Zambak kitap kapağı

5. bölüm / 5

Zambak

Geçmişin Çığlıkları

Vaveyla Yazarı: Eslem Karataş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: Geçmişin Çığlıkları

Zamanın her şeyi iyileştirdiğini söylerler. Oysa zaman sadece susturur. Acıyı, korkuyu, hatıraları…hepsini sessizliğin içine hapseder. Ama sessizlik sonsuza kadar sürmez. Bir gün, hiçbeklemediğin bir anda… her şey yeniden konuşmaya başlar.İnsan buna inanmak ister. Gerçekten geçtiğine, bittiğine, geride kaldığına… Çünkü başka türlü
yaşamak zor olur. Her sabah uyanıp geçmişin ağırlığını sırtında taşımak, her anında onungölgesini hissetmek… kim ister ki bunu? Bu yüzden insan kendine küçük yalanlar söyler. “Geçti.”der. “Unuttum.” der. “Artık etkilemiyor.” der. Ama gerçekler, söylenen sözlerle değişmez.Bir yara düşün. Derin bir yara. Zaman geçer, kabuk bağlar. Dışarıdan bakıldığında iyileşmiş gibi
görünür. Hatta bazen tamamen kapanmış sanırsın. Ama o iz… orada kalır. Ne kadar zamangeçerse geçsin silinmez. Ve en ufak bir darbede, en hafif bir dokunuşta bile o eski sızı kendinihatırlatır. İşte geçmiş de böyledir. Geçmez. Sadece görünmez olur. Ta ki yeniden hissedilene
kadar.Bazı izler vardır, sadece teninde kalmaz. Zihninde kalır. Kalbinde kalır. Ve en tehlikelisi de budurzaten. Çünkü gözle görülmeyen yaralar, en derin olanlardır. Kimse fark etmez, kimse bilmez. Sen
gülersin, konuşursun, hayatına devam edersin… ama içinde bir yerde, susturulmuş bir şey hep bekler.Bekler… doğru anı.
Bazen bir ses olur bu. Çok tanıdık bir ton, çok eski bir yankı. Kalbin bir anda hızlanır, nefesin kesilir ve ne olduğunu bile anlamadan geçmişin tam ortasında bulursun kendini. Bazen bir kelime… herkes için sıradan, senin için anlam yüklü. Duyduğun anda içindeki o sessizlik çatlar.
Ve o çatlak, sandığından çok daha derindir.
Bazen bir koku… hiç beklemediğin bir anda. Bir anlığına duraksarsın. Çünkü o koku seni alır, yıllar öncesine götürür. Gözlerinin önüne görüntüler düşer, unuttuğunu sandığın detaylar canlanır. İşte o an anlarsın… aslında hiçbir şeyi unutmamışsın. Sadece üstünü örtmüşsün.
İnsan geçmişiyle yaşamayı öğrenir derler. Belki doğrudur. Ama kimse sana şunu söylemez: Geçmiş de seninle yaşamayı öğrenir. Sen ne kadar kaçarsan kaç, o seni tanır. Neyi sevdiğini,nelerden korktuğunu, hangi anlarda zayıf düştüğünü… hepsini bilir. Ve seni en iyi tanıyan şeyden kaçmak, sandığından çok daha zordur.Çünkü mesele hatırlamak değildir. Mesele, hatırladığında ne hissettiğindir.Bazı hatıralar sadece bir anı değildir. Bir duygudur. Ve duygular, zamanla yok olmaz. Sadece şekil değiştirir. Kimi zaman bir öfkeye dönüşür, kimi zaman bir korkuya… kimi zaman da açıklayamadığın bir huzursuzluğa. Ama neye dönüşürse dönüşsün, oradadır. İçinde. Sessiz ama
canlı.İnsan kendini kandırmada ustadır. “Artık eskisi gibi etkilemiyor.” dersin. Ama bir gün, hiç beklemediğin bir anda, en savunmasız olduğun bir an yakalar seni o duygu. Ve o an anlarsın…aslında hiçbir şey değişmemiştir. Sen sadece güçlü görünmeyi öğrenmişsindir.Güçlü olmak… ne garip bir kavram. İnsan bazen güçlü olduğunu zanneder. Ayakta durduğu için, gülümsediği için, devam ettiği için… Ama gerçek güç, geçmişinle yüzleştiğin andır. Ondan
kaçmadığın, onu susturmaya çalışmadığın, gerçekten baktığın an.Ama herkes bunu yapamaz. Çünkü yüzleşmek, kaçmaktan daha zordur.Kaçmak kolaydır. Gözlerini kapatırsın, başka şeylere odaklanırsın, kendini oyalarsın. Günlergeçer, haftalar geçer, aylar… belki yıllar. Ve bir noktada gerçekten geçtiğini zannedersin. Ama bu
sadece bir yanılsamadır. Çünkü geçmiş, zamanla yok olmaz. Sadece sabırlıdır.
Ve sabırlı olan şeyler… en tehlikelileridir.
Çünkü onlar acele etmez. Doğru anı bekler. Senin en dalgın anını, en huzurlu sandığın anı, ensavunmasız anını… Ve sonra, tek bir dokunuşla her şeyi geri getirir. Sanki hiç gitmemiş gibi.Sanki hep oradaymış gibi.
İşte o an… insan anlar.Aslında hiçbir şeyin bitmediğini.Aslında hiçbir şeyin gerçekten geride kalmadığını.Ve en acısı da şudur ki… insan bazen en çok kaçtığı şeyin içinde yaşadığını fark eder.Çünkü bazı hikâyeler yarım kalmaz. Yarım bırakıldığında, seni tamamlamak için geri döner.Ve bazı geçmişler… unutulmak için değil,yüzleşilmek için vardır.Ama herkes hazır değildir yüzleşmeye. Çünkü yüzleşmek, sadece hatırlamak değildir. Aynızamanda yeniden hissetmektir. O anları, o korkuyu, o çaresizliği… hepsini tekrar yaşamak
demektir.Bu yüzden insan kaçar. Kaçtığını sanır.
Ama gerçek şu ki…
İnsan kaçtığını sanır. Oysa geçmiş hiçbir zaman gerçekten geride kalmaz. Sadece susar. Vesustuğu yerde büyür. Ta ki en zayıf anında, seni yeniden bulana kadar.

Efsun Karal
İnsan bazen her şeyin geride kaldığına inanmak ister.Yaşananların sadece anılardan ibaret olduğunu,artık can yakmayacağını,eskisi kadar ağır gelmeyeceğini…Ama bazı şeyler vardır;ne
kadar zaman geçerse geçsin,ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş…içinde bir yerde yaşamaya devam eder.Sessizce.Görünmeden.Ama hiç gitmeden.Unuttuğunu sandığın biran,aslında sadece susturulmuştur.Üstü örtülmüştür.Zihnin seni korumak için onu en derine saklamıştır.Ama saklanan şey yok olmaz.Sadece bekler.Doğru zamanı,doğru anı…en zayıf olduğun o anı.Bir yara
düşün.Üzerinden yıllar geçmiştir.Artık acımıyordur.Hatta bazen varlığını bile unutursun.Ama bir gün,hiç beklemediğin bir anda biri o yaraya dokunur.Ve o an anlarsın…aslında hiçbir şey geçmemiştir.Sadece sen,hissetmemeyi öğrenmişsindir.Geçmiş de böyledir işte.Silinmez.Yok
olmaz.Sadece susar.Ve sustuğu yerde büyür.Ben bunu iki gün sonra anladım.Çünkü o iki gün boyunca hiçbir şey gerçekten bitmemişti.Sadece sessizleşmişti.İçimde dolaşan o huzursuzluk,adını koyamadığım o ağırlık…her geçen saat biraz daha büyümüştü.Geceleri gözlerimi kapatamıyordum.Kapatmayı denediğim her an karanlık gelmiyordu,aksine görüntüler
geliyordu.Sesler geliyordu.Bastırdığımı sandığım,o derinlere gömdüğümü düşündüğüm her şey,tek tek geri dönüyordu.Bu yüzdenuyumuyordum.Uyuyamıyordum.Sadeceyatıyordum.Tavana bakıyordum.Sabahın gelmesini bekliyordum.Sanki ışık gelirse her şey
düzelecekmiş gibi.Oysa ışık sadece gölgeleri daha görünür yapıyormuş,onu o sabah
anladım.Güneş yavaş yavaş doğmaya başladığında,odamın içi soluk bir aydınlığa
büründüğünde,daha fazla yatakta kalamadım.Bedenim yorgundu ama zihnim
susmuyordu.Kalktım.Hareketlerim yavaştı.Sanki biraz hızlansam,içimde tuttuğum her şey taşacakmış gibi.Odaya baktım.Her şey yerli yerindeydi.Ama hiçbir şey bana ait gibi hissettirmiyordu.Yatağımı topladım,battaniyeyi düzelttim,etraftaki küçük dağınıklıkları toparladım.Belki de içimdeki karmaşayı düzeltmenin bir yolunu arıyordum.Ama bazı dağınıklıklar toplanmıyordu.Bazı kırıklar görünmüyordu.Dolabımı açtım.Rahat bir şort aldım,üzerime basit bir tişört geçirdim.Aynanın karşısına geçtim.Kendime baktım.Göz altlarımkoyulaşmıştı.Uykusuzluk
yüzüme işlemişti.Bir süre bakmaya devam ettim.Sanki aynadaki kişi bendim ama aynı zamanda değildim.Saçlarımı topladım,dağınık bir topuz yaptım.Göz altlarımı kapattım,hafifçe dudak nemlendiricisi sürdüm.Bu bir hazırlık değildi.Bu sadece…görünürde iyi olma çabasıydı.Kapıyı açıp odadan çıktım.Ev sessizdi.Ama bu sessizlik huzurlu değildi.İnsanın içine işleyen,insanı
rahatsız eden bir sessizlikti.Mutfağa gittim.Aç değildim.Hiçbir şey yemek istemiyordum.Bir bardak su aldım.Yavaşça içtim.Su boğazımdan geçerken bile zorlanıyordum.Sonra fark ettim.Koray yoktu.Biliyordum,emniyete gitmişti.Gitmesi gerekiyordu.Ama yine de…evde olmaması canımı sıktı.Yalnız kalmak istemediğimi o an fark ettim.Ama bunu kabul etmek istemedim.Oturma odasına geçtim.Koltuğa oturdum.Telefonumu elime aldım.Parmaklarım ekranın üzerinde geziniyordu ama zihnim başka bir yerdeydi.Hiçbir şeye odaklanamıyordum.Sadece oyalanıyordum.Sankidüşünmezsem,hatırlamazsam,hiçbir şey geri gelmeyecekmiş gibi.Sonra bir anda ekran karardı.Kaşlarım çatıldı.Telefonum kapanmıştı.Bu normal değildi.Şarjı doluydu.Tuşa bastım.Tepki yok.Bir daha bastım.Yine yok.İçimde o tanıdık his yükselmeye başladı.O ince ama keskin korku.Ekran birkaç saniye kapalı kaldı.Sonra yavaşça açılmaya başladı.Ama bu…benim yaptığım bir şey değildi.Sanki biri uzaktan kontrol ediyordu.Sanki bu telefon artık bana ait değildi.Nefesim hızlandı.Kalbim göğsüme vuruyordu.Ve ekran tamamen açıldığında…donakaldım.Fotoğraflar.Eski fotoğraflar.Ben…küçüktüm.Gözlerim büyüdü.Nefesim kesildi.O an dünya durdu.Sadece o görüntüler vardı.Küçük bir kız.Bir köşede.Büzülmüş.Korkmuş.Gözleri dolu.Titreyen bir beden.Ben.“Hayır…” diye fısıldadım ama sesim çıkmadı.Ellerim titremeye başladı.Ekrana dokundum.
Kapatmaya çalıştım.Olmadı.Tekrar
denedim.Yine olmadı.Kontrol bende değildi.Görüntüler değişmeye devam etti.Her biri daha ağırdı.Daha gerçekti.Daha yakındı.Ve ben artık o koltukta oturan biri değildim.O anların içindeydim.O küçük kızdım.Nefes alamıyordum.“Hayır…hayır…” diye mırıldandım ama bu sadece bir yankıydı.Kimse duymuyordu.Bir anda ekran karardı.Bir saniyelik boşluk…ve sonra video
başladı.İlk duyduğum şey kendi sesimdi.Küçük halimin çığlığı.Kulaklarım
uğuldadı.“Hayır!Hayır!Yapma!” diye bağırdım.Bu sefer sesim çıktı.Ama o sesi
bastıramadı.Telefonu kapatmaya çalıştım,elim kaydı,tekrar denedim…hiçbir şey değişmedi.O sesler devam etti.Yakarışlar.Çığlıklar.Korku.Hepsi geri gelmişti.Bedenim kontrolümü kaybetti.Ellerim titriyordu.Nefesim düzensizdi.Gözyaşlarım durmadan akıyordu.“Lütfen…” diye fısıldadım.“Yapma…”Ama geçmişe söylenen hiçbir söz hiçbir şeyi değiştirmiyordu.
Ev,o seslerle doldu.
Benim sesimle.Korkumla.Geçmişimle.Ve ben onu dinlemek zorundaydım.Bir anda biri
bana dokundu.Daha da korktum.
Çırpındım.“Hayır!Hayır!” diye bağırdım.Ama sonra o sesi duydum.“Geçti…sakin ol güzelim.”Deniz.O an…her şey bir anlığına durur gibi oldu.Nefesim hâlâ düzensizdi ama içimde bir şey yavaşladı.Kendimi onun kollarında buldum.İstemeden.Ama sanki
bedenim bunu seçmişti.Güvende hissetmek istemişti.Ama bu yetmiyordu.Çünkü o da
duymuştu.O sesleri.Benim çığlıklarımı.Geçmişimi.Ev hâlâ yankılanıyordu.Ve bu artık sadece benim yaşadığım bir şey değildi.Bu…beni daha da kırdı.Gözlerimi kapattım.Ama sesler
gitmedi.Sadece biraz daha uzaklaştı.Deniz’in kolları etrafımdaydı ama ben hâlâ oradaydım.O karanlıkta.O korkunun içinde.Ve o an anladım…insan geçmişinden kaçamaz.Sadece onun ne zaman geri döneceğini bilmeden yaşamayı öğrenir.
Sesler sustu ama içimdeki çığlıklar hiç susmadı. Deniz’in sessizliği, kalbinin atışları, ellerinin bana dokunuşu… her biri içimde farklı bir yankı bıraktı. Onun varlığı bana güven veriyordu, evet,ama aynı zamanda kendime kızıyordum. Çünkü bu güveni hak ettiğimi düşünmüyordum. Her dokunuş, her fısıldama, acılarımı hatırlatıyor, kalbimi sızlatıyor, ama bir yandan da bana güç
veriyordu. Kendime kızdım, çünkü onun yanında olmanın verdiği huzuru istememeliydim.Yanımda olmak, bana güven veriyor, ama buna değer olduğumu sanmıyorum. İçimdeki çatışma büyüdü, nefesim hızlandı, ellerim istemsizce titredi.
“İyiyim ben. Ve yapma, istemiyorum.” Sesim yavaş, kırılgan ve titrek çıktı. Deniz’in gözleri anladı gibi baktı ama yüzünde hiçbir şey değişmedi. Sadece sessizce durdu. “Neyi yapmayayım?” diye sordu sessiz, kararlı ama meraklı bir sesle. Ben de ona gözlerimle, açıklıkla ve acıyla karşılık verdim. Kollarım hâlâ açıktaydı ve ekledim: “Acımı tek başıma yaşarım. Sana ihtiyacım yok.” Bir adım attım, sonra bir adım daha. Deniz hâlâ yerinde duruyordu, ama ben uzaklaşmak zorundaydım. İçimdeki fırtına dinmiş değildi. Onun yanında olmak bana iyi geliyordu, ama bu iyilik, onun moralini bozacak kadar güçlü olmamalıydı. Kendime kızıyordum; hem onun yanında güven buluyor hem de kendi acımı paylaşamıyordum. Odama geçtim, kapıyı arkamdan sessizce kapattım ve yatağın üstüne oturdum. Ellerim kendi ellerime değiyordu ama hissetmek istemediğim kadar da gerçekti bu dokunuş. Parmak uçlarımı birbirine bastım, o küçük hareket bile kalbimdeki çarpıntıyı durduramadı.Deniz’in yanında olmak… bana güven veriyordu. Ama bunu hak etmediğimi biliyordum. Onun sevgisini, korumasını, bana verdiği huzuru hak etmediğimi düşündüm. İçimden bir ses sürekli tekrar etti: “Onun huzurunu bozmamalıyım. Acımı tek başıma taşımalıyım.” Ve bunu yapıyordum. Hep yaptığım gibi. Acılarımı kalbimin en derinlerine gömüyor, orada saklıyor, kimseye
göstermiyordum. Kimse hissetmesin diye, kendim bile unutmuş gibi yapıyordum.
Gözlerimi kapattım. Sessizce, derin bir nefes aldım. İçimdeki acı, küçük bir ateş gibi yanıyordu.Her nefes alışımda o küçük Efsun’un çığlıklarını duyuyordum. Deniz’in yanında güven bulmak…ironikti. Çünkü güvenin beni korumasına izin veriyordum, ama sevgisini hak etmediğim için bu
güveni kabul etmek istemiyordum. Acımı paylaşamazdım. Onun yanında yaşadığım her saniye,onu da acıya ortak edebilirdi. Bu yüzden sessiz kalmalıydım. Acılarımı içimde yaşayıp kalbinin en derinlerine gömmeliydim.Zaman geçiyordu ama ben hâlâ oturuyordum, ellerimle oynuyor, parmak uçlarımı birbirine sürüyordum. Düşüncelerim kontrolden çıkıyordu. “Neden ben? Neden hala burada?” dedim kendi kendime. Her anım, her nefesim geçmişin gölgeleriyle doluydu. Küçük Efsun’un korkuları,
çaresizliği, bağırışları… hepsi yeniden benimleydi. Ve Deniz… Deniz sadece sessizce oturuyor,bana güven veriyordu, ama ben bunu kabul etmek istemiyordum.
Bir süre sonra ayağa kalktım. Yavaşça, sessiz adımlarla odanın içinde dolaştım. Parmaklarım hâlâ titriyordu, nefesim düzensizdi. Ama bir şey değişmişti; Deniz hâlâ yanımdaydı ve ben buna kızıyordum. Ona ihtiyacım vardı, evet. Ama kendimi onu da acıya ortak etmemeye adadım.
İçimdeki acı büyüyordu, ama bunu paylaşamazdım. O an anladım ki bazen sevgi ve acı aynı anda var olabilir ve bazen bunu kabul etmek zorunda kalırsın, ama kimseye belli etmemelisin.Deniz sessizce yanımda durdu. Gözleri içimdeki fırtınayı gördü, ama sessiz kaldı. Bu sessizlik…
beni hem sakinleştiriyor hem de suçluluk duygusunu büyütüyordu. “Beni bırakmıyor,” dedimsessizce kendi kendime. “Ama bunu hak etmiyorum.” Acımı kalbimin en derinlerine gömmekzorundaydım, çünkü onun da acı çekmesini istemiyordum.
Bir süre sessizce oturduk. Ben ellerimle oynuyor, Deniz ise sessizce bekliyordu. İçimdeki korku, geçmişin gölgeleri, küçük Efsun’un çaresizliği… hepsi bir aradaydı. Ama bir yandan da… Deniz’in yanında olmak, bana güven vermek, kendimi biraz da olsa iyi hissettirmek… buna izin vermek istemiyordum. Kendime kızıyordum. Ona ihtiyacım olduğunu biliyordum ama bunu kabuledemezdim.
Ve o an fark ettim: geçmişle yüzleşmek, onu kabul etmek, acıları tek başına taşımak… hepsi birseçim. Ama onun yanında olduğum her saniye, bir parçam bu acıya dayanamaz hâle geliyordu.Bu yüzden sessiz kalmalı, acımı kendi içimde yaşamalıydım. Ama bir yandan da, onun varlığı bana güç veriyordu, korkularımı biraz olsun hafifletiyordu.
Derin bir nefes aldım, gözlerimi kapattım. İçimdeki çığlıklar hâlâ vardı, küçük Efsun hâlâ oradaydı.Ama Deniz yanımdaydı ve bu ironikti. Ona ihtiyacım vardı, ama bunu kabul edemezdim. Acımı kalbimin en derinlerine gömmeliydim. Ve bunuyapacaktım.Geçmişin gölgeleri seni takip eder, ama onu taşıyacak gücün varsa, yalnız da olsa ilerlersin.
Acını kimseyle paylaşmak zorunda değilsin, ama varlığınla kendi gücünü gösterirsin.
Sessizlik odanın içinde ağır ağır dolaşırken, nefesim hâlâ düzensiz, ellerim hâlâ titriyordu. Deniz kapının dışında durmuş, sessizce bekliyordu. Onun varlığı bir yandan içimde güven oluşturuyor, bir yandan suçluluk ve kızgınlık dalgaları uyandırıyordu.Neden ona ihtiyacım olduğunu
hissediyordum ama aynı zamanda bunu kabul etmek istemiyordum. Yanında olmanın verdiğigüven, bana huzur veriyor olabilir ama ben bunu hak etmiyorum.“Yeter artık,” dedim kendi kendime, sessizce ama kararlı bir şekilde. “Beni rahat bırak. İhtiyacım
yok, yapamam.” Kapıya doğru yürüdüm, adımlarım yavaş ama kesindi.Parmaklarım hâlâ titriyor, ama bu kez kararlılık titrememe baskın geliyordu. Kapıya yaklaştım, hafifçe tıkladım, Deniz’in bakışlarını hissettim, kalbinin atışını duyuyormuş gibi bir hissim vardı. Ama artık buna izin veremezdim. “Dediklerimi unuttun mu? İstemiyorum dedim,” diye fısıldadım, sesim kırılgandı. Deniz sadece sessizce durdu. Sonra sessiz bir “Tamam,” dedi. O kelime, hem hafiflediğimi hem de kendi kendime verdiğim kararlılığı hatırlattı. Arkasını dönüp odadan uzaklaştığını hissettim,kapının kapanışıyla birlikte odada yalnız kaldım. Ama yalnızlık rahatlatıcı değildi; aksine, içimdeki fırtına daha yoğun, daha keskin hâle gelmişti.Yatağımın kenarına oturdum, ellerimi dizlerimin üstünde tuttum, parmak uçlarımı birbirine bastım, küçük bir güvenlik noktası yaratmak istiyordum kendime. Gözlerimi kapattım ama sessizlik bir yandan huzur verirken bir yandan da geçmişin gölgelerini daha güçlü hissettirdi.
Küçük Efsun’un çığlıkları, yakarışları, korkuları… her biri zihnimin içinde yankılandı. Deniz’in varlığı olmadan, o seslerin yükünü tek başıma hissetmek zorundaydım ve bu yük ağırdı, çok ağır. Bazen en büyük cesaret, acıyı tek başına taşımaktır. Bunu hatırladım, kendi kendime fısıldadım.Kendi acımı paylaşmak istemiyor, Deniz’i de bu acıya dahil etmemek için kendime söz verdim.
İçimde büyüyen korku ve suçluluk duygusunu bastırmak için nefesimi derinleştirdim. Ellerim hâlâ titriyordu ama kararlılığım titrememe baskındı. Kendime güvenmek zorundaydım.Dışarıdan gelen sessizliğin ağırlığı ve kendi içimdeki fırtına arasında gidip gelirken, eski yaralarımı bir kez daha hissettim. Küçük Efsun hâlâ oradaydı; kaçırıldığım o anların sesi,
çaresizlik ve korku dolu çığlıklar, her nefesimde yeniden ortaya çıkıyordu. Ellerimle saçımıkarıştırdım, dağınık topuzumun içinden parmaklarımı geçirdim, nefesimi kontrol etmeye çalıştım.
Acımı tek başıma taşımalıyım.
Kendi kendime fısıldadım: Sessizlik, kimi zaman en güçlü korumadır. Deniz yanımda değil artık,ama bu sessizlik bana hem huzur hem de sorumluluk veriyordu. Acımı onunla paylaşmamak,hem kendimi hem de onu korumak demekti. Kendime kızıyordum ama biliyordum ki bu doğru olan yoldu.
Yavaşça yatağın kenarından kalktım. Odada dolaşırken adımlarım sessiz, nefesim düzensizdi.Her köşede eski hatıraların gölgelerini görüyordum, küçük Efsun’un korkuları her an önümde canlanıyordu. Ama bu kez kendime daha çok güveniyordum. Ben buradayım. Ben hâlâ varım.Oda içinde kendi kendime yürürken, ellerimle parmaklarımı ovuşturdum, gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. Kendi acımı göğüslemek, kendi korkularımı kabullenmek… hepsi benim seçimimdi. Ve ben bunu yapabilirdim. Deniz’in sevgisini, güvenini hak etmediğimi düşünüyordum,
ama kendi içimde güçlü olabilirdim.Acını kimseyle paylaşmak zorunda değilsin, ama varlığınla kendi gücünü gösterirsin. Bu cümle aklımdan geçerken, gözlerim eski yaralarıma, eski çığlıklarıma ve o zamanın çaresizliğine odaklandı. Ama artık tek başıma durabilirdim, sessizce, ama kararlı.
Ve bir kez daha anladım ki, geçmişin gölgeleri seni takip edebilir, küçük Efsun hâlâ orada olabilir,ama sen büyümüş, güçlü ve kendi acını taşıyacak kadar cesur olabilirsin. Deniz’in yokluğu,sessizliği… hepsi bana bir ders veriyordu: Bazen en büyük güç, acını kendi içinde gömmek ve ona rağmen yürümeye devam etmektir.Yatağın kenarına tekrar oturdum, parmak uçlarımı birbirine bastım ve sessizce fısıldadım: Ben
buradayım, küçük Efsun hâlâ benimle, ama ben artık onun korkularına boyun eğmeyeceğim.İçimde bir tür kararlılık ve huzur yükseldi, titremelerim yavaşladı, nefesim düzelmeye başladı.Deniz dışarıda, kapının ardında… ama ben artık kendi içimde yalnız değildim. Geçmişin gölgeleri
olsa da, ben onları kabul edebilecek güce sahiptim.
🪷
Deniz Altan
Bir koruma, bir gölge gibi sessizdir, görünmez ama her nefeste, her adımda bir hayatın sorumluluğunu taşır. Karanlıkta, sessizlikte ve bilinmezlikte varlığını hissettirir; birinin güvenliği için nefesini tutar, kalp atışlarını hızlandırır, gözleri tetikte dolaşır. Birine bağlı olmak… bazen en
büyük yük, bazen en derin bağdır. Sessizce, görünmeden, ama her an tetikte… bir gölge gibi.İçinde taşıdığı sorumluluk, görünmeyen bir ip gibi kalbine dolanır ve kopma riski her an vardır. Ama bu ip, her ne olursa olsun, bir şekilde dayanır.Birini korumak, sadece fiziksel bir eylem değildir; ruhun en derin yerlerinde başlayan bir savaştır.
Gözler her gölgeyi tarar, kulaklar her sesi yakalar, parmaklar hazırdır. Ama kalbin derinliklerinde,bir bilinmezlik vardır; korku, endişe ve çekim bir arada dolaşır. Birini korumak, aynı zamanda ona yakın olmaktır. Ama ne kadar yakın olursa olsun, kendini belli etmemek gerekir; güç ve zayıflık
arasında ince bir çizgide yürümek… hem güven verir hem de yorar. Bağlar görünmezdir, ama en güçlü bağdır bu. Her nefes, her sessizlik, her fark edilen gölge…
hepsi o bağı güçlendirir. Birinin güvenliği için tetikte olmak, aynı anda hem huzur hem kaygı demektir; hem güç hem endişe demektir. Bir tehlike belirdiğinde, akıl ve kalp birlikte çalışır; refleksler, düşünceler, duyular… hepsi bir amaç uğruna var olur: korumak.Ve o bağ, çoğu zaman isimsiz ama derin bir çekimi de beraberinde getirir. Bir koruma, sadece varlığıyla değil, hisleriyle de birini savunur. Güçlü olmak, bazen yalnız savaşmak demektir; sessizce, görünmeden, ama her nefeste tetikte durmak… bu bir görev, bir yemin, bir sadakat. Her adım bir hesap, her nefes bir sorumluluk, her gölge bir uyarıdır. Sessiz bir savaş vardır içinde,
görünmez ama etkilidir. Ve bu savaş… bazen sevgiyle, bazen çekimle, bazen sadece bir insanın güvende olmasını istemekle şekillenir.
İçten gelen bir çekim vardır, kontrol edilemeyen; hem çekip hem korkutandır. Yakın durmak ister,ama zarar vermemek için mesafe koyar. Birinin acısını hafifletmek ister, ama kendi yüreğini de
korumak zorundadır. Bu karmaşık hislerin içinde, sessiz bir karar her zaman hazırdır: yanında ol,koru, ama belli etme. Güçlü görün, her ne olursa olsun tetikte ol… çünkü tehlike hiçbir zaman tamamen gitmez.
Ve sonra, sessizce bir adım atılır; uyanık bir kalp, tetikte bir göz, hazır eller… bir insanın güvenliği için tüm duygular bir araya gelir. O an, koruma içgüdüsü bir aşkın sessiz izdüşümüne dönüşür: korumak bir ihtiyaç, yanında durmak bir arzudur, varlığını hissettirmek bir sorumluluktur.
Sessizlikte, gölgede, bilinmezlikte bu bağ sessiz ama güçlüdür.Ve işte o sessizlik, o bilinmezlik, bir insanın yanında olmaarzusu… birini koruma içgüdüsü ve kontrol edilemeyen çekim birleşir; görünmez, sessiz, ama etkisi derin ve kalıcıdır. Birini korumak,
sadece hayatta kalmasını sağlamak değil, aynı zamanda ruhuna dokunmak, güven vermek ve yanında olmayı istemektir. Ama bu bağ, hem güç verir hem de acıtır; hem huzur hem kaygı, hem çekim hem korku taşır.Ve sonunda, sessizlik çözülür; adımlar yavaşça yaklaşır, gölgeler dağılır, nefesler hızlanır. Birinin varlığı hissedilir, birinin güvenliği gözle görülür, kalp atışları hızlanır ama her şey hazırdır.Koruma ve çekim, sessiz bir dans gibi bir araya gelir; bilinmezlik ve bağlılık, huzur ve kaygı
birbirine karışır. Ve bir karar, sessizce alınır: yanında ol, koru, ama her şeyi içinde yaşa; sessizlik içinde sev, sessizce, ama derinden.
Ve artık sessizlikte bir geçiş vardır, sessizliği yumuşatacak bir nefes… çünkü bir sonraki adım,artık somutlaşacak, hisler kelimelere ve eylemlere dökülecek, gözler ve kalpler birbirini bulacak.
Uyuyamadım. Gece boyunca gözlerimi kapatmayı denedim, ama aklım sürekli dolup taşıyordu.
İçimde bir kıpırtı, bir endişe, bir koruma isteği… ve o sessiz çekim. Yanında olmayı istemek, onun acısını hafifletmek, onu korumak… hepsi birbirine karışıyordu. Kendime itiraf edemesem de,içimde fark ettiğim bir his vardı: ona karşı hissettiğim çekim, kontrol edemediğim bir bağ haline
gelmişti. Ama kabul etmeye hazır değildim. Çünkü bu hisler, sadece koruma değil, aynı zamanda tehlikeli bir duygu demekti.
O ses… küçük bir çığlık, donup kalmama neden oldu. Yataktan fırladım, odanın içinde yönümü kaybetmeden sesin geldiği yere doğru koştum. Ellerim titriyordu, kalbim deli gibi atıyordu. Oraya vardığımda onu, titreyerek elindeki telefona bakan o küçük bedenini gördüm. Ve sonra… evde
çınlayan bir kız çocuğunun yalvarışları… ilk anlam veremedim. Sonra fark ettim ki o ses… onun geçmişinin yankısıydı. İçimde bir yumru oturdu, nefesim daraldı. Hemen yanına gidip kollarımla sardım, bir gözüyle videodan kesitleri gördüm. İçim yanıyordu. O küçük kız çocuğu için yaşananlar… onun için çok ağırdı.
Video sesi yavaş yavaş kısıldı, ama ben hâlâ onu elimden bırakmadım. Titremesi yavaş yavaş
durmaya başladı, rahatladığını hissedebiliyordum. Ama beklenmedik bir şekilde ittiğinde,şaşırdım. Konuşmalar geçti, sözler havada asılı kaldı, ardından odasına çekildi. Ben de
arkasından gittim, yanında durdum. Tekrar itince, sessizce tamam diyerek odama döndüm.
Onun davranışlarını anlamaya çalıştım; her ne kadar istemesem de yanında olmak, onun yanında
durmak… isteğimin ne kadar derin olduğunu fark ettim. Onsuz durmayı istemiyordum, ama bunu
kabul etmek zorundaydım.
Ve kendime itiraf ettim: onu seviyorum. Ama bunu kendime saklayacağım, emin olana kadar
kimseye, özellikle ona, hiçbir şey söylemeyeceğim. Onun bana karşı hislerini anlamadan, kendi
duygularımı açığa çıkaramayacağım. Ama aklımdan atamadığım tek şey… az önceki tavrı.
Kendime kızdım; onu koruyamamak, onun acılarını hafifletmemek, bu kadar çaresiz
hissetmesine izin vermek… ama yanındayım ve olacağım.
Akşam olmuştu ve ev sessizliğe gömülmüştü. Odanın kapısı kapalıydı ve içeriden yalnızca hafif
bir nefes alış verişi duyuluyordu. Sabahtan beri ağzına hiçbir şey sürmediğini bilmek içimi sıktı;
bir insan bu kadar yorgun, bitkin ve düşünceli olamazdı. İçimde istemsiz bir rahatsızlık yükseldi
ve sessizce mutfağa yöneldim. Tabakları çıkardım, küçük bir tepsi hazırladım. İçinde sıcak çorba,
hafif bir ekmek ve meyve vardı; fazla iddialı değildi ama ihtiyaç duyduğu şeye yetecek kadar
nazikti. Tepsiyi taşırken adımlarım sessizdi, ama kalbim hızlı atıyordu; onu göreceğim anı
düşünüyor, nasıl karşılanacağını kestiremiyordum.
Kapının önünde durdum. Tepsiyi hafifçe ittiğimde kapı aralandı, gözleri hâlâ yorgun, kırılmış ve
bitkin bir ifadeyle bana baktı. “İstemiyorum,” dedi, sesi titrek ve düşük, ama ben ısrarımı
sürdürdüm. “Sadece bir lokma ye, lütfen. Sabahtan beri hiçbir şey yemedin,” dedim, sesimde
hem kararlılık hem de içten bir endişe vardı. Bir an durdu, gözlerimi süzdü, sonra sessizce başını
salladı. “Tamam,” dedi, ve kapıdan içeri girdim.
Tepsiyi yatağının yanına koydum, elimi hafifçe onun omzuna değdirdim ve geri çekildim. O an
yorgunluğu, bitkinliği ve ruhundaki yükü hissedebiliyordum. İlk kaşıntı gibi nefesini bile ağır alıp
veriyordu. Çorbayı aldığı andaki küçük titremesi, ekmeği eliyle kavrayışı… hepsi beni hem koruma
içgüdüsüyle hem de istemsiz bir çekimle doldurdu.
O yavaş yavaş yemeğini yerken resmen uyukluyordu. Yorgunluk, bitkinlik, düşüncelerin ağırlığı…
hepsi üzerindeydi ve ben bunu izlerken içimin sıkıştığını hissediyordum. Ona dokunmadan,
rahatsız etmeden yanında olmayı seçtim. Tepsiyi sessizce elinden alıp mutfağa götürmeyi
düşündüm; ama mırıldandığı bir sesle beni durdurdu: “Gitme, iyi değilim.”
Duraksadım. Tepsiyi odadaki masanın üstüne bıraktım ve biraz yakınına çömeldim. “Tamam,
buradayım. Sen uyu,” dedim yumuşak ama kararlı bir sesle. İçimde bir karmaşa vardı; daha beş
saat önce yaşadığımız çatışmayı hatırladım. Yanında kalmak istiyordum, ama onun bana kızgın
veya rahatsız olmasını da istemiyordum. Ve o an, küçük bir kararlılıkla yanına oturdum, sessizce ama varlığımı hissettirerek.
Bir süre sessizlik oldu. O, gözleri neredeyse kapalı, yorgun ve bitkin. Ben ise nefesimi tutmuş,
içimdeki çekimi ve koruma arzumu çalışıyordum. Sonra mırıldandı: “Özür dilerim.
Kalbini kırdım galiba. O yüzden bu kadar düşündün.”
Gözlerimi ona çevirdim. “Hayır, kalbim kırılmadı. Böyle düşünme. Sadece rahatsız olur musun
diye düşündüm,” dedim sessizce, ama içimdeki huzursuzluk hâlâ vardı. Onun bu kadar kırılgan
hâli, onu koruma içgüdümü artırıyordu; ama aynı zamanda kendime hâlâ güvenmiyordum. Onu
rahatsız etmeden, doğru mesafeyi korumak… ne kadar zor olacağını biliyordum.
O yavaşça bana daha yakınlaştı, başını göğsüme yasladı. O an bir gariplik hissettim; nefesinin
sıcaklığını, saçlarının kokusunu içime çekmek, hem huzur hem de çekim uyandırıyordu. Hiçbir
şey yapamadan sadece onun yanında durdum. O, gözlerini kapatmadan fısıldadı: “Teşekkür
ederim. Beni kırmadığın için.”
Sessizce, neredeyse fark edilmeyecek bir sesle: “Rica ederim,” dedim. Ama içimde bir duygu
fırtınası vardı; huzur, sorumluluk, çekim ve koruma isteği… hepsi birbirine karışmıştı. Onu izledim.
Kızıl saçlarının kokusunu içine çektiğimde, garip bir şekilde tüm bedenim huzurla doldu.
Küçük bir süre sessizlik içinde, o nefes alıp verirken, ben de gözlerimi kapatmadan onun varlığını
hissedip yavaş yavaş kendimi rahatlamış hissettim. Ama bilincim sürekli tetikteydi; hiçbir zaman
tamamen rahat olamazdım. Onu korumak, yanında olmak, onun yaralarını iyileştirmek için
kendimi sürekli hazır tutmak… hepsi içimde sessiz ama güçlü bir bağ oluşturuyordu.
Derin bir nefes aldım. Onun başını göğsümde dinlerken, fark ettim ki bu huzur, hem bir ödül hem
de sorumluluktu. Her nefesimiz, her dokunuşumuz, sessizce birbirimize bağlanmamız… her anı
bir koruma, bir çekim ve bir aşkla örülmüştü. İçimdeki çekim, koruma ve aşkla birleşiyor, ama
hiçbiri kelimeye dökülmeyecek kadar sessiz, sadece yaşanacak kadar gerçekti.
🪷
Efsun Karal
Sabahın ilk ışıkları yavaş yavaş odama sızıyordu. Gözlerimi açtığımda, Deniz yanımda, derin bir
uykuya gömülmüş, göğsüme yaslanmış, kolları sıkıca etrafımı sarmıştı. Onun sıcaklığı, nefesinin
ritmi ve kalbinin sessiz ama güçlü atışı… hepsi içimi titretip aynı anda huzur verdi. Bir an için
sadece izledim; içimde kıpırtılar hissettim ama hemen bastırdım. İçimde bir gülümseme, bir
huzur ve güven dalgası yükseldi; istemsiz bir şekilde kalbimi ısıttı.
Kendime kızdım. “Bırak hayatı akışına. Şu an ne hissediyorsan onu yaşa. Kendine kural koyma,”
dedi iç sesim. Derin bir nefes aldım, gözlerimi kapattım ve düşündüm; bugün kendime biraz
esnek davranabilirim. İçimde gizlediğim mutluluğu, huzuru ve güveni çıkarabilir, hissedebilirdim.Deniz yavaşça uyandı. Gözlerini açtığında göz göze geldik. Gülümseyerek “Günaydın” dedim.Kalbim hızlı çarptı ama bu kez baskılanmış değil, serbest bırakılmış bir mutluluk vardı. Deniz,
gözlerimiz arasındaki yakınlığı fark etti. Bir an mesafe koydu, dudaklarını araladı, gözlerimle
onun varlığını hissettim; sessiz bir anlaşma gibi.
Tam o sırada kapı çaldı ve Koray aniden içeri girdi. Koray’ın bağırışları odada yankılandı: “AHA
BASTIM SİZİ. OHA NE YAPIYODUNUZ LAN. OHA TÖVBE YARABBİM. ÇIKIYORUM PARDON.”
Hızla geri çekildim, Deniz ise şaşkın bakışlarını bana çevirdi. Göz göze geldiğimiz anda onun
bakışı… içimde bir sıcaklık, kıpırtı ve garip bir heyecan bıraktı. Daha fazla yanlış anlaşılmak
istemediğim için mesafemi korudum, nefesimi sakinleştirdim ve yavaşça odadan çıktık.
Koridordan Koray’ın bağırışlarını duyduk: “Benim narin gözlerim bunu da mı görecektiğğğğ!”
Sessizce kıkırdadım, Deniz’le göz göze geldik. Sonra oturma odasına geçtik, olanları anlattık.
Deniz, sessizce arkamdan açıklama yaptı: “Sandığın gibi bir şey yok ortada. Yanındaydım, sonra
uyumuşuz.”
Koray şaşkınlıkla: “Ahtapot gibiydin lan. Kızı sarmışsın. Kızıl deccal… iç organların birbirine
girmiştir valla.”
“Abartma Koray,” dedim, nefesimi kontrol ederek.
“Valla gördüğümü söylüyorum. Ne haliniz varsa görün. Psikolog araştıracağım. Travma
bıraktınız,” dedi ve odadan çıktı. Koridordan bağırışları: “TEDAVİ MASRAFLARIMI
ÖDEYECEKSİNİZ!”
Deniz ile göz göze geldik, sessizce kıkırdadık. Sonra yanına yaklaştım, başımı göğsüne yasladım:
“Teşekkür ederim. Beni kırmadığın için.”
“Rica ederim,” dedi sessizce, ama tüm varlığıyla hissettirdi. Onun saçlarının kokusunu içime
çektiğimde garip bir huzur kapladı içimi.Nefes alışını hissetmek, yanında olmak… tüm
duyguların birleştiği bir anın tadını çıkarmaktı. İçim kıpır kıpır, kalbim hızlı atıyor ama kelimelere
dökemiyordum.
Gözlerim istemsizce kapandı. Huzur ve güven hissi, tüm yorgunluğu ve gerilimi bastırdı. Sonra
uyku geldi, ama yanında olan huzur, onu izlemek, nefesini hissetmek… sessiz ama güçlü bir bağ
olarak kalbimde duruyordu.
Yan yana oturuyorduk. Odanın içindeki sessizlik bu kez ağır değil, garip bir şekilde yumuşaktı.
Nefes alışlarımız bile birbirine karışıyor gibiydi. İçimde hâlâ sabahın bıraktığı o hafif huzur vardı
ama onun altında alışık olmadığım bir tedirginlik dolaşıyordu.
Deniz hafifçe kıpırdadı. Sesini duydum.
“Bir şey soracağım.”
Bakışlarımı ona çevirdim. Gözleri ciddiydi, ama içinde saklayamadığı bir yumuşaklık vardı.
“Tamam, sor.”
Derin bir nefes aldı. Sanki söyleyeceği şeyin ağırlığını tartıyordu.
“Dün neden öyle davrandın? Yanlış bir şey mi yaptım?”
Bir an… hiçbir şey diyemedim. Kelimeler boğazımda düğümlendi.
İçimden geçenler o kadar netti ki, söyleyememek daha da ağır geliyordu.
Hayır… en doğru olanını yaptın. Ama ben kabul edemiyorum Deniz. Ben bu kadar düşünülmeye
alışkın değilim ki…
Başımı hafifçe eğdim. Gözlerimi kaçırdım.
Tam o anda, sanki içimi duymuş gibi konuştu.
“İçindekileri bana da anlatır mısın Efsun? Bilmek istiyorum. Acını hafifletememek canımı sıkıyor.
Üzülmene dayanamıyorum.”
Sesim çok hafif çıktı.
“Alışkın değilim Deniz…”
Kaşlarını hafifçe çattı, ama sesi hâlâ sakindi.
“Neye alışkın değilsin?”
Derin bir nefes aldım. Bu sefer kaçamadım.
“Ben… 13 yaşımda bıraktım insanlarla acılarımı paylaşmayı Deniz.” dedim. Sesim titremedi ama
içim titredi.
“İçime gömdüm her şeyi. Ve şimdi 26 yaşımda… açamıyorum sana kalbimi.”
Bir an durdum. Ama bu sefer durmak istemedim.
“Bunları söylemem bile başarı aslında. Bu yaşıma kadar kimse… senin gibi, Koray gibi
düşünmedi beni. Ve şimdi… garip geliyor. Alışamıyorum. Beni bu kadar düşünmeniz garip
geliyor.”
Gözlerimi ona kaldırdım.
“Hak etmiyorum ben bunları.”
Sözlerim odanın içinde asılı kaldı.
Deniz’in yüzü değişti. Kaşları çatıldı ama bu öfke değildi… bu, benim kendime söylediklerime kızmasıydı.
“Böyle düşünmeyeceksin.” dedi net bir şekilde.
“Alışacaksın.”
Sesi bu kez daha derindi.
“Koray ve benim için çok değerlisin Efsun. Özellikle de benim için.”
Kalbim bir an duracak gibi oldu.
“Bu yaşına kadar paylaşacak birin olmamış olabilir ama artık var. Ben varım Efsun.”
Gözlerini kaçırmadan baktı bana.
“Anlat bana.”
Nefesim daraldı. Ama bu daralma kötü değildi.
Sesimi biraz daha kıstım.
“Anlatırım Deniz… ama senin ve Koray’ın üzülmesini istemiyorum ben.”
Hiç beklemeden cevap verdi.
“Anlatırsan üzülmeyiz.” dedi.
“Anlatmazsan üzülürüz. Ve üzülüyoruz.”
Bir an sustu, sonra daha yumuşak bir sesle ekledi:
“Seni böyle görmek hoşuma gitmiyor.”
İçimde bir şey çözüldü. Küçük, ama önemli bir şey.
İstemeden gülümsedim.
“Teşekkür ederim.”
Gözlerimi ondan ayıramıyordum.
Deniz hafifçe başını eğdi, dudaklarında belli belirsiz bir ifade vardı.
“Anlat bakalım… dün neden öyle davrandın?”
Derin bir nefes aldım. Bu sefer kaçmadım.
“Huzuru hak etmediğimi düşündüm…” dedim yavaşça.
”
“Seni hak etmediğimi düşündüm Deniz.”
Boğazım düğümlendi ama devam ettim.
“Seni üzmek istemedim.”
Deniz’in kaşları tekrar çatıldı. Bu kez daha belirgindi.
“Böyle düşünmeni yasaklıyorum.” dedi.
Bir an ona baktım.
“Sadece mutlu olacaksın sen Efsun.”
Sesi yumuşadı.
“Mutluluk sana yakışıyor.”
Kalbim… gerçekten acıdı o an. Ama bu acı güzel bir şeydi.
Deniz bir an sustu. Sonra bana doğru biraz daha yaklaştı. Gözlerini gözlerime sabitledi.
“Sen…” dedi yavaşça.
“İnsanların yanında kendini eksik hissetmeye alışmışsın.”
Nefesim kesildi.
“Ama farkında değilsin…” diye devam etti.
Ses tonu değişti. Daha derin, daha anlamlı oldu.
“Sen eksik değilsin Efsun. Sen sadece… yanlış insanların arasında fazlaydın.”
Sözleri içime işledi.
“Ve şimdi…” dedi, gözlerini benden ayırmadan,
“doğru yerdeyken kendini hâlâ fazlalık sanıyorsun.”
Gözlerim dolduğunu hissettim ama ağlamadım.
“Sen…” diye devam etti, sesi daha da yumuşadı,
“hak edilmesi gereken bir şey değilsin.”
Kalbim hızlandı.
“Sen… değer verilen birisin.”
Bir saniye durdu.
“Ve ben…” dedi, nefesi hafifçe değişti,
seni düşünmeyi bir yük gibi değil… bir şans gibi görüyorum.”
İçimde bir şey tamamen çözüldü o an.
Sanki yıllardır sıkıca tuttuğum bir kapı aralandı.
Bakışlarımı kaçırdım. Çünkü o an gözlerimde ne varsa… görmesini istemedim.
Ama içimdeki ses bu kez susmadı.
Belki… gerçekten hak ediyorsundur.
Yavaşça ona tekrar baktım.
Kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Ama bu kez kaçmak istemiyordum.
Sadece hissetmek istiyordum
Söyledikleri içimde yankılandı.
Bir süre hiçbir şey diyemedim. Çünkü ilk defa biri bana kendimi böyle anlatıyordu… eksik değil,
fazla değil… sadece ben olarak.
Gözlerimi ondan kaçırdım. Ama bu kaçış eskisi gibi değildi.Kaçmak istemediğim bir kaçıştı.
İçimde bir şeyler çözülüyordu, yavaş yavaş.
“Yanlış insanların arasında fazlaydın…”
Bu cümle zihnime kazındı.
Nefesimi yavaşça verdim. Ellerim dizlerimin üzerindeydi. Parmaklarımın hafif titrediğini fark
ettim. Bu korku değildi… ama alışık olduğum bir his de değildi.
Yavaşça başımı kaldırdım ve tekrar ona baktım.
Gözlerimiz buluştuğunda bu sefer kaçmadım.
Kalbim hızlı atıyordu ama ilk defa bu hızdan rahatsız olmadım.
“Ben…” dedim ama devamı gelmedi.
Söylemek istediğim çok şey vardı ama hangisinden başlayacağımı bilmiyordum.
O ise hiçbir şey demedi.
Sadece baktı. Bekledi. Zorlamadı.
İşte bu… beni daha çok etkiledi.Sessizlik uzadı ama rahatsız edici değildi. Aksine, sanki o sessizlikte anlaşabiliyorduk.
Bakışlarımı ondan çekmeden yavaşça konuştum.
“Garip geliyor…” dedim kısık bir sesle.
“Ama… kötü bir gariplik değil.”
Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Bunu fark ettiğini biliyordum.
Deniz’in bakışları yumuşadı. Ama bu sefer konuşmadı. Sanki beni bölmek istemiyordu.
Bu… tuhaf bir şekilde hoşuma gitti.
Biraz daha rahat nefes aldım.
“Alışmam zaman alacak,” dedim. “Ama… deneyeceğim.”
Bu cümleyi kurmak bile içimde bir şeyleri değiştirdi.
Deniz hafifçe başını salladı. Gözlerini benden ayırmadan konuştu.
“Zamanın var.”
Kısa bir duraksama oldu.
“Ben acele etmiyorum.”
Kalbim o an… garip bir şekilde yumuşadı.
Bakışlarımı kısa bir anlığına yere indirdim. Sonra tekrar ona baktım.
İçimde hâlâ bir çekinme vardı ama bu sefer geri çekilmek istemiyordum. Sadece olduğum yerde
kalmak… yeterli geliyordu.
Tam bir şey daha söyleyecektim ki—
Kapı aniden açıldı.
“BEN KARAR VERDİM! BEN—”
Koray bir anda sustu.
Gözleri önce bana, sonra Deniz’e kaydı.
Sonra tekrar bana.
Bir saniyelik sessizlik oldu.
Ve ardından… Yine mi ya…” dedi kısık ama dramatik bir sesle.
Ellerini yüzüne kapattı.
“Ben gerçekten yanlış eve geldim galiba.”
Gözlerimi kapatıp nefes verdim.
Yüzümün ısındığını hissediyordum ama bu sefer panik değildim… daha çok yakalanmış gibi bir
histi.
Deniz’e baktım.
O da bana bakıyordu.
Ve o bakış…
Gerçekten yandık bakışıydı.
Başımı hafifçe iki yana salladım.
Koray arkasını dönüp dramatik bir şekilde konuşmaya devam etti:
“Ben bir şey görmedim. GÖRMEDİM. Körüm ben şu an.”
Sonra bir an durdu.
“AMA HİSSETTİM ORTAMI.”
İstemsizce gülmemek için dudaklarımı ısırdım.
Koray tekrar bize döndü.
“Bakın… ben detay istemiyorum. Sadece şunu bilin, ben bu evde psikolojik olarak yıpranıyorum.”
Kollarını iki yana açtı.
“Benim narin ruhum kaldırmıyor bunları.”
Bu sefer dayanamadım, küçük bir kahkaha kaçtı.
Deniz’in de hafifçe güldüğünü duydum.
O an… içimdeki gerginlik tamamen dağıldı.
Koray derin bir nefes aldı.
“Tamam. Ben gidiyorum. Siz… ne yapıyorsanız yapın.”
Kapıya yöneldi, sonra durdu.“AMA KAPIYI KİLİTLEYİN YA!”
Diyip çıktı.
Kapı kapandığında odada kısa bir sessizlik oldu.
Bu sefer farklıydı.
Daha hafif… daha gerçek.
Deniz’e baktım.
Gözlerimiz tekrar buluştu.
Ve bu sefer…
Bakışımı kaçırmadım.
Kapı kapandıktan sonra odada bir sessizlik kaldı. Ama bu sessizlik… alıştığım gibi değildi.
Eskiden sessizlik demek; düşünceler demekti, geçmiş demekti, kaçamadığım anılar demekti.
Sessizlikten hep kaçardım. Çünkü yalnız kaldığım her an, zihnim bana hiç susmayan bir ses gibi
geçmişi hatırlatırdı.
Ama şimdi… aynı sessizliğin içindeydim ve kaçmıyordum. Başımı hafifçe kaldırdım. Deniz hâlâ
yanımdaydı. Aynı yerde, aynı sakinlikle. Ve o an fark ettim… sessizlikte bile nefes alabiliyordum.
Kalbim sıkışmıyordu, içim daralmıyordu, düşüncelerim üzerime yüklenmiyordu. Sadece… vardım.
Ve o da vardı.
İçimden bir ses geçti. Kaçmıyorsun. Bu düşünce o kadar netti ki inkâr edemedim. Gerçekten
kaçmıyordum. Ne ondan, ne hislerimden, ne de bu anın içinden. Bu… benim için yeni bir şeydi.
Ama kötü değildi. Aksine, garip bir şekilde huzurluydu. Gözlerimi kısa bir an kapattım, içimdeki o
tanıdık gerginliği aradım. Bulamadım. Bu beni şaşırttı. Çünkü ilk defa… geçmiş sessizdi. Zihnim
bana hiçbir şey hatırlatmıyordu. Sadece bu an vardı ve ben o anın içindeydim.Gözlerimi açtım ve ona baktım. Hâlâ bana bakıyordu ama bu bakışın içinde bir zorlama yoktu.
Sadece oradaydı. Benimle birlikte. Hiçbir şey söylemeden. İçimde bir şey yumuşadı. Belki de
mesele buydu… biriyle konuşmadan da anlaşabilmek, biriyle sessizlikte bile rahat olabilmek. Ve
o an net bir şekilde fark ettim: ben artık kaçmıyorum.
Deniz’in sesi sessizliği böldü. “Yanımda rahat olman bile yetti bana.”
Başımı ona çevirdim. Bu cümle… beklediğim bir şey değildi. Ama içimde bir yere dokundu. Garip
bir sıcaklık yayıldı. Ne diyeceğimi bilemedim, çünkü bu bir soru değildi ama cevap vermek
istedim. Kısa bir an sustum, sonra yavaşça konuştum. “Aslında…” dedim, sesim bu sefer
saklanmıyordu. “Yanında hep rahattım… ama belli edemedim.Bunu söylemek beklediğimden daha ağırdı ama bir o kadar da gerçekti. Deniz’in yüzündeki ifade
değişti, gülümsedi. Büyük bir gülümseme değildi ama içtendi. Ve nedense… içimi ısıttı.
Tekrar sessizlik oldu. Ama bu sefer farklıydı. Daha derin, daha sakin. Başımı hafifçe geriye
yasladım, gözlerimi kapattım. İçimde bir karar oluşuyordu. Sabah kendime verdiğim o küçük
izin… sadece bir günlüktü. Geçiciydi. Ama şimdi içimden net bir ses yükseldi: Sabahki esnekliğin
artık sadece bugün için geçerli değil.
Bu düşünceden kaçmadım. Bastırmadım. İlk defa… olduğu gibi bıraktım. Ve garip olan şuydu;
kendimi iyi hissediyordum. Gerçekten iyi. Çünkü uzun zamandır ilk kez geçmişi düşünmüyordum.
Bu yokluk… tuhaf geldi ama huzurluydu. Sanki zihnim ilk defa susmuştu ve ben o sessizliğin
içinde kaybolmak yerine… kalmayı seçmiştim.
🪷
Koray Yıldız
Gülmek… çoğu zaman en kolay savunmadır. İnsanlar gülen birini gördüğünde, onun iyi olduğunu
düşünür. Kahkaha atan birinin içinde fırtına kopabileceği pek akla gelmez. Çünkü gülmek, acıyı
görünmez kılar; kelimeler susar, gözler başka yere bakar ve herkes gördüğüne inanmayı seçer.
Oysa bazı insanlar vardır, en çok gülenler… en çok saklayanlardır. İçlerinde birikenler, dışarıya
sızmasın diye şakaya vurulur, ciddiyet dağıtılır, ortam hafifletilir. Çünkü eğer o ciddiyet bir an bile
yerini bulursa… altından çıkan şeyin ağırlığı taşınamayacak kadar büyüktür.
Bir insan sürekli güldürüyorsa, çoğu zaman bunun bir nedeni vardır. Sessiz kalırsa
düşüneceklerini bildiği için konuşur, güler, dağıtır. İnsanları güldürmek, kendi acısını bastırmanın
bir yoluna dönüşür. Çünkü başkalarının yüzündeki gülümsemeyi görmek, kendi içindeki boşluğu
kısa bir süreliğine de olsa susturur. Ama bu, geçici bir sessizliktir. Gerçek sessizlik geldiğinde… o
bastırılan her şey yüzeye çıkar.
Gün içinde kalabalıkların içinde, arkadaş sohbetlerinde, en absürt şakaların ortasında kendini
kaybetmiş gibi görünen biri… gece olduğunda ya da yalnız kaldığında bambaşka birine
dönüşebilir. Çünkü artık dikkat dağıtacak kimse yoktur. Gülünecek bir an, söylenecek bir cümle
kalmaz. Ve o an… gerçek başlar. Gözlerin gördüğü, kulakların duyduğu, kalbin unutamadığı her
şey birer birer geri gelir.
Bazı acılar vardır, anlatılamaz. Kelimelere döküldüğünde gerçek olur diye korkulur. O yüzden
gülerek geçiştirilir. “İyiyim” denir, “boşver” denir, “takmıyorum” denir. Ama o kelimelerin
arkasında, yıllardır susmuş bir hikâye saklıdır. Bir kayıp, bir eksiklik, bir yarım kalmışlık… Ve en
tehlikelisi de, bu acıya alışmış olmaktır. İnsan bir noktadan sonra acıyla yaşamayı öğrenir, hatta
onu görünmez kılmayı. Ama bu, onun yok olduğu anlamına gelmez. Sadece… daha derine iner.
Ve sonra bir gün, çok küçük bir şey… bir bakış, bir gülüş, bir ses… o derine gömülmüş her şeyi
yeniden yüzeye çıkarabilir. İnsan o an anlar; aslında hiçbir şey geçmemiştir. Sadece ertelenmiştir.
İşte o an, gülüşler susar. Şakalar biter. Ve geriye sadece gerçek kalır.O odada sessizlik hüküm sürüyordu. Gülerek saklanan acılar, kalabalığın içinde bastırılmış
gülüşler… hepsi şimdi kendisiyle baş başa kalmıştı. Şaka yapmıyor, gülmüyor, sadece odasında
oturuyordu. Ve o sessizlikte, saklanan her şey yüzeye çıkıyordu. Her bir anısı, her bir kaybı, her
bir korkusu… hepsi birer birer geriye dönüyordu, kimse görmeden, kimse duymadan.
Şimdi sıra bendeydi. Kapımı kapattım, yatağıma uzandım ve uzun bir nefes aldım. “Ah canım
gözlerim… neler çektiniz bugün,” diye mırıldandım, kendi kendime konuşurken bile sesim biraz
kırık çıktı. Gülmek her zaman kolay gelirdi, şaka yapmak, komik olmak… ama şimdi sadece
sessizlik vardı. Yalnızca kendimle kalmak ve düşüncelerimle baş başa kalmak.
Az önce Deniz ve Efsun’u bastığım sahne gözlerimin önüne geldi. Gözlerindeki mutluluk,
yüzündeki gülümseme… Efsun… İçimde bir sıcaklık oluştu ama hemen yerini hafif bir rahatsızlık
aldı. Çünkü gözlerimde canlanan o mutluluk, kaybettiğim bir şeyin yansımasıydı. Küçük kız
kardeşim… aynı şekilde gülüyordu. O an birden… içim burkuldu. Bir yandan onun mutluluğu biraz
da olsa içimdeki kanayan yarayı sararken, bir yandan da o eksik parçanın acısını hatırlattı.
Yavaşça doğruldum, odanın köşesindeki fotoğraf çerçevesine baktım. Annem, babam ve ben…
üçümüz birlikte gülüyorduk. O an boğazım kurudu, yutkunsam da kelimeler boğazımda kaldı.
“Nasılsınız… iyiyim ben,” dedim kendime, ama sessizce, sanki fotoğrafa fısıldar gibi. Sonra tekrar
mırıldandım: “Az önce Deniz ve Efsun’u bastım anne… gözlerim neler gördü…”
Bir süre sustum. Sessizlikte aklımda kaybolanlar bir araya geldi. Küçük yaşta ailemi kaybettiğim
an, gözlerimin önünde silinmez bir şekilde yaşadığım o saldırı… ve küçük kız kardeşimin bir
gecede kayboluşu. Hepsi üst üste geldi. Ama işin garibi, Efsun’un mutluluğu içimdeki boşluğu
hafifletti, biraz olsun rahatladım. Bu garip bir çelişkiydi; acılarım tazeyken bir başkasının
mutluluğu bana iyi geliyordu.
Yavaşça yatağa yaslandım. Elleri başımın arkasında birleştirdim. Gözlerimi tavana diktim.
Kendime şunu söyledim: gülmek, komik olmak… bunlar sadece savunmaydı. Gerçek sessizlikte,
kimse yokken… işte o zaman gerçek yüzünü gösteriyordu. Ama artık o yüzle baş başa
kalabiliyordum.. Sessizliğin içinde bir rahatlama vardı.
Bir süre düşündüm. Sessizce, sadece kendimle ve anılarımla… Gülmek, şaka yapmak,
başkalarının yanında güçlü görünmek… hepsi geçiciydi. Ama odada tek başına kaldığında… işte
o gerçekti. İçimdeki acı, yıllardır sakladığım kayıplar, gözlerimin önünde ölen ailem, kaybolan
kardeşim… hepsi sessizlikte ortaya çıkıyordu.
O an fark ettim ki neden Efsun bana bu kadar değerli geliyordu, neden onun yanında olmak,
sadece varlığını hissetmek bile içimde garip bir sıcaklık yaratıyordu. Onun gülüşü, bakışı,
sessizliği… her biri sanki yıllardır kaybettiğim bir parçanın yerini dolduruyordu. Efsun, kaybettiğim
küçük kız kardeşim Elis’in huylarını taşıyordu; aynı merak, aynı cesaret, aynı o içten gülümseme…
ve ben bunu fark etmeden içimde bir rahatlama hissettim. Onu izlerken, Efsun’un benim
geçmişimdeki boşlukları doldurduğunu, benim yaralarımı sessizce sardığını gördüm. Ve bunu
fark ettiğimde kalbimde sıcak, ağır bir huzur yükseldi.Bilmiyordu Efsun. Ben de tam olarak farkında değildim başta. Ama gözlerimi onun üzerine
diktikçe, fark ettim ki bazı yaralar, bazen fark etmeden sarılır. Onun varlığı, sadece yanında
olmak değil; içimdeki kaybolmuş parçaları yerine koyuyor, içimdeki eksiklikleri tamamlıyordu. Bu
farkındalık bana hem umut hem korku veriyordu. Çünkü ne kadar yakın olsa da, kaybetme
korkusu hep vardı, ama bu kez başka bir his daha vardı: güven. Efsun’un yanında kendimi güvenli hissediyordum. Kendimi açabildiğim kadar açabiliyordum. Açıkçası, onun yanında yalnız
değilmişim gibi hissediyordum; bir zamanlar yalnız kalmış bir çocuğun ihtiyaç duyduğu o
sıcaklığı hissediyordum.
İçimde bir sıkışmışlık vardı, ama bu sefer korku değil, biraz da şükranla karışmış bir huzurdu.
Gözlerim onu izlediğinde, kalbimde fark ettim ki onunla geçirilen her an, geçmişin acılarını biraz
olsun hafifletiyordu. Elis’i kaybettiğimde yaşadığım boşluk… Efsun’un varlığıyla biraz daha
doluyordu. Bunu düşünmek, beni hem duygulandırıyor hem de garip bir rahatlama veriyordu. Onu
izlerken hissettiğim güven ve sıcaklık… yıllardır hissetmediğim bir şeydi. İçimde bir yerler, uzun
süredir kırılmış olan parçalar, onun varlığıyla sessizce birleşiyordu.
Ve sonra fark ettim: bu his sadece güven değil, aynı zamanda koruma isteği ve derin bir bağdı.
Efsun, fark etmeden benim yaralarımı sarıyordu, içimdeki boşlukları dolduruyordu. Onu
kaybetmek istemiyordum, hiçbir şekilde. Gözlerimin önünde varlığını görmek, nefesini duymak,
gülüşünü izlemek… hepsi, bana yaşadığım kayıpları hatırlatırken, aynı zamanda yeni bir umut
veriyordu. İçimde bir yerde, yıllardır bastırdığım o kayıp acı, yavaşça yumuşuyordu.
Kendime söz verdim o an. “Söz veriyorum sana, Efsun. Elis’i kaybettiğim gibi seni de
kaybetmeyeceğim.” Bu söz, sadece bir cümle değildi; içimde yankılanan bir yemin, bir kararlılık
ve bir şefkatti. Ona olan hislerim, artık sadece bir bağ değil, bir sorumluluk, bir güven ve sessiz
bir sevgi haline gelmişti. Onu korumak, yanında olmak… hepsi artık bir ihtiyaçtı. Onu kaybetmek,
eskiden kaybettiğim her şeyin ağırlığını yeniden hissetmek demekti, ve bunu istemiyordum.
Ama bu farkındalık aynı zamanda bana başka duygular da getirdi: hayranlık, şaşkınlık ve derin bir
minnettarlık. Efsun, sadece bir bakışıyla, bir hareketiyle, bir sessizliğiyle bile içimdeki yaraları
kapatabiliyordu. Onu izledikçe, onun varlığının sadece beni değil, ruhumu da sarıp sarmaladığını
anlıyordum. Ve bu farkındalıkla, kalbim bir yandan hızlanıyor, bir yandan ağırlaşıyordu; bir yandan
mutluluk, bir yandan kayıp… her duygu birbiriyle karışıyordu.
O an, Efsun’un yanında olmanın anlamını anladım. Sadece yanında olmak değil, onun varlığıyla
birlikte hissetmek… geçmişin acılarını biraz olsun hafifletmek, kendi içimdeki boşluğu doldurmak… bu yüzden ona daha önce hiç vermediğim kadar değer veriyordum. Onun mutluluğu,
onun gülüşü, onun sessizliği… hepsi bana hem güven hem huzur hem de derin bir sevgi
veriyordu. Ve bunu kaybetme korkusu, bu değerini daha da artırıyordu.
İçimde bir karar doğdu: onu kaybetmeyecektim. Elis’i kaybetmenin verdiği o boşluk, Efsun
sayesinde bir nebze bile olsa kapanıyordu ve ben bunu korumalıydım. Onu izlerken bir yandan
kendime söz verdim, bir yandan da bu sessiz şükranı, bu güveni ve bu sevgiyi içine çekerek
huzur buldum. Fark ettim ki bazen sessizlik, bazen yalnızlık, bazen de birinin varlığını sessizce
gözlemlemek… en büyük şifa olabiliyordu Ve işte o an anladım: Efsun, farkında olmadan, sessizce, gülerken, yanında olurken… benim
yaralarımı sarıyor, içimdeki boşlukları dolduruyor, bana yeniden umut veriyordu. Ve ben kendime bir söz
verdim: Efsun'u asla kaybetmeyeceğim.
🪷
Deniz Altan
Koltuğuma oturdum, sırtımı yaslayıp ellerimi dizlerime koydum ve sessizce düşündüm. Sabah,
Efsun’un yanında uyandığım o an… gözlerini kapatıp başını göğsüme yasladığı o an… hala içimde
bir sıcaklık bırakıyordu. Ama bu sıcaklık sadece huzur değildi; karmaşık, yoğun ve tuhaf bir hisler
bütününe dönüşmüştü. Bir yandan kendimi rahat hissettiğim için mutluydum, bir yandan da bu
kadar yakın olmanın getirdiği sorumluluk ve hassasiyet… beni hem güçlendiriyor hem de
geriyordu.
O küçük bedenin bana sarılışı, titremesi, nefes alışının ritmi… her biri bana bir şey söylüyordu.
Koruma içgüdüm, her zamanki gibi tetikteydi, ama bu kez sadece fiziksel değil, ruhsal olarak da
bir tetikte olma hâliydi. Her düşüncesi, her bakışı, her sessiz nefesi bana hem huzur veriyor hem
de korku fısıldıyordu: “Ya bir şey olursa? Ya yanlış bir şey yaparsam?” Ama bir an durdum ve
düşündüm; ona karşı hissettiklerim sadece koruma değil, aynı zamanda bir yakınlık ve çekim…
sessiz ama derin bir çekimdi.
Dün geceki küçük çatışmalar aklıma geldi. O itiş, o sessiz kırgınlık… sonrasında uykuya
dalışımız… her bir detay beynimde bir döngü oluşturmuş gibiydi. Onu böyle kırılgan ve
savunmasız görmek, içimde hem bir korunma isteği hem de bir endişe yaratıyordu. Ama aynı
zamanda, onun yanında olmak, sessizce nefesini hissetmek, ellerinin sıcaklığını yanında
hissetmek… tüm bunlar bana garip bir huzur veriyordu.
Gözlerimi kapattım ve sadece hissetmeye çalıştım. Kalbimin attığını, nefesimin derinleştiğini,
ama aynı zamanda içimde bir huzur ve güven dalgası oluştuğunu fark ettim. O an anladım ki,
Efsun sadece yanında olmak istediğim bir kişi değil; onun varlığı, onun nefesi, onun sessizliği…
içimde uzun süredir hissetmediğim bir dinginlik ve aidiyet duygusu yaratıyordu.
Ama içimde bir başka ses daha vardı: “Bunu göstermemelisin. Belli etme. Ona yük olma.” Bu ses,
beni frenliyor, ama aynı zamanda dikkatimi ona yoğunlaştırıyordu. Onun huzurunu, rahatlığını ve
mutluluğunu görmek, içimde bir tür tatmin hissi oluşturuyordu. Ama bunu kelimelere dökmek…
hâlâ zor. O bakışları, o küçük gülümsemesi, o nefesi… hepsi bana bir anlam taşıyor, ama
sessizliğin içinde bir şekilde korunuyordu.
Her ne kadar kendimi tutmaya çalışsam da, zihnim onun yanında olduğumuz her anı tekrar
tekrar yaşıyor, her bakışını, her hareketini analiz ediyordu. Bu kadar derin bir bağ… öylesine
sessiz ama aynı zamanda öylesine gerçek ki, bazen nefes almak bile zorlaşıyor, kalbim sıkışıyor,
ama buna rağmen yüzümde istemsiz bir gülümseme beliriyordu.
O an fark ettim ki, yanında olmak sadece bir sorumluluk değil; aynı zamanda bir mutluluk
kaynağıydı. Onun huzurunu görmek, onu korumak, sadece fiziksel değil… ruhsal olarak da onun yanında olmak… içimde uzun süredir hissetmediğim bir güven duygusu ve sıcaklık yaratıyordu.
Bu hisler, sessiz ve derin bir şekilde beni etkiliyor, ama aynı zamanda aklımı da meşgul ediyordu.
Bir yandan geçmişin gölgeleri aklıma geldi; o küçük yaşta yaşadığım kayıplar, çaresizlikler… ama
Efsun’un varlığı, onun yanında olabilmek, bana o gölgelerin bir kısmını yavaş yavaş dağıtma
imkânı sunuyordu. Bu, hem bir sorumluluk hem bir armağan gibiydi.
Ve o an anladım ki, sessizlikte bile, sadece yanımda oturması bile… bana yetiyordu. Her nefes
alışını, her küçük hareketini hissetmek, tüm geçmişin ağırlığını bir nebze olsun hafifletiyordu.
İçimde bir kıpırtı, bir huzur ve bir hafiflik hissettim. Kalbim hızlı atıyordu ama bu sefer korku değil;
bu sefer bir huzur ve güven hissiydi.
Bütün bunları düşünürken fark ettim ki, onun yanında olmak, onunla aynı havayı paylaşmak,
sessizliğini paylaşmak… bana yıllardır eksik olan bir bütünlüğü veriyordu. Ve artık biliyordum ki,
onun yanında olmak sadece bir görev değil; aynı zamanda bir mutluluk, bir huzur ve bir anlamdı.
Sessizce koltuğumda otururken, gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. İçimde hissettiğim
karmaşık, ama bir o kadar da temiz duygular… onun yanında olmanın verdiği huzur, koruma
isteği ve çekim… hepsi birleşip beni hem sakinleştiriyor hem de güçlendiriyordu. Artık biliyordum;
yanında olmanın verdiği bu hisler, kelimelere sığmaz ama hissettikçe değerini anladığım bir
hazineydi.
Koltuğumda hâlâ otururken, içimdeki sessizlik yavaş yavaş yoğunlaşıyordu. Efsun’un yanında
olduğum o sabah… gözlerini göğsüme yasladığı anı düşündükçe kalbimde hem bir huzur hem bir
sarsıntı oluşuyordu. Ama bu sarsıntı korkudan değil, hislerimin derinliğinden kaynaklanıyordu.
Ona karşı hissettiklerim… artık sadece koruma içgüdüsü değildi. Derin, sessiz ve kontrol
edilemez bir sevgi, çekim ve bağ vardı içimde. Bu bağ, ne kadar sessiz olursa olsun, her nefeste,
her düşüncede kendini hissettiriyordu.
Dün sabah ona söylediklerim tekrar aklıma geldi. “Onun yanında olmak, huzur veriyor bana… ve
yanında rahat hissetmesi bile yeterli.” Kendi kendime düşündüm: Belki bunu ona söylemeye
gerek yok. Belki sessizce hissetmek, daha gerçek ve güçlü bir bağ yaratıyordu. Ama aynı
zamanda, bunu dile getirmemin de içimde bir rahatlama getireceğini fark ettim. Sanki her
kelimeyi söyleyip, hislerimi açığa çıkaracak olursam, onu korkutabilirdim.
Ve sonra, istem dışı bir şekilde aklıma iki kez Koray’a basıldığımız anlar geldi. Kaşlarım kalktı ve
yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. İki kez mi… Nasıl bastı? Sanki çekiyor mu, ne yapıyor
diye düşündüm, bir yandan da Koray’ın garip halleri, onun kendine has komik, ama aynı zamanda
tuhaf ciddiyeti… içimde garip bir kıpırtı yarattı. “Deli çocuk,” diye mırıldandım kendi kendime.
Ama o an fark ettim ki, bu düşünceler aklımda gezerken Efsun’un yüzündeki huzur ve
gülümseme, her karmaşayı bir anda bastırıyordu.
Bir yandan, Efsun’un yanında olduğumda hissettiğim bu yoğun sevgi, içimde bir sıcaklık ve bir güven duygusu oluşturuyordu. Ama diğer yandan, onun hislerini bilmemek, bir belirsizlik
yaratıyordu. “Peki ya o bana böyle hislerle karşılık vermiyorsa?” diye düşündüm. Ama sonra
kalbime baktım; bu hislerimi bastırmak değil, kabul etmek gerekiyordu. İçimde hissettiğim her
kıpırtı, her titreme, her nefes onun varlığıyla ilgiliydi. Ve bunu artık inkar edemezdim.
Düşüncelerim yoğunlaştıkça, onun gözlerini hatırladım. O küçük beden, gözlerini bana
yasladığında… ne kadar savunmasız, ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha fark ettim. Ve o an,
içimde garip bir sorumluluk ve koruma isteği bir araya geldi. Sanki sadece yanında olmak
yetmiyordu; onu tamamen güven altında hissettirmek, onun acısını paylaşabilmek ve onu mutlu
edebilmek istiyordum.
Aklıma geldi, sabah söylediklerim: “Yanında rahat olman bile bana yetti.” Bir kez daha o sözleri
düşündüm, kendi kendime tekrar ettim. Bu sözlerin gücü… sessiz bir iltifat gibi içime işliyordu.
Efsun’a hissettiklerim öylesine derin ve yoğun ki, onu korumak, yanında olmak ve her nefesini
hissetmek… hepsi bir anlam taşıyordu.
O an fark ettim ki, sadece onun yanında olmanın verdiği huzur bile geçmişin gölgelerini
hafifletiyordu. Tüm kayıplarım, tüm korkularım, tüm eski acılarım… Efsun’un varlığıyla biraz olsun
siliniyordu. Sessizlikte, sadece onu izlemek bile bana bir tür dinginlik ve aidiyet veriyordu.
Ama aynı zamanda aklımda bir karmaşa vardı. Dün sabahki söylediklerimi tekrarlamak… onun
hislerini bilmemek… aklımı kurcalıyordu. “Söylesem mi, söylemesem mi?” diye sordum kendi
kendime. Ve o an, kendime bir karar verdim: “Sessizce hissetmek bile yeterli. Ama bunu bir gün
açığa çıkaracağım; doğru zaman geldiğinde.”
Düşüncelerim dolaşırken, istem dışı olarak tekrar Koray’a bastığımız o anlar geldi aklıma.
Gülümsemekle karışık bir tedirginlik hissettim. “Deli çocuk… iki kez mi bastı? Çekiyor mu, ne
yapıyor?” dedim kendi kendime. Ama sonra düşündüm: onun halleri, tuhaf ciddiyeti, komik ama
yaralı yanları… hepsi, Efsun’la aramda oluşan sessiz ama derin bağın yanında hafif kalıyordu.
Ve o an fark ettim ki, Efsun’un huzuru ve mutluluğu… onun varlığı, sadece bana değil, geçmişimin
yaralarını da hafifletiyordu. Ona karşı hissettiğim yoğun sevgi ve çekim, artık sadece koruma
isteği değildi; onun yanında olmak, onu hissetmek, onun nefesini paylaşmak… tüm bunlar,
içimde uzun süredir hissetmediğim bir bütünlük ve anlam yaratıyordu.
Oturduğum koltukta sessizce otururken, gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. İçimdeki
karmaşık ama yoğun hisler… Efsun’un yanında olmanın verdiği huzur, koruma içgüdüsü ve
sessiz çekim… hepsi birleşti. Artık biliyordum ki, onu düşünmek, onu hissetmek ve sessizce
yanında olmak… kelimelere sığmaz, ama hissettikçe değerini anladığım bir hazinedi.
Ve istemsizce bir kez daha düşündüm: sabahki dediklerim doğruydu, sessizlik bile yetiyordu.
Ama bir yandan da… aklıma gelen her küçük anı, her bakışı ve her titremesi… bana onu ne kadar
çok sevdiğimi, ne kadar korumak istediğimi hatırlatıyordu. Bu hisler, karmaşık ve yoğun olsa da,bir yandan huzur, bir yandan güç veriyordu. Ve ben artık bunu kabul ediyordum; Efsun’un yanında
olmak, sessizce hissetmek ve korumak… hayatımın en değerli anlarından biriydi.
🪷

Eveet 4.Bölümde bittiii. Benim favori bölümüm kesinlikleee.

Deniz çok şükür Efsun'u sevdiğini anladı bakalım Efsun ne zaman anlayacak.

Efsun'un kararlarından aniden vazgeçişi harika JDKDNDJD.

Koray'ın geçmişini açtım aslında aklımda Koray'ın geçmişini bu kadar travmatik yazmak yoktu çünkü Koray çok gülen biri ama sonra iç sesim neden duygusal yazmıyorsun ki her gülen kişinin geçmişi güzel mi ki dediğinde hak verdim.

Umarım keyifle okumuşsunyudur. Bir daha ki bölümde görüşmek üzere kendinize dikkat edinn 🪷🪽

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

29okunma 3beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 144

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıkaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikapsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18