11. bölüm · Zeytin Dalı

11.DOĞRUNUN YOLUNU BOZAN EĞRİ

Ecoolayn

KEYİFLİ OKUMALAR
11.DOĞRUNUN YOLUNU BOZAN EĞRİ
🕊️

"Hanzade, aç kapıyı lütfen..."

Kilitli kapının arkasından duyumsadığım Cesur'un sesi, belki de onuncu kez aynı cümleyi tekrar ediyordu.

Bense üstümdeki gelinlikle yatakta yalnızca bir gölge gibi oturuyordum. Beyaz kumaş, bedenimin zayıflığına karşın bol gelse bile her bir katıyla beni daha da ağırlaştırıyordu sanki.

O an her şeyin üstüme çökmesi gibi, gelinliğin hafif kumaşı da yavaşça yıkıma dönüşüyordu.

Odayı aydınlatan yalnızca dışarıdan vuran ışıltılarken mobilyaların açık rengi bile yeterince görünmüyor gecenin karanlığında adeta ölü bir deniz gibi sakin görünen duvarlar üstüme üstüme geliyordu.

Bir sarayın kuytusundan çıkmış ama başka bir sarayın duvarları arasında boğuluyor gibiydim.

Bozulmuş geleceğim ve kaybolan geçmişimin arafındaydım şimdi.

İçimde kopan fırtınalara yakalanan hislerim yelkenlide alabora olmamaya çalıştıkça kalbime attıkları pençelerle tutunma çabasındaydı sanki.

Dakikalardır döktüğüm yaşlar, bir zamanlar annemin mutlu başlangıcının işareti olan gelinliğe düşüyor ve benim hüznümle kirleniyordu.

Dudaklarım arasındaki ince sızı, hıçkırıklarımla taçlanırken içimdeki sessiz çığlıklarla birleştiği sırada, "Hanzade," dedi Cesur bir kez daha. "Kurban olayım ağlama... Aç kapıyı konuşalım, sandığın gibi değil ama aç da yüz yüze konuşalım."

Nehrin akışına kapılmışım da fırtınadan nasibimi er ya da geç almışım, bir yıkımın ortasında kaybolmuşum gibi hissederken Cesur'un söylediklerinin tek bir anlamı bile yoktu benim için.

Ardımdaki karanlık, yalnızlığımı yansıtırcasına beni içine çekerken güçlü bir hıçkırık daha firar etti dudaklarımdan.

Cesur, hem kapının kilidini açmak için uğraş verip hem de o sınırı benim kaldıracağıma inanır gibi seslendiğinde, "Cesur, git," diyebildim. "Senin sesini bile duymak istemiyorum, o yüzden defol!"

Mutluluk, bir ilüzyon gibi benden uzaklaşırken Cesur'un da, "Pekala, nasıl olsa pes edip çıkacaksın," diyerek uzaklaşmasını işittim.

Gitmeye meyleden haline kızdım sonra hemen.

Oysa gitmesi, yaptıkları üstüne en makul olandı.

Bu yaşadığım hüsranın ve hissettiğim saçma terkedilmişliğin gölgesine sığınmayı bırakıp gözyaşlarımı hızla sildikten sonra yataktan kalktığımda gelinliği çıkartmaya giriştim.

Saç diplerimi ağrıtan duvağı hışımla söküp köşeye fırlatırken kopan birkaç siyah tel de parmaklarıma dolandı, canım yanmadı ama canım yanmış gibi tekrar ağladım.

Dolaba yöneldiğim gibi de elime geçen ilk pijama takımını alarak giyindim ve yatağa geri döndüm. Sırt üstü uzandığım yatakta paramparça olan hayatımı izliyor gibi tavana bakarken sadece geçmişi düşündüm.

Ben, bir hata yapmıştım.

Hem de büyük bir hata.

Öncesi Kaan'a güvenmekle başlayıp kalbimi de en kuytu hislerimi de ona açmaktan geçerken sonrası Cesur'un hayatını mahvetmemdi.

Belki de mahvettiğim hayatının intikamıydı benimle evlenmesi.

Evet, öyleydi; başka bir seçenek yoktu. Ama bu, oldukça adiceydi. Çünkü farkında bile olmadan kalbime sokulmaya çalışır gibi davranışlarda bulunurken bana bu kırıklığı yaşatmaya hakkı yoktu.

🕊️

Ruhumda yankısını sürdüren hüsranımın çığlıklarıyla uyumayı başardığım birkaç saatin ardından gözlerimi araladığımda evdeki korkunç sessizlik, yeniden dürtüyordu içimdeki kırıkları, her dürtüşünde de yeni bir yara açılıyordu.

Cesur'un evde olup olmadığını bile bilemiyordum ama biraz çıkıp hava almaya ihtiyaç duyuyordum.

Tüm gece yaşadığım ağlama krizinin yüzümde bıraktığı enkazı görmekten kaçınarak aynaya bir kez bile bakmadan odadan dışarıya adım atar atmaz duraksadım.

Cesur, odanın karşısındaki duvara yaslanmış, yorgun bir şekilde uyuyordu. Sırtı, duvara dayanmış ve başı hafifçe sağa kaymış, siyah gömleği kırışmış, düzensiz bir şekilde ayaklarını uzatmıştı.

Yorgunluk ifadesi varmışçasına derin uykusundayken rüzgarda savrulmuş gibi dağınık siyah saçlarını, kollarının üzerine katladığı kemikli ellerini izledim bir süre.

Sonra bu duygusal karmaşa, dün geceki içimde kopan fırtınanın yıktığı ağaçların dallarını kalbime batırmasıyla bitti ve sessizce adımladım.

Önünden sıyrılıp geçerken uyanmamış olmasına sevinip kendimi anında mutfağa attım ve oradan da bahçeye çıktım.

Saate bakmamıştım ama epey erken olduğu kanaatindeydim. Öyle ki huzur verici bir sessizlik vardı etrafta, bir tek rüzgarın hafifçe salladığı yaprakların hışırtısı ve ötüşün kuşların sesi duyuluyordu.

Koltuğa çöküp gözlerimi kapatarak derince nefes aldım fakat içimdeki boşluk öyle büyüktü ki, sakinliğine rağmen bir türlü dinmiyor, dolmuyordu.

Sanki aldığım nefesler bile yalnızca yaşama tutunmam içindi, mutluluktan ıraktı...

Gözlerim bir noktaya dalmış, büyük ağacın gövdesindeki çıkıntılı kabukların üstündeyken binbir türlü düşünce hızla birbirini kovaladı ve zaman öylece akıp gitti.

Ta ki omzumun üstünden arşınlanan kahve fincanını görene kadar da kıpırtısız kaldım.

Anlık bir irkilmeyle başımı kaldırdığımda en az benim kadar dağılmış Cesur'u gördüm karşımda. Sessizce uzattığı kahveyi alıp almama konusunda ikileme düştüğümde davetkar tutumuyla bir kez daha uzatmasıyla fincana uzandım ve aynı suskunluğu sürdürdük.

Görmeye bile tahammülümün olup olmadığına şüpheye düştüğüm Cesur, istifini bozmadan karşımdaki koltuğa oturduğunda az önceki baktığım ağaca sabitledim yeniden.

Fakat Cesur'un koyu harelerinin üstümde olduğunu biliyordum.

Dakikalar hız kesmeden akarken elimdeki kahve soğumaya başlamış, ilk geldiği andaki buharının süzülüşü de benim gibi kaybolmuştu.

Fincanı iki elimin arasında nazikçe tutuyor gibi görünsem de ellerimin titrediğini saklama ihtiyacıyla bu hareketi yapıyordum, çünkü Cesur hiç acele etmeden kahvesini yudumlarken hala bana bakıyordu.

En sonunda dayanamayıp, "Bakıp durma bir şey söyleyecekmiş gibi," diyerek homurtuyu andıran sesimle konuştuğumda sanki bunu bekliyor gibi fincanı bırakıp bedenini hafifçe öne eğdi.

"Söylemek istiyorum ama sen, sesimi duymak istemediğini söylediğin için susuyorum."

Soğumuş kahvemden bir yudum alırken kurduğu cümle, vücudumun içinde bir yük gibi büyüyen düşüncelerle boğuluyormuşum gibi boğazıma takıldı. Fakat ifadem, dışarıya karşı sakinliğini korudu. "Anlatacaklarının artık benim için bir önemi yok, Cesur. Ben, kafamı kurcalayan sorularımın cevabını dün gece aldım, devamında söyleyeceklerinin de nedeniyle ya da niyesiyle ilgilenmiyorum."

Yüzü, yaşadığı hayal kırıklığının izleriyle şekillendi o an. Gözleri buğulandı, kırık bir gülümseme yarısı silinmiş halde dudaklarına kondu. "Hanzade," dedi bakışlarımız büyük bir meydan okumayla kesişirken. "Sen mi beni tanımıyorsun, ben mi sana kendimi yanlış tanıttım? Sen, inanıyor musun benim seni bir intikam uğruna harcayacağıma? Her şeyden öte, arada Alpay varken Alpay'ı ezip geçer miyim? Ya da kardeşim sizin evinizde yaşarken onun mutluluğuna gölge eder miyim?" Tepkisiz kaldım. Oysa hepsine birer cevap yankılandı içimde ama dudaklarıma vurulmuş mühür çözülmedi. Cesur ise bir ümit yüzümde bir mimik aradı ancak bulamadı. Aradığını bulamamanın hırsıyla da başını ellerinin arasına aldı ve bir yıkımın ortasında hapsolmuş gibi çıkan sesiyle, "Yazık!" dedi. "Sen beni anlamaya çalışmıyorsun ki, benim kendimi anlatma çabama yazık..."

Aynı hırs, oturma isteğini de yok etmiş gibi ayağa kalkıp gitmeye hazırlandığındaysa, "Cesur," dediğimde hızla geri döndü. "Üç ay... Babamın yüzünü yere eğmemek için üç ay daha evli kalacağım seninle, sonra da sen beni boşayacaksın."

🕊️

Dakikalardır duvarlara yankılanan telefonumun melodisini duyuyor ama açmaya yüz ya da mecal bulamadan öylece ekrana bakıyordum.

Mehtap, Hasret, Meral Abla, Alpay Abim hepsi sıraya girmiş gibi arıyordu ama yanıt vermiyordum.

Son kurduğum cümlenin ağırlığı, kalbimin üstüne yük gibi binmişken Cesur'un yalnızca dudaklarında gülümsemeye sebep olmuştu.

Sonra da gitmişti.

Nerede olduğunu da bilmiyordum.

Ekran yeniden aydınlanıp Alpay Abimin ismini okuduğumda boğazımı saran dikenli tellerin acısıyla yutkunup çağrıyı yanıtladım. Açar açmaz da, "Hanzade?" dedi telaşla. "Güzelim, iyi misin? Herkes aradı ama sen açmayınca bir şey olduğunu sandık, ben de tam seni görmeye geliyordum."

"Gelebilirsin." Saçma bir tepkiydi ve benim bu saçma tepkim abimi duraksattı. Çünkü gelmek için izin istemiyordu, merak ettiği için geleceğini söylüyordu. Durumu toparlamak adına, "Yani yakınlardaysan geri dönme," dedim. "Hem ben de seni görmüş olurum."

Daha makul olan konuşmamla Alpay Abimden başka bir soru yankılandı. "Cesur, yok mu evde?"

Bu soru karşısında tereddüde düştüm. Bir yandan kesin ve net bir yanıt vermek istedim ancak diğer yandan da konunun derinliklerine inip yanlış anlaşılabileceğimin endişesine kapıldım. Sözcükleri duraksayarak seçip en sonunda, "Zeytinliğe gitti," diye bir yalan uydurdum.

Oysa kalbimin ne denli kırık olduğunu, neden kırıldığını anlatmak daha doğru hissettirecekti ama yapamadım. Ördüğüm duvarlara yeni bir tuğla ekleyerek doğruyu söyleme isteği duyduğum çelişkilerimin önüne geçtim.

Zira bir çırpıda çıkacak gerçekler, beni daha da parçalayabilirdi.

Kimse kimsenin hayatına çalma hakkına sahip değilken Cesur'u, abime şikayet etmem arsız bir hırsız konumuna düşürürdü beni.

Kaldı ki aile denilen kavramın içinde, ne kadar sevildiğimden bile şüphe duyarken bunu yapmak istemiyordum. Kimsenin gözlerinde ya da sesinde bir değişiklik yaratıp ama kelimesiyle başlayan cümleleri duymaktan kaçınıyordum.

"İyi o vakit, kapıyı aç."

Abimin komutuyla kendimi kapattığım odadan çıkmak için hareketlendiğimde önce aynanın karşısına geçtim ve ağlamaktan bitap düşmüş halimin ne durumda olduğuna baktım hızlıca.

Fazla kötü görünmediğine karar verdiğim anda da odadan ayrılıp aşağıya indim ve tüm bu hızlı hareketlerim gibi hızlıca da kapıyı açtım.

Alpay Abim, elinde tuttuğu kapla karşımda dikilirken yüzüme bakar bakmaz kaşlarını çattı ve gülüşünü sildi. "İyi misin?"

"İyiyim, gelsene içeri."

İyi olmadığım ayan beyan ortadaydı ancak detaya takatim yoktu. Kenara kayıp abimin girmesini beklediğimde yanımdan sıyrılıp içeriye adımladı.

Evin ilk misafiri olma şerefine nail olurken bakışlarıyla etrafı şöyle bir süzüp aradığını bulmuş olmanın rahatlığıyla yönünü mutfağa çevirdi. Elindeki kabı bırakırken de, "Enginar dolması yolladı Hasret," dedi. "Sen yemeden içi rahat etmedi."

"Sağ olsun."

Öylesine yanıt verip kahve yapmak için harekete geçtiğimde abim, tezgaha yasladığı bedenini çekerek sandalyeye doğru yöneldi ama tüm bunları yaparken de beni izledi. Çünkü biliyordu ki söz konusu özlediğim yemekler olduğunda böyle tepki vermez, fazlasıyla sevinç gösterisinde bulunurdum.

Ancak midem öyle fenaydı ki yemek kokusundan öte, adını bile duymaya tahammülüm yoktu.

"Hanzade, bir sorun mu var?"

Sesinde yankılanan merak duygusunun harı, içimi yakarken, "Ne gibi?" diye sordum oralı olmadan, oysa oralı gözükmesem bile ellerim titredi fincanı tutarken.

"Cesur evde değil, sen bitik görünüyorsun, ne bileyim bir sorun varmış da saklıyor gibisin."

"Evden ayrı kalınca uyuyamadım gece, Cesur'un da işi olduğundan gitti dedim ya." Geçiştirme çabamın işe yaramazlığının farkında olsam da inkar en kolayıydı. "Ayrıca sakladığım bir şey yok, ısrar edip durma abi."

"Bahanelerin saçma geldi," derken iç çektiğini duyumsadım. "Ya daha profesyonel yalan söyle, ya da ne olduğunu anlat."

Yakalanmanın verdiği duygu mu yoksa anlatmak isteyip nereden başlayacağımı bilememenin sancısı mı tuttu kalbimde anlayamadım.

Göğsümdeki acıyı, gözlerimin kenarlarına taşan damlalarla dışa vurmak istesem de içimdeki hıçkırıklardan dolayı bir türlü dile getiremeyecektim sanki.

Pişen kahveleri fincanlara pay edip birini abime verip, birini de kendime alarak karşısındaki sandalyeye oturduğumda gözlerimi kaçırdım.

İçimdeki sıkışan duygular, biriken gözyaşlarımla dışarı çıkmayı arzulasa da özgür bırakmadım onları. Sanki gözyaşlarımı tutarak her şeyden kaçabilirdim.

Fakat ne olduysa o an oldu ve "Abi..." diye sızlandım ansızın. "Ben, hiç iyi değilim."

"Onu görüyorum, Hanzade. Ne olduğunu soruyorum sana?"

"Hani Cesur, beni intikamına ortak edecek adam değildi?" Sormam gereken hesap abimeymiş gibi diklendiğimde burnumu çektim. "Hani Cesur'un kesin bir planı vardı ama bana zararı dokunmazdı? Yanılmışsın işte, tam da intikamına ortak etmiş beni. Dün gece duyduklarım da, gördüklerim de ispatı oldu bunun."

"Yapmaz," dediğinde büründüğü ciddiyet ve netliğe şaşıp kaldım. Benden, kardeşinden duymasına rağmen inanmıyor muydu? "Hanzade, canımsın, ciğerimsin, göz bebeğimsin ama buna inanmamı bekleme."

"Neden, Cesur benden daha mı çok güven veriyor sana?"

"Hayır," dedi netliği sürerken. "Sadece böyle bir şeyin mümkün olmadığına eminim ve senin de çocuk gibi mızırdanmayı bırakıp biraz karşındakileri dinlemeni bekliyorum."

Dudaklarım yuvarlak şeklini alıp şaşkınlığımı belli ederken işaret parmağımı göğüs kafesime yasladım. "Ben mi çocuk gibi mızırdanıyorum?"

"Yapmıyor musun?" derken yüzünü kırıştırdı. "Annem öleli seneler oldu, hala kendini toparlayamadın. Öyle ya da böyle Cesur'u ihbar ettin, adamın senin yüzünden gençliği yandı hala hatanı kabul ederken bile o havadaki burnunu indirmiyorsun. Mehtap ya, Mehtap'ın bile hislerini düşünmüyorsun. Sevmiyor olabilirsin, anlaşamıyor olabilirsin, ki çok saçma çünkü aranızdan su sızmazdı ama Mehtap'ın sana yaptığı tavrı değiştirmek için bile adım atmıyorsun. Halam, Esil'den çok senin üstüne titrerken o bile umurunda olmadı senelerce. Şimdi de tutturmuşsun Cesur onu yaptı, bunu yaptı diye sıralıyorsun. Büyü artık, Hanzade! O dev aynanı kır ve gerçek seninle yüzleş. Yüzleştikten sonra da cesaretin olursa gider Cesur'a sorarsın."

Bir an sıraladıklarının ağırlığı altında can vereceğim sandım. Kabul etmekten kaçtığım gerçeklerin yüzüme vurulmasıyla birlikte, içimdeki duvarları daha hızlı örmek istedim lakin yeteri kadar gücü kendimde bulamadım.

Öylece baktım yüzüne. Her an patlamaya hazır bir volkan gibi hareketli, bir o kadar da soğuk. Ama hemen arkasına sığınmaya çalıştığım duygular da yıkıma uğradı abimin gözlerimin tam ortasına bakmasıyla.

Uzun süre sakladığım duyguların izleri belirdi çehremde; hafif bir kırgınlık, büyük bir öfke ve arada kalınmış çaresizliğin karışımıyla bezendi çizgilerim.

"Olur, öyle yaparım." Konuştuğumda sesimde titrek bir kırılma oluştu. Kendime sormam gereken bambaşka sorular olsa bile bu kelimeler dilimden dökülürken tınımda o saçma şımarıklığı barındırdım yine.

O aptal şımarıklık, taşıdığım duygusal yükten daha ağırdı ama bu yükten kurtulmayı reddederdim çoğu vakit.

Oysa bu sıfatın hakkını vermek yerine, kendimi savunmak isterdim; pençesine takıldığım içsel çatışmaları birileriyle paylaşmak ve derdimi anlatmak.

Ama çoğu zaman yalnızca sessizliğe bürünür, gerçeklerden kaçmanın kolay yolunu seçerdim.

Derinliklerinde bir yerde, kendimi savunamamanın verdiği hüzün ve güvensizliği sezinlesem bile bu yolu daha tekin bulurdum.

Belki de yalnızlığımdan sebepti tüm bunlar veya sahiden de büyümeye ihtiyaç duyan şımarık kız çocuğu olduğumdandı hala.

Sebep her neyse beni mutsuz ettiği kesindi.

Sadece beni değil, abimi de mutsuz ederken bıkkınca kafasını salladı ve ayağa kalktı. "Dediklerimi yap, Hanzade. Önce kendinle hesaplaş, haklı çıkarsan eyvallah ama çıkmazsan da Cesur'la yüzleş."

🕊️

Abimin gidişi üzerine geçen vakitte yine odanın içindeydim.

Cesur, geleli bir iki saati geçmişti ama ne o bana seslenmiş, ne de ben aşağıya inmiştim.

Ama bu süre içinde, ilk kez ve ilk kez kendimle gerçek bir hesaplaşma yaşamıştım.

Bir sürü de sonuca varmıştım geneli aynı kapıya çıkan, hatanın bende olduğunu gösteren.

Yaşım büyük olsa da duygusal dünyamda hala bir çocuğun bencilliğinin ağır bastığını fark etmiştim mesela.

Her zaman en ön planda benim duygusal ihtiyaçlarım olması için direttiğimle yüzleşmiştim; her şeyin merkezine kendi mutluluğumu ve konforumu koymuşum senelerdir.

Olmadığı vakitlerde de huysuzluk etmişim, bencil tavırlarımın çevremdekileri yorduğunu görememişim.

Kaprisimle, sivri dilimle kabullenilmeyi beklerken bana benzeyen kimseyi kabul etmemişim. Çünkü başkalarının duygusal dalgalanmalarının benimkinin önüne geçmesinden korkmuşum.

Bencillik, bir savunma mekanizması olmuş benim için; çünkü yalnızlık, en korktuğum şeyken bunca zaman yaşadığım yalnızlığın bedelini ödetmek istemişim.

Ve evet, tüm bunlarla seneler içinde değil de, birkaç saat içinde Alpay Abimin yüzüme vurdukları sayesinde fark etmiştim.

En nihayetinde haklı olduğu başka bir noktaya da varıp Cesur'la netçe konuşmaya karar kılmıştım. Öncesinde defalarca kez yapabileceğimi tekrar ederek derin bir nefes alıp odadan çıktım ve sessiz adımlarımla aşağıya indim.

Etraftaki karanlık ve sessizlik, Cesur'un evde olmadığının emaresi gibiyken kaşlarımı çatarak duvardaki düğmeye dokundum ve etrafı aydınlattım.

Anlık ışıkla bakışlarım kısıldıktan sonra da salonu taradığımda Cesur'u koltukta uyurken buldum. Bir eli yastığın altında dururken ödün vermediği sert çehresinden uyurken eser yoktu.

Cesaretimi kaybedecek gibi olup konuşmaktan vazgeçmeye niyet edeceğim esnadaysa yapabileceğimi, kaçmamam gerektiğini telkin ederek bir kez daha derince nefes aldım ve iyice yanına gidip eğilerek kolunu dürttüm.

Benim dürtmemle usulca gözlerini açtığında yorgun hareleriyle karşılaştım.

"Konuşabilir miyiz?"

Uyku mahmurluğu üstünden kolay kolay geçmeyecekmiş gibi birkaç kez gözlerini kırpıştırıp yattığı yerden doğrulduğunda yastığın altında kalan elindeki çakıya kaydı bakışlarım.

Benim baktığımı fark ederek de orta sehpaya fırlattı ve ihtiyaç duymuş gibi açıkladı. "Cezaevinden kalan bir alışkanlık." Fakat bu açıklamanın hiçbir yeri anlam kazanmadı bende. O da bunu fark ederek, "Geceleri rahat uyumak için," dedi. "Kendini daha korunaklı hissettiriyordu herhangi bir duruma karşı."

Son cümlesi, tüm anlamları yıkıp geçti ve yutkundum.

Ne kadar aynı, ne kadar farklıydık diye düşündüm hemen.

Çok saçmaydı ama ben de peluş penguenimle uyurdum geceleri, kendimi böyle güvende hissederdim.

Cesur, kesici ve delici bir alete sığınırken ben yumuşak peluş bir oyuncağa sığınıyordum.

Ve suçluluk bir kez daha hatırlattı kendini, eğer o cezaevine düşmeseydi buna ihtiyaç duymayacaktı!

Karşılıklı bakışmamız sürerken avuç içiyle gözünü ovuşturup, "Konuşalım mı, demiştin?" dedi konuyu başa sararak.

"Evet," dedim, hemen arkasına da, "Ama uyuyacaksan," diye başladım ama yarıda kaldı, "Yemek yedin mi?" diye sormasıyla.

Başımı olumsuz anlamda salladığım gibi ayağa kalktığında, bakışlarım da eş zamanlı yüzüne tırmandı; birkaç tutamı fütursuzca alnına düşmüş siyah saçlarını, uykusunu alamadığı belli olan gözlerini, kaşlarını sıkça çattığı için alnında belirginleşmiş çizgileri izledim.

Yüzüne fazla uzun ve dalgın bakmış olacağım ki elini salladı gözümün önüne. "Geçelim mi mutfağa?"

"Olur," diye onaylayarak ondan önce davranıp mutfağın yolunu tuttuğumda dünkü kızgınlığım, biraz evvelki kendimle hesaplaşmam ve az önceki derin bakışlarım arasında kaldım.

Peşimden mutfağa gelip bu defa kendisi önce davranarak dolaba yöneldiğinde, ben de Hasret'in gönderdiği poşete uzandım.

Cesur, hala dolapta bir şeyler aranırken poşetten çıkan iki büyük saklama kabını tezgaha bırakıp, "Aranma," dedim. "Hasret, enginar dolması göndermişti. Onu yeriz."

"Enginar dolması," derken tiksinme emaresi barındırdığı sesiyle konuşup dolabı kapattı ve benim yanıma adımladı.

İlk açtığım saklama kapından dört tane dolma çıktığımda hem Hasret'in elinden yemeyi özlediğimden hem de aç karnım doyacağı için gülümsedim.

Cesur ise yüzündeki o tiksinç ifadeyi koruyarak diğer kabın kapağını kaldırmaya girişti ve açar açmaz da, "Bu ne be?" dedi şaşkınca.

Hasret'in ne gönderdiğini bilmediğim için, "Neymiş?" diye sorarak göz ucuyla baktığımda büyük kabın içine sıkıştırılmış peluş pengueni görür görmez kahkaha attım.

"Yaa Hasret!" diye engel olamadığım sevinç nidamla pengueni çıkarttığımda Cesur'un şaşkın bakışlarını önemsemeden bağrıma bastım. "Bobo'yu göndermiş bana!"

Annemin de, annesinin de defalarca kez dikip tamir ettiği oyuncağın benim için anlamını biliyordu Hasret. Altı yaşından beri, bir gün bile o oyuncak olmadan uyumamıştım; ta ki dün geceye kadar.

Eşyalarım toplanırken kimse alay etmesin diye de bu eve göndermemiştim. Ayrıca abim ve babam da bu konuda net çizgiler çektiği için yanımda getirmeyeceğime söz vermiştim.

Ancak Hasret, bir yol bulmuş ve göndermeyi başarmıştı; hem de abim aracılığıyla.

"Bir de ismi mi var?"

Hala göğüs kafesimde duran oyuncağa garipseyerek bakıyordu Cesur. "Var tabi."

"Saçma," dedi dolma kabına yönelip. "Yemek çıkmasını beklerken oyuncak çıkması daha saçma hem de!"

Mutluluğumu bozmasına izin vermeyeceğim gibi, hala bir şeyleri netleştirmediğim için çizgimi de bozmayarak cevap verme zahmetinde bulunmadan pengueni tezgaha bıraktım.

Hemen arkasına da dolaptan iki tabak alarak bardakların olduğu tarafa yöneldim. Dolma kabıyla içeceği de Cesur alıp bahçeye ilerlediğinde onu takip ettim ve dün gece yerle yeksan olduğum yere, bu akşam daha farklı hislerle oturdum.

Her şey ortada dururken tabaklara birer tane servis yapmaya başladığımda, "Seni dinliyorum," dedi Cesur.

O, dinliyordu ama ben, nereden başlayacağımı bilemiyordum.

İçimdeki düşünceler arasında kaybolmuş bir şekilde konuşmaya başlamak için doğru kelimeleri arıyordum. Tabakları bırakır bırakmaz parmaklarımı gerin bir halde birbirine geçirdim.

Cesur ise sabırla ve dikkatle bana odaklanmış görünüyordu. Merak duygusuna karışan sakinliğin izleri gözlerindeyken ne acele ettiriyor, ne sorguluyor gibiydi.

Cesur'un bu sakinliği, duygusal karmaşamı yatıştıran ve içimdeki fırtınadan beni koruyan bir liman gibi hissettirirken önceliği ona vermeyi seçip, "Ben, seni dinliyorum," dedim. "Dün gece, kapının arkasından konuştuğunda sandığım gibi olmadığını söyledin ve açıklamanı istiyorum. Sandığım gibi olmayan şey ne?"

Bir anlığına, yine gerçeklerden kaçıp kendimden evvel başkasını ortaya atmanın bencilliği içimi kapladı ancak çok geçmeden kayboldu. Çünkü Cesur, her şeyi anlatmaya benim aksime hazır gibi dudaklarını araladı.

"Beni bölmeden ve kesmeden dinlemeni rica ediyorum," dediğimde benden onay bekledi ve başımla verdiğim onayla da sürdürdü konuşmasını. "Kaan'la aramızdaki görünmez husumeti sana anlatmayacağım, çünkü buna gerek yok. Üstünden seneler geçen konuları konuşacak olsaydım, senin itirafını konuşurdum. Ama sana, o zaman da söyledim geçmiş umurumda değil diye." Benim itirafımı konuya katmış olması bir an pençelerimi çıkartma isteği yarattı ama kendimi tuttum, çünkü bu yanlış bir hareket olurdu. Pürdikkat dinlemeye devam ettiğimde, "Ben, artık anlık yaşıyorum, Hanzade," dedi. "Bugünümü ve biraz da geleceğimi düşünerek hareket ediyorum. Geçmiş yok benim kitabımda, o sayfaları çoktan yırtıp attım. Dün gece, hayatımın bir önceki günlerine nazaran en mutlu günümü yaşarken Kaan'ın tek isteği berbat etmekti ve başardı da. Geçmişi, önüme sürerek berbat etmek istedi ama öyle değil de, senin yanlış anlamana sebep olarak berbat etti."

Uzun soluklu konuşmasını bitirmedi ama ufak bir es verdi. Kesmeden dinleyeceğime söz versem bile dayanamadığımda, "Sen, dün gece gözlerindeki o ateşin farkında mıydın?" diye sorma ihtiyacı duydum.

Buruk belki de kırık bir gülümsemeyle yanıt verdi ilk başta. Sonrasında ise hislerini dile dökmekten çekinmeyen haliyle, "Evet," diye yanıtladı. "Hanzade, demin gördün, elimde çakıyla uyurken kendimi güvende hissedebiliyorum sadece. Sence normal değil mi, sinirlendiğimde ani tepki vermem?"

Yaşadıklarımın değil ama yaşattıklarımın yükü altında ezildim. Cesur'a karşı hissettiğim suçluluk, içimde bir yara gibi büyüdü. Bu hale gelmesine sebep olan en büyük etkenin kendim olduğunu bilmek, vicdanımı daha fazla sarstı.

Cesur'un gözlerindeki kırgınlıkları ve kayıpları gördükçe, "Normal," diyebildim cılız bir sesle.

Bu suçluluk, benim kararmış dünyamın en ağır yüküydü.

"Öyleyse sen söyle şimdi, senin o fevriliğin normal miydi?"

Kendi içimdeki savaşın verdiği zararı ona uzun uzun anlatmak yerine, "Değildi belki de," dedim kısaca. Daha da karmaşık hale geldi her şey. Kendimle yüzleşmekten daha mı zordu şu an bizim yüzleşmemiz çözemedim ama sanki aradığım soruların cevabı bunlar değildi. Düşündükçe beni sarhoş eden bir kabus gibi sürekli peşimde olan sorunun cevabını alıp o kabusla yüzleşmeye cesaretimi bulduğum ilk andaysa, "Ama," dedim. "Kaan'dan gelen bu tehditin altının boş olmadığını bildiğin için sinirlendin. Senin sıktığın kurşunun karşılığı olacağını biliyorsun."

"Hanzade, öyle bir şey yok dedim sana." Dudaklarına yeniden yerleşen ve beni derbest eden o gülüşü sundu. "Ha ama çok merak ediyorsan, o kurşunu ilk sıkan hiçbir zaman ben olmadım. Seneler evvel o dostluk akdini ilk bozan Kaan oldu sana yanaşarak." Duyduklarım, bambaşka bir yıkıma sürüklediğinde başım döndü, oturduğum yerde yer ayağımın altından kaydı. Hemen arkasına da kesin bir dille, "Ama," dedi. "Ben, senin dediğini yapacağım. Hele bi şu üç ay geçsin, hala boşanmakta kararlıysan, senden boşanacağım." Bir soluk bıraktı, kalbime düştü. "İstemem dersen de yuvan da olurum, yurdun da, eyvallah..."