2. bölüm · ZERAFETIN ALTIN KAFESI
ON ALTINCI KIŞIN SENSIZLIĞI
Valerius Malikanesi’nin kütüphanesi, insanın kemiklerini sızlatan bir asaletle döşenmişti. Tavandan tabana kadar uzanan meşe raflar, yedi dilde yazılmış binlerce ciltlik bilgiyle doluydu. Dışarıda, başkent üzerine çöken kurşuni bulutlar ve dondurucu bir rüzgar vardı; sanki gökyüzü bile bu ailenin soğukluğuna ayak uyduruyordu.
Odanın ortasında, kristal avizenin tam altında Adelina Lara, bir porselen heykel kadar hareketsiz duruyordu. Üzerindeki inci beyazı saten elbise, belindeki zümrüt kuşakla sıkıca kavranmıştı. Kızıl-sarı saçları, bir mühendisin elinden çıkmışçasına kusursuz bir topuzla ensesinde toplanmıştı; öyle ki, kafa derisindeki o ince sızı artık kalıcı bir uğultuya dönüşmüştü.
"Sırtını dikleştir, Adelina," dedi annesi Viktoria, odanın köşesindeki gölgelerin arasından. Sesi, bir kumaşın yırtılışını andıracak kadar ince ve keskindir. "Valerius kadınları yorulmaz. Onlar sadece parlar."
Adelina, annesinin bu buz gibi cümlesine rağmen nefesini kontrol etmeye çalıştı. Bugün on altı yaşındaydı. Diğer genç kızlar için bu yaş, ilk danslar ve gizli mektuplar demekti; ama Adelina için sadece yeni bir sergileme sezonunun başlangıcıydı.
Tam o sırada kapılar ağır ağır açıldı. İçeri giren, adımları mermer zeminde bir ordunun yürüyüşünü andıran Kont Alaric’ti. Arkasında ise sadık birer nöbetçi gibi büyük abisi Maximilian ve elinde gümüş bir tepsi taşıyan ortanca abisi Sebastian vardı.
Alaric, kızının tam önünde durdu. O meşhur buz mavisi gözleriyle Adelina’yı bir mülkü inceliyormuş gibi süzdü. Adelina’nın ela-yeşil gözleri babasının bakışlarıyla buluştuğunda, içindeki o küçük ressamın titrediğini hissetti.
"On altı yıl," dedi Alaric, sesi kütüphanenin yüksek tavanlarında yankılanarak. "On altı yıl boyunca seni bu gün için yonttuk. Yedi dilde hükmetmen, kemanınla ruhları esir alman ve zarafetinle bu hanedanın gücünü dünyaya haykırman için..."
Alaric bir işaret yaptı. Sebastian, tepsiyi Adelina’nın önüne uzattı. Tepsinin ortasında, üzerinde Valerius ailesinin gümüş armasını taşıyan, beyaz kremalı minyatür bir pasta duruyordu. Pastanın ortasında tek bir mum yanıyordu. Bu, bir doğum günü pastası değil, bir "tamamlanmışlık" nişanesiydi.
"Üfle," dedi Maximilian, sesi her zamanki gibi boğucu bir sahiplenmeyle kısılarak. "Dileğini dile, küçük kardeşim. Ama unutma; babamızın senin için çizdiği kaderden daha büyük bir dilek, sadece bir yanılsamadır."
Adelina Lara, mumun alevine baktı. O küçük alevde, dün gece gizlice çizdiği ve yatağının altına sakladığı o özgür kuşun kanat çırpışlarını gördü. İçinden İspanyolca bir fısıltı geçti: "Quiero ser libre." (Özgür olmak istiyorum).
Mumu üflediğinde kütüphane kısa bir süre duman kokusuyla doldu. Alaric, kızının porselen kadar beyaz yanağına dudaklarını hafifçe değdirdi; bu, bir babanın sevgisinden ziyade, bir sahibin mührü gibiydi.
"Şimdi," dedi Alaric, sesi bir emir kipiyle sertleşerek. "Aşağıdaki salonda krallığın en önemli diplomatları seni bekliyor. Onlara on altı yıllık bu emeğin karşılığını ver. Fransızca politika tartışacak, İtalyanca sanat konuşacak ve kemanınla onları bu topraklara diz çöktüreceksin. Git ve Valerius hazinesinin ne olduğunu göster."
Adelina, babasına hafifçe eğilerek selam verdi. Yanından geçerken, odanın öteki ucunda, bir barones asilliğiyle duran ablası Eleonora ile göz göze geldi. Eleonora’nın mavi gözlerinde hiçbir duygu yoktu, ama elindeki dantel mendili sıkış tarzı Adelina’ya tek bir şey fısıldıyordu: "Ben seninleyim. Ayakların kanasa da dans etmeye devam et."
Adelina kütüphaneden çıkıp o görkemli merdivenlere doğru yürürken, arkasında on altı yıllık çocukluğunu ve üflediği o sönmüş mumu bıraktı. Aşağıda onu bekleyen alkışlar, onun başarısı için değil, babasının zaferi içindi. Kemanı elindeydi, zihni yedi dildeki şablonlarla doluydu; ama kalbi, o yasaklı kömür kalemlerin bıraktığı siyah izlerin arasındaydı.
Kelime :513
Beyenmediyiniz yer varmı???
