karalar bağladığı için toparlanıp oraya gitmişti. Zannımca Alper, karısının ve kayınvalidesinin içindeki fırtınayı dindirmek için konuşacaktı Cesur'la.
Kaldı ki bana karşı olmasa bile, tatlı dili yılanı deliğinden çıkartacak cinste olduğundan Alper'in ikna edeceğine güvenim sonsuzdu.
Bu güvenle üstüme hükmeden bir rehavet çöktüğünde ayağa kalktım, babama çevirdim bakışlarımı. "Tamam işte, abim konuşup halledecek. Sen rahat ol artık."
Babam, benim kadar emin olmayarak bıkkınca başını salladığında elini kovar gibi salladı çıkmam için. Kırıcı davranışını önemsemedim, çünkü olay çözüme ulaştığında eskisi gibi davranacağını biliyordum.
İtiraz dahi etmeden çıktığımda bizi dinlediği ama son anda kaçmak için hamle yaptığı belli olan Hasret'i gördüm. "Yakaladım seni," diyerek sırıtıp gelmesini işaret ettiğimde, "Çay falan içer misiniz diye soracaktım," dedi yalana başvurarak.
Herkesi kandırsa da beni kandıramayacağını bilmesi gerekirdi. Nitekim bu kapıları her daim birlikte dinlerdik. O yüzden konuyu hiç uzatmadan ana noktaya geldim. "Duyduklarına göre bu işten yırtma ihtimalim ne?"
"Bana soruyorsan ne Mehtap, ne de anası istemediği için Alper Abin devreye girince Cesur vazgeçebilir." Tam içim biraz daha rahatlayıp nefeslendiğimdeyse, "Ama," diyerek yarıda kesti rahatlığımı. "Cesur'dan bahsediyoruz, kimseyi dinleyeceğini de düşünmüyorum. Direkt benim fikrimi istiyorsan da Alpay, Cesur'la daha yakın olduğu için, bu konuşmayı bence o yapmalıydı."
Evet, Alpay Abim ve Cesur iki yakın arkadaştı ancak aradan çok zaman geçmişti, artık eski yakınlıkları olmadığından abim bu konuşmayı yapmayı tercih etmemiş ve çözümü Alper'e bırakmış olabilirdi.
Hasret'in bütün konuşmaları içinden sadece birine odaklanıp, "Kararlar, aile içinde alınır," dedim. "O yüzden Cesur da ailesi hayır derse, dinlemek zorunda kalır bence."
Tahmin yürütür gibi mırıldandım lakin içimdeki şüpheyi de atamadım. Çünkü Cesur'u tanıyorsam, kafasına koyduğunu yapar, yedi cihan gelip çabalasa beyhude bir emek israfı olurdu.
Yaşadığım kendi çatışmalarım yetmezmiş gibi Hasret'in çatık kaşlarla beni izlediğini fark edip bakışlarımı kaçırdım. Ancak Hasret'ti karşımdaki, içimi dışımı bilirdi ve şüphesini sormaktan da, haklı olduğunu duymaktan da çekinmezdi. Tam da tahmin ettiğim gibi olurken, "Hanzade," dedi ikilemde kalan sesiyle. "Sen, bilerek mi denk getirdin dönüş tarihini? Yani biliyor muydun Cesur'un çıkacağını?"
Yakalanmanın verdiği hisle titredim ama reddettim. "Babam özledi diye geldim ben."
"Kızım, Reşat Bey her gün sızlanıyordu sana, o zamanlar aklında dönmek yoktu da bir anda mı düştü?" Ellerini bel boşluğuna yasladı. "Bana bak Hanzade, bilerek mi verdin yoksa mendili?"
İşte bu, sahiden de inkar edebileceğim bir gerçekti. Çünkü mendili isteyerek vermemiştim. Sorgudan bıkan halimle ve itiraf edeceğim belli olan sesimle, "Hasret, tamam," dedim. "Cesur'un çıkacağını bilerek geldim ama mendili gerçekten de bilerek vermedim."
Aslında çözümlediği ama sadece benden duymak istediği gerçeği ona sunduğumda büyük ve gereksiz abartılı bir şaşkınlıkla avuç içine ağzına kapatmadan önce, "Yoksa sen," dediğinde anında elimi kaldırdım ve o devam etmeden ben gerçek hislerimi söyledim.
"Hayır Cesur'a bir şey hissetmiyorum..."
🕊️
Hayal ettiğim dönüş böyle değildi.
Gelecek, gezecek, canım sıkılınca şirketlerden birinde çalışacaktım.
Ama aklımın kıyısında evliliğe dair bir emare yoktu.
Gerçi hala yerleşmemişti ve olmayacaktı da, buna emindim.
Eğer herkes bir olup diretirse de Londra'ya kaçardım geri, kimse de beni durduramazdı.
Hasret'e yaptığım itiraf, hala içimde yankılanıyordu. Evet, Cesur'un çıkacağı günü bilerek gelmiştim ama ona bir şey hissettiğim için ya da başka bir amaç gütmemiştim.
Nedenini, nasılını bile kendime cevap veremiyordum ama debelendikçe düştüğüm pişmanlık çukurundan, Cesur'un özgürlüğüyle kurtulacakmışım sanıyordum sadece.
Bu da dönmem için yeterli sebepti bence.
Sonuçta bu topraklar, benim annemi bağrına basmıştı ve ben, yıllardır anneme duyduğum özlemi sadece bir avuç toprağına dokunarak giderebilecek kadar çocuktum hala.
Nitekim artan rakamların bir önemi yoktu büyümek için.
Cesur'un özgürlüğüne karşılık, benim sürgünümün sona ermesiydi geri dönüşüm.
Lakin planlarım asla böyle değildi...
Ortalarda dolaşıp babamın şekerini fırlatmamak için odama tıkılmamın üstünden iki saat geçmişti neredeyse. Aşağıda olup biteni bilmiyordum ama ajanım Hasret oradaydı ve bir gelişme olursa hemen haber verecekti bana.
Geniş odanın içinde kaçıncısını tamamladığımı bilemediğim turu atarken kapının açılmasıyla hemen arkamı döndüm. Hasret, telaşla içeri dalarken, "Müjde!" dedi. "Cesur, abinle uzlaşmış ki buraya geliyormuş."
Avuç içimi bağrıma yaslayıp rahatça nefeslendim ve binlerce şükür sundum. Yaşamımın bu dönüm noktası, yeniden başlangıcım oldu bir anda. Hemen akabinde de aklıma gelenle, "Kendi mi geliyormuş?" diye sorarak kaşlarımı çattım. "Yaralı değil miydi?"
"Önemli değilmiş yarası, ayaklanmış," dedi sadece Hasret. Gerisini de ben sormadım, merak da etmedim. Sonuçta benim için önemli olan izdivaç zımbırtısından vazgeçmesiydi, isterse sedyeyle getirsinler umurumda bile değildi. Bu düşünce zihnime görsel olarak çizilip kendimi tutamadan güldüğümde Hasret de güldü ama benim aksime daha farklı hislerle ve gülüşü büyürken de, "Yine de çok rehavete kapılma," diye girizgah yaptıktan sonra babamın ifadesini taklit etti. "Baban dedi ki, Hanzade'ye söyle, Cesur'dan özür dileyecek."
Hasret, babamı taklit etme konusunda oldukça başarılı olsa da eskisi gibi güldürmedi beni. Çünkü özür mevzusu keyfimi kaçırdı.
"Niyeymiş?"
El mahkum der gibi omzunu silkti. "Madem burada kalacakmışsın, arada husumet olmayacakmış. Hazır konağa kadar geliyormuş, sen de özürünü sunacakmışsın. Senden ötürü eski dostunu kaybettiği yetmezmiş gibi, bir de itibarını yerle bir etmeni istemiyormuş."
Bugüne dek babamı ezip geçecek tek bir hareketim bile olmamıştı. Hatta bir de üstüne, etrafı birbirine katmama rağmen bana destek olmuştu babam ama bu istek biraz fazla gibiydi.
Ama bana fazlaydı, bilmelerine gerek yoktu. "Olur," dedim. "Dilerim gelince."
Hasret'in odadan çıkmasıyla pencereye tüneyip Cesur'un gelişini beklerken yaklaşık yarım saatin içinde, bahçeye giriş yapan üç arabayı görerek, "Yuh!" diye söylendim ve sanki düşman eve giriş yapıyorlarmış gibi takındıkları tavra kızarak aşağı kata inmek için odadan ayrıldım.
Babam ve abim, her misafire yaptıkları gibi kapıda karşılamak için dışarı yöneldiklerinde Alper'in bakışlarının radarına takıldım. "Aksilik yapma, kibarca özrünü dile. İkna etmek hiç kolay olmadı."
Başımı omzuma yatırıp dudaklarımı yukarı kıvırdım. "Olur canım, istersen ayaklarına kapanıp yalvarayım, ne dersin?"
"Bir boku da abartmadan yapsan ölürsün," diye söylenip yanımdan sıyrıldıktan sonra o da babamların peşinden çıktı ve ben de ilerledim.
Mehtap, abisinin hemen hizasında eve doğru yürürken Cesur'un çatık kaşları aksine, dudaklarına kondurduğu zafer gülümsemesi vardı. Belki sebebi benden kurtulması, belki de abisi yanındayken aldığı güçtü. Sonuçta ben de, Alpay abim yanımdayken böyle güçlü hissediyordum kendimi. Kendimi savunmaya ihtiyaç duymuyordum, çünkü Alpay Abimin kanatları yeterince koruyordu. O yüzden Mehtap'ın ifadesine hiç takılmadım ve abisine odaklandım.
Cesur, her daim kuşandığı siyahları yine kendine yoldaş etmiş ancak bu defa resmiyetin aksine, eşofman tercih etmişti. Koyu saçlarının dağınıklığı, yüz ifadesi gibiyken yarasından ötürü olduğunu düşündüğüm ağır adımlar atarak babamların yanına ulaştığında, abime başıyla selam verip babamın eline uzandı.
Bu hareket, babamı nedense mest ederdi fakat Cesur, babamı mest etmek için değil, alışık olduğu adetleri yerine getirmek için yapıyordu.
"Geçmiş olsun, oğlum," dedi babam. "Hem yarana, hem de tutsaklığına."
Babamın, Cesur'un sırtını sıvazlarken takındığı babacan tavrı seyrettim. Şayet Karahisarlılar tarafından düşman ilan edilmeseydik, birbirine kenetlenmiş iki aile olabilirdik. Ancak Cesur'un ailesi, pek affeden insanlar değildi, o yüzden babası, kırk yıllık dostluğu hiçe saymıştı.
Büsbütün bir yanlış anlaşılmadan ibaret olsa da yaşanılanlar, bunu kabul etmek istemiyorlardı. Kendilerince haklılardı, oğulları suçsuz olsa bile yedi senesi heba olmuştu benim yüzümden.
Şu an Cesur'un bu kapıdan giriş yapması bile mucizeydi.
Gerçi Cesur, ailesi gibi de değildi.
Babamın gösterdiği sıcakkanlı tavra karşın Cesur'un sert mizacında ufak bir kıpırdanma olurken, "Eyvallah, Reşat Amca," dedi sadece.
Gür sesiyle babamı yanıtlayıp öylece dikilmeye başladığındaysa, "Abim yaralı," dedi Mehtap. "Fazla ayakta kalmasa iyi olur aslında."
Abimden onay nidası dökülürken babamın gözleri beni buldu. Altında binlerce tehdit yatan hareleri üstümdeyken de, "Müsaade varsa, Hanzade seninle bir şey konuşacak," dediğinde geldiğinden beri varlığımı yok sayan Cesur, çattığı kaşlarından dolayı kısılan bakışlarını bana çevirdi. "Özür babında."
"Asıl bana müsaade varsa, yalnız konuşmak istiyorum."
Benden bu tepkiyi beklemeyen aile bireylerim, anında asabiyet pelerinini bürünse de abim, elini babamın sırtına dayadı ve kendisinden çıkan onayı tasdik etmesini bekledi.
Babam, abimin verdiği kararlara itiraz etmediği için kafa salladı sadece, gönlünden geçen bu olmadığı için dile dökmedi. Ama gerçek şuydu ki, kimsenin içinde özür dilemeyeceğimi bildiğinden bizi yalnız bırakmaya razı gelmişti.
Diğerleriyle birlikte bahçenin arka kısmına dolaştıklarında gidişlerinden emin olup Cesur'un karşısına yürüdüm ben de. Tam karşı karşıya kaldığımızdaysa, "Mendilimi ver," dedim avuç içimi açık bırakıp elimi uzatırken.
Kendisinden sahiden de özür dileyeceğimi zanneden ifadesi yerle yeksan olup dudağı seyirme gibi hareketlendiğinde, koyu harelerindeki tehlikeyi sezdim ama geri adım atmadım.
"Ben de sandım ki, Hanzade, gerçek bir özür dileyecek."
Alayı kuşanan sesiyle gülümsedim. "Hata yapanlar özür diler, ben öncesinde diledim ama affetmedin. O yüzden tekrara gerek yok. Ayrıca sana, mendili bilerek vermediğimi ikimiz de biliyoruz. Koşarak kollarına atılıp evleneceğimizin hayallerine boşa kapılmışsın." Talepkarca avucumu açıp kapattım. "O yüzden, mendilimi geri ver."
Söylediklerime rağmen yüzünde bozgunluğun tek bir emaresi bile yoktu ve aksine gülümsüyordu.
Bir an ikna olacak zannettiğimdeyse, "Hay hay," dedi gülüşünü büyütüp. "Ama adettendir, mendil iadesi kızın babasına yapılır."
Beni ardında bırakıp yönünü bahçeye çevirdi. Bıkkınca elimi indirip sinirden birkaç tepinmenin ardından, peşinden yürüdüğümde ahşap koltuklara kurulmuş kalabalığa ulaştı ve babamın karşısına kuruldu. Bense burada olmayan yerim belli olurcasına ayakta kaldım.
Cesur'un gerginlikten uzak halini bir süre gözlemledikten sonra babam, minnet duyar gibi bana bakıp gözlerini yumup açtıktan sonra, "Olmuş bir hata," diyerek sırtını yaslayıp Cesur'a verdi odağını. "Hanzade işte, uzun zamandır yoktu ya unutmuş adetleri. Neyse, yanlış anlaşılmayı düzelttiğimize göre sorun kalmamıştır herhalde?"
Babamın bu söylemine göz devirirken olay çok vehametliymiş gibi kederlenmelerine kızarken Cesur, elini kapüşonlusunun cebine atıp ipek mendili çıkarttı.
Dünün aksine kandan temizlenip neredeyse eski beyazlığına kavuşan mendile gözlerimi diktiğimde annemin hatırasına kavuşmanın hazzıyla tebessüm ettim.
Bir benzer haz tebessümü de Cesur'un dudaklarına yerleşirken önce bana, ardından abilerime bakıp en son babama döndü.
"Asıl siz yanlış anlamışsınız sanırım, ben kararımdan vazgeçmedim, Hanzade ile evleneceğim..."
