3. bölüm · Yıldızlar ve Küller

Kaybediş

Nazlı

Blackthorn Malikânesi, İngiltere – 1803

Henry, Clara’nın elini çekiştirerek malikânenin büyük bahçesinin köşesine doğru götürdü. Clara, ilk başta nereye gittiklerini anlamasa da Henry’nin gözlerindeki heyecanı fark ettiğinde, ayaklarını sürüklemekten vazgeçti ve onunla birlikte hızlandı. Baharın serin esintisi, çimenleri ve çiçekleri hafifçe titretiyor, ağaçların dalları arasından süzülen güneş ışığı, Clara’nın açık teninde altın gibi parlıyordu.

Çitin kenarına vardıklarında, Henry durdu ve başıyla Clara’nın da bakmasını işaret etti.

Küçük, simsiyah bir kedi, duvarın dibinde büzülmüş yatıyordu. Parlak tüyleri, güneşin altında yumuşacık görünüyordu. Clara hemen eğildi, büyük buz mavisi gözleriyle onu inceledi. Kedi, onları fark etmiş olmalıydı ki kulaklarını dikleştirerek temkinli bir şekilde başını kaldırdı. Gözleri koyu kehribar rengindeydi ve ışık vurduğunda içinde altın çizgiler dans ediyordu.

Henry gülümsedi. “Bak, tüyleri benim saçlarıma da biraz benziyor,” dedi, sarı buklelerini havaya savurarak. Sonra dikkatle Clara’ya baktı. “Ama gözleri seninkilere daha yakın.”

Clara, Henry’nin saçlarına, sonra da kendi simsiyah buklelerine baktı. Benzemiyorlardı.

Ama Henry, sanki bu benzerliği çoktan kabul etmiş gibi, neşeyle eğildi ve kedinin yanına çöktü. Clara da onun hareketini takip etti ve elini yavaşça uzattı. Kedi, bir an duraksadı ama sonra Clara’nın elini kokladı. Birkaç saniye sonra başını ona doğru yasladı.

Clara’nın yüzüne bir gülümseme yayıldı.

Henry kıkırdadı. “Sanırım seni sevdi.”

Clara başını salladı. Küçük elleriyle kedinin sırtını okşadı. Tüyleri yumuşacıktı ve sıcacıktı. Çocukların arasında sessiz ama mutlu bir an geçti.

Ama onları uzaktan izleyen biri vardı.

Bahçenin diğer tarafında, büyük taş duvarın gölgesine saklanmış bir figür Clara ve Henry’yi izliyordu. Koyu yeşil gözleri kısıktı, ifadesi katıydı. Bunun him olduğunu tahmin etmek hiç de zor değildi. Julien.
O, Clara’nın kahkahasını duymuştu. Ama bu kahkaha ona ait değildi.
Onunla değil, Henry ile gülüyordu.

Küçük, saçma bir şey için. Bir kedi için.

Julien artık kedileri sevmiyordu.

Özellikle siyah olanları.

Julien’in içindeki öfke, bir alev gibi kıpırdandı. Bütün gün kendisini görmezden gelmişti. Şimdi de başka bir çocukla mutlu mutlu oynuyordu. Onu gerçekten unutmuş muydu?
Ayaklarını istemsizce geriye doğru attı. Orada durup izlemek istemiyordu ama gözlerini Clara’dan ayıramıyordu.
Henry eğildi ve kediyi kucağına aldı. Tüylerinin arasına gömülerek ona fısıldadı: “Clara, bu kediyi buradan gizlice içeri sokmalıyız.”

Clara gözlerini kocaman açtı. “Ama babam kızar!”

Henry umursamazca omuz silkti. “Bilmeyecek ki. Küçücük, kimse fark etmez.”

Clara duraksadı. Kurallar konusunda hep temkinliydi. Babası ona her zaman ne yapması gerektiğini söylerdi ve onun sözünü dinlemek zorundaydı. Ama yine de… Bunu yaparsa ne olurdu?
Henry’nin gözleri parlıyordu. “Hadi ama, Clara! Onun evde bir yeri olsun istemez misin? Sadece biz bilebiliriz.”

Clara kediye baktı. Kocaman gözleriyle ona bakıyordu, sanki burada kalmayı o da istiyor gibiydi. Sonunda, hafifçe başını salladı. “Tamam. Ama çok dikkatli olmalıyız.”

Henry keyifle güldü ve kediyi biraz daha sıktı. “Harika! O zaman hemen içeri sokmalıyız.”

Ve o an, Julien’in içindeki öfke yerini keskin bir rahatsızlığa bıraktı.
Clara artık onunla gizli planlar yapmıyordu.

Başka biriyle sır paylaşıyordu.

Ve bu, Julien’in kaldıramayacağı bir şeydi.

Julien’in içindeki huzursuzluk büyüyordu. Clara’nın başkasıyla gülmesi yetmezmiş gibi, şimdi onunla bir sır paylaşmaya karar vermişti. Oysa Julien, Clara’nın ilk ve en yakın arkadaşıydı. Ona ait olan bir şeyin kayıp gittiğini hissediyordu.

Gölgenin içinde kalmaya devam edebilirdi. Sessizce izleyebilir, hiçbir şey olmamış gibi davranabilirdi. Ama içinde kabaran öfke ve kıskançlık buna izin vermiyordu. Clara’nın ona sırtını dönüp Henry ile birlikte malikânenin arka kapısına yöneldiğini gördüğünde, ayakları istemsizce harekete geçti.

Clara’nın sesini duyabiliyordu. “Henry, yavaş ol! Biri görürse—”
Henry’nin umursamaz bir kahkahayla cevap verdiğini duydu. “Kimse fark etmeyecek, merak etme!”

Ama biri fark etmişti.

Julien, kediyle birlikte içeri girmeye çalıştıklarını gördüğünde, bir an duraksadı. Aklında bir düşünce belirdi ve daha mantıklı yanı bunun kötü bir fikir olduğunu söylese de, öfkesi daha baskın çıktı.

Hızla ilerledi ve tam Clara kapıyı açmaya çalışırken, aniden önlerine dikildi.

“Ne yapıyorsunuz?”

Clara ve Henry aynı anda yerlerinde sıçradılar. Clara’nın gözleri büyüdü, o buz mavisi irisin içindeki hafif suçluluk Julien’in içindeki ateşi daha da körükledi.

Henry, kollarında tuttuğu kediyi biraz daha sıkarken, umursamazca başını kaldırdı. “Sana ne?”

Julien, Henry’nin kendisine dik dik bakmasına aldırmadan Clara’ya döndü. Sadece onunla konuşmak istiyordu. “Babana ne söyleyeceksin? Malikânenin içinde bir hayvan beslemene izin vereceğini mi sanıyorsun?”

Clara hafifçe geriye çekildi, sanki ne diyeceğini bilemiyormuş gibi. Babasının katı kurallarını Julien’den daha iyi biliyordu ve yakalanırlarsa sonuçlarının ne olacağını tahmin edebiliyordu. Ama Henry, Clara’dan daha korkusuzdu.

Küçümseyici bir tavırla Julien’i süzdü ve alaycı bir gülümsemeyle omuz silkti. “Bize engel olmaya mı çalışıyorsun? Yoksa kıskandın mı?”
Julien’in yeşil gözleri tehlikeli bir şekilde daraldı. Bu veletin ses tonu onu deli ediyordu.

Ama Henry burada yanında Clara ile duruyordu.
Julien’in yerinde olmak istemediğini belli edercesine, Clara’nın yanına sokulmuştu. O yere, Julien’in ait olduğu yere.

Julien, bir an sessiz kaldı. Tarttı. Karşısında duran çocuğun her hareketini inceledi. Henry, Clara ile aynı yaşta olabilirdi, ama onunla kıyaslanamazdı. O yalnızca bir misafirdi. Geçiciydi.

Ama bu bile onu Clara’ya daha yakın yapıyorsa?
Öfkesini bastırmaya çalışarak sert bir sesle konuştu. “Kedi buraya ait değil.”

Clara, endişeli gözlerle Henry’ye baktı. Henry, Julien’in sözlerini umursamıyormuş gibi yaparak kediyi sırtına attı ve Clara’nın elini tuttu. “Öyleyse hadi, içeri girelim.”

Ve Clara, Julien’in gözlerinin içine bakmadan Henry ile birlikte ilerledi.
Bu sefer Julien’in elini bile tutmamıştı.

Julien’in içindeki öfke, çaresizlikle birleşerek katı, soğuk bir düğüm haline geldi. Yumruklarını sıktı, dişlerini kenetledi.

Clara onun oyun arkadaşıydı.

Onu nasıl bu kadar kolay unutabilirdi?

Clara’nın arkasından baktığında, içindeki kıskançlık her geçen saniye daha da büyüyordu. Bunu değiştirecekti. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu, ama bildiği bir şey vardı: Clara’yı bir daha asla başkasının yanında bu kadar rahat bırakmayacaktı.