5. bölüm · ZAMANIN BEDELİ

5.BÖLÜM=Zamanın Gölgesi

Meryem Altaş

Pas Bölgesi'nden ayrılmak, bir farenin kedi yuvasına girmesi gibiydi. Mete, üzerinde sadece eski bir ceket ve cebinde buz gibi gümüş bir saatle, şehrin ışıltılı ama ölümcül sokaklarına tırmandı. Ne bir pelerini vardı ne de bir koruması. Her güvenlik kamerası onun için bir infaz mangası, her geçen sivil birer muhbirdi.
Eski evinin olduğu sokağa vardığında durdu. Kalbi, boğazında atıyordu. "Zaman Tamirhanesi" tabelası rüzgarda gıcırdayarak dönüyordu. Kapıda bekleyen iki X-719 muhafızını gördüğünde kanı dondu. Zırhlarındaki o numara, sokak lambasının altında bir yara izi gibi parlıyordu.
Mete yan sokağa saptı. Duvarlar üzerine geliyordu. Arka bahçedeki eski sarmaşıklara tutunarak babasının çalışma odasının penceresine tırmanmaya başladı. Parmakları kanıyor, nefesi daralıyordu. Tam pencereyi zorlayıp açacakken, aşağıdan bir telsiz cızırtısı duyuldu:
"Bölge 4'te biyometrik dalgalanma. Hedef evine dönmüş olabilir. İmha yetkisi onaylandı."
Mete panikle pencereyi tekmeledi. Ama muhafızlar çoktan hareketlenmişti. Lazer ışıkları binanın cephesinde dolaşmaya başladı. Başka yolu yoktu. Saati cebinden çıkardı. Elleri titriyordu. Bu sefer neyi kaybedeceğim? diye düşündü. İlk aşkımı verdim, çocukluğumdan bir yazı verdim... Şimdi ne kalmıştı?
Kapağı açtı.
Tık.
Dünya bir anda sessiz bir heykele dönüştü. Aşağıdaki muhafızın namlusundan çıkan küçük bir kıvılcım, havada asılı kaldı. Mete pencereden içeri süzüldü.
İçerisi toz ve hüzün kokuyordu. Doğrudan babasının "girilmez" dediği o gizli bölmeye yöneldi. Kapının önünde durdu. Anahtarın yerini biliyordu... Hayır, biliyordu ama o an zihninde dev bir boşluk açıldı.
Gitti. Az önceki "durma" anının bedeli, babasının o anahtarı sakladığı son hatıraydı. Mete odayı deliler gibi aramaya başladı. Çekmeceleri boşalttı, döşemeleri tırmaladı. Sonunda, babasının eski çalışma masasının üzerinde duran bir fotoğraf karesini fark etti. Fotoğrafta küçük Mete ve babası vardı. Fotoğrafı çerçevesinden çıkardı; anahtar tam arkasındaydı.
Gizli bölmeyi açtığında, masanın üzerinde siyah bir kutu ve üzerine aceleyle yazılmış bir not buldu:
"Mete, eğer bunu okuyorsan, X-719 benden alamadığı şeyi senden almaya gelecek. Bu kutu saatin 'Kara Kutusu'. Saatin içindeki anıları sadece o geri getirebilir. Beni değil, gerçeği kurtar."
Mete kutuyu kavradığı an, saatin kapağını kapattı.
Dünya bir anda üzerine yıkıldı. Alt kattaki kapı omuzlanarak açıldı. Ağır bot sesleri merdivenleri döverken Mete kaçmaya çalıştı ama kapı çoktan tekmelenmişti. Karşısında duran muhafızın göğsünde o devasa numara vardı: X-719.
Muhafız silahını Mete’nin alnına dayadı. "Zamanın doldu, küçük hırsız," dedi mekanik bir sesle. "Babanın sırrıyla beraber seni de sileceğiz."
Mete, silahın soğuk namlusuna bakarken elindeki kutuyu sıktı. Artık sadece kendi hayatı için değil, hiç hatırlamadığı o adamın mirası için de savaşmak zorundaydı.Mete’nin görüşü bulanıklaşıyordu. Muhafızın metal parmakları gırtlağına gömülürken, odadaki oksijen sanki çekilip gitmişti. Ölümün o soğuk nefesini ensesinde hissediyordu. Ama elindeki o siyah kutuyu bırakmıyordu.
Muhafız, Mete'yi duvara sertçe çarptı. "Ver onu," dedi muhafız. Sesi artık sadece mekanik değil, sanki derinden gelen bir öfkeyle yüklüydü. "O kutu senin anlayamayacağın kadar büyük bir yıkım taşıyor."
Mete, bilincini kaybetmek üzereyken muhafızın kaskındaki o çatlağa baktı. Kaskın içinden sızan o dijital ışık, Mete’nin gözlerini alıyordu. Son bir gayretle, cebindeki gümüş saati çıkardı. Ama bu sefer kapağı tam açmadı. Sadece saatin kurma kolunu, babasının ona çocukken öğrettiği o özel ritimle çevirmeye başladı.
Tık-tık... Tık-tık-tık.
O anda saatin içinden, daha önce hiç duymadığı, ince ve tiz bir ses yükseldi. Sanki saat ağlıyordu.
Muhafız bir an duraksadı. Elindeki baskı hafifledi. Mete’nin boğazını bırakan muhafız, kendi ellerine şaşkınlıkla baktı. Zırhındaki X-719 numarası, saatin yaydığı o tuhaf frekansla beraber titremeye başlamıştı.
"Sen..." dedi muhafız, sesi bu sefer titriyordu. "Sen o frekansı nereden biliyorsun?"
Mete yere düştü, öksürerek nefes almaya çalıştı. Siyah kutuyu masanın altına, en karanlık köşeye doğru itti. Muhafız hala kendi ellerine ve titreyen zırhına bakıyordu, sanki sistemindeki bir virüsle savaşıyordu.
Mete doğrulmaya çalışırken, odanın dışından başka bot sesleri yükseldi. Takviye ekipler geliyordu. Muhafız, Mete’ye baktı; o kaskın ardındaki ışık bir an için yumuşadı mı yoksa Mete’nin beyni ona oyun mu oynuyordu, emin olamadı.
"Kaç," dedi muhafız. Sesi artık tamamen insaniydi. "Kaç ve o kutuyu asla sisteme verme. Eğer verirsen, babanı bir daha asla göremezsin."
Mete şaşkınlık içindeydi. Az önce onu boğmaya çalışan adam, şimdi ona yol mu gösteriyordu? Kapıdaki sesler yaklaşıyordu. Mete, pencereye doğru fırladı. Aşağıdaki karanlık boşluğa bakmadan kendini bıraktı.
Tam o sırada zihninde bir parça daha koptu. Annesinin yüzü... Annesinin gülen gözleri bir anda silindi, yerini gri bir boşluk aldı. Mete havada süzülürken tek bir şeyi biliyordu: Babasını bulmak için her şeyi, herkesi unutmaya başlamıştı.
Yere sertçe çarptı. Acı, tüm vücuduna yayıldı. Ama elinde o siyah kutu yoktu. Kutuyu masanın altına saklamıştı. Artık hedefi değişmişti: Hayatta kalmalı ve o muhafızın neden ona yardım ettiğini bulmalıydı.