2. bölüm · Yeni Bir Sayfa

2. BÖLÜM: DÖKÜMHANEDE İLK KIVILCIM

Emre Aydoğan

İstanbul’un arka sokakları, sokağın kendi kanunlarıyla yönetilirdi. Karan Soydan, ayağının tozuyla İstanbul’a indiğinde, sokağın en gözü kara kabadayısı Baran Reis’e ulaşması gerektiğini biliyordu. Baran, Büyük Baron Yavuz Karaca’nın sistemine biat etmeyen, sokağın yetimlerini koruyan ama etrafı düşmanlarla çevrili bir kurttu.

Gecenin yarısında, Haliç’in kıyısındaki eski, paslı bir demir dökümhanesinin kapısı gıcırdayarak açıldı. İçeride, yanan bir varilin kızıllığı duvarlara vuruyordu. Varilin etrafında üç adam dikiliyordu: Baran Reis, elindeki kehribar tespihi ağır ağır çeken sakin ama patlamaya hazır bir güçtü. Sağ kolu Yaman Demir, yüzündeki derin yara iziyle ve belindeki ağır silahıyla adeta bir ölüm makinesiydi. Arkada ise neşeli ama tetikte bekleyen sadık dostu Güllü duruyordu.

Karan Soydan, jilet gibi siyah modern kesim paltosuyla içeri girdi. Ayakkabılarının paslı demirlerde çıkardığı ses, dökümhanede yankılandı.

"Kimsin ulan sen?" diye gürledi Yaman Demir. Anında belindeki silahı çekip namluyu Karan’ın tam göğsüne, kalbinin üzerine kilitledi. "Buraya fiyakalı takımlarla girip racon kesenlerin sonu iyi bitmez."

Karan Soydan, göğsündeki namluya bakmadı bile. Bakışlarını doğrudan Baran Reis’in gözlerine kilitledi. Diplomat geçmişinden gelen o sarsılmaz soğukkanlılık, şimdi yer altının o acımasız özgüveniyle birleşmişti. Paltosunun cebinden gümüş tabakasını çıkardı, bir sigara yakıp dumanını varilin ateşine doğru üfledi.

"Silah sesini severim Baran Reis," dedi Karan, sesi dökümhanenin yüksek tavanında uğuldarken. "Ama doğru yerde ve doğru adamın kafasında patlarsa. Benim göğsümde patlayacak bir kurşun, senin çocuklarını yarın sabaha çıkarmaz. Çünkü yarın gece, Yavuz Karaca’nın en büyük tetikçisi Hazar Dağdeviren, sizin tüm bölgelerinizi kan gölüne çevirecek."

Güllü, arkadan hafifçe öne doğru fırladı. Elini belindeki silahın kabzasına koymuş, yüzündeki o neşeli ama tetikteki ifadeyle Karan’ı süzüyordu:
"Dayıoğlu, bu adam acayip konuşuyor valla. Üzerindeki kumaş da İtalyan kesim hani, fiyakalı çocuk. Ama raconu biraz fazla büyük kesmedi mi?"

Baran Reis elindeki kehribar tespihi sertçe sıktı. Parmaklarının boğumları beyazlamıştı. Karan’ın gözlerindeki o korkusuzluk, sıradan bir tetikçinin ya da başka bir baronun adamının harcı değildi. Bu adamda devletin o soğuk, insanı ürperten ağırlığı vardı.

Baran elini hafifçe kaldırdı:
"İndir silahı Yaman."

Yaman Demir, gözlerini Karan’dan ayırmadan silahı ağır ağır indirdi ama parmağı hala tetikteydi.

Baran Reis öne doğru bir adım attı:
"Anlat bakalım Karan Soydan. Hazar Dağdeviren’in limanını nereden bilirsin? O meclisin adını ağzına alacak cesareti nereden bulursun?"

Karan, paltosunun iç cebinden siyah, şifreli bir dosya çıkarıp varilin üzerine fırlattı. İçinde Ambarlı Limanı’nın tüm güvenlik şemaları, nöbetçi listeleri ve kameraların kör noktaları vardı.

"Yarın gece gece yarısı, Ambarlı Limanı’nın 4 numaralı antreposuna Güney Amerika’dan gelen iki konteyner inecek. İçinde bu şehrin gençlerini zehirleyecek, Yavuz Karaca’nın kasasını dolduracak tonlarca mal var. O limanı Hazar’ın başına yıkacağız. Siz sokağı alacaksınız, ben de o meclisin koltuğunu."

Yaman Demir öne atıldı: "Sana nasıl güveneceğiz lan?"

Karan doğrudan Yaman’ın gözlerinin içine baktı: "Güvenilmek istemiyorum Yaman, itaat edilmek istiyorum." Sonra omzunun üzerinden Güllü’ye baktı: "Erhan... O elindeki tespihi cebine koy. Yarın gece tespih değil, namlular konuşacak."

Karan arkasını dönüp sislerin arasında kaybolurken, Güllü elindeki tespihe baktı, yutkundu:
"Dayıoğlu... Bu adam benim adımı nereden biliyor lan? Ben buna Erhan demedim ki!"

Baran Reis dosyayı aldı, sayfaları çevirdikçe gözleri büyüdü: "Hazırlanın. Yarın gece İstanbul’da ya yeni bir güneş doğacak ya da hepimiz o limanın karanlığına gömüleceğiz."