3. bölüm / 7
Zar3. Bölüm: kırık bağlar
Bölümler 7Şu an: 3. Bölüm: kırık bağlar
- 1 1. Bölüm: Her şeyi halledeceğim1.248 kelime
- 2 2. Bölüm: yapa yalnız2.563 kelime
- 3 3. Bölüm: kırık bağlar2.635 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4. Bölüm: her şey yalan mı?2.988 kelime
- 5 5. Bölüm: Acımadı.3.034 kelime
- 6 Zar 6. Bölüm: Kumar masası3.484 kelime
- 7 Zar 7. Bölüm; kısa yoldan ölüm2.452 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yüzüme vuran güneşin keskin ışığı yüzünden gözlerimi araladığımda midem ağzımdaydı. Koşarak ayağa kalktığımda kapısı açık tuvaletten içeri girdim, midemde olan dünden kalma alkolü çıkarttığımda başım şiddetli derecede ağrıyordu.
Lavaboda çıktığımda, kendi evimde değildim, burası Bora'nın evi, Bora'nın odasıydı. Odadan yavaş adımlarla çıktığımda Bora salonda oturuyordu, orta sehpanın üstünde duran alkol şişelerine ve karşı koltukta yatan kadına baktığımda yüzümü buruşturdum.
"Günaydın" dediğinde kırmızı gözleriyle karşılaştım, ya uykusuzluktandı ya da uyuşturucudan.
"Ne bok yedin tüm gece?" Diye sordum, dudaklarını büzerek arkasına yaslandı, gözlerimi devirdim. "Kim bu?"
"Bilmiyorum" dedi elindeki içkiyi kafasına dikerken, "arabaya bindi eve getirdim"
"İğrençsin" dedim, sadece güldü. Odaya geri döndüğümde dün gece annemin kapının önüne bıraktığı kıyafet çantasını açtım,gözlerime dolan yaşları geri itmek için uğraşmadan çantadan kıyafet seçiyordum, kıyafetlerimi çıkartırken gözümden akan yaşlarla acınası haldeydim. Dün gece bir yarışa katılmıştım, ardından annemden artık benim kızım değilsin mesajı almıştım, hiç tanımadığım bir adamın kollarında uyuya kalmış ardından kendimi Bora'nın evinde bulmuştum.
Bora’nın evinde olduğum için kendime daha fazla acımaktan başka çarem yoktu. Üzerime temiz bir şeyler geçirip aynada kendime baktım. Şiş gözlerim, dağınık saçlarım ve yorgun yüzüm bana dün geceyi tüm çıplaklığıyla hatırlatıyordu. İçimden bir ses, “Bitti artık, toparlanmalısın,” diyordu, ama neyi, nereden başlamam gerektiğini bile bilmiyordum.
Salona geri döndüğümde Bora hâlâ aynı pozisyondaydı, elindeki şişe yarı yarıya boşalmıştı. Kadın hâlâ koltukta uyuyordu. Bora'ya bakarken içimdeki öfkeyi bastıramadım.
"Seninle niye hâlâ konuşuyorum bilmiyorum," dedim sertçe. Bora gözlerini kırpıştırarak bana baktı, yüzünde alaycı bir gülümseme vardı.
"Çünkü başka gidecek yerin yok," dedi soğukkanlılıkla. Haklıydı. Ona bir cevap veremedim.
Ayakkabılarımı bulup hızlıca kapıya yöneldim. Bora, "Nereye gidiyorsun?" diye sordu, ama arkamı bile dönmeden, "Hiçbir yere," dedim. O, konuşmamı bekliyordu, ama ben susmayı seçtim. Çıkış kapısını sertçe çektim ve apartmandan dışarı çıktım.
Soğuk hava yüzüme çarptığında gözlerimi kapattım, kara bulutlar birleşiyordu, sokakta yavaş yavaş yürümeye başladığımda insanların garip bakışlarını üstümde hissediyordum. Bir ATM'nin önünde durduğumda kartımı ATM'ye taktım hesabımdan olan 32,104 liranın on beş binini çektikten sonra ATM'den çıkan paraları cebime attım. Rotam dün geceye kadar evim olan yerdi.
Ellerim cebimde bir şekilde yolda yürürken burnuma düşen ıslaklık ile kafamı kaldırdım, yağmur yağmaya başlayacaktı.
Yağmur yavaş yavaş hızlanmaya başladığında adımlarımı hızlandırdım. Yolda bir süre yürüdükten sonra, dün geceye kadar evim dediğim yere vardım. Sokak, yağmurun ve hüzünlü havasının etkisiyle terk edilmiş gibiydi. Pencerelere baktım, her şey tanıdık ama bir o kadar yabancıydı artık. İçimde bir şeyler beni geri dönmeye zorluyordu, ama bunu yapamazdım. Yüzleşmek zorundaydım.
Kapıya yaklaştığımda, anahtarı hâlâ cebimdeydi. Kendi kendime, Belki içeri girebilirim, bir şeyler alır ve bir daha asla geri dönmem, diye düşündüm. Kapıyı açtım, evin içine adım attığımda içeriden gelen sessizlik beni ürküttü. Sanki yıllardır terk edilmiş bir yer gibiydi. Annem her zaman düzenli ve temiz tutardı burayı, ama şimdi her şey darmadağınık görünüyordu.
İçeride korkunç bir sessizlik vardı, kapıyı ardımdan kapatıp mutfağa yöneldim, cebimdeki paraları çıkartıp masanın üzerine bıraktım. Annem çalışmaya başlardı yüksek ihtimal, ama bir ay boyunca paraları olmayacaktı. Az bir paraydı ama idare edebilirlerdi.
Kendi odama girdiğimde alt üst olmuş odayla karıştım, annem, Nisa, ben ve babamın olduğu çerçeve yerde tuzla buz olmuş bir şekilde duruyordu, gülümseyen yüzlerimize bakıp fotoğrafı camlardan kurtardım.
Dolabımın önüne gelip odamdaki valize annemin koymadığı herşeyi doldurdum, fotoğrafı en üste koyduktan sonra Valizin fermuarını çektim.
Elimle valizle odadan çıkarken duyduğum anahtar sesiyle kalbimin hızlandığını hissediyordum. Kapı açıldığında annemin suratı ile karşı karşıya geldim, suratında olan gülümseme söndü. Bana dik dik bakarken arkasından gelen Nisa koşarak bana sarıldı, onu yavaşça kucağıma aldım.
"Ne işin var burda?" Diye sordu annem, sadece suratına bakıyordum. "Eşyalarım kalmış"
Sadece kafasını salladı, Nisa ellerini burnumda gezdirirken ona baktım, "Abla" dedi, "bu gece seninle uyumak istiyorum"
Gözümden bir damla yaş yanağıma doğru süzülürken burnundan öptüm, "balım, ben bir süre evde olmayacağım. Ama geldiğim gün söz birlikte yatalım"
Nisa'yı yanaklarından öpüp indirdim, evden çıkmak için valizimi elime aldığım sırada annem masanın üstüne bıraktığım paraları önüme koyunca bir an duraksadım. Annem bana paraları uzatırken gözleri dolmuştu ama sesi sertti:
"Bu ne? O adamlardan kazandığın pis parana ihtiyacımız yok" dedi.
Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissettim. Gözlerimi kaçırdım ama ne diyeceğimi bilmiyordum. Sessizlik daha fazla dayanılmaz bir hal aldı.
"Bu o para değil anne" dedim kısık bir sesle. "Sadece" ama devamını getiremedim.
Annem öfkeyle iç geçirdi. "Gerek yok" diyerek parayı valizin üstüne bıraktı. Önümden çekilirken sormak istediğim ama bir türlü cesaret edemediğim soruyu sordum.
"Neden bu kadar öfkelisin bana?" Dedim, "İyi bir hayat yaşayın diye kendimi paralıyorum, ölümle burun buruna yaşıyorum ama neden suçlu benmişim gibi davranıyorsun?"
Yüzünü bana döndü, ela gözlerindeki öfkeyi gördükçe içime birşeyler oturuyordu.
"Para kazanmak için katıldığın yarışların nasıl bir yer olduğunu biliyorum, Derin. Hatırlarsan, seni o gece uyuşturucu içmek üzereyken kurtardım. Eğer tekrardan, içki ve uyuşturucudan geçilmeyen o yere sırf para kazanmak için dönmek istiyorsan, bu senin seçimin. Suçlu olan sensin, Derin. Yıllarca seni o Bora denen çocuktan uzak tutmaya çalıştım ama çocukla yapışık yaşıyordun. Önce yarışları öğrendin, ardından içkiyi ve uyuşturucuyu. Bileğinde hâlâ bir çete üyesi olduğuna dair taşıdığın bir dövme varken, suçlu olan ben değilim; sensin."
Sözleri, kurduğu cümleler tenime bir bıçak gibi giriyor çıkmıyordu. Sadece bakmakla yetindim ama susmak istemiyordum, bugün annemle yüzleşmezsem bir daha asla yapamazdım.
"Suçlu benim öyle mi?" Diye sordum, "babamın öldüğü gün karışma geçip; okulu bırakacaksın, para lazım diyen sen değil miydin? Her seferinde para kazanmam için baskı yapan sendin. Evet Borayla yapışık yaşıyordum çünkü ben onunla birlikte büyüdüm anne. Benim babam öldüğünde yanımda Bora vardı, sen değil. Bora şuan pis işlere bulaşmış olabilir ama bunun suçlusu ne o ne ben. Evet yarışmayı, araba yada motor kullanmayı bana o öğretti çünkü sen bana hayatta kalmayı öğretmedin anne. Tek öğrettiğin şey para kazanmamdı, tek istediğin de. Bora benim hem abim hemde annemdi, bir çete üyesi olduğum yada yasa dışı yarışlara katıldığım için beni suçlayamazsın çünkü benim amacım senin istediğin gibi para kazanmaktı."
Elimdeki valizi sıkıca tutarken annemin gözlerindeki öfke yerini derin bir hayal kırıklığına bıraktı. Sanki her kelimemle onu biraz daha incitmiş, biraz daha uzaklaştırmıştım. Ama içimdeki kırgınlık ve yılların birikimi artık taşıyamayacağım kadar ağırdı.
"Senin için her şeyi yaptım," diye devam ettim, sesim titremeye başlasa da pes etmedim. "Ama sen beni hiçbir zaman gerçekten görmedin, anne. Hep babamı kaybetmenin acısıyla yaşadın, ama benim babamı kaybettiğim gerçeğini unuttun. Sadece seni mutlu etmek için her şeyi yaptım. Hatta kendimi bile kaybettim, ama yetmedi. Hiçbir zaman yetmedi."
Annem bir adım geri çekildi. Bir şey söylemek istediğini hissediyordum, ama kelimeler boğazında düğümlenmiş gibiydi. Nisa, sessizce köşede duruyor, bizi izliyordu. O küçük masum yüzüne baktığımda içimde bir şeyler kırıldı. Ona böyle bir hayatı reva görmüş olmak, onu bu çatışmanın ortasında bırakmış olmak canımı yakıyordu.
Hiç bir şey demedi, valizin üstündeki paraları yere bırakıp, son kez Nisa'ya sarılıp o evden çıktım. Ardımda kapattığım kapı belki de bana bir daha açılmayacaktı ama o kapıyı suratıma annem kapatmıştı, kader değil.
Yağmur şiddetini arttırken yavaş yavaş Bora'nın evine doğru yürüyordum, çünkü gidecek başka yerim yoktu.
Sırıl sıksam olmuştum, saçlarımdan düşen yağmur damlaları beni rahatsız ediyordu.
Yağmurun altında yavaş yavaş yürürken zamanın nasıl geçtiğinden haberim yoktu, adımlarım Bora'nın evinin önünde durduğunda derin bir nefes aldım.
Binaya girdiğimde kuru zemine üstümden düşen yağmur damlalarının sesi rahatsız ediciydi.
Bora'nın dairesinin önünde durup kapıyı çaldım, kapı uzun bir süre açılmayınca kapıyı daha sert şekilde yumrukladım.
Açılan kapıda gördüğüm surat kendimi boğmam için büyük bir nedendi çünkü sabah koltukta uyuyan kadın ağzı yüzü yamulmuş bir şekilde bana bakıyordu.
"Kimsiniz?" Diye sordu, içimden küfürle karışılık versemde dışımdan, "ben Derin siz?" Diye sordum.
"Bora'ya baktıysanız duşta" Derken ayakkabılarımı çıkartıp içeri geçtim, kadın arkamdan neden içeri girdiğimi bağırırken Bora'nın odasına daldım, valizi Bora'nın odasının köşesine bıraktım.
Kadın bana soru sormaya devam ederken Bora banyodan çıktı, altında ve elinde bir havlu vardı. Asker tıraşı saçlarını elindeki havluyla kuruluyordu. Kaşlarını hafifçe çattı, ne oluyor dermişcesine gözleri kadın ve benim aramda geziniyordu.
"Aşkım bu kadın kim?" Dedi kadın harfleri uzatarak, aklı sıra cilve yapıyordu ama bence sadece ağzını yamultuyordu.
"Sevgilim" dedi Bora, gözlerimi sonuna kadar açtım. Yok artıktı, gerçekten.
"Ne?" Dedi kadın, arkamı döndüm, Kadını suratındaki afallamış ifadeye bakarken Bora umursamaz şekilde bize bakıyordu.
"Hani sevgilin bendim?"
"Değilmişsin demek ki. Eşyaların ve paran salonda, hızlı olursan sevinirim"
Kadın hızla arkasını dönüp salonda eşyalarını topladı, o eşyalarını toplarken sadece izledim. Kadın herşeyi toplayıp kapıyı çarpıp çıktı, tekrar Bora'ya döndüğümde üstünü giyinmiş yatağında uzanıyordu.
"Bu hal ne?" Dedi.
"Denize girdim." Diye alaylı bir tanıt verdim, kaşlarını çatıp bana bakarken gözlerimi devirdim. "Amına kodumun salağı dışarıda yağmur yağıyor"
Bora alaycı bir şekilde güldü. "Bunu anlamak için Einstein olmaya gerek yok." dedi, yatağında doğrulurken bana bir havlu uzattı. "Üstündekileri değiştir, hasta olacaksın."
Havluyu elinden kaptım, Valizime yöneldim. İçini açıp aceleyle kıyafet ararken Bora’nın yatağında uzandığını ve umursamaz bir tavırla beni izlediğini fark ettim.
“Dönmeyecek misin?” dedim sert bir sesle, gözlerimi Bora’ya dikerek.
“Ne fark eder ki? Gördüğüm bir şey yok zaten,” diye cevap verdi, o alaycı gülümsemesiyle.
Dişlerimi sıktım, ama tartışmanın bir anlamı yoktu. “Pislik,” diye mırıldandım ve valizden aldığım kıyafetleri koluma asarak banyoya yöneldim. Kapıyı arkamdan kapatıp içeri girdim. Aynadaki halime bir an göz gezdirdim. Islanmış saçlarım yüzüme, kıyafetlerim üstüme yapışmış, Gözlerim yorgun ve kızarmıştı; dün olanları ve bu sabahı yüzümde taşıyordum.
Derin bir nefes aldım ve üzerimi değiştirmeye başladım. "Ne hale geldim," diye içimden geçirdim. Ama şimdi hissetmenin, üzülmenin sırası değildi. Hazırlanıp bir sonraki adımı düşünmek zorundaydım.
Banyodan çıktığımda, yatağında telefonu ile uğraşıyordu. Benim çıktığımı görünce yüzü bana döndü. Yüzünde söylemek istediği birşey varmış gibiydi, kaşlarımı çattığım sırada;
"Niye buradasın, Derin?" diye sordu sonunda.
"Sana mı hesap vereceğim?" dedim sertçe.
"Hayır," dedi omuz silkerek. "Ama sabah buradan çıktığında geri döneceğini hiç düşünmemiştim."
"Düşündüğün şeyler umurumda değil, Bora." dedim. "Şu an için başka bir seçeneğim yok, o kadar."
Bora ayağa kalktı, üzerindeki tişörtün kumaşı omuzlarına yapışmış, hala biraz nemliydi. Yüzündeki ifadenin ciddileştiğini fark ettim. "Derin, seni her zaman buraya alırım, bunu biliyorsun. Ama kendini bu hale sokmaktan ne zaman vazgeçeceksin? Annene sinirlenmek, hayata küsüp sokaklarda dolaşmak seni nereye götürüyor sanıyorsun?"
Sözleri, içimdeki öfkeyi tekrar harladı. "Sen bana ahlak dersi mi veriyorsun şimdi?" dedim alaycı bir şekilde. "Kendi hayatına bak, Bora. Seninki benimkinden daha mı düzgün?"
Bora bir an sustu, sonra gülmeye başladı. Ama bu, alaycı ve boş bir kahkahaydı. "Dokundu, değil mi?" dedi, gözlerini kısarak. "Haklısın, benim hayatım da bok gibi. Ama bu, senin kendi hayatını mahvetmen gerektiği anlamına gelmiyor."
"Dönmemi isteyen sendin?" Dedim sorgulayıcı bir tavırla
"Dönmeni istedim Derin, hayatını mahvetmeni değil"
Cevap vermek istemedim. Onunla tartışmanın bir faydası olmayacağını biliyordum. Bunun yerine, valizimi alıp odanın köşesine koydum ve derin bir nefes alarak duvara yaslandım.
Bora, hâlâ beni izliyordu. "Ne yapmayı planlıyorsun?" diye sordu.
"Bilmiyorum," dedim dürüstçe. "Belki bir süre burada kalırım, sonra... belki başka bir yere giderim."
"Başka bir yere mi?" dedi Bora kaşlarını kaldırarak. "Bu, kaçmak demek, Derin. Hayatından sürekli kaçamazsın."
"Kaçmak değil," diye itiraz ettim. "Sadece... yeni bir başlangıç yapmaya çalışıyorum."
Bora başını iki yana salladı. "Yeni başlangıçlar, eski yaralarını kapatmaz. O yaraları önce temizlemen lazım."
Sözleri içime işledi. Ona bir şey diyemedim. Sadece gözlerimi kaçırıp sessizce odada dolanmaya başladım. Bora ise yatağa geri uzandı ve gözlerini kapattı.
"Umarım ne yaptığını biliyorsundur," dedi sessizce. "Ama burada olduğun sürece başına daha fazla bela açma. Bu evde zaten yeterince karmaşa var."
"Merak etme," dedim soğuk bir sesle. "Başına iş açmam."
Ama içten içe, gerçekten buna söz verebilir miydim, bilmiyordum.
"kızmak bir yere kadar, ama sen kendi kendini yok ediyorsun. Böyle nereye kadar gidebileceksin?" dedi, sesi beklediğimden daha yumuşaktı.
Bora'nın bu tavrı, alaycı ve umursamaz tavrının ötesine geçerek beni şaşırtmıştı. Ancak bu, onun haklı olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Gözlerimi kaçırarak yatağın yanındaki valizime uzandım, bir şeylerle oyalanır gibi yaptım.
"Senin öğütlerine ihtiyacım yok," dedim sonunda. "Kendi hayatımı mahvettiğimi biliyorum, ama bu benim seçimim. Senin gibi değilim, Bora. Her şeyi şakaya vurarak hayatı geçiştiremiyorum. Yada herşeyi boş verip hayatın keyfini çıkartamıyorum"
Bora derin bir nefes aldı ve yatağın kenarına oturdu. "Ben de keyfini çıkaramıyorum, Derin. Ben de bazı şeylerden kaçmaya çalışıyorum, ama sen bunu görmek istemiyorsun."
Bu sözler, tam anlamıyla içimde bir yerleri tetiklemişti. Gözlerimi ona diktim, sanki onu ilk kez gerçekten görüyor gibiydim. Bora'nın yüzündeki yorgunluk, onun da benim gibi kırık olduğunu gösteriyordu, ama bunu kabullenmek istemiyordum.
Ağzımdan çıkan sözlerin ne kadar kırıcı olduğunu o an fark ettim. Bora, hayatın keyfini çıkarmıyordu; sadece hayatta kalmaya çalışıyordu. O umursamaz ve alaycı tavırlarının ardında ne kadar büyük bir mücadele olduğunu ilk kez anlıyordum.
"Özür dilerim," dedim. Sesim öyle cılızdı ki, duyulup duyulmadığını bile anlayamadım. Karşımda, yüzünde kırılmış bir ifadeyle bana bakan Bora vardı. O ifadeyi gördüğümde kalbimde bir şeyler koptu. Çünkü onun neler yaşadığını biliyordum. Annesi ve babası... Çok iyi tanıdığım insanlar... Bir sabah ansızın evi terk etmişti. Ve Bora, henüz on üç yaşında, hayatın ne olduğunu bilen ama hayatta kalmayı bilmeyen o yaşta.
Bora yavaşça ayağa kalktı, odanın kapısına doğru yürürken bende ayağa kalktım, "Bora" dedim. Dönmedi, kaçıyordu.
Kapıdan çıkarken kolundan tutup kendime çevirdim, gözlerinde akmayı bekleyen yaşları görünce kendime bir kez daha kızdım, insanları kırıyordum, ama daha sonra bunun pişmanlığı ile günlerce uğraşıyordum.
"Özür dilerim, ne dediğini farkında değildim, özür dilerim"
Bora'nın gözünden akan yaşı gördüğümde yerin dibine girmek istedim, insanların yarasına tuz basmakta çok iyiydim. Ve bunu hep yapıyordum.
Titrek bir nefes verdiğimde Bora'nın ağzından "Sorun değil," cümlesi çıktığında param parçaydım.
"Sorun" dedim, "sorun, bencillik edip duruyorum ve bana dur demiyorsun. Bana hayatta kalmayı öğreten sensin Bora. Babam öldüğünde yanımda olan sendin, yada annem beni kapı önüne bıraktığında yanımda olan sensin. Ama bencillik edip duruyorum, seni tersliyor yarana tuz basıyorum ve bana sorun değil diyorsun. Sorun Bora, büyük bir sorun"
Hiçbir şey demedi. Sadece yüzünde buruk bir gülümseme belirdi, ama o gülümsemenin ardında neler sakladığını anlamak zor değildi.
İçimde büyük bir huzursuzluk vardı; bu anı düzeltmek istiyordum, ama nasıl yapacağımı bilmiyordum. Bora’nın gözlerine baktım, bir şey söylemek ister gibi... Ama o, bakışlarını benden kaçırdı. Sözcükler boğazıma düğümlenmişti, belli etmemeye çalışarak odadan çıktım.
Oturma odasına girdiğimde bir an duraksadım. Gözlerim etrafta dolaştıkça yüzümü buruşturmadan edemedim. Küçük bir ıslık çalarak bu hali ifade ettim. Oda tam anlamıyla berbattı; yerde içki şişeleri, boş bardaklar, paketli yiyeceklerin ambalajları, kadın kıyafetleri... ve daha fazlası.
"Burda nasıl yaşıyorsun?" Diye sordum, hiç birşey demeden mutfağa yöneldi ve bir çöp poşeti getirdi. "Nerden başlıyoruz?" Diye sorduğunda gülümsedim, dediklerimi unutmamıştı ve belki de bana öfkeliydi ama yine de umursamaz görünüyordu, çünkü bu onun korunma mekanizmasıydı.
Odadaki bütün çöpleri poşete doldurduktan sonra dağılan yerleri topladım, yerde bulunan sütyen ve tangayı da çöpe yolladıktan sonra mutfağa yöneldim. Mutfak da tam tahmin ettiğim gibi berbat haldeydi.
"Burayı yaksak anca fayda eder" dediğimde Bora'nın gülüşünü duydum. Arkamda kollarını göğsünde bağlamış bana bakıyordu.
Başımla mutfağı işaret ettim, önce birlikte bütün çöpleri -mutfakta çöpten başka birşey olmadığı için herşeyi- poşete doldurup aşağıdaki büyük çöpe yollayarak imha ettik. Ardından tezgahı ve ocağı temizlemeye girdik, Bora tezgahı ben ocağı temizlerken ikimizde bu durumdan hiç hoşnut değildik.
Bora'nın gözleri biraz daha yumuşamıştı, ama hâlâ o kırgın ifade vardı. Gözlerindeki yorgunlukla mücadelesi, hepimizin bir şekilde taşıdığı, kimsenin tam olarak anlayamadığı bir yük gibiydi. İçimde bir şeyler daha fazlasını söylemek, bu kırgın anı kırmak istiyordu ama ne söyleyeceğimi bilemedim. Sessizlik, ikimizin de düşündüğü şeylerin ağırlığını taşıyordu.
Bir süre sonra, mutfağın her köşesi temizlenmişti. Her şey düzgün görünüyordu, ama o an fark ettiğim tek şey, mutfaktan çok daha fazlasının kirli olduğuydu: Bora'nın içindeki boşluk.
İçimden bir ses, bir şeylerin değişmesi gerektiğini söylüyordu. Bora'yla aramızda yaşadıklarımız, bazen birbirimizi kırarak, bazen de birbirimize yaklaşarak geçiyordu. Ama bir yerlerde birbirimize bağlanıyorduk, tıpkı 1 saat önce olduğu gibi. Kimse dışarıdan bakınca tam olarak ne hissettiğimizi anlayamazdı, ama biz ikimiz, aynı kırık duvarlar içinde var oluyorduk.
"Her şey yolunda mı?" diye sordum, bir yandan süngülü bir şekilde ona bakıyordum.
Bora, uzun bir sessizliğin ardından başını hafifçe salladı. "Her şey yolunda," dedi, ama sesi bile yeterince gerçekçi değildi. "Senin suçun değildi Derin" Dediğinde ne demek istediğini anlamadım.
"Ne?" Diye karşılık verdim
"Senin suçun değildi" dedi yine, ona anlamaz gözlerle bakarken açık mavi irisleri benimkini buldu. "Bu kadar sivri olmak senin suçun değil Derin. Ben çoğu şeyi ciddiye almayarak kendimi koruyorum, sense karşındakini kırarak, dikenlerini batırarak. Bu senin suçun değil"
Ne demek istediğini anladığımda kendimi suçlu hissettim. Boraya ne kadar kızsam, bağırsam, kırsam da yine beni temizlemek için bir şey buluyordu.
"Teşekkür ederim" dedim fısıltıyla. "Her koşulda yanımda olup ne yaparsam yapayım affettiğin için"
Bölüm etkileşimi
