10. bölüm · Zani Hükmü

10.Bölüm

Vaveyla Kullanıcısı

Midyat'ın üzerindeki kızıl gökyüzü yavaşça yerini gecenin lacivert örtüsüne bırakırken, siyah cip taş kaplı yollarda süzülüyordu. Günün tüm yorgunluğu ve stresi, Helin'in omuzlarına çökmüş gibiydi. Yine de direksiyondaki adama kaçamak bir bakış attığında, içini kaplayan o garip huzura engel olamadı. Mehran, bakışlarını yoldan bir an bile ayırmadan, tek eliyle direksiyonu kavrasa da yüzündeki rahatlama berrak bir şekilde okunuyordu

Araba konağa giden sapağa girmeden hemen önce Mehran, bakışlarını bir anlığına Helin'e çevirdi. Yüzünde muzip, aynı zamanda kararlı bir ifade belirdi.

"Helin," dedi aniden, sesi o kadar rahattı ki sanki sıradan bir şeyden bahsediyordu. "Şöyle iki üç günlük bir tatile gidelim mi?"

Helin gözlerini kocaman açarak Mehran'a baktı. İşittiği şeye inanmakta zorlanarak, "Ne alaka Mehran?" dedi şaşkınlıkla.

Mehran direksiyonu hafifçe kırarken kıkırdadı. "Ne bileyim... Aşiret, babam, konak, müfettişler derken kafan davul gibi oldu. Hastanedeki iznini de ben hallederim, zihnini biraz boşaltırsın."

Helin şaşkınlığını gizleyemeyerek, "Yani Mehran, daha yeni işe başladım, hayatta izin vermezler," dedi mantık duvarını hemen öne sürerek.

Mehran ise gayet emin bir tavırla, "Ben hallederim. Sen yeter ki kabul et," dedi, bakışlarını kısa bir an tekrar Helin'e çevirip.

Helin bir an duraksadı. Zihninde dönüp duran tüm o sorumluluklar, mesafeler ve korkular sanki o an anlamını yitirmişti. Bakışlarını önüne, camdan görünen yola dikti. Dudaklarının kenarında hafif, teslim olmuş bir tebessüm belirdi.

"Tamam... Gidelim."

Mehran'ın gözleri sevinçle parladı. O heybetli, aşiret ağası duruşu bir anda yerini çocuksu bir heyecana bıraktı.

"Ne? Gidelim mi?!" diye bağırdı.

Ancak o büyük heyecanla direksiyonu kontrol etmeyi unutup bakışlarını tamamen Helin'e çevirince, önlerinde kırmızı ışıkta duran beyaz binek aracı son anda fark etti. Fren pedalına basmaya fırsat bulamadan, cip büyük bir gürültüyle öndeki aracın arka tamponuna çarptı.

Sarsıntıyla birlikte Helin refleksle Mehran'ın koluna sarıldı. Emniyet kemerleri ikisini de geriye savururken, öndeki aracın tamponunun yere sürünme sesi sokakta yankılandı.
Helin aniden sarıldığı kolda derin bir nefes alıp başını kaldırdı ve Mehran'a baktı. Kalbi küt küt atarken, "Mehran! Kaza yaptık!" dedi dehşetle.

Mehran ise direksiyonun başında, sanki az önce arabayı bir duvara vurmamış, dünyadaki en mutlu haberi almış gibi genişçe gülümsüyordu. Yüzündeki o muzaffer ve sarhoş edici tebessüm hiç bozulmamıştı. Bakışlarını Helin'in hâlâ kolunu tutan parmaklarına indirdi, ardından tekrar kadının gözlerine kenetledi.

"Varsın olsun," dedi Mehran, sesi heyecandan kısılarak. "Sen gidelim dedin ya, varsın bütün arabalar birbirine girsin."

"Mehran, sen çıldırdın mı?" dedi Helin, adamın bu umursamaz sevinci karşısında hem kızıp hem de neşe dolu bir şaşkınlığa kapılarak. "Öndeki adam indi, buraya geliyor!"

Öndeki arabanın sürücüsü, öfkeyle kapısını açıp dışarı çıkmış, ellerini havaya kaldırarak cipe doğru yürüyordu. Mehran ise hiç istifini bozmadan, gözlerini Helin'in yüzünden milim ayırmıyordu

"Beklesin," dedi Mehran, Helin'in kolundaki elini tutup avucunun içini nazikçe sıkarak.

Mehran nihayet derin bir nefes alarak kapıyı açtı ve arabadan indi. Dışarıda bağıran sürücünün yanına adımladı. Sürücü, karşısında Mehran Zani'yi ve onun o sarsılmaz heybetini görünce bir an bocaladı, ses tonu anında yumuşadı.

"Mehran Ağa... Ben önde duruyordum da..."

Mehran cebinden cüzdanını çıkarıp adama kartını uzatırken yüzündeki o mutlu tebessümü hâlâ koruyordu.

Mehran cebinden cüzdanını çıkarıp adama kartını uzatırken yüzündeki o mutlu tebessümü hâlâ koruyordu.

"Tamam Yarın karttaki numarayı ara, arabanın tüm masrafını ve fazlasını halletsinler."

Adam, Mehran'ın bu kadar anlayışlı ve neşeli olmasına şaşırarak kartı aldı. "Sağ ol Mehran Ağa, canın sağ olsun..."

Mehran tekrar arabaya bindiğinde, Helin kollarını göğsünde kavuşturmuş, hafifçe başını sallayarak ona bakıyordu.

"Sen gerçekten normal değilsin," dedi Helin. Ama sesinde ne öfke vardı ne de kızgınlık.

Mehran sesiz kaldı buna kendiside biliyordu helinin yanında normal olmadığını

"Pekâla... Sözünden dönmek yok. Bavulunu hazırlıyorsun. Nereye gittiğimizi sorma, sadece bana güven."

Arabayı tekrar konağa doğru sürerken, Midyat'ın akşam rüzgarı açık camdan içeri doluyordu. Helin başını koltuğa yasladı ve gözlerini kapattı.

Konağın avlusuna girdiklerinde haber çoktan yayılmıştı. Kâhya Halil, cipin önündeki hafif ezilmeyi görünce endişiyle öne atıldı.

"Mehran Ağa'm! Bir şeyiniz var mı? Bir kaza mı oldu?"

Mehran arabadan inip Helin'in kapısını açtı. Yüzündeki o neşeli ifade hâlâ silinmemişti. "Yok bir şey Halil, ufak bir nazar boncuğu. Yarın arabayı servise çektir."

Konağın merdivenlerinden yukarı çıkarlarken, Bedirhan Ağa'nın odasından çıkan ahşap kapının gıcırtısı duyuldu. Bedirhan Ağa, elinde tespihiyle koridorun başında durmuş, ikisine bakıyordu. Gözleri önce oğlunun yüzündeki o nadir görülen tebessüme, ardından Helin'in huzurlu duruşuna kaydı.

"Geç kaldınız," dedi Bedirhan Ağa, sesi her zamanki gibi tok ve mesafeliydi. "Mutfakta yemek soğudu."

"Yolda ufak bir işimiz vardı baba," dedi Mehran, adımlarını Helin'in temposuna uydurarak. "Ayrıca Helin'le iki günlüğüne Midyat dışında olacağız. Hastanedeki işlerini ayarladık."

Bedirhan Ağa'nın kaşları hafifçe çatıldı. Aşiret işlerinin, Alacalarla olan hassas dengenin ortasında böyle bir karar alınması onun dünyasında pek alışıldık bir şey değildi. Ancak Mehran'ın gözlerindeki o taviz vermez kararlılığı gördüğünde, sözünün bir anlam ifade etmeyeceğini anladı.

"Nereye giderseniz gidin, tedbiri elden bırakmayın," dedi Bedirhan Ağa, araya başka bir engel koymayarak. "Alacaların ne yapacağı belli olmaz."

"Merak etme baba," dedi Mehran net bir sesle. "Benim olduğum yerde kimse gölgemize bile basamaz."

Bedirhan Ağa'ya kısa ve net bir şekilde "İyi akşamlar baba," dedikten sonra adımlarını Helin'in arkasından odalarına doğru yöneltti. Aralarındaki o buz gibi mesafe, koridor boyunca peşlerinden sürüklenmişti.

Odaya girdiklerinde Helin elindeki çantayı ve üzerindeki ceketini koltuğun üzerine bıraktı. Üzerindeki o ağır baskıdan, Alacalar adının getirdiği o soğuk gölgeden sıyrılmak istercesine kendini hemen banyoya attı. Ilık suyun altına girdiğinde, günün tüm yorgunluğunun ve zihnindeki karmaşanın bedeninden akıp gitmesini diledi.

Mehran ise Helin'in banyoya girdiğini duyar duymaz cebinden telefonunu çıkardı. Zaman kaybetmeden Başhekim Tarık Bey'i aradı. Tarık Bey, son yaşanan olayların ve konaktaki gerginliklerin mahcubiyetiyle Mehran'ın bu talebini ikiletmeden kabul etti ve Helin'in izin işlemini onayladı.

Mehran, bu pürüzü de halletmenin verdiği rahatlamayla hafifçe gülümsedi. Koltuğa geçip oturdu ve bu kez gidecekleri yeri hazırlamak için telefonuna sarıldı. Kendine ait, gözlerden uzak o konağın arayıp yarın akşama kadar iyice temizlenmesini ve hazır edilmesini tembihledi. Zira yola çıktıklarında ancak yarın akşama doğru orada olabileceklerdi.

Banyoda ise Helin, sıcak suyun altından çıkıp havluyla iyice kurulandı. Dolaba önceden bıraktığı rahat pijamalarını çıkarıp giydi. Islak saçlarını geriye itip aynadaki yansımasıyla yüzleştiğinde, derin bir iç çekti. Yorgunluktan ve stresten solmuş yüzüne bakıp kendi kendine, "Çirkinleştim mi ben acaba?" diye fısıldadı. Oysa aynadaki yansıma, yaşadığı tüm çalkantılara rağmen hâlâ tüm zarafetiyle duran, büyüleyici bir kadına aitti.

Sağ taraftaki dolabı açtı. Yüzü için bakım kremlerini çıkarıp cildine nazikçe uyguladı. Yaptığı bu küçük rutin, zihnini bir an olsun arındırmış ve kendine biraz olsun iyi gelmişti.

Bu sırada Mehran, Helin'in banyoda uzun süre kalmasından endişelenerek koltuktan kalktı. Banyoya doğru adımlayıp kapıyı hafifçe tıklattı.

"Helin? Orada mısın, iyi misin?"

Helin, Mehran'ın sesini duyunca içeride biraz fazla zaman geçirdiğini fark etti. Ancak sesindeki o soğuk ve mesafe koyan tavrı bozmamaya özen göstererek, "İyiyim, merak etme," dedi kestirip atar bir tonla.

Kapının ardından uzaklaşırken dudaklarının arasından kısık sesle kendi kendine mırıldandı: "Beklesin işi ne banane."

Son olarak yüzünü küçük bir peçeteyle nazikçe kurulayıp aynaya son kez baktı. Kendine ayırdığı bu kısa vakit, ruhuna az da olsa bir ferahlık katmıştı.

İçeride Mehran, Helin'in sesini duyup iyi olduğunu anlayınca arkasını döndü. Gardıroba ilerleyip kendi yastığını ve küçük battaniyesini aldı, ardından koltuğun üzerine bıraktı.

Kaç gündür bu koltukta yatıyordu ama heybetli cüssesi yüzünden bir türlü bu sertliğe alışamamıştı. Vücudunun yarısı dışarıda kalıyor, sabahları her yeri tutulmuş halde uyanıyordu. Kendi kendine söylenmeden edemedi:

"Şu haline bak Mehran Zani... Sen bu hallere düşecek adam mıydın?"

Tam o sırada banyonun kapısı açıldı ve Helin dışarı çıktı. Mehran, yerdeki hazırlığını bitirip hemen doğruldu. Bakışlarını Helin'in yüzüne çevirdi, aralarındaki o mesafeli havayı dağıtmak istercesine yumuşak bir sesle konuştu:

"Hastane iznini hallettim. Tarık Bey'i aradım, iki gün izinlisin."

Helin mehranın bu kadar çabuk hallet esine şaşırdı bu aralar fazla şaşırıyordu.

Helin, şaşkınlığını gizleyemeyerek gözlerini hafifçe açtı. Tarık Bey'in normalde izinler konusunda ne kadar katı olduğunu gayet iyi biliyordu. "Nasıl yani?" dedi, sesinde engel olamadığı bir hayretle. "Bu kadar çabuk nasıl kabul etti?"

Mehran dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi ama bu konuda çok fazla detay vermeyip sessiz kalmayı tercih etti.

Helin, adamın bu kendinden emin duruşu karşısında fazla üstelemedi. Derin bir nefes alıp o an zihnini kurcalayan asıl soruyu sordu:

"Saat kaçta yola çıkacağız?"

Mehran kısa bir an duraksayıp düşündükten sonra, "Sabah ezanı okunduğunda yola çıkarız," dedi net bir sesle.

Helin bir şey söylemeden sadece başıyla onayladı.

Mehran da aynı şekilde başıyla karşılık verdikten sonra dolaba yöneldi. İçinden giyeceklerini alıp duşa girmek üzere banyoya geçti.

O sırada Helin gardıroba doğru yürüdü. Üst raftan küçük bir seyahat çantası indirdi. İçine birkaç elbise, rahat pijamalarını ve iç çamaşırlarını özenle yerleştirdi. Çantanın fermuarını kapatıp kulbundan tuttu ve yatağın hemen yanındaki komodinin üzerine bıraktı. İşini bitirince yatağa girip yorganı üzerine çekti.

Bir süre sonra banyonun kapısı açıldı. Mehran, üzerini değiştirmiş halde dışarı çıktığında Helin'in çoktan yatağa girmiş olduğunu fark etti. Kendi bavulunu hazırlamayı sabaha bırakmaya karar verdi; "Sabah hazırlarım," diye geçirdi içinden.

Odanın ana lambasını kapatıp koltuğa doğru ilerledi. Uzanıp kafasını yastığa koydu ve gözlerini karanlıkta tavana dikti. İçinde zapt edemediği bir heyecan dalgası dolaşıyordu. Yıllarca hayalini kurduğu, uzaktan uzağa sevdiği kadınla şimdi bir çift gibi tatile gidiyorlardı. Karanlığın içinde içten bir şükür fısıldadı; dualarını kabul ettiği için Allah'a kalpten dua etti.

Helin ise günün tüm yorgunluğu omuzlarına çöktüğü için yatağa yatar yatmaz, hiç vakit kaybetmeden kendini derin bir uykuya bıraktı.

Ertesi sabah, Midyat'ın üzerinde henüz sabah ezanının okunmasına bir saat kala, ikisi de aynı anda gözlerini açtı.

Midyat'ın serin ve sessiz sabahında, odanın içine süzülen alacakaranlık ikisinin de çoktan uyanmış olan gözlerine yansıdı. Şehrin üzerine henüz ezan sesi dökülmemişti ama ikisi de zihinlerindeki o tatlı telaşla uykuyu geride bırakmıştı.

Helin, yatakta hafifçe doğrulup saçlarını geriye itti. Odanın loşluğunda gözleri ister istemez sert koltukta kıpırdanan Mehran'a kaydı. Boyu koltuğa sığmadığı için gece boyunca rahatsızca kıvranmış olduğu her halinden belliydi. Yine de Mehran, gözlerini açar açmaz yüzüne yerleşen o dingin tebessümle yataktan kalkan Helin'e baktı.

"Günaydın," dedi Mehran, sesi uykudan yeni uyanmış olmanın verdiği hafif bir pürüzle, ama alabildiğine yumuşak çıkmıştı.

"Günaydın," diye karşılık verdi Helin. Sesindeki o dünkü katı mesafe, sabahın bu dingin saatlerinde biraz olsun yumuşamış gibiydi.

Helin hazırlana kadar Mehran da vakit kaybetmeden koltuktan kalktı. Birkaç hızlı adımla dolaba ilerleyip kendi için gerekli birkaç parça kıyafeti ve eşyayı sırt çantasına tıktı. Erkek milleti için bavul hazırlamak topu topu beş dakikalık işti zaten. Çantanın fermuarını çekip komodinin yanında duran Helin'in küçük valizinin yanına bıraktı.

O sırada uzaklardan, Midyat'ın taş minarelerinden yükselen sabah ezanının o huzur veren tınısı odayı doldurmaya başladı. Ezanın ilk yankısıyla birlikte Mehran, üzerindeki hırkayı alıp Helin'e döndü.

"Ezan da okundu. Hazırsan kimseye yakalanmadan çıkalım," dedi. Konağın ahalisi uyanmadan, babasıyla ya da kâhyayla yeni bir gerginlik yaşamadan yola koyulmak en iyisiydi.

Helin başıyla onaylayıp komodinin üzerindeki çantasını aldı. Mehran ise hemen öne atılarak Helin'in elindeki çantayı nazikçe çekip aldı, kendi sırt çantasıyla birlikte tek elinde birleştirdi. Helin onun bu sessiz sahiplenişine bir şey demedi, sadece hafifçe kenara çekilip yol verdi.

Sessiz adımlarla odadan çıkıp ahşap merdivenleri gıcırdatmamaya özen göstererek konağın avlusuna indiler. Sabahın köründe avlu bomboştu; fıskiyeli havuzun şırıltısı ve hafif bir rüzgâr dışında çıt çıkmıyordu. Konağın ağır ahşap kapısını yavaşça aralayıp dışarı çıktılar.

Siyah cip kapının önünde, dünkü kazanın izini ön tamponunda ufak bir nazar boncuğu gibi taşıyarak onları bekliyordu. Mehran bagajı açıp çantaları yerleştirdi, ardından koşar adım geçip Helin'in bineceği yolcu kapısını açtı.

Helin arabaya binerken Mehran'ın gözlerinin içine baktı. Adamın gözlerindeki o çocuksu heyecan ve korumacı ifade hâlâ ilk anki gibi tazeydi. Helin koltuğa yerleşip emniyet kemerini takarken, Mehran da sürücü koltuğuna geçti.

Şehrin üzerindeki o ağır, puslu hava, ana yola çıktıklarında yerini sabahın erken saatlerine özgü bir sessizliğe bıraktı.

Arabanın içindeki sessizlik, motorun düzenli uğultusuyla sarılmıştı. Helin, başını koltuğun kafalığına yaslamış, camdan dışarı kayıp giden bozkırı izliyordu. Zihni hâlâ konağın o boğucu duvarları ile şu an içinde bulunduğu özgürlük hissi arasında gidip geliyordu. Yanında oturan adama göz ucuyla baktı.

Mehran, tek eliyle direksiyonu rahatça kavramış, bakışlarını bir an bile yoldan ayırmadan ilerliyordu. Yüzündeki o her zamanki sert, aşiret ağası ifadesi tamamen silinmişti. Bunun yerine, yıllardır aradığı bir huzuru sonunda bulmuş insanların o derin ve sakin rahatlığı çökmüştü çehresine.

"Uykun varsa yatabilirsin," dedi Mehran, bakışlarını yoldan ayırmadan. Sesi, arabanın içindeki o dingin havayı bozmayacak kadar alçak ve yumuşaktı. "Yolumuz biraz uzun."

Helin hafifçe kıpırdandı, bakışlarını camdan çekip Mehran'a çevirdi. "Yok... Uykum kaçtı," diye mırıldandı.

Mehran dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi. "Gittiğimiz yeri seveceksin," dedi kendinden emin bir tavırla. "Sadece ses, rüzgâr ve biz olacağız. Ne Alacalar ne konak ne de aşiret işleri..."

Helin adamın bu sözleri üzerine derin bir nefes aldı. İçindeki o şüpheci, her an tetikte bekleyen ses sessizliğe bürünmüştü. "Umarım dediğin gibi olur Mehran," dedi fısıltı gibi bir sesle. "Gerçekten biraz nefes almaya ihtiyacım var."

Mehran, vitesin üzerindeki elini hafifçe kaldırıp Helin'e doğru uzatacak gibi oldu ama aralarındaki o hassas çizgiyi hatırlayarak elini tekrar direksiyona koydu. Helin onun bu kararsız hareketini fark etse de renk vermedi.

Güneş, ilk ışıklarını siyah cipin camından içeri düşürdüğünde, araba tepelerin arasında kaybolan kıvrımlı yola doğru süzülmeye devam etti.

Güneş ışıkları Helin'in yüzüne vurduğunda, gözlerini hafifçe kırpıştırdı. Yan taraftaki torpido gözünün üzerinde duran su şişesine uzanmak istedi ama hemen öncesinde Mehran, kadının niyetini anlamış gibi tek eliyle şişeyi alıp kapağını gevşetti ve nazikçe Helin'e uzattı.

"Teşekkür ederim," dedi Helin, suyu alırken. Adamın bu dikkatli ve ince halleri, her defasında içindeki savunma mekanizmalarını birer birer devre dışı bırakıyordu.

Mehran sadece hafifçe başını salladı. Söyleyecek çok sözü vardı belki ama sessizliğin şu an aralarındaki en güzel köprü olduğunu biliyordu. Helin'i sıkboğaz etmek, üzerine gitmek istemiyordu.

Yaklaşık dört saatlik bir yolculuğun ardından cip, çam ağaçlarıyla kaplı bir dağ yoluna tırmanmaya başladı. Yolun sonunda, yeşilliklerin arasında taş ve ahşap mimarinin muazzam bir uyumla birleştiği iki katlı, büyük bir dağ konağı belirdi. Konak, şehirden ve insanlardan o kadar uzaktı ki, tek duyulan şey rüzgârın ağaç dalları arasındaki fısıltısıydı.

Mehran arabayı geniş bahçeye çekip motoru durdurdu. Emniyet kemerini çözüp Helin'e döndü. Yüzünde, bir çocuğu en sevdiği yere götüren insanın o gururlu ve neşeli ifadesi vardı.

"Geldik," dedi sesindeki o gururla.
Helin arabanın camından konağa ve etrafındaki göz alıcı doğaya baktı. Burası, Midyat'ın o boğucu ve kasvetli havasından öylesine uzaktı ki, adeta başka bir dünyaydı.

"Burası..." dedi Helin, hayranlığını gizleyemeyerek. "Burası çok güzel Mehran."

Mehran onun bu samimi tepkisi karşısında gözlerindeki ışıltıyı gizleyemedi. "Sadece sana ait birkaç gün boyunca," dedi alçak bir sesle. "Hiç kimse, hiçbir mesele buraya giremez."

Arabadan inip bagajdan çantaları aldılar. Mehran önden yürüyüp konağın ağır ahşap kapısını açtı. Dün akşam telefonla arayıp temizlenmesini söylediği konak, buram buram çiçek kokuyordu.

İçerisi son derece şık, otantik ama bir o kadar da konforlu döşenmişti.
Helin salona adımlarken, etrafı incelemeye başladı. Mehran çantaları merdivenlerin yanına bıraktı ve Helin'e dönerek konuştu:

"Üst katta üç tane oda var. En baştaki odayı senin için hazırlattım. Banyosu, balkonu her şeyi içinde. Rahatına bakabilirsin."

Helin, adımlarını durdurup Mehran'a baktı. Adamın bu denli ince düşünmesi, ona ait özel bir alan yaratması ve sınırlarına gösterdiği bu büyük saygı içini ısıttı.

"Sen... Sen nerede kalacaksın?" diye sordu Helin, sesinde engel olamadığı bir yumuşamayla.

Mehran hafifçe gülümsedi. "Ben alt kattaki odadayım. Bir ihtiyacın olursa ya da korkarsan..." dedi ve duraksadı, ardından sesini biraz daha hafifleterek ekledi: "...ben buradayım. Hemen aşağıda."

Helin başıyla onayladı. Çantasını sapından tutup merdivenlere yöneldi. Tam ilk basamağı çıkmışken durdu ve arkasını dönüp Mehran'a baktı.

"Mehran?"

Mehran ona doğru adımlamayı kesip durdu. "Efendim?"

"Yol için... Ve burası için. Teşekkür ederim."

Mehran'ın yüzünde muzaffer, içi ısınmış bir tebessüm yayıldı. "Rica ederim Helin. Hadi, git biraz dinlen."

Helin yukarı çıkarken, Mehran arkasından gidişini izledi. Göğsündeki o yıllanmış yükün hafiflediğini, sabrının ve dualarının karşılığını adım adım aldığını hissediyordu.