3. bölüm · Yer altının gölgesi-88 iskambil
3. BÖLÜM | yaralı kaderler
Inst/pint: brtuqbamisimart_777
Anathema - remastered
YARALI KADERLER
Karamsar geceleri anımsatan ayın sessizliğinde gürültüyü sahiplenen adamlar; bu yerde insanlar yalnızca paralarını kaybetmezdi. Umut ışıkları belki sönerdi ama bu, onların kendi seçimlerinden ibaretti gece sokaklar her zamanki gibi karanlıktı fakat en önemlisi, bu kez tek değillerdi. Belki de acıyı en derininde hisseden, hıçkırıklarında boğulan Ilgın Eflal Aral’dı. Ve bugün, her şeyin — hatta düzenin bile — bozulacağı gündü. Kimse bilmiyordu ama kader tuhaftı; Ilgın Eflal’in hayatı belki de bir daha hiç böyle olmayacaktı. Bu, onun için umutlu bir haber sayılabilirdi… ya da telafisi olmayan bir yalanın başlangıcıydı. Bunu kimse bilemezdi, değil mi? Çünkü bunu o istemişti. Yer altının derinliklerinde gizlenmiş, sırlarla dolu adamların mekânında herkes masadaki ellere odaklanmıştı. Herkes bir kurnazlığın peşindeydi ama unuttukları bir şey vardı: onları izleyen biri. Ilgın Eflal içeri girmeye hazırdı. Hiç düşünmeden adım atmaya karar verdi, lakin bir an duraksadı. Belki hâlâ vazgeçebilirdi… belki de doğrusu buydu. Düşüncelerinden sıyrıldı ve içeri girdi.
Zannettiğimden daha karanlık olan bu mekân beni şimdiden tedirgin ediyordu. Pişmanlık duygusu içime sızmaya başladığında onu bastırdım. Masaların arasında dolaşıyordum. Vücudumda gezinen karıncalanma beni gerse de bunu dışarıya yansıtmamaya kararlıydım. Adımlarım hızlandı, bununla birlikte bakışlar da arttı. Bir anda kolumdan tutularak durduruldum. “Buralarda bu şekilde dolaşamayacağını öğrenmelisin.”
Kolumu tutması iğrenmeme sebep olmuştu. Yüzümü ekşitip kolumu kurtardım. “Bir masaya otur ve başla.” Ne yani, benden kumar mı oynamamı istiyordu? Ne olduğunu anlayamadan kendimi sıradan bir kumar masasına ait sandalyede buldum. Kartlar dağıtılmıştı. Dürüst olmalıyım ki bu konuda hiçbir fikrim yoktu. Buradan nasıl kurtulacağımı deli gibi düşünmeye çalışıyordum.
Düşüncelerimi susturan ben değildim; içimde yankılanan yabancı bir sesti. Bir anda herkes o tarafa döndü. Saygıyla ayağa kalkıp onu selamladılar. Bu ne anlama geliyordu? Yavaş adımlarla masaların arasından geçti. Olduğum masaya geldiğinde tam önümde durdu. Yeşil gözleri üzerimdeydi; bakışı sabit, niyeti gizliydi. Gittikçe daha da batıyordum. Afallamıştım.
Elini uzattı.
Karan Karaca:
“Bir eli sizinle oynamak için minnettarım.”
Kelime kulağa nazik geliyordu ama altında açık bir meydan okuma vardı. Bu masada kimsenin kimseye minnet etmediğini ikimiz de biliyorduk.
Pekâlâ, diye geçirdim içimden. Bu fırsatı kullanmalıyım. Geri çekilmek yoktu.
Ilgın Eflal Aral:
“Zevkle.”
Bize özel bir masa açıldı. Birkaç kişi daha eşlik etti, kartlar dağıtıldı. İşte başlıyorduk ve ben sandıkları kadar körelmiş değildim. İskambil kâğıtları sessizce elimizde dizildi. Karan Karaca hiç acele etmeden elinden maça asını masaya bıraktı. Küçük bir hamleydi ama masadaki herkes bunun basit olmadığını biliyordu. Ben de karşılık verdim, kartımı onun yanına sürdüm.
Kimse kuralları anlatmıyordu. Çünkü bu masada oyun zaten bilinmeyen bir şey değildi; beklenen tek şey kimin geri adım atacağıydı. Kumar oynuyorduk, evet… ama masadaki asıl risk kartlarda değil, bakışların altında saklıydı.
Oyun bitmişti.
Berabere kalmıştık.
Onu şaşırtmıştım. Kendimi de.
Yüzümde pişkin bir sırıtış vardı. Kehribar gözlerimi ona diktim. Bir karşılık bekliyordum.
Ayağa kalktı. Masadakiler de onunla birlikte ayaklandı.
Karan Karaca:
“Tebrikler… Berabere bitirdik. Dağılabiliriz.”
Herkes kendi payını aldı, farklı masalara dağıldılar.
Sadece ikimiz kalmıştık.
Bakışları hiç hoş değildi. Meraklı yeşillerle bakışmak pek tekin sayılmazdı.
Arkamı döndüm.
Buradan çabucak çıkmalıyım. Fazla aksiyona gerek yok… değil mi?
Karan:
“Hemen gidiyor musun?”
Ilgın Eflal:
“Oyun bitti. Amacıma ulaştım.”
Karan:
“Sahi… asıl amacın neydi?”
Ilgın Eflal:
“Anlayamadım, başka bir amacım olduğunu mu iddia ediyorsunuz?”
Karan:
“Tam olarak öyle.”
Ilgın Eflal:
“O hâlde yanılıyorsunuz.”
Karan:
“Pekâlâ, size eşlik edebilirim.”
Bu cümle beni şaşırtmıştı. Bana eşlik etmek isteyecek son kişiymiş gibi hissediyordum. Ama ona güvenmiyordum.
Ilgın Eflal:
“Hayır.”
Karan:
“Yine bekleriz.”
Ilgın Eflal:
“Geleceğim.”
Arkamı döndüm. Beni izlediğini hissediyordum. Kapıya yaklaştığım sırada gözlerime siyah bir perde indi. Herkes ayaklandı. Hay aksi… elektrikler kesilmişti. Kapı kolunu ararken bir kola tutundum. Yabancı bir koldan bana kalan tek şey beyaz bir mendildi. Ucunda ok ve yay işareti vardı ama şu an odağım onda değildi. Çünkü herkes bir adım bana yaklaşıyordu.
Elektrikler kısa sürede geldi. Işıklar açıldığında masalardaki iddiaların ortada olmadığını gördüm. Boş kırmızı örtülerden başka hiçbir şey yoktu.
Bir anda sesler yükseldi. Herkes birbirini suçluyordu. Top bana sekti; benden şüpheleniyorlardı.
Burası cidden lanetliydi… Girdin mi çıkamıyordun.
Kalabalığın arasından o geldi.
Karan:
“Tamam beyler, Ilgın Hanım’ın üstüne gitmeyelim.”
Bir dakika… Ona adımı mı demiştim? Dedigi mi hatırlamıyorum. Burası nasıl bir çukur, neredeyim ben?
Soğukkanlılığımı korudum. Kimseye tedirgin olduğumu belli etmemeliydim.
Karan:
“Sizi biraz daha misafir etmemizde bir sakınca yoktur umarım.”
Ilgın Eflal:
“Sebep?”
Karan:
“Malum, bazı şeyler kayıp… Ee, siz de aramızdaydınız. Yanlış anlamayın, suçlamıyorum. Bir savcı olarak yardımcı olursunuz diyorum.”
İçimden bir ürperti geçti. Bunu nereden öğrenmişti?
Ilgın Eflal:
“Affedersiniz, tanışıyor muyuz?”
Karan:
“Bilmem… Tanışıyor muyuz?”
Ilgın Eflal:
“Rica ediyorum, şu uyduruk oyunu kesin.”
Karan:
“Hay hay.”
Ilgın Eflal:
“Benim buradaki çıkarım tam olarak ne, beyefendi?”
Karan:
“Aaa, çok ayıp… Her işinizi karşılıkla mı yaparsınız, sayın savcım?”
Ilgın Eflal:
“Aslında şu an buraya esir tutulmuş biri olarak, bunu size yapmak zorunda mıyım, beyefendi?”
Karan:
“Sizi zorla mı tutuyoruz, savcım?”
Ilgın Eflal:
“Pekâlâ. Bu işi çözeceğim ve herkes evine gidecek. Kabul müyüz?”
Karan:
“Emrinize amadeyiz, sayın savcım.”
Benimle alay mı ediyor bu mafya tipli?
Kalabalık yavaş yavaş dağıldı ama havadaki suç kokusu dağılmadı. Kırmızı örtülerin üzerinde dolaşan gölgeler, sanki her birimize susmamız gereken bir şeyler fısıldıyordu. Beyaz mendil hâlâ cebimdeydi; varlığı, yokluğundan daha ağırdı. Gözlerimi kısa bir an kapattım ve anladım: Bu gece burada bitmedi. Sadece başka bir karanlığa taşındı. Ve ne tuhaftır ki bu çukurdan çıkmak için artık en son güvenmem gereken kişiyle aynı yolda yürümek zorundaydım. Adımlarım sessizdi ama içimde kopan gürültü bütün salonu dolduracak kadar büyüktü. Çünkü bazı kapılar açıldığında insan geri dönemezdi o an fark ettim ki bu hikâyede kim av, kim avcı belli olmadan hiçbir şey bitmeyecekti. Bu karanlık masalın beni nereye sürükleyeceğini bilmiyordum ama geri dönmeye de hiç niyetim yoktu artık. Çünkü bu geceden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak kadar karanlığa bulanmıştı. Ve gariptir…Bu karanlık yol beni korkutmuyordu. Aksine içime çekiyor, adımlarımı ona doğru isteyerek attırıyordu. Artık karanlıktan kaçmak istemiyordum; tam tersine, ona yaklaşıyordum.
21.11.2002
♤Siluet İMPARATORLUĞU♤
Selam gölgelerim. Bölümü nasıl buldunuz? Umarım hepiniz keyifle okumuşsunuzdur. Bu bölüm, hikâyedeki gerilimin yavaş yavaş yükselmeye başladığı sahneleri içeriyor. Bu yüzden yazarken en çok keyif aldığım bölümlerden biri oldu. Düşüncelerinizi yorumlarda benimle paylaşmayı, beğenerek kitabıma destek olmayı unutmayın. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın, hepinizi çok seviyorum.🪽☀️
𝓣𝓾𝓰𝓫𝓪 𝓑𝓸𝓭𝓾𝓻
