8. bölüm · Yıldızlar ve Küller

Külden Geriye Kalanlar

Nazlı

Blackthorn Malikanesi, İngiltere – 1803

Clara, bahçenin en kuytu köşesindeki büyük söğüt ağacının altında oturuyordu. Elinde minik, kırmızı bir kuş tüyü vardı—nereden bulduğunu bile hatırlamıyordu, ama hoşuna gitmişti. Parmaklarının arasında çevirirken, hafif bir esintiyle tüy havalanıp avuçlarından kaçtı. Clara hemen peşinden atıldı, çıplak ayakları toprağa değdiğinde gülerek tüyü tekrar yakaladı.

Julien biraz ileride durmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuş halde ona bakıyordu. Gözlerinde her zamanki o garip, mesafeli bakış vardı. Clara onun böyle durmasına alışkındı—her zaman biraz uzak, her zaman biraz soğuk. Ama bu onu rahatsız etmiyordu. Tam tersine, Julien’in asla bir şeyleri ilk başlatan olmaması Clara’nın en sevdiği şeylerden biriydi. Çünkü bu, hep onun Julien’i bir şeylere çekmek zorunda olduğu anlamına geliyordu.

“Julien, gel!” diye seslendi Clara, sesi her zamanki gibi neşeliydi. “Sana bir şey göstereceğim!”

Julien kaşlarını çattı. “Ne?”

Clara gülümsedi ve elindeki tüyü ona doğru salladı. “Gel önce!”

Julien, ağır adımlarla ona doğru yürüdü. Clara, onun gelişini izlerken sanki her şey yavaşlamış gibi hissetti—hafif esen rüzgâr, güneşin yaprakların arasından dökülmesi, Julien’in attığı her adım… Clara bunu o zaman fark etmemişti, ama yıllar sonra o anı hatırladığında, zamanın bu kadar ağır ilerlemesinin bir nedeni olduğunu düşünecekti.

Julien onun yanına vardığında Clara tüyü ona uzattı. “Baksana, ne kadar güzel, değil mi?”

Julien tüyü aldı ve dikkatlice inceledi. “Sıradan bir kuş tüyü işte.”

Clara kaşlarını çattı. “Hayır değil! Çok güzel, çünkü... çünkü bir kuş bunu taşıdı, gökyüzüne yükseldi, sonra yere bıraktı. Yani bir anlamda, bu tüy gökyüzünden düşmüş gibi, değil mi?”

Julien başını kaldırdı, Clara’ya baktı. O an, sanki bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını araladı ama sonra sustu. Clara, onun o an aklından neler geçtiğini hiçbir zaman öğrenemeyecekti.

Clara, yere oturup gökyüzüne baktı. “Sence bir gün biz de kuşlar gibi uçabilir miyiz?”

Julien, gözlerini kısıp uzaklara baktı. “Hayır,” dedi kesin bir sesle.

Clara dudak büktü. “Ama bence uçabiliriz,” diye mırıldandı. “Belki gökyüzüne kadar değil ama... çok yüksek bir yere kadar. Kim bilir, belki bir gün...”

Julien onun yanına oturdu ve başını hafifçe arkaya yasladı. Gözlerini kapatmadan önce, Clara’ya son bir bakış attı. Hafifçe gülümsedi ama o kadar kısaydı ki, Clara bu anın gerçek mi yoksa hayal mi olduğunu hiç bilemeyecekti.

Gökyüzünden bir tüy daha düştü.

Clara, o tüyü almak için elini kaldırdı ama yakalayamadı. Tüy havada süzüldü, hafifçe Julien’in omzuna dokundu, sonra yere kondu.

O anın ne kadar kıymetli olduğunu çok sonraları anlayacaktı. Ama artık çok geç olacaktı.

Clara, yere düşen tüyü uzun uzun izledi. Julien’in omzuna değdiği o küçücük an, sanki yıllar sonra bile içinde yankılanacak bir hatıra gibi kazındı zihnine. Ama o an bunu fark etmedi. Henüz sekiz yaşındaki Julien’in sonsuza dek orada olacağını, onunla her an böyle atışacaklarını, her zaman böyle yan yana oturabileceklerini sanıyordu.

Julien yanındaki otları koparıp parmaklarının arasında ezmeye başladı. “Sence bir gün gerçekten uçabilecek miyiz?” diye sordu alaycı bir sesle.

Clara, gözlerini gökyüzüne dikti. “Bilmiyorum,” dedi dürüstçe. “Ama denemek isterdim. Eğer birlikte deneyeceksek...”

Julien hafifçe kaşlarını çattı. “Neden benimle denemek istiyorsun?”

Clara başını yana eğdi, sanki bu çok saçma bir soruymuş gibi. “Çünkü sensiz uçmanın anlamı olmazdı.”

Julien bir şey demedi. Ama başını eğdi, bakışlarını ellerine çevirdi. O küçük an, o küçücük sessizlik, gelecekte Clara’nın içinde tarifsiz bir acıya dönüşecekti. Çünkü şimdi, yıllar sonra, Julien’in hiç uçamadığını biliyordu. Bir gün uçmaya çalıştığını, ama yere çakıldığını biliyordu.

O zamanlar fark etmemişti, ama Julien hiçbir zaman gökyüzüne bakmayı sevmezdi. Daima yere bakardı. Daima sessizdi.

Clara, gözlerinde ince bir hüzünle küçük tüyü Julien’in avucuna bıraktı. “Eğer uçarsan, bu tüyü gökyüzüne geri bırak, tamam mı?”

Julien uzun süre tüyü avcunun içinde tuttu. Sonra, belli belirsiz bir fısıltıyla, “Tamam,” dedi.

Ama o tüy hiçbir zaman gökyüzüne dönmedi.

Ravenhold Malikanesi, İngiltere – 1813

Clara, Lord Matthew’un malikânesindeki odasında, pencerenin önünde durmuş, dışarıyı seyrediyordu. Bahçede dans eden fener ışıkları, malikânenin taş duvarlarına vuruyor, gölgeler hareket ettikçe sanki tüm dünya titriyormuş gibi görünüyordu.

Ama hiçbir şey Julien’in küle dönen varlığını geri getiremezdi.

Onu en son gördüğünde, salonun arka çıkışına koşuyorlardı. Bir anlığına elleri birbirinden ayrılmıştı—sadece bir an. Ve o an sonsuzluğa dönüşmüştü.

Şimdi burada, yabancı bir evde, babasının onu kalmaya zorladığı bu malikânede, geceleri Julien’in sesini duymamak için yastığını başına bastırıyordu. Ama hiçbir şey işe yaramıyordu. Onun “Clara,” diyerek bağırışı, zihnine kazınmış gibiydi.

Tam o sırada kapı vuruldu.

“Gir,” dedi Clara, sesi her zamanki gibi güçlü çıkıyordu ama içinde yalnızca yorgunluk vardı.

Kapı açıldığında Lord Theodore'u gördü. Babası her zamankinden daha yorgun görünüyordu, yangının dumanı yüzündeki çizgilere daha da derinlik katmıştı sanki. Ama gözlerinde hâlâ o keskin, her şeyi gören bakış vardı.

“Yatağa gitmelisin,” dedi, odanın içine girerken. Birkaç adımdan sonra Clara’nın oturduğu yatağın köşesine oturdu. Clara’nın bu malikanedeki odası eski odasına göre çok daha küçüktü. Yalnızca küçük bir cam, uzun yıllardır kullanılmadığı belli olan bir yatak ve kapağını bile aralamadığı bir dolap dışında hiçbir şey yoktu. Clara’nın umurunda bile değildi. Kendi evinde, Blackthorn malikanesinde olsa bile Julien olmadığı sürece bunun hiçbir anlamı olmayacaktı.

“Uyuyamıyorum,” diye karşılık verdi Clara.

Bir an sessizlik oldu. Lord gözlerini kaçırdı hafifçe başını aşağı yukarı salladıktan sonra gözleri tekrar kızına döndü. Ama Clara hala ona bakmıyordu.

“Biliyorum,” dedi sonunda.

Clara, babasının ona yaklaşmasına izin verdi. Genç kızın yüzü hala pencereye dönüktü, uzaklara baktı. “Ona ne olduğunu kimse bilmiyor,” dedi, sesi kırıktı ama gözyaşı yoktu. “Kimse Julien’in küllerini bile bulamadı,” dedi kendi kendine. Bu olayı kendince kabullenmeye çalışırcasına.

Theodore bir şey söylemedi.

Clara başını yana eğdi, gözlerini kıstı. “Ama sen ne olduğunu biliyorsun, değil mi baba?” Sesi her ne kadar titrek çıksa da umut kırıntısını duymak zor olmuyordu.

Theodore'un yüzü bir an gölgede kaldı. Sonra eski ifadesine geri döndü, tıpkı her zaman yaptığı gibi.

“Elimizde olan tek şey gerçekler, Clara,” dedi usulca. “Ve gerçek şu ki, o yangından sağ kurtulamadı.”

Clara başını eğdi. Kendisini bu cümlelere inandırmaya çalışıyordu. Ama derinlerde bir yerde… içindeki bir şey hala direniyordu.

Julien’in gerçekten öldüğüne inanamıyordu.

Ya da inanmak istemiyordu. Gerçek ağırdı. Gerçeği kabul etmek daha ağır.

Clara, odasının loş ışığında sessizce oturuyordu. Gözlerini pencereden dışarı çevirmemişti. Karşısında uzanan geniş bahçeye ve onun ötesinde, ay ışığının zar zor aydınlattığı ormana bakıyordu. Dünya eskisi gibi görünüyordu. Geceler hâlâ karanlıktı, rüzgâr hâlâ ağaçların dallarını sallıyordu. Ama içinde bir şeyler paramparça olmuştu. Ve bu kırık parçalar bir daha asla bir araya gelmeyecekti.

Kapıya vurulduğunda, önce kıpırdamadı. Bir an, sesi hayal etti. Julien. Gülümseyerek kapıyı tıklattığını, ardından içeri dalıp ona bir şeyler anlattığını, onun üzgün hâli ile dalga geçip onu güldürmeye çalıştığını hayal etti. Ama ses onun değildi. Gerçek değildi.

İkinci kez kapı çalındığında, solgun bir sesle konuştu.

“Gir,” diye fısıldadı.

Kapı açıldı. Gelenin kim olduğunu biliyordu—Lord Matthew’ın kızı Adelaide. Malikane de herkes onun tatlı ve nazik biri olduğunu söylüyordu. Bıcır bıcır, neşeli, herkesle iyi anlaşan… Clara, eskiden böyle insanlara kolayca ısınırdı. Ama şimdi içindeki boşluk, ne kadar sıcakkanlı olurlarsa olsunlar, kimsenin ulaşamayacağı kadar derindi.

Adelaide içeri girip, odanın ortasında durdu. Clara ona kısa bir bakış atıp başını yeniden çevirdi. Göz göze gelmek istemiyordu. Çünkü göz göze gelirse, Adelaide'ın içinde taşıdığı o anlayışlı ifadeyi görecekti. Ve Clara, başkalarının onun için üzülmesine dayanamıyordu.

“Seni rahatsız etmek istemem,” dedi Adelaide, Clara’nın sessizliğinden etkilenmeden. Sesi Clara’nın eski haline benzeyen bir yumuşaklık taşıyordu—neşeli değil ama sıcak.

“Ama günlerdir buradasın. Hiç çıkmadın. Belki yalnız kalmak istiyorsundur ama… bazen biriyle konuşmak iyi gelir.”

Clara gözlerini kapattı. Ne kadar klasik bir söz. İnsanlar hep böyle söylerdi, değil mi? Biri öldüğünde, geride kalanları avutmak için “Konuşmak iyi gelir,” derlerdi. Ama kimse konuşmanın ölüyü geri getirmeyeceğini anlamıyordu.

“Hakkımda ne duydun?” diye sordu, sesi neredeyse fısıltı gibiydi.

Adelaide hafifçe gülümsedi. “Senin güçlü olduğunu. Büyük bir şey yaşadın ama senin güçlü biri olduğunu söylüyorlar. Eminim haklılardır.”

Clara’nın kalbi, bu sözleri reddetmek istedi. O güçlü değildi. Eğer güçlü olsaydı… Julien hâlâ burada olurdu. Eğer güçlü olsaydı, ellerinden kayan her şeyi tutabilirdi. Eğer güçlü olsaydı… Julien’in ellerini sıkıca tutabilirdi. Güçlü olsaydı... gözlerini her kapattığında küller ve duman yerine başka bir şey görürdü.

Ama güçlü değildi.

Başını yavaşça çevirdi. Bu sefer Adelaide'ın gitmesini beklemiyordu. Ama konuşacak gücü de yoktu. Sessizlik, tıpkı içindeki boşluk gibi, odanın içinde asılı kaldı.

Adelaide, Clara’nın gözlerindeki sessiz fırtınayı gördü ama üstüne gitmedi. Ne bir soru sordu ne de acımasına bulanmış bir söz söyledi. Sadece odanın içinde, ağır adımlarla pencerenin yanına yürüdü ve gözlerini bahçeye çevirdi.

“Manzara güzel,” dedi, sanki bu sadece gündelik bir sohbetti. “Geceleri burada olmak huzur verici olmalı.”

Clara bir an Adelaide'ın ne yapmaya çalıştığını düşündü. Onun dikkatini dağıtmaya mı çalışıyordu? Bunu yapan herkesin gözleri, acı dolu bir hassasiyetle bakardı. Ama Adelaide'ın bakışları öyle değildi. Ona acımıyordu. Sadece burada, yanında oluyordu.

Clara, içindeki yorgunluktan kaçamayan bir sesle, “Eskiden huzur vericiydi,” dedi. “Ama artık gece her şeyden daha soğuk.”

Adelaide başını hafifçe eğdi, düşünceli bir sessizliğe gömüldü. Sonra ansızın pencereye yaslanarak, “Biliyor musun, çocukken yıldızların aslında gökyüzündeki ruhlar olduğunu sanırdım,” dedi. “Göz kırpan her yıldız, bize selam veren birini temsil ediyordu.”

Clara’nın göğsü sıkıştı. Yıldızlar. Annesi de ona yıldızlardan bahsederdi. İyi insanların öldüğünde yıldızlara dönüştüğünü, ne kadar iyi bir insan olursa o kadar parlak bir yıldız olacağını söylemişti bir gün ona. O anı ve annesini pek hatırlamıyordu, onu kaybettiğinde henüz çok küçüktü. Aklında kalan sadece kokusu ve ona anlattığı masallar olmuştu.

Peki iyi insanlar birer yıldız oluyorsa Julien neredeydi? Onu neden gökyüzünde göremiyordu? Bu sadece bir saçmalıktan ibaretti.

“Yanlış düşünmüşsün,” diyerek düzeltti onu Clara, sesi soğuk bir taş gibi düştü aralarına.

Adelaide gülümsedi, içinde biraz hüzün vardı ama bunu saklamayı başarmıştı. “Belki de. Ama bazen yanlış olduğunu bilsen bile inanmak istersin, değil mi?”

Clara gözlerini kaçırdı. Kalbi, çok uzun zamandır bastırdığı bir duyguyla titredi. Adelaide'ın varlığı bir şekilde rahatsız edici değildi. Ama onun sıcaklığı, Clara’nın içinde buz kesmiş bir şeylere dokunuyordu.

O buz çözülürse… her şey çökebilirdi.

“Gidip uyusan iyi olur,” dedi Clara kısık bir sesle. “Benim için endişelenmene gerek yok.”

Adelaide önce bir şey söylemeden ona baktı. Sonra hafif bir gülümsemeyle, “Yarın yine geleceğim,” dedi.

Clara onu durdurmadı. Hayır demedi. Ama kapı kapanıp Isabelle gittikten sonra, gözlerini yeniden yıldızlara kaldırdı. Göz kırpan bir tanesi, diğerlerinden daha parlak görünüyordu. Annesinin gözleri gibi…

Ama Clara, yıldızların ruh olmadığını biliyordu. Çünkü Julien gitmişti. Ve hiçbir yıldız, onun sıcaklığını geri sıcaklığını hissettirmiyordu. Hiçbir yıldız ona Julien’in baktığı gibi bakmıyordu.

Bu yıldızlardan hiçbiri Julien değildi.
Olamazdı.