1. bölüm · Zani Hükmü
1.Bölüm
"Belki de en zor sevda, her gün görüp de sarılamadığın değil; her gün yanında olup da kalbindeki yeri anlatamadığındır. Ben seni iki yıl sevdim, sen ise bana sadece bir abi gibi baktın. Kader bazen en güzel duyguları, en sessiz yaralara dönüştürür."
Zani ve Alaca konaklarının arasındaki o görünmez ama sarsılmaz bağın üzerine, iki ailenin de kaderini karanlığa boğacak bir sis yayılmaktaydı. Mehran Zani, iki yılı aşkın bir süredir yüreğinde taşıdığı, kimselere tek bir kelime dahi itiraf edemediği o deli sevdanın ateşiyle kavruluyordu. Gözü dünya gözüyle başka hiçbir kadını görmüyor, aklı fikri sadece Alaca aşiretinin hırçın, ele avuca sığmaz ve dik başlı kızı Helin'de kalıyordu.
Helin, Alaca konağının tek kız çocuğuydu; abileri Aram ve Rizgar ile konağın delikanlı onunla üçüz olan Şiyar, Rojhatın göz bebeği, üzerine titredikleri can parçalarıydı. Mehran ise bu erkeklerin her biriyle çocukluktan beri süregelen kadim bir dostluğa sahipti. Sırf Helin'i birkaç saniye daha fazla görebilmek, onun o itiraz eden sesini duymak ve dik başlı hallerine şahit olabilmek için abisi Aram'ın peşinden bir gölge gibi ayrılmazdı.
Her fırsatta bir bahane bulur, Alaca konağının avlusunda biterdi. Helini gördüğü an içindeki yangını perdelemek için ona takılır, hafif taşlamalı laflar atardı:
"Yine ne bu hiddet Kız Bu kaşlarını böyle çatmaya devam edersen, Midyat'ın ayazı bile senin rüzgarının yanında sıcak kalır. Biraz tebessüm et de konak güneş görsün."
Helin ise Mehran'ın içindeki bu devasa yangından tamamen habersizdi. Onu çocukluğundan beri bir abi, sığınılacak güvenli bir dost gibi gördüğü için bu sataşmalara samimi bir öfkeyle karşılık verir, kaşlarını çatarak lafını hiç esirgemeden anında geri yapıştırırdı:
"Sen kendi işine bak Mehran Abi! Benim kaşımın çatıklığı seni germesin, git kendi konağının hatunlarına laf yetiştir! Bizim güneşe de senin laflarına da ihtiyacımız yok."
Mehran ise onun bu öfkeli hallerine büsbütün hayran kalır, Helin kızdıkça içindeki sevda zinciri daha da sıkılaşırdı. O hırçınlık, Mehran için yeryüzündeki tüm uysallıklardan daha kıymetliydi.
Yine böyle bir günün akşamında, sırf Helin'in kokusunu soluduğu Alaca konağında Aram'la saatlerce vakit geçirdikten sonra, Mehran kendi konağına dönmek üzere yola koyulmuştu. İçindeki özlemle karışık esrimeyle konağın kapısından içeri girip odasına doğru yönelecekken, karanlık avlunun kuytu köşesinden, taş duvarlara çarparak yankılanan bir hıçkırık sesi yükseldi.
Mehran arkasına döndüğünde, kız kardeşi Avjin'in gözyaşları içinde ona doğru koştuğunu gördü. Avjin'in gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş, bedeni korkudan zangır zangır titriyordu.
"Ne oldu Avjin iyimisin "
Genç kız, abisinin kollarına tutunarak hıçkırdı:
"Abi... Yalvarırım bana yardım et. Başka çarem kalmadı, eğer sen elimi tutmazsan bu gece benim sonum olur."
Mehran kardeşinin bu perişan halini görünce endişeyle kaşlarını çattı, kollarından tutup onu sarstı:
"Ne oldu Avjin? Bu ne haldir, kim ne yaptı sana? Doğru düzgün anlat!"
Avjin, hıçkırıkları arasından o büyük ve tehlikeli sırrı döküverdi:
"Ben... Ben Rizgar'a aşığım abi. Rizgar Alaca'ya... Uzun zamandır birbirimizi severiz. Ama töreler, aşiretler izin vermez, bizi birbirimize yar etmezler diye korktuk. Bu gece yarısı kaçacağız biz. Rizgar sokağın köşesinde beni bekliyor. Yalvarırım bana yardım et, konağın arka kapısından çıkmama yardım et. Yoksa bizi yaşatmazlar!"
Mehran işittiği isimle adeta yer sarsılmış gibi irkildi. Rizgar, dostu Alaca aşiretinin oğluydu; Helinin abisiydi. Bir aşiretten kız kaçırmak, iki aile arasında geri dönülmez bir kan davasının, amansız bir savaşın başlaması demekti. İlk anda içini büyük bir öfke kapladı; kardeşini buracıkta azarlamak, eve kilitlemek geçti içinden.
Tam dudaklarından sert bir reddediş dökülecekken, zihninin karanlık dehlizlerinde bir şimşek çaktı. Öfkesi aniden duruldu, yerini sinsi, devasa ve karanlık bir plana bıraktı. Eğer Avjin, Alaca aşiretine kaçarsa, aşiretlerin yaşlıları ve töre divanı hemen toplanacaktı. Kan dökülmesini engellemenin, bu namus lekesini temizlemenin bölgedeki tek bir yolu vardı: Berdel. Yani kız alıp, kız vermek.
Avjin giderse, Zani aşireti de Alaca'lardan bir kız isteyecekti. O kız da şüphesiz Mehran'ın iki yıldır yandığı Alacaların tek kızı ayriyeten sevdiği kadın Helin olacaktı. İki yıldır uzaktan uzağa izlediği, abisi gibi gördüğü için kendisine yaklaşmayan o hırçın kız, töre gereği onun helali, karısı olacaktı. Bu fikir Mehran'ın gözlerini kararttı.
Sevdiğine kavuşma ihtimali, kardeşine ve Rizgar'a duyduğu öfkeyi bir anda sildi süpürdü. Yüzündeki sert ifadeyi yumuşatarak Avjin'in gözyaşlarını sildi:
"Tamam," dedi fısıltıyla. "Ağlama artık. Sana yardım edeceğim. Git sessizce eşyalarını topla."
Avjin bunu abisinden duymasını beklemiyordu kızacak ve odaya kilitleyecek zannetmişti haberi duyar duymaz önce ayağa kalkıp abisine sarıldı daha sonra tebessüm ederek eşyalarını toplamak için odasına gitti.
Gece yarısı geldiğinde, konaktaki herkes, kapıdaki korumalar dahil derin bir uykuya daldığında Mehran haince ama kusursuz planını devreye soktu. Avjin'in elinden tutarak onu kimselere göstermeden, adeta bir hayalet gibi konağın arka kapısından çıkardı. Sokağın köşesinde, karanlığın içinde arabasının farlarını söndürmüş bekleyen Rizgar Alaca'yı gördü.
Rizgar, Avjin'i görür görmez arabadan inip genç kızı koruyucu bir tavırla kollarına aldı. Mehran, Rizgar'ın yanına giderek gözlerinin içine dik dik baktı:
"Kardeşim önce Allah'a, sonra sana emanettir Rizgar. Ona gözün gibi bakacaksın.Eğer ona bir zarar gelirse seni yaşatmam bunu bilesin"
Rizgar minnetle başını sallarken, Mehran'ın içindeki ses bambaşka bir şey fısıldıyordu: Sen benim kardeşimi aldın, ben de senin kardeşin Helini alacağım.
Avjin ve Rizgar Arabaya binip gecenin karanlığında gözden kaybolurken, Mehran adımlarını büyüterek konağa geri döndü. İçinde ne bir pişmanlık ne de bir korku vardı; sadece Helin'e kavuşacak olmanın verdiği o deli esrime vardı. Odasına girip kapıyı kilitledi ve kendini yatağına bıraktı. Tavanı izlerken Helinin yüzü, o hırçın gülüşü gözlerinin önüne geldi.
Elini yavaşça komodinin gizli bölmesine uzattı. Oradan, Helin'in küçüklüğünden kalma, yıllardır canı gibi sakladığı tek siyah-beyaz fotoğrafı çıkardı. Parmak uçlarıyla fotoğrafın kenarlarını, Helin'in yüzünü okşadı. O gece sabaha kadar gözünü bile kırpmadı Mehran; kafasında sadece Helin'le kuracağı yuvanın, onunla geçireceği evlilik hayatının hayalleri döndü durdu.
Ertesi sabah güneş, Zani konağının taş duvarlarını yavaş yavaş aydınlatırken, evde kopacak olan fırtınanın ayak sesleri duyuluyordu. Mehran'ın erkek kardeşi Ayhan, her sabah olduğu gibi kız kardeşini kahvaltıya uyandırmak amacıyla Avjin'in odasının önüne geldi. Kapıyı birkaç kez sertçe tıkladı:
"Avjin çiçeğim Hadi uyan artık, herkes sofraya oturacak."
İçeriden hiçbir cevap gelmeyince Ayhan kapının kulbunu indirip içeri daldı. Gördüğü manzara karşısında adeta kanı dondu. Yatak hiç bozulmamıştı; odada hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Ayhan panik içinde avluya doğru fırladı ve merdivenlerin başından gürledi:
"Esma! Esma çabuk buraya gel!"
Konağın emektarı Esma telaşla merdivenleri çıkarken, Ayhan öfkeyle Avjin'in nerede olduğunu sordu ancak kimsenin bilgisi yoktu. Ayhan abisi Mehran'ın odasına gidecekken karısı Rozerinle göz göze geldiler hemen karısının yanına gidip avjinin mutfakta olup olmadığını sordu fakat karısı rozerin"sabahtan beri görmedim odasından çıkmadı ki" dediği an koşup abisinin kapısını sertçe açarak içeri daldı. Mehran, yatakta yeni doğrulmuş, sanki dünyadan habersizmiş gibi gözlerini ovuşturuyordu. Yüzüne tam bir şok maskesi taktı. Ayhan nefes nefese haykırdı:
"Abi! Kalk abi, Avjin yok! Yatağına dokunulmamış bile, yer yarıldı da içine girdi sanki kız!"
Mehran yataktan yavaşça kalkarken içindeki o muazzam tatmin duygusunu gizlemeyi başardı ve kükredi:
"Ne demek yok lan? Koskoca Zani aşiretinin kızı, tek başına nereye gider bu saatte? Doğru düzgün aradınız mı her yeri?"
Tam o sırada, konağın ağır demir kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeri giren, yaşlılarından Hazer Bey'di. Yüzü kireç gibi beyazlamıştı:
"Mehran Ağa! Ayhan! Haber geldi... Alaca'ların konağından haber saldılar.Rizgar Alaca mektup yazmış Bizim Avjin... Alaca'ların oğlu Rizgar'la kaçmış. Gece yarısı Alaca konağının kapısından girmişler. Hüküm istenir, namus istenir derler!"
Ayhan işittiği sözlerle adeta deliye döndü, belindeki silaha elini attı:
"Gidip o konağı başlarına yıkmazsam bana da Ayhan demesinler! Arabaları hazırlayın!"
"Dur!" diye gürledi Mehran. Sesi o kadar güçlü çıkmıştı ki avludaki tüm hareketlilik bıçak gibi kesildi. Ayhan'ın omzuna elini koyup sıktı:
"Kanla kalkan, kanla oturur Ayhan. Alaca'lar sıradan bir aşiret değil. Babamız hastadır, aşiretin yükü benim omuzlarımdadır. Silahları indirin. Töre ne derse, divan neyi hükmederse o olacak. Alaca'ların büyüklerine haber salın, töre divanı kurulsun."
Birkaç saat sonra, bölgenin en nüfuzlu aşiret liderleri ve yaşlıları, iki ailenin de sınırında bulunan tarafsız bir bağ evinin geniş salonunda toplandı. Salonun bir tarafında Mehran ve Ayhan, diğer tarafında ise Alaca aşiretini temsilen Aram, babası ve üçüzlerin erkekleri Şiyar, rojhat
oturuyordu. Üçüzlerin gözlerinden adeta alev fışkırıyordu; Rizgar'ın yaptığı bu hata yüzünden başları öne eğilmişti ama içlerindeki asıl korku, tek kız kardeşleri Heline bu işin ucunun dokunmasıydı.
Aşiretin en yaşlısı olan Ömer Ağa, elindeki asayı yere vurarak sessizliği sağladı:
"Zani ve Alaca aşiretleri... Yıllardır dosttur. Ama kural bellidir, töre nettir. Oğlunuz Rizgar, Zani'lerin kızı Avjin'i kaçırmıştır. Zani aşireti can hakkı isterse, kan dökülür. Kan dökmek istemezseniz, bedel ödenir. Hüküm bellidir: Berdel."
Salonda buz gibi bir hava esti. Aram, şok içinde başını kaldırdı:
"Ömer Ağa! Berdel demek, bizim evimizdeki tek kızı, Helim'i vermek demektir. Helin daha çok gençtir, böyle bir şeye rızası..."
"Rıza aranmaz Aram Ağa!" diye araya girdi ömer ağa sert bir sesle.
"Ömer ağa haklı Aram töre ne dediyse o dur"
Ömer Ağa'nın bastonunu yere vurmasıyla tescillenen o buz gibi karar, bağ evinin geniş salonunda yankılanırken, zaman adeta durdu. Yaşlı babanın çaresizlikle başını öne eğip, "avjin Alacaların Helin de Zani'lerin gelini olacak." dediği an, Alaca erkeklerinin damarlarındaki kan birer lav nehrine dönüştü. O salonda artık ne töre kalmıştı, ne sükunet; geriye sadece ihanete uğramış bir kardeşlik ve canlarından çok sevdikleri tek kız kardeşlerinin kurban edilişinin acısı kalmıştı.
Mehran, oturduğu sedirde sarsılmaz bir kaya gibi duruyor, yüzündeki o katı ağalık maskesinin ardında Helin'e kavuşacak olmanın vahşi tatminini gizliyordu. Tam bakışlarını kaçırıp derin bir nefes alacaktı ki, salonun ortasında adeta bir bomba patladı.
"Ulan Mehran! Namussuz Mehran!"
İlk feryat Aram'dan yükseldi. Yıllardır ekmeğini bölüştüğü, sırtını gözü kapalı yasladığı dostunun yüzündeki o kararlı, tavizsiz ifadeyi görmek Aram'ın zihnindeki tüm bağları kopardı. Aram, oturduğu yerden fırladığı gibi masanın üzerinden atladı. Gözü hiçbir şeyi görmüyordu. İki adımla Mehran'ın tepesine dikildi ve sağ yumruğunu Mehran'ın çenesine indirdi. Mehran, darbenin şiddetiyle arkasındaki ahşap duvara çarparken, salondaki Zani korumaları ellerini bellerindeki silahlara attı.
"Durun!" diye kükredi Mehran, ağzına dolan kanı umursamadan adımlarına engel olmak için elini kaldırdı. "Kimse karışmayacak!"
Ancak Alaca'nın deli kanlı üçüzleri çoktan namlularından çıkmış birer kurşun gibi salona dalmıştı. Şiyar, bir leopar gibi öne atılarak Mehran'ın yakasına yapıştı. Mehran'ı duvara sertçe çarparken öfkeden gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi:
"Sen ne biçim dostsun lan?! Ne biçim adamsın?!" diye haykırdı Şiyar, Mehran'ın yüzünü tükürükleriyle ıslatarak. "Biz seni kardeş bildik be! Evimizin içine soktuk, anamızı, bacımızı sana emanet bildik! Meğer sen koynumuzda beslediğimiz bir yılanmışsın!" Şiyar, cümlesini bitirir bitirmez sol yumruğunu Mehran'ın patlayan dudağına geçirdi. Mehran'ın başı yana düşerken, aldığı darbenin acısıyla dişlerini sıktı ama elini bile kaldırmadı.
O sırada üçüzlerin bir diğeri, öfkeden deliye dönmüş olan Rojhat araya girdi. Şiyar'ı kenara iterek Mehran'ın boğazına yapıştı. Parmaklarını Mehran'ın gırtlağına dolarken onu nefessiz bırakmak ister gibi sıkıyordu:
"Gözünü benim bacıma mı diktin şerefsiz?!" diye gürledi Rojhat. Sesi bağ evinin tavanını sarsıyordu. "Her gün konağa gelip gidişlerin, Aram'ın peşinde gölge oluşun bunun için miydi? Sırf Helin 'i görebilmek, ona dil uzatabilmek için mi dost dedin bize?! Biz seni adam sanmıştık, Mehran Zani! Sen meğer bir berdel hükmünün arkasına saklanıp kardeşimizin hayatını çalacak kadar alçalmışsın!"
Rojhat, Mehran'ın göğsüne dizini sertçe geçirirken, Mehran acıyla inledi ancak gözlerini bir an bile Alaca erkeklerinden kaçırmadı. Aldığı her yumruk, yüzüne inen her darbe canını yakıyordu evet, ama içindeki o sinsi ses "Vurun," diyordu, "Vurun ki günahım temizlensin, vurun ki Helin benim olsun."
Aram, kardeşlerinin arasından tekrar öne fırladı. Mehran'ın kanlar içinde kalmış, sırılsıklam gömleğinin yakasını iki eliyle kavrayıp onu sarstı:
"Söyle ulan!" diye bağırdı Aram, gözlerinden yaşlar boşanırken. Dostunun hıyaneti, kardeşinin kaçmasından daha ağır oturmuştu göğsüne. "Hiç mi utanmadın? Hiç mi için sızlamadı bu hükmü söylerken? 'Helin bu konağa gelecek' demek ne demek?! Bizim bir tane kız kardeşimiz var, bir tane! Onu senin o karanlık dünyana kurban etmeyeceğiz! Eğer o kız senin konağına gelin gelirse, bu topraklar sana da bana da mezar olur Mehran!"
Mehran, ağzının kenarından sızan kanı yutkundu. Gözlerindeki mermer gibi soğuk ve kararlı ifadeyi bozmadan, karşısında nefes nefese kalan, hayal kırıklığıyla yanan dosta baktı. İçinden, "Ben senin bacına iki yıldır tapıyorum Aram, o benim nefesim" demek geçti. Ama yüzündeki katı ağa maskesini milim oynatmadı.
"Hüküm verildi Aram Ağa," dedi Mehran, sesi çatallı ama buz gibi net çıktı. "Kardeşin kardeşimi kaçırırken Alaca'nın namusunu düşünecekti. Şimdi töre ne derse o olacak. Helin benim helalim olacak, siz de bunu kabul edeceksiniz."
"Seni yaşatmayız!" diye kükredi Şiyar, arkadan Mehran'ın sırtına sert bir tekme savurarak onu yere yıkarken.
Salondaki yaşlılar ve Ömer Ağa bastonlarını vurarak, "Yeter! Töre divanında kan dökülmez! Ayrılın!" diye bağırsa da, Alaca erkeklerinin yüreğindeki yangını söndürmeye hiçbir kural yetmiyordu.
Mehran yerde, tozlu ahşap parkenin üzerinde bir süre hareketsiz kaldı. Ağzından sızan koyu kızıl kan, kırık beyaz gömleğinin yakasını büsbütün boyamıştı. Şiyar'ın son tekmesi kaburgalarında keskin bir acı bırakmıştı ama o, acıyı hisseden bedenini değil, sadece menzile kilitlenmiş zihnini dinliyordu. Yaşlıların baston sesleri ve Ömer Ağa'nın "Aşiret töresini ayaklar altına almayın!" feryatları arasında, Mehran dirseklerinin üzerinde doğruldu.
Rojhat, öfkeden soluyarak hala Mehran'ın tepesinde dikiliyor, namlusuna mermi sürülmüş bir silah gibi titriyordu. "Kalk ayağa!" diye kükredi Rojhat. "Kalk da yüzümüze bak namussuz! Töre arkasına saklanıp ağalık taslamak kolaydır! Biz seni kardeş bildik, sırtımızı döndük lan sana!"
Mehran yavaşça, her bir kemiğinin sızısını içine gömerek ayağa kalktı. Üzerindeki tozu silkelemedi bile. Bakışlarını önce Şiyar'a, sonra öfkeden gözü dönmüş olan Rojhat'a ve en son, kalbi ikiye bölünmüş gibi duran dostu Aram'a dikti. Gözlerinde ne bir pişmanlık kırıntısı vardı ne de bir af dileyiş. Sadece sarsılmaz, katı ve karanlık bir irade parıldıyordu.
"Sözünüz bittiyse," dedi Mehran, sesi salondaki tüm bağırışları bıçak gibi keserek. Sesi derinden, çatallı ama bir o kadar da otoriter çıkmıştı. "Hüküm infaz edilecek. Alaca'nın erkekleri vurdu, Zani'nin ağası sustu. Kardeşlik hakkınızı aldınız. Şimdi törenin hakkını verme vaktidir."
Aram, Mehran'ın bu buz gibi soğukkanlılığı karşısında dehşete düşmüştü. Karşısındaki adamı tanıyamıyordu. "Sen delirmissin Mehran," diye fısıldadı Aram, sesi ilk kez bu kadar çaresiz çıkıyordu. "Sen o konağı bizim başımıza değil, kendi üzerine yıkıyorsun. Helin seni asla affetmeyecek. O konakta sana karılık değil, ancak düşmanlık eder."
Mehran, Aram'ın bu sözlerine sadece bıyık altından, kanlı dudaklarıyla belli belirsiz bir tebessümle karşılık verdi. İçindeki deli nehir, "Affetmesin, hırçınlığıyla gelsin, öfkesiyle gelsin ama benim olsun," diye çağlıyordu.
"Bugün ikindi vakti," dedi Mehran, ceketini omuzlarına alırken. "Gelin arabaları Alaca konağının kapısında olacak. Hazırlığınızı yapın."
ALACA KONAĞI
Alaca konağının en üst katındaki o taş odada Helin, pencerenin pervazına tutunmuş, parmak uçları beyazlayana kadar ahşabı sıkıyordu. Avluda yankılanan her ayak sesi, koridordan geçen her gölge, içindeki o isimsiz daralmayı büyütüyordu. Rizgar abisinin Avjin'i kaçırdığını, bu topraklarda bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Ama adını koyamadığı, etrafında bir urgan gibi daralan o uğursuz çemberin kendi boynuna geçeceğini henüz bilmiyordu.
Kapı iki kez kısa, ürkek bir şekilde tıklandı. Helin arkasına dönmeye vakit bulamadan, kapının kulbu yavaşça indi ve içeriye yengesi Avzem girdi. Avzemin gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş, elindeki tülbenti sıkıştırmaktan parmak boğumları morarmıştı. Yüzündeki o solgun, kireç gibi beyaz ifadeyi gören Helinin dizleri aniden titredi.
"Yenge..." dedi helin, sesi kısıp giden bir nefes gibi çıktı. "Ne oldu? Divan bitti mi? Abimler niye dönmedi hala?"
Avzem odanın ortasında durdu, hıçkırığını gizlemek için elini ağzına götürdü ama başaramadı. Odaya çöken bu ağır feryat, gelecek olan felaketin habercisiydi. Helin, hırçın adımlarla öne atıldı, yengesinin kollarından tutup onu sarstı:
"Söylesene yenge! Ne gizliyorsunuz benden? Rizgar abime bir şey mi yaptılar? Öldürdüler mi yoksa?!"
"Keşke... Keşke can alsalardı da bu lekeyi sürmeselerdi Helin," diye hıçkırdı Avzem. Gözlerini genç kızın o kahverengi hırçın gözlerinden kaçırarak acı haberi fısıldadı: "Divandan berdel kararı çıktı, güzel kızım... Ömer Ağa asasını yere vurdu, babanın boynu büküldü. Rizgar'ın canına, Avjin'in namusuna karşılık... Seni istediler. Seni Zani'lerin büyük oğlu Mehran'a verdiler."
Berdel.
Kelime, odanın soğuk taş duvarlarına çarpıp Helin'in kulaklarında bin parçaya bölündü. Başının aniden döndüğünü hissetti. Sanki bastığı zemin ayaklarının altından kaymış, Midyat'ın bütün kanyonları üzerine yıkılmıştı. Gözleri karardı, düşmemek için yatağın kenarındaki demir korkuluğa tutundu. Kalbi göğüs kafesini yırtmak ister gibi vururken, baş dönmesinin yerini sinsi, yakıcı ve devasa bir öfke aldı.
"Mehran abi mi?.." diye haykırdı Helin.
Sesi o kadar yüksek ve hiddetli çıktı ki yengesi korkuyla bir adım geri kaçtı.
"Yalan! Vallahi yalan! Mehran abi yapmaz bunu! O benim abimdir be! Ben onu yıllardır öz abilerimin yanında bir abi, bir koruyucu bildim! İnsan hiç kardeş bildiği kıza bu gözle bakar mı? Nasıl kabul eder bu berdel hükmünü?!"
Helin öfkeden deliye dönmüş gibi odanın içinde dönmeye başladı. Gelinlik lafını duymak bile midesini bulandırıyordu. "Ben bir mal mıyım yenge? Satılık mıyım, takas edilecek bir eşya mıyım?! Abimin yaptığı deliliğin, o iki cahilin günahının bedeli niye benim hayatım oluyor? Gitmem! Ölürüm, kendimi bu konaktan aşağı atarım da o Mehran'ın konağına adımımı atmam!"
Avzem gözyaşları içinde Helin'e doğru bir adım attı, onun titreyen ellerini tutmaya çalıştı: "Helin, yapma kurban olayım sakinleş yengem Töre bu, aşiret hükmüdür. Karşı durursan abilerinin kanı dökülür. Mehran'ı hepimiz biliriz, merhametlidir, seni incitmez..."
"Bana merhametten bahsetme yenge!" diye kükredi Helin, ellerini hırsla çekerek. "Bunu kabul eden adamda merhamet mi aranır? Gözünü benim hayatıma dikmiş o namussuz! Ben ona her saniye laf attığımda, abimin dostudur diye hürmet ettim! Meğer o koynumuzda beslediğimiz yılanmış!"
Tam o sırada, konağın alt katından, avludan gelen büyük bir gürültü odanın pencerelerini titretti. Ağır demir kapı ardına kadar açılmış, içeriye Alaca'nın fırtınası girmişti. Aram, Şiyar ve Rojhat avluya adeta birer enkaz gibi ama içlerindeki öfkeyi soluyarak daldılar.
Helin, yengesini odada bırakarak hışımla kapıyı açtı ve tahta merdivenlerin başına fırladı. Aşağıya baktığında gördüğü manzara, içindeki o hırçın ateşi büsbütün körükledi. Abisi Aram'ın elleri kan içindeydi, gömleği darmadağın olmuştu. Üçüzlerin deli kanlıları Şiyar ve Rojhat'ın yüzlerindeki morluklar, patlayan dudakları ve soluk soluğa kalmış halleri bağ evindeki kavganın ne kadar büyük olduğunu gözler önüne seriyordu.
Helin, gelinlik etekleri yerine ev haliyle giydiği fistanını savurarak merdivenleri ikişer üçer indi. Avlunun ortasında, babasının diz çöküp başını ellerinin arasına aldığı o yere, abilerinin tam karşısına dikildi.
"Abi!" diye bağırdı Helin , doğrudan Aram'ın gözlerinin içine bakarak. "Ne oldu orada? Yengem yalan söylüyor değil mi? 'Berdel' diyorlar, 'Mehran seni istedi' diyorlar! Söyleyin ulan, susmayın! O şerefsiz yüzünüze karşı 'Helini alacağım' dedi mi?!"
Şiyar, kız kardeşinin bu perişan ve hırçın halini görünce elindeki taşı hırsla yere fırlattı. Avlunun taşlarını tekmeleyerek gürledi: "Dedi Helin! Dedi!Karşı durduk, 'Bizim tek kız kardeşimiz var' dedik, saldırdık yüzüne, kanını döktük ama yüzsüzce sırıttı yüzümüze! 'Hüküm verildi, Helim benim helalim olacak' dedi!"
Rojhat da Aram'ın yanından öne fırlayıp Helin'in sırılsıklam olmuş yanaklarını ellerinin arasına aldı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu: "Güzel gözlüm, can parçam... Seni o yılanın sarayına kurban ettiler. Töre arkasına saklandı, ağalığını kullandı. "
Helin, abilerinin bu çaresiz haykırışları arasında adeta eridiğini hissetti. Karşısında Midyat'ı titreten abileri duruyordu ama törenin ve Mehran'ın o sinsi planının karşısında elleri kolları bağlanmıştı.
Aram yavaşça başını kaldırdı, kız kardeşine baktı. O güçlü, sarsılmaz Alaca ağasının gözlerinde ilk kez bu kadar büyük bir yenilgi vardı. "Bugün ikindi vakti," dedi Aram, sesi bir cenaze ilanından farksızdı. "Gelin arabaları kapıya dayanacak Helin. Mehran... Mehran seni almaya geliyor."
