19. bölüm · Zani Hükmü

19.Bölüm

Vaveyla Kullanıcısı

Mehran, Aram'ın taşıdığı haberle birlikte yerinden fırladı. Gözlerindeki o sakin, ev halinden eser kalmamıştı; yerini bıçak gibi keskin, buz gibi bir öfke almıştı.

"Ne demek gelmediler?" dedi Mehran, sesindeki o donuk ton odanın sıcaklığını bir anda düşürdü. "Senin adamların bizzat trene bindirecekti o şerefsizi!"
Aram elini alnına götürüp sıkıntıyla ovuşturdu. "Şiyar ile Rojhat istasyona gittiklerinde ortalıkta yoktular, Mehran. Biletleri aldıkları halde perona hiç adım atmamışlar. Telefonları da kapalı, izlerini kaybettirdik."

Mehran masaya sert bir yumruk indirdi. "Nerede bu adam?"

Aram başını iki yana salladı. "Bilmiyorum. Deliklerinden çıkıp başka bir yerlerde saklanıyorlar ya da hâlâ bu şehirde bir yerlerde cüretkarlık yapıyorlar."

Zihni bir fırtına gibi dönen Mehran, anında kararlılığını verdi. "Alaca erkeklerini topla. Rojhat, Şiyar ve bizim bütün korumalar... Bölgeyi sarın. O piçi bu topraklardan canlı çıkarmayacağım."
Aram hemen başını sallayarak kapıya yöneldi. "Tamamdır, ben hemen hazırlıkları yapıyorum."

"Dur," dedi Mehran arkasından. "Önce şu acil birkaç evrak işi var, onları imzalamam gerekiyor. Şirketteki işi bitirir bitirmez hemen aranıza katoveğim, doğrudan konağa geçip Helin'e de bakacaktım ama önce bu leşi temizlemek şart."

Zani Konağı'nın kasvetli havası, o gece Helin'in odasında adeta elle tutulur bir ağırlığa dönüşmüştü. Telefonu kilitlendiğinde, genç kadının parmaklarındaki tüm derman çekilmişti. Rızgar'ın telefonda sarf ettiği o zehirli kelimeler, zihninin duvarlarında yankılanıp duruyordu.

"Özledin mi beni kardeşim..."

Bu hitaptaki o alaycı, hastalıklı sahiplenme hissi midesini bulandırıyordu. Rızgar, sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da hayatlarına çöreklenmiş bir kabustu.
"Senin o çok sevdiğin mesleğini, ellerini basıp yemin ettiğin o beyaz önlüğünü senden alacağım, bitireceğim seni ve Mehran'ı!"

O konuşmada Rızgar, Helin'e söz hakkı vermeden telefonu doğrudan kapatmıştı. Helin, o gece gözüne bir damla uyku girmeden pencerenin kenarında sabahı etmişti. İçindeki o kemirgen korku, gün ağardığında yerini buz gibi bir dikleşmeye bırakmıştı.
Sabahın erken saatlerinde kapı çalındığında, Mehran çoktan hazırlanmıştı. Konağın avlusuna indiklerinde, Mehran onu hastaneye bırakmak için direksiyonun başındaydı.

Yol boyunca ikisi de neredeyse hiç konuşmadı. Mehran'ın o keskin, çene kasları gergin yüz hatlarından içindeki öfkenin ve temkinin boyutu okunuyordu. Rızgar'ın dün gece istasyondan kaçıp izini kaybettirdiği haberi henüz Helin'e verilmemişti; Mehran, genç kadının zaten yaralı olan zihnini bir de bu riskle bulandırmak istememişti.

"Ben halledeceğim," demişti yola çıkmadan önce Aram'a telefonda kısık bir sesle. "Önce Helin'i güvenle hastaneye bırakacağım, sonra o iti deliğinden çıkarıp alacağım."

Porsche, Devlet Hastanesi'nin otoparkına yanaştığında Mehran arabayı durdurdu. Helin kapıyı açıp inmek üzereyken, Mehran uzanıp genç kadının bileğinden hafifçe tuttu. Helin başını çevirip baktığında, adamın gözlerindeki o derin, sarsılmaz desteği gördü.

"Girişte ya da içeride herhangi bir şey olursa..." diye başladı Mehran, sesi her zamankinden daha yumuşak ama bir o kadar kararlıydı. "...direkt beni arıyorsun. Adım atacağın yere kadar yanıtsız bırakmayacağım seni, tamam mı?"

Helin, içindeki o titrek korkunun Mehran'ın varlığıyla bir nebze olsun hafiflediğini hissetti. Hafifçe başını salladı. "Endişelenme Mehran. Ben doktorum, burası da emek verdiğim yer. Kimse bana hak etmediğim bir şeyi yapamaz."

Arabadan inip hastanenin büyük cam kapılarından içeri adım attığında, her zaman güven veren o steril klor kokusu bu kez burnuna bir tufan gibi ağır geldi. Koridorlarda yürürken hastane personeli ona saygıyla selam veriyor, hemşireler hafifçe başını sallıyordu. Her şey normal görünüyordu. "Belki de gerçekten boş bir tehditti," diye geçirdi içinden. "Korkutmaya çalışıyor sadece."

Ancak başhekimliğin koridoruna dönüp asistanın masasını geçtiklerinde, havadaki o rutubetli gerginliği fark etmemek imkansızdı. Başhekimin kapısının önünde duran iki yabancı adam, üzerlerindeki koyu renk takımları ve ellerindeki deri evrak çantalarıyla resmen bir teftiş havası estiriyordu. Daha önce de rutin denetimler veya il sağlık müdürlüğünden gelen yetkililer olmuştu; ancak bu kez durumun rengi çok başkaydı.

Helin derin bir nefes alıp kapıyı hafifçe tıkladı ve içeri girdi.

Başhekim, masasının arkasında ter içinde kalmış, ellerini birbirine kenetlemiş oturuyordu. Karşısındaki deri koltuklarda ise İl Sağlık Müdürlüğü'nden gelen iki müfettiş dikiliyordu. Helin'in içeri girdiğini gördüklerinde odadaki sessizlik bıçak gibi kesildi.

"Doktor Helin," dedi başhekim, yutkunarak ayağa kalkmaya yeltendi ama müfettişin sert bakışıyla tekrar yerine sindi. Sesindeki o mahcup ve ezik ton, Helin'in kalbine saplanan ilk hançer oldu. "Oturun lütfen."

Helin, ayaklarındaki bağın çözüldüğünü hissederek yavaşça masanın karşısındaki sandalyeye iliști. Kalbi göğüs kafesini dövüyordu. "Bir sorun mu var hocam? Göreve bugün başlıyorum, biliyorsunuz raporum bitti..."

Müfettişlerden kıdemli olanı, yüzünde kırk yıllık memur soğukkanlılığıyla öne doğru eğildi. Masanın üzerinde duran, kenarlarından resmi mühürlü evrakların taştığı kalın, lacivert dosyayı Helin'e doğru iterken sert bir ses tonuyla söze girdi:

"Öncelikle geçmiş olsun, Doktor Hanım. Ancak maalesef durum sandığınızdan çok daha büyük ve ciddi." Müfettiş, dosyanın kapağını araladı. "Hakkınızda bakanlığa ve doğrudan il müdürlüğüne ulaştırılan çok ağır ihbarlar var. İlaç usulsüzlüğü, reçete sahtekarlığı, hastane envanterindeki kontrollü maddelerin yetkisiz çıkışı ve görev yetkisini kötüye kullanma suçlamaları..."

Helin duydukları karşısında şoke olmuş bir halde ayağa fırladı. Sandalye arkaya doğru sertçe devrilirken ses tonu koridorda yankılanacak kadar yükseldi:

"Ne kanıtı?! Bunların hepsi koca bir yalan, iftira! Ben bu hastanenin doktorlarındanım, hayat kurtarmaktan başka ne yaptım ki bu suçlamalarla anılayım?! Kim uydurdu bunu?"

Müfettiş hiç istifini bozmadan, masanın üzerindeki dijital çıktıları ve imza sirkülerini gösterdi. "Sistemdeki log kayıtları, sizin şifrenizle sisteme girilip onaylanan reçeteler ve eczane çıkış fişleri tam aksini söylüyor, Doktor Hanım. Dijital imzanız bizzat bu usulsüzlüklerin altında yer alıyor. Hukuki süreç titizlikle yürütülüyor."

Müfettiş ayağa kalkıp resmi bir tonda kararı yüzüne okudu: "Hakkınızda yürütülen idari ve adli soruşturmanın selameti açısından, yargı süreci sonuçlanana kadar doktorluk lisansınız ve mesleki faaliyetiniz ihtiyati tedbir gereği askıya alınmıştır. Beyaz önlüğünüzü, hastane kartınızı ve yetki mühürlerinizi derhal teslim etmeniz gerekmektedir."

Dünya Helin'in etrafında korkunç bir hızla dönmeye başladı. Başhekimin odasının duvarları üzerine üzerine geliyor, sesler uğultuya dönüşüyordu. Üzerindeki o beyaz önlük, omuzlarında tonlarca ağırlıkta demir bir zırh gibi ağırlaştı. Kulaklarında sadece o gece telefonla fısıldayan Rızgar'ın o iğrenç, zafer çığlığı gibi yankılanan sesi çınlıyordu:

"Senin o çok sevdiğin mesleğini, ellerini basıp yemin ettiğin o beyaz önlüğünü senden alacağım..."

Her şey bir planın parçasıydı. Rızgar, onu fiziksel olarak değil, ruhunun kökünden, hayatını adadığı mesleğinden vurarak yok etmişti. Titreyen parmaklarıyla boynundaki hastane kimlik kartını çekti, koparırcasına çıkardı. Ardından omuzlarındaki beyaz önlüğün düğmelerini birer birer çözdü. Gözlerinden akmaya başlayan sıcak yaşlar önlüğün kumaşına damlıyordu. Önlüğü, müfettişin masasına sanki bir ceset bırakır gibi yavaşça koydu.

Hastaneden dışarı nasıl çıktığını, o buz gibi mart ayının ayazında otoparka nasıl ulaştığını, adımlarını nereye attığını bilmiyordu. Gözleri bulanıklaşmış, nefesi kesilmişti. Hastanenin arka bahçesindeki banklara doğru çökerken, içeride hayatının en büyük yıkımını geride bırakmıştı.

Hastanenin o soğuk, betondan yapılmış arka bahçesindeki bankta öylece oturuyordu. Üzerinde ne beyaz önlüğü kalmıştı ne de o hastanede var olmasını sağlayan kimliği... Sadece omuzlarına sardığı ince kabanı ve içindeki bitmek bilmeyen o boşluk vardı. Dünyası baş aşağı dönmüştü. İnsanların hayatını kurtarmak için sabahladığı, ameliyathanelerinde ter döktüğü o bina, şimdi üzerine yıkılan bir mezar gibiydi.

O sırada otoparka giren siyah Porsche'nin tanıdık motor sesi yankılandı. Mehran, şirkette Rızgar'ın izini sürmek üzere yola çıkmış ancak Helin'in bazı evrakları unuttuğunu fark edince hastaneye geri dönmüştü.

Arabayı durdurduğu gibi indi; gözleri bahçede, tek başına büzüşmüş oturmakta olan Helin'i buldu. Adımları hızlandı, banka doğru koşarcasına yaklaştı. Helin'in yanına çöktüğünde genç kadının yüzünün rengi kül gibi solmuş, gözleri ise duvara dikilmiş gibi farksız ve boş bakıyordu.

"Helin, canım..." dedi Mehran, sesindeki o sert ve kararlı ton yerini derin bir endişeye bırakarak. "Ne oldu? İçeride ne yaptılar?"

Helin başını yavaşça, sanki tonlarca ağırlık taşıyormuş gibi Mehran'a çevirdi. Dudakları titriyordu ama sesinden eser kalmamıştı; sadece fısıltı gibi döküldü kelimeler:

"Aldılar... Her şeyimi aldılar dediler ama... mesleğimi aldılar Mehran. Önlüğümü çıkardım. İhbar etmişler, sisteme sahte reçeteler girmişler... Benim şifremle. Lisansımı askıya aldılar."

Mehran'ın damarlarındaki kanın çekildiğini hissetti. Zihnindeki tüm taşlar yerine oturmuştu. Rızgar sadece kaçmamış, kalleşçe bir tuzak kurmuştu. O haysiyetsiz adam, Helin'in en zayıf yerinden, hayatını adadığı onurundan vurmuştu onu.

Mehran ayağa kalktı, yumruklarını öyle bir sıktı ki parmak eklemleri kaskatı kesilmişti. Gözlerindeki o ateş, etraftaki her şeyi yakıp kül edecek kadar büyümüştü.

"Rızgar..." dedi Mehran, dişlerinin arasından sızan o hırıltıyla. "Şimdi bittin sen."

Mehran, Helin'in omuzlarından dökülen feryadı duyar duymaz dizlerinin üzerine biraz daha çöktü. Genç kadının buz gibi kesilmiş, titreyen ellerini avuçlarının arasına alıp sıktı ama içerideki o büyük yangını kelimelerle söndürmenin imkânsız olduğunu biliyordu. Helin, hayatının en büyük parçasını, kimliğinin ve onurunun temelini o hastane odasında bırakmıştı.

Mehran, daha fazla o soğuk bankta kalmasına izin vermedi. Yavaşça kollarını Helin'in sırtına ve bacaklarının altına dolayarak genç kadını ayağa kaldırdı. Helin, direnmeye bile mecali kalmamış bir halde, başını doğrudan Mehran'ın geniş göğsüne yasladı.

Günlerdir içini kavuran o buz gibi fırtına, şimdi Mehran'ın ceketine tutunan parmaklarının arasında bir nebze olsun durulur gibi oldu. Mehran, kokusunu ve hıncını ezberlediği kadını göğsüne bastırarak arabaya taşıdı; ön koltuğa dikkatle yerleştirdikten sonra kapıyı kapattı.

Kendi tarafına geçip direksiyona oturduğunda, arabanın içindeki hava bile Mehran'ın öfkesinden kavruluyordu. Motoru çalıştırdı ama gaza basmadan önce bir an başını çevirip Helin'e baktı. Genç kadın, başını cama dayamış, boşluğa bakan gözleriyle sessizce ağlıyordu. Mehran'ın çene kasları bir kez daha gerildi; içindeki o azgın dalga, Rızgar'ı bulup un ufak edene kadar durmayacaktı.

Porsche, hastanenin otoparkından bir ok gibi fırlayıp Zani Konağı'na doğru yol aldı. Yol boyunca ikisi de hiç konuşmadı; sesler susmuş, geriye sadece Rızgar'ın ektiği zehrin acısı kalmıştı.

Konağın önüne geldiklerinde Mehran arabayı durdurup hızlıca Helin'in tarafına geçti. Kapıyı açıp genç kadını dikkatle indirdi ve içeri soktu. Konağın kalabalık salonundan uzak, o sakin odasına çıkardığında Helin yatağın kenarına sessizce iliști. Mehran, Helin'in üzerindeki kabanı nazikçe omuzlarından alırken, gözlerindeki o sarsılmaz kararlılıkla genç kadının saçlarına hafifçe dokundu.

"Dinlen, Helin," dedi Mehran, sesi her zamankinden daha tok ve emniyetli çıkıyordu. "O kumpas da, o Rızgar da sabaha bu topraklarda nefes almayacak. Sana verdiğim sözü tutacağım."

Arkasını dönüp odadan çıkan Mehran, kapıyı yavaşça aralık bıraktı. Konağın o basık, ağır havası göğsüne çökerken koridorun sonundaki geniş tahta balkona yöneldi. Sabah Helin'in hastane girişindeki o dik duruşu gözlerinin önüne geldi; ama şimdi karısı bitik haldeydi ve onu kendi öz abisi mahvetmişti.

Cebinden çıkardığı telefonu tek bir sert hareketle kulağına götürdü ve Aram'ı tuşladı. Telefon daha ikinci çalmada açıldı. Hattın öbür ucunda Aram, Rojhat ve Şiyar'ın soluk soluğa beklediğini biliyordu.

"Aram," dedi Mehran, her kelimesi birer kurşun gibi dökülüyordu. "O piç Rızgar sadece izini kaybettirmedi. Bugün hastaneye sızdı, Helin'in mesleğini, hayatını adadığı o önlüğü elinden aldı. Karımın onuruyla, ekmeğiyle oynadı."

Hattın diğer ucunda bir anlık bir sessizlik oldu, ardından Aram'dan kulakları tırmalayan, dişlerinin arasından sızan o öfkeli küfürler yükseldi. "O şerefsiz... O karaktersiz köpek!" diye gürledi Aram, sesi öfkeden titriyordu. "Bunu nasıl yapar? Bizim canımızı, kardeşimiz Helin'i nasıl böyle savunmasız bir yerinden vurur!"

Mehran gözlerini karşıdaki uçsuz bucaksız karanlığa dikti. "Rızgar artık sadece bir kaçak değil, benim için yaşayan bir ölü. Helin mi? Helin şu an içeride, yatakta uzanmış vaziyette.

Yıkılmış durumda ama nefes alıyor. Sizden tek bir şey istiyorum: O itten geriye ne kaldıysa, bulunduğu o deliği bulun. Rojhat ve Şiyar'a söyle, yumruklarını sıksınlar ama o yumruklar Rızgar'ın kafasına indiğinde işi bitirsinler. Bu işin sonu artık kanla biter, başka yolu kalmadı."

Aram'ın yanında duran Rojhat ve Şiyar'ın da öfkeden nefeslerinin hızlandığı, telefonun diğer ucundaki hırıltılı soluklarından belli oluyordu. Rojhat, "Mehran, sana yemin olsun ki o piçi canlı bırakmayacağız," dedi, sesi kaskatı kesilmişti. "Söz veriyoruz, o it gün yüzü görmeyecek."

Mehran telefonu kapattı. Elindeki cihazı sanki Rızgar'ın boğazını sıkıyormuş gibi avucunda ezip balkondan içeri, konağın derinliklerine doğru yürüdü. Helin'in odasına yaklaştığında duraksadı; Rızgar'dan bunun intikamını öyle bir alacaktı ki, bu coğrafya böyle bir yangın daha görmemiş olacaktı.

İki gün. Tam kırk sekiz saat boyunca Zani Konağı, üzerine çöken o ağır sessizliğin altında inlemişti. Rızgar ve Avjin sanki yer yarılmış da içine girmişlerdi; ne şehir çıkışındaki plaka tanıma sistemlerinde ne de bölgedeki gizli kaçış güzergâhlarında bir izleri vardı. Mehran ise bu iki gün boyunca bir gölge gibi Helin'in başucundan ayrılmamıştı.

Helin, o günden beri adeta yaşayan bir ölüye dönüşmüştü. Gözlerindeki o hayat dolu ışıltı sönmüş, yerine uçsuz bucaksız bir keder yerleşmişti. Mehran, saatlerce Helin'in elini tutuyor, onun uyku ile uyanıklık arasındaki o kırılgan hallerini izliyordu. Korumalardan gelen her başarısızlık haberinde Mehran'ın gözlerindeki öfke daha da bileniyor, ancak Helin'e döndüğünde o sert çehresi bir nebze olsun yumuşuyordu.

Alaca erkekleri için de durum farksızdı. Rojhat, Şiyar ve Aram, konağın avlusunda adeta nöbet tutuyor, kardeşleri bildikleri Helin'in o solgun yüzünü gördükçe içten içe daha da hırslanıyorlardı. Onlar için Rızgar artık sadece bir düşman değil, ailenin onuruna ve huzuruna yapılmış en büyük saldırıydı. Dilan ise bu süreçte Helin'in en büyük destekçisi olmuştu; her an yengesinin yanındaydı, bir yudum su içmesi, bir lokma bir şey yemesi için ona yalvarıyordu.

O sabah güneş, konağın taş duvarlarına vururken mecburi bir sessizlik hakimdi. Dilan, Helin'in omuzlarındaki o ağır yükü biraz olsun hafifletebilmek adına, mutfağa taze sıkılmış bir bardak meyve suyu hazırlamaya indi. Konak, dışarıdan gelen korumaların ayak sesleriyle çınlıyordu ama herkes Helin'in biraz olsun uykuya daldığını sanıyordu.

Helin, odasında Dilan'ın gidişini fırsat bilerek yataktan kalktı. Gözlerinde, günlerdir içinde biriktirdiği o soğuk ve kararlı ateş yanıyordu. Mehran'ın onu koruma çabası, erkeklerin başarısızlığı... Hepsi birleşip Helin'in sabrını tüketmişti. Kendi hayatını mahveden, ismini karalayan ve onu o beyaz önlükten koparan o adamı kendi elleriyle bulmalıydı.

Üzerine alelacele bir hırka geçirdi, merdivenleri sessizce indi. Konağın arka çıkışına yöneldiği sırada, bahçedeki korumalardan biri onu fark etti.

"Hanımağam? Nereye gidiyorsunuz?"
diye seslendi genç koruma, sesi endişeyle titreyerek. Ancak Helin, sanki etrafındaki hiçbir sesi duymuyormuş gibi hızla kapıya doğru ilerledi.

"Hanımağam, durun! Mehran Bey görürse hepimizi yakar!"

Helin'in gözleri kör bir inatla kilitlenmişti. Arabanın anahtarlarını, Mehran'ın çalışma odasındaki yedek anahtar kutusundan, o iki günün gerginliğinde gizlice almıştı. Konağın önündeki siyah Porsche'ye ulaştığında, korumalar etrafını sarmaya çalıştı ama Helin'in o soğuk, buz gibi bakışları onları bir anlığına da olsa duraksattı.

"Çekilin önümden!" dedi sesi bir bıçak keskinliğinde. "Rızgar'ı siz bulamadınız. Erkekler bu işi çözemedi. Madem hayatımı o yıktı, hesabını da ben göreceğim!"

Korumalar tereddüt içinde birbirlerine bakarken, Helin arabanın kapısını açıp direksiyona geçti. Motor, o alışıldık kükremesiyle çalıştı. Arka bahçeden Dilan'ın "Helin Yenge! Hayır, dur!" diye bağıran çığlıkları duyuluyordu ama çok geçti. Helin, Porsche'yi büyük bir ustalıkla geri vitese takıp konağın avlusundan bir ok gibi fırlattı.
Lastiklerin çakıllar üzerinde çıkardığı o tiz ses, konağın avlusunda yankılanırken, Helin'in zihni sadece Rızgar'ın en son nerede görülebileceği ihtimalleriyle doluydu.