17. bölüm · Yüzlerce Kez Ölmek

17. Bölüm - Çatışmaya Doğru

Seide Meherremova

Gece, üzerimize kara bir örtü gibi çökmüştü. Sessizlik o kadar ağırdı ki nefes alışlarımız bile yankılanıyormuş gibi hissediliyordu. Taş evin içinde zaman donmuştu sanki. Bir köşeye oturmuş, küçücük bir çantayı doldurmaya çalışıyordum. Ellerim titriyordu, içine ne koyduğuma bile dikkat etmiyordum. Elbiseler, bir fotoğraf, birkaç kişisel eşya… Belki hiçbirine ihtiyacım olmayacaktı, ama elimden gelen tek şey, bir şeyler yapıyor gibi görünmekti. Çünkü hiçbir şey yapmamak daha çok korkutuyordu.

Aras masanın başında oturuyordu. Yüzü gölgelerin içinde daha da sert görünüyordu. Silahını çıkarıyor, mermileri tek tek kontrol ediyor, sonra tekrar yerine yerleştiriyordu. Onun bu soğukkanlılığı bana güven vermesi gerekirken, aslında kalbimi daha çok sıkıştırıyordu. Çünkü ne kadar hazırlıklı olursa olsun, bu savaşın sonucu belli değildi. Bir an sonra onu kaybedebilirdim.

Arda içeri girdiğinde, sesinin tonuyla hepimizin içini ürpertti.

— Haber geldi, dedi. Adamlar limanda toplanıyor. Bu gece orada olacaklar.

Gözlerim istemsizce Aras’a kaydı. Başını kaldırdı, sonra ağır adımlarla haritanın başına gitti. Karanlık gözlerinde gördüğüm öfke, içimi ürküttü.

— Orası onların kalbi, dedi. Oraya girersek savaşı bitirebiliriz.

İçimde yükselen panik sesime yansıdı.

— Ama ya siz? Oraya giderseniz… geri dönüşünüz olmayabilir.

Aras bana döndü. Bakışları sertti ama o bakışların derinlerinde, sadece benim görebildiğim bir kırılganlık gizlenmişti.

— Kaçmakla hiçbir yere varamayız, Asel. Onlar peşimizde olduğu sürece huzurumuz olmayacak. Ya biz biteceğiz ya da onlar.

Sustuğum an, boğazıma düğümlenen kelimelerden çok daha gürültülüydü. İçimdeki korku ve sevgim birbirine karışmıştı. Onu kaybetme ihtimali, nefes almak kadar doğal bir şeymiş gibi üzerime çöküyordu.

Hazırlıklar bittiğinde gece yarısına az kalmıştı. Arda arabayı hazırladı, biz evden çıktık. Gökyüzünde ay vardı ama ışığı pusluydu, sanki ay bile olup bitene şahit olmak istemiyordu. Arabaya bindik. Aras ön koltuktaydı, ben arka koltukta sessizce oturuyordum. Motor çalıştı, yol boyunca derin bir sessizlik hâkim oldu.

Aras’ın profiline baktım. Direksiyonu sıkıca kavramış elleri, çatık kaşları, keskin çene hattı… Bütün bunlar, onun ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu ama ben o gücün arkasındaki yorgunluğu da görüyordum.

Dayanamadım, konuştum:

— Aras… Bu savaşın sonunda gerçekten bir hayatımız olabilir mi?

Bana bakmadı, gözleri yolda kaldı. Ama sesi bana ulaştığında içimden bir şeyler koptu.

— Hayat bizim için hep yarım kalacak, Asel. Ama en azından, senden çalınmasına izin vermem.

Gözlerimden yaşlar süzüldü. O an, onunla olduğum için aynı anda hem şükrediyor hem de korkuyordum.

Limanın yakınında durduğumuzda içimdeki huzursuzluk dayanılmaz bir hâl aldı. Depolar sessizdi ama rüzgârla sürüklenen metal parçaları bile bana düşman gibi geliyordu. Uzakta hareket eden gölgeler gördüm. İçimden bir ses, “Burası son durak olabilir,” diyordu.

Aras silahını çıkarıp kontrol ederken bana döndü.

— Burada kal. İçerisi sana göre değil.

O an kalbim hızlandı. Dudaklarım titreyerek cevapladım:

— Hayır. Senin yanındayım. Nereye gidersen, ben de geliyorum.

Bakışlarımız birbirine kilitlendi. Onun gözlerinde öfke, çaresizlik ve sevgi birbirine karışmıştı. Sonunda derin bir nefes aldı, başını salladı.

— Tamam. Ama ne olursa olsun, arkamdan ayrılmayacaksın.

Kalbim, sözlerini duyar duymaz daha hızlı çarptı. O an karar vermiştim: Ölüm bile olsa, yanında olacaktım.

Üçümüz depoya doğru ilerledik. Adımlarımız yankılanıyordu. Her adımda kalbim daha da hızlandı. Kapının önüne geldiğimizde Aras eliyle işaret verdi. Nefesimi tuttum.

Sonra içeriden bir ses yükseldi. Ardından gölgeler hareket etti.

Ve bir anda, geceyi yırtan ilk kurşun sesi duyuldu.

O an anladım ki, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.