4. bölüm · Yıldızlar ve Küller
Hiç Değişmeyen
Blackthorn Malikânesi, İngiltere – 1813
Clara, güneşin bahçenin taş yollarına vurduğu o sabah, malikânenin büyük penceresinden dışarı baktığında onu gördü.
Julien.
Her zamanki gibi gölgelerin içinde, büyük ceviz ağacının altında durmuş, taş duvara yaslanıyordu. Çocukken de böyleydi; hep kenarda dururdu. Başkalarının oynadığı oyunlara katılmaz, gözleriyle her şeyi takip ederdi. Ama Clara onu hep fark ederdi. Ne kadar görünmez olmaya çalışırsa çalışsın.
Bunca yıl sonra bile, Julien’in bakışlarında değişen pek bir şey yoktu. O hâlâ aynı Julien’di—soğuk, sakin ve mesafeli. Ama Clara, onun nasıl biri olduğunu en iyi bilen kişiydi.
O, sadece görünüşte böyleydi.
Clara, uzun siyah saçlarını omzundan geriye attı ve çimenlere adım attığında, topuklarının çıplak taşlara vurduğu sesi duydu. Bahçede dolaşmak, güneşin sıcaklığını hissetmek, hafif esintiyi teninde duymak ona çocukluğundaki gibi özgür hissettiriyordu. On altı yaşında bir genç kız olmuştu, babasının dediği gibi bir leydi olmalıydı. Ama Julien’in yanında… Julien’in yanında bunların hiçbiri önemli değildi.
Julien başını kaldırıp ona baktığında, gözlerinde hafif bir dikkat vardı. Her zaman önce Clara’nın konuşmasını beklerdi.
Clara, gülümseyerek ona doğru yürüdü. “Bu kadar saklanmayı ne zaman bırakacaksın, Julien?”
Julien, köşeli çenesini hafifçe kaldırdı. Bakışları her zamanki gibi soğuktu. Ama Clara, onun içindeki sıcaklığı görebiliyordu.
“Saklanmıyorum,” dedi Julien, alaycı bir ifadeyle.
Clara kollarını göğsünde bağladı. “O halde neden her zaman burada, ağacın altında duruyorsun? Bahçede yürümekten korkuyor musun?”
Julien’in dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı ama gülümsemesi kaybolmadan önce sadece bir an göründü. “Hayır, ama sen buraya geleceğini biliyordum. Ve geldin. Yine haklı çıktım.”
Clara kaşlarını çattı ama gülümsemekten de kendini alamadı. “Belki bu sefer gelmeme ihtimalimi de düşünmeliydin.”
Julien, başını hafifçe yana eğdi. “Bunu ikimiz de biliyoruz, Clara. Gelmeyeceğin bir gün asla olmayacak.”
Clara, Julien’in ne demek istediğini anlamıştı. Çünkü o da aynı şeyi hissediyordu. Ne olursa olsun, birbirlerinden uzaklaşamıyorlardı. Bu imkansız gibi bir şeydi. Ne zaman biri uzaklaşmaya çalışsa, diğeri yanında bitiyordu.
Lord ne kadar karşı çıkarsa çıksın, ne kadar Julien’i uzak tutmaya çalışırsa çalışsın, Clara her zaman bir yolunu bulmuştu. Julien de öyle. Birlikte büyümüşlerdi. Birbirlerine sırlarını, korkularını ve hayallerini anlatmışlardı. Başka kimse onların dünyasına giremezdi.
Clara, ona doğru bir adım attı ve yumuşak bir sesle konuştu. “Bu akşam misafirler gelecek diye duydum. Sen de bizimle yemek yemelisin. Bu sabah mutfağın önünden geçerken harika kokular aldım. Akşama büyük ziyafet var!”
Yaşına rağmen tıpkı çocukluğundaki gibi sevdiği şeyler hakkında konuşurken gözleri parlıyordu.
Julien hızla başını iki yana salladı. “Baban buna asla izin vermez.”
“Babama sormadım,” dedi Clara umursamazca omuz silkerek. “Ben davet ediyorum.”
Julien ona uzun uzun baktı. Bir an gözlerinde bir duygu kıvılcımı belirdi, ama hemen kayboldu. Başını hafifçe iki yana sallayıp düşüncelerden kurtulduktan sonra tekrar Clara’ya döndü.
Sonra, gözlerini bahçenin köşesinde büyüyen güllere çevirdi. “Neden beni olayların içine çekmeye çalışıyorsun?”
Clara, küçük bir kahkaha attı. “Zaten içindesin.”
Julien’in dudakları yine hafifçe kıvrıldı ama bir şey söylemedi. Clara’yı reddetmezdi. Hiçbir zaman reddetmemişti. Bir şey demek yerine nefesinin altından alay ederek güldü ve mırıldandı. “Ah, Grosse Folle”
Clara kaşlarını hafifçe çattı. Yine Fransızca konuşuyordu ve bunu ona gıcıklık olsun diye bilerek yapıyordu ve Clara bundan nefret ediyordu. Ne dediğini anlamıyordu, zaten suratını okumak imkânsızdı bir de bu çıkmıştı başına. Ne gerek vardı şimdi Fransızca konuşmaya?
Clara, Julien’in Fransız olduğunu 10 yaşında öğrenmişti, bir şeyleri idrak etmeye başladığı zamanlarda Julien ona anlatmıştı yaşadıklarını. Clara’nın ülkeler arasındaki savaştan hiç haberi yoktu. Ve büyük ihtimalle eğer Julien ona söylemeseydi olmayacaktı da. Lord , Clara’yı harika yetiştirdiğini düşünürken tek yapmaya çalıştığı onu dış dünyadan tamamen kopmuş bir şekilde yetişmiş harika bir leydi yapmaktı.
Bunun için önce Julien’i ortadan kaldırması gerektiğini biliyordu. On yıldır yapmaya çalıştığı tek şey bu olmasına rağmen Dük Damien’in koyduğu -ona göre gereksiz- kurallar yüzünden uJulien’a zarar vermesi imkansızdı.
Eğer yapabilseydi ilk yapacağı şey, Julien’in kellesini almak olurdu.
Çünkü ona göre Julien sadece ülke için bir tehlike ürünüydü. Burada öğrendiği bilgileri eğer bir gün Fransa’ya dönerse yaymayacağı kesin değildi ve Lord ona asla güvenmiyordu.
Clara hafifçe onun kolunu dürtüp huysuzlanmaya başladı. “Of, İngilizce konuş! Anlamıyorum seni! Ne dedin şimdi?” dedi harfleri olabildiğince uzatarak.
Julien onun yüzündeki ifadeye bakıp sırıttı. Bunu sırf ondan bu tepkiyi alabilmek için bilerek yapmıştı. Somurttuğunda suratı çok komik ve... tatlı görünüyordu.
“Bir şey demedim,” dedi gülerek.
“Dedin! Duydum seni, Gross... grosse fall? Ne dedin? Söylesene ya...”
Julien iç çekti. Ona bir cevap vermezse asla susmayacağını, etrafta gezip başının etini yiyeceğini biliyordu. Bu yüzden bu seferlik dürüst olmaya karar verdi.
“Deli kadın demek... tamam mı?”
Clara’nın kaşları bir kez daha çatıldı. Deli kadın mı?
Birkez daha düşünmeden bir elini ile Julien’in açık kahve saçlarına geçirdi ve çekti.
Julien başını bir anlık geri çekmeye çalıştı ama Clara’nın parmakları saçlarının arasına sıkıca geçmişti. Kaşlarını çatarak hafifçe gözlerini kıstı. Onun saçlarını çekmeye cüret ediyordu!
“Clara,” diye uyardı, sesi her zamanki gibi soğukkanlıydı ama gözlerinde ince bir kıvılcım parladı.
Ama Clara umurunda bile değilmiş gibi kahkaha attı. Sinirlendirmeye bayılıyordu. Julien fazla kendinden emindi, fazla kontrollüydü ve bazen onu biraz bile olsa dengesini kaybederken görmek Clara’ya tarifsiz bir zevk veriyordu.
Julien, sabrını zorlayan bu hareketi karşısında hızla kolunu kaldırıp Clara’nın bileğini yakaladı ve parmaklarını saçlarından kurtardı. Sıkıca tuttuğu bileğini hafifçe aşağı çekerek onu kendine yaklaştırdı.
“Bunu bir daha yaparsan, sana yine deli diyeceğim,” dedi Julien, sesi Clara’nın kulağının yakınında, tehditkâr ama aynı zamanda eğlenceli bir tonla.
Clara, gözlerini ona dikti. Julien’in yeşil gözleri, sabırsızca onu inceliyordu ama içinde garip bir yumuşaklık da vardı. Clara hafifçe burnunu kıvırıp mırıldandı. “Sen zaten diyorsun.”
Julien, başını hafifçe yana eğdi. “Çünkü öylesin.”
Clara’nın gözleri kısıldı ve bileğini çekip kurtardı. Julien’in tavırlarını alaycı ama bir o kadar da samimi buluyordu. Çocukken de hep böyleydi. Hep her şeyi önceden biliyor, Clara’nın tepkilerini tahmin ediyordu. Ve Clara bu oyunu kaybetmek istemiyordu.
Derin bir nefes aldı, büyük ve asil bir hanımefendi gibi davranıyormuş gibi yaparak dik durdu. Kaşlarını zarifçe kaldırdı ve sesiyle dalga geçercesine konuştu. “O zaman, Bay Çok Bilmiş, bana biraz daha Fransızca öğretmeye ne dersin? Eğer nasıl küfür ettiğini anlayamazsam, bu haksızlık olur.”
Julien gülümsedi. Gerçekten gülümsedi. O buz gibi soğuk, mesafeli maskenin altından Clara’nın en iyi bildiği gülümseme çıktı.
“Eğer bana tekrar dokunmazsan, düşünebilirim,” dedi.
Clara gözlerini devirdi ama içten içe Julien’in sözleriyle gülmek istiyordu. Aralarındaki bu oyun hiç değişmemişti.
Ama o sırada bahçede görünen bir figür onları durdurdu.
Lord Theodore.
Clara ve Julien, aynı anda başlarını çevirdiklerinde, Lord Theodore’un bahçeye doğru ağır adımlarla ilerlediğini gördüler. Yüzü her zamanki gibi sertti. Uzaktaydı ve muhtemelen onları fark etmemişti de.
Clara’nın kalbi bir anlığına sıkıştı. Babasının Julien’den ne kadar nefret ettiğini biliyordu.
Julien’in gözleri ise hiç değişmedi. Aynı soğukluk, aynı dikkat, aynı hazırlık…
Ama Clara onun bu sessiz duvarının arkasında asıl duygularını sakladığını biliyordu.
