5. bölüm / 5
Yedi Denizlerin PusulasıYDP: 4. Bölüm
Bölümler 5Şu an: YDP: 4. Bölüm
- 1 YDP: Giriş541 kelime
- 2 YDP: 1. BÖLÜM4.068 kelime
- 3 YDP: 2. BÖLÜM2.691 kelime
- 4 YDP: 3. BÖLÜM3.454 kelime
- 5 YDP: 4. Bölüm5.805 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm Şarkısı: Florence + The Machine - Seven Devils
...
4. Bölüm: Düşler ve Düşüşler
''...Ne var ki kader, masallardaki kahramanlara her zaman gülümsemezdi...''
...
Bazen bir insanın bütün hayatı, kendine soramadığı bir sorunun içinde saklıdır.
Ben kimim?
Kim olmak için doğdum, kim olarak yaşadım ve ben kim olarak öleceğim?
İnsan bu soruyu kendisine sormaktan çekinir. Çünkü cevabından değil, o cevabın beraberinde getireceği ihtimallerden korkar. Yıllarca kendisi hakkında inandığı her şeyin bir yanılgıdan ibaret olduğunu öğrenmek, insanın başına gelebilecek en büyük felaketlerden biridir. Zira insan, tanımadığı bir dünyada yaşamaya alışabilir. Fakat bir gün kendisini de tanımadığını fark ederse tutunacak neyi kalır?
Belki de bu yüzden çocuklara büyüyünce ne olmak istediklerini sorarlar. Doktor, öğretmen, kaptan, belki de bir masalın kahramanı... Cevapları dinler, gülümser ve büyüdüklerinde fikirlerinin değişeceğini söylerler.
Oysa kimse onlara başka bir şey sormaz.
Ya büyüdüklerinde olmak istedikleri kişiye dönüşemezlerse?
Ya hayatları boyunca kendilerine ait olmayan bir hikâyenin içinde yaşarlarsa?
Ya bir gün aynaya baktıklarında gördükleri yüzün kendilerine ait olduğunu bilseler bile, o yüzün ardındaki insanı tanıyamazlarsa?
İnsan kim olduğunu anlamak için, olduğu sandığı insanı defalarca yeniden yaratır.
Ama bütün bunların ortasında unuttuğu bir şey vardır.
İnsan, kendisini tanımak için önce kendisi hakkında bildiği her şeyin doğru olduğuna inanmayı bırakmalıdır.
Çünkü bazı cevaplar, yalnızca yanlış soruları sormayı bıraktığında ortaya çıkar.
Ve bazı gerçekler vardır ki onları öğrendiğin an, kendini tanımaya başladığın yerden değil, kendini kaybettiğin yerden başlarsın.
Kendimi tanımaya değil, kendimi kaybetmeye başlıyordum. Ben kimdim? Neden buradaydım? Bunca insanın benimle derdi neydi? Bilmiyordum ve bilmediğim her şey beni zaman ilerledikçe bir çıkmaza sürüklüyordu. Farkındaydım.
Farkında olmama rağmen elimden bir şey gelmemesi beni aptal mı yapardı? Yoksa sadece insan mıydım?
Bileklerimdeki prangalara baktım. Zincirin bağlı olduğu bileklerim zedelenmeden kaynaklı yer yer morarmış bir haldeydi. Başımı arkamda bulunan nemli duvara yasladım. Soğuk taş, bedenimle buluştuğunda gözlerim titreyerek kapandı.
İki ay önce cevaplarını almak için uğraştığım sorular, gün geçtikçe zihnimin ayrılmaz bir parçası haline gelmişti. Bu dört duvar arasında yapabildiğim tek şey, aynı soruları tekrar tekrar kendime sormaktı.
Ben kimim?
Üstelik artık alacağım her bir cevaptan ölesiye de korkuyordum.
...
2 Ay Önce...
Karşımda dikilen kadınlara bakmaya devam ediyordum. Sağ ayağımla tahta güvertede yankılanan bir ritim tutturmuştum. Sabrımın sonundaydım ve bu lanet yerde sorduğum hiçbir soruya cevap alamıyordum. İnsanlardan nefret etmeye başlasaydım muhtemelen bunun mimarı yaşadığım şu dakikalar olurdu.
''Biraz daha birbirinize bakmaya devam ederseniz dilinizi yuttuğunuzu düşüneceğim.'' Sözlerim güvertede yankılandı. Silva başını hafifçe eğdiğinde, yanındaki kadın da bakışlarını gemiden daha da uzak menzillere taşıdı.
''Pekâlâ, şöyle yapalım. Evet-hayır oynayalım. Hem bu kadar düşünmenize de gerek kalmaz.''
Silva'nın dudakları yavaşça kıvrıldığında başını kaldırıp bana baktı.
''Eğleniyor musun?'' dedim, kaşlarım istemsizce havalandığında.
''Hayır ama ilerleyen dakikalarda eğleneceğim gibi görünüyor.''
''Sevindim, en azından içimizden biri robot olmadığını kanıtladı.'' Derin bir nefes aldığımda kollarımı göğsümden çözüp güç almak adına ellerimi yaslandığım küpeşteye sabitledim. Küpeşteyi sertçe kavradım ve kendime sakinleşmek için kısa bir süre tanıdım. ''Kurallar basit. Ben size çok basit birkaç soru soracağım, siz de evet ya da hayır diyeceksiniz. Hepsi bu.''
''Ya cevaplamak istemezsek?'' dedi, uzun zaman sonra suskunluğunu bozmaya karar veren kadın.
''Şimdiye kadar yaptığınız gibi susarsanız, cevap vermek istemediğinizi anlarım ve diğer soruya geçerim.''
''Saçma.''
''Saçma olan nedir tam olarak?'' O an çenemin titremeye başladığını hissettim. Sanki şimdiye kadar yaşadığım her duygu büyük bir sel eşliğinde üzerime akın ediyordu. Kendimi daha çok sıktım. Şimdi değildi, hiçbir zaman başkalarının önünde ağlayan biri olmamıştım. Bu bir güç gösterisi de değildi üstelik. Aşağılanmaktan korkmuştum. Beni üzen bir durumun başkaları tarafından hafife alınmasından ya da... Emin değildim. Her ne haltsa, şimdi de ağlamayacaktım. Özellikle de beni kaçıran insanların önünde kendimi zayıf göstermeyecektim.
''Beni dahil etmeyin.'' dedi kadın, arkasını döndüğü sırada Silva'ya kısa bir bakış atıp yürümeye başladı. ''Kızın istediği cevapları ver Silva. Ben kamaramdayım.''
''Hey!'' diye seslendim arkasından. Kadın anlık olarak hareketlerini durduğunda yaslandığım yerden ayrıldım ve öne doğru bir adım attım. ''Bilmem farkında mısın ama bu kadını bıçaklayan benim.'' Bir elimi yumruk haline getirip boşta kalan avcuma sertçe vurdum. ''Anlarsın ya, yalnız bırakmak için pek de iyi bir tercih değilim. İntikam almak isteyebilir, beni denize atabilir. Bu lanet gemide her şey mümkün!''
''Silva, senin de dediğin gibi, en fazla intikam almak için seni denize atar. Sonra seni kurtarıp ilgilenir. Kısacası, seninle ilgilenmek zorunda olduğu için bunu yapmaz. Bu yüzden istediğin soruyla onun canını sıkabilirsin ama beni değil.'' Bir şey dememe fırsat vermeden tekrar hareketlenip hızlı adımlarla güverteyi terk etti.
''Harika, ben ve omzundan hançerlediğim kadın. Gerçekten muhteşem bir gün olmaya devam ediyor.'' Ellerimle yüzümü sertçe sıvazladığımda Silva'ya ters bir bakış attım. O da halinden pekn memnun olmayacak ki, oflayarak yanıma geldi ve kalçasını küpeşteye yaslayıp kollarını göğsünde birleştirdi.
''Güzel bir başlangıç olmadığının farkındayım ama bak, burada kimse sana düşman gibi davranmıyor. Sadece aradığın cevaplar bizde değil. Sorularını sor, alabildiğin cevapları al ama bunlarla yetinmeyi de bil. Sorularımızın cevapları bazen öylece karşımızda durmaz, bazen onları aramamız gerekir. Sana gösterdiğimiz saygıyı biraz da bize gösterebilir misin? Çünkü en az senin kadar bizde sana yabancıyız ve bu durumdan memnun değiliz.''
''Özür dilerim, yani her gün kaçırılmıyorum sonuçta...'' Söylediğim cümle Silva'nın ters bakışlarına sebebiyet verirken dilimi yavaşça ısırdım. Hay bin eşekarısı.
''Özür dilerim öyle demek istemedim.''
''Öyle demek istedin ve öyle de dedin. Önemli değil, sadece şu oyuna başlayamaz mıyız artık?''
''Peki, burası benim bildiğim dünya değil, değil mi?''
''Evet.''
''Dövmem canlı bir şey mi? Yani fresya dediğiniz şey her neyse o canlı mı?''
''Canlıdan kastın nefes almasıysa, hayır. Fakat bizim için o bir ruh, yani evet.''
''Beni öldürecek misiniz?''
''En merak ettiğin şey bu değil mi?''
''Hayır ama bunu da merak etmiyor değilim.''
''Hayır, seni öldürmeyeceğiz.''
''Baya rahatladım gerçekten.''
''Rahatlaman için söylememiştim ben de zaten.'' Silva'nın yüzüne birkaç saniye boyunca baktım.
Beni rahatlatmak gibi bir niyeti yoktu. Bundan emindim. Hatta bir noktadan sonra benimle konuşmasının tek sebebinin, susmamı sağlamanın daha zahmetsiz bir yolunu bulmuş olması gerektiğini düşünmeye başladım.
İnsanlar bazen cevap vermemek için çok fazla konuşurdu.
Silva ise cevap vermemek için yalnızca birkaç kelimeye ihtiyaç duyuyordu.
Harika.
Anlaşılan bu oyunda kaybeden taraf bendim.
Şimdilik.
''Pekâlâ.'' Başımı hafifçe salladım. ''Bir sonraki soru.''
''Dinliyorum.''
''Buraya kendi isteğimle gelmedim.''
''Hayır.''
''Bunu zaten biliyordum.''
''Öyleyse neden sordun?''
''Sesini duymak istedim. Belki bir noktada yalan söylemeye karar verirsin diye.''
Silva'nın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
''Beni tanımıyorsun.''
''Bu gemide konuşabildiğim tek kişi sensin. Dolayısıyla elimdeki seçenekleri değerlendirmeye çalışıyorum.''
''Beni tanımak isteyeceğinden emin değilim.'' dedi, dudaklarını hafifçe ıslattığında bakışlarını uzaklarda görünen adalara çevirdi.
''Ne kadar düşüncelisin.''
''Bazen kendime ben bile şaşırıyorum.''
Gülümsemesini bastırmak istercesine dudaklarını birbirine bastırdı. Bu, şimdiye kadar gördüğüm en küçük zaferimdi ve açıkçası elimdeki imkanlar düşünüldüğünde küçümsemeye niyetim yoktu.
Bakışlarımı yüzünden ayırmadan devam ettim.
''Beni buraya getiren sizsiniz.''
''Evet.''
''Peki, neden?''
''Bu bir evet-hayır sorusu değil.''
''Kuralları koyan benim.''
''Kuralları koyduğunu sanan sensin.''
Gülümsemem yüzümde dondu.
Bir an için aramızdaki mesafenin birkaç adımdan ibaret olmadığını hissettim. Silva'nın sözlerinde açık bir tehdit yoktu. Sesini yükseltmemiş, bana yaklaşmamış, hatta yaslandığı yerden bile kıpırdamamıştı.
Ama ilk kez, karşımda duran kadının yalnızca cevap vermekten kaçınmadığını düşündüm.
Belki de neyi bilmeye hakkım olduğuna kendisi karar veriyordu.
''Pekâlâ,'' dedim. ''Beni buraya getirmek sizin fikriniz miydi?''
''Hayır.''
Bu kez cevabı tereddütsüz vermişti.
Kaşlarımı çattım.
''Başkasının mı?''
Silva sustu.
Güzel.
Demek ki sonunda bir yere dokunmuştum. Başka bir soru daha soracağım sırada yaslandığı küpeşteden ayrıldı ve önüme geçip ellerini beline yerleştirdi.
''Tamam, küçük hanım. Ha...'' Duraksadı. ''İsim neydi bu arada?''
''Irina Orlova.''
''Memnun olduğum pek söylenemez Irina. Her neyse, bu kadar yeterli. Artık diğer insanların yanına geçmelisin.'' Yüzünde sinsi bir sırıtış belirdiğinde öne doğru hafifçe eğildi ve gözlerini gözlerime dikti. ''Yedi Şeytanın Evi'ndesin. Seni alıkoymalarını istemeyiz.''
Arkasını döndüğü sırada bakışlarım ileride görünen birbirinden heybetli adalara takıldı. Sanki her birinin yaydığı farklı bir aura vardı. Saniyeler içerisinde hava karardı ve kızıllaştı. Gözlerimi adalardan ayırıp önümde ilerlemeye başlayan Silva'ya çevirdim.
''Bekleme de takip et.'' dedi durmaksızın yürürken. Oyalanmadan peşine takıldım. Birkaç adım sonra önünde bulunan küçük girişin kapısını aralayıp beklemeye başladı. ''Misafirler önden.''
Silva'ya ters bir bakış attığımda açtığı kapıdan içeriye doğru adımladım. İlk fark ettiğim şey kokuydu. Nem, küf ve uzun zamandır havalandırılmamış bir yerin ağır kokusu birbirine karışmıştı. Yüzümü buruşturarak aşağıya doğru inen merdivenlerden ilerlemeye devam ettim. Ardımdan kapanan kapının gıcırtılı sesini duyduğumda istemsizce gerildim. Silva'nın beni denize atması eğer hala bir seçenekse buna hayır demeyecektim.
''İnmek zorunda mıyım?''
''Benim de sabrımın bir sonu var. Bir iyilik yap ve çeneni kapatıp yürümeye devam et.''
Geminin alt katına uzanan merdivenler karanlığın içine gömülüyordu. Bordaya tutturulmuş kandillerin sarı ışığı basamakları zar zor aydınlatıyor, geriye kalan her şeyi gölgelerin içinde bırakıyordu.
Koku her geçen basamakta biraz daha ağırlaşıyordu. Nefesimi tutmaya çalıştım ama birkaç adım sonra başım dönmeye başlayınca daha fazla dayanamadım. Tuttuğum nefesi bıraktım.
Merdivenin sonuna geldiğimde karşımdaki görüntü olduğum yerde sendelememe neden oldu.
Burası sıradan bir bölüm değildi.
Dar koridorun iki yanına sıralanmış demir parmaklıklı bölmeler, alt kat boyunca uzanıyordu. Rutubet ve nem artık yalnızca burnuma dolan ağır bir koku değildi. Geminin ahşap bordası yer yer küflenmiş, yerde çamurlu su birikintileri oluşmuştu. Havaya sinmiş deniz tuzu kokusu da buranın ne kadar uzun zamandır bir ziyaretçiye ev sahipliği yapmadığını gösteriyordu.
Silva beni zindana indirmişti.
İşler iyice çirkinleşiyordu.
Bakışlarımı demir parmaklıkların ardındaki karanlığa çevirdim. İçimi saran kuşku az önce tatlı sandığım anları bir sis perdesi gibi kaplamıştı. Sahi, ne bekliyordum ki? Kaçırılmıştım. Beni kaçıran kişilerden arkadaşım gibi davranmalarını bekleyemezdim. Yine de gösterdikleri iyi niyet karşısında şimdiye kadar müteşekkir olmam gerekirdi.
Onlara saldırmama rağmen bana zarar vermemişlerdi. Tekrarlıyorum, şimdilik.
Silva'nın gösterdiği zindanın önünde durduğumda bakışlarım etrafı kolaçan etmeye devam ediyordu. Kapıyı usta bir yavaşlıkla açtı ve geçmem için bana yol verdi. Sessizliğim karşısında şaşırmış olacak ki kaşlarını kaldırarak bana bakıyordu.
''Ne o? Konuşma hevesin mi kaçtı?''
Cevap vermedim. Gösterdiği bölüme geçtim ve tahta kerevetin üzerine yerleştim. Dizlerimi kendime çekip kollarımı etrafına sardım ve çenemi dizlerime yasladım.
''Merak etme çok uzun süre yalnız kalmayacaksın. En fazla yarım saat buradasın.''
Başımla kısa bir onay verdikten sonra demir kapının kapanma sesi doldu kulaklarıma. Demir kapının kapanmasıyla birlikte başımı dizlerime biraz daha gömdüm. Az önce kendimi tutmak için gösterdiğim çaba, etrafımdaki sesler kesilir kesilmez anlamını yitirmişti. Parmaklarımı kollarıma doladım ve gözlerimi kapattım.
Yarım saat.
Yalnızca yarım saat boyunca ne olduğunu düşünmeden durabilir miydim? Nerede olduğumu, kim olduğumu, buraya nasıl geldiğimi sorgulamadan geçirebileceğim otuz dakika...
Güldüm.
Kendi kendime, sessizce. Çünkü bunun mümkün olmadığını biliyordum.
Küçükken geceleri uyuyamadığımda annem yanıma oturur, saçlarımı okşar ve bana uzak diyarlardan bahsederdi. Kayıp krallıklardan, lanetli denizlerden, ruhunu bir yabancıya satan cadılardan... Her masalın sonunda mutlaka birileri evine dönerdi. Bazen bir prensin yardımıyla, bazen bir büyünün bozulmasıyla, bazen de yalnızca cesur olduğu için.
Peki, benim masalımda eve dönüşün yolu neredeydi?
Bulamıyordum, ne eve dönüş yolumu ne de sevdiğim insanları...
Hepsini tek bir günde kaybetmiştim. Gerçeklerim silinmiş, bildiğim bütün doğrular birer yanlıştan ibaret olmuştu. Hayatımda hiç bu kadar sert düştüğümü hatırlamıyordum. Düşmüştüm ve parçalanan sadece dizlerim değildi.
Avuç içlerim kanıyordu, dizlerim... Bedenimden çok ruhumdu kanayan.
Bakışlarım istemsizce kapıya kaydı. Kalın demir parmaklıkların ardında kimse yoktu. Yalnızca koridorun ilerisinden gelen belirsiz ayak sesleri ve geminin ahşap gövdesinden yükselen gıcırtılar duyuluyordu. Her şey o kadar yabancıydı ki gözlerimi kapatsam bile buradan kurtulamayacağımı biliyordum. Deniz kokusu bile artık bana özgürlüğü hatırlatmıyordu. Oysa deniz, insanın önüne sonsuz ihtimaller sermez miydi? İstediğin yöne gidebileceğini, yeterince cesursan hiçbir yere ait olmak zorunda kalmayacağını fısıldamaz mıydı?
Şimdiyse aynı deniz, beni bilmediğim bir dünyanın ortasında esir tutuyordu.
Başımı eğip sol bileğime baktım; tanımadığım bir dünyaya ait olduğunu öğrendiğim o dövme, hâlâ tenimdeydi. Birkaç gün önceye kadar yalnızca bir dövmeden ve anıdan ibaretti benim için. Şimdi ise başıma gelen her şeyin ortasında, anlamını bilmediğim bir soruya dönüşmüştü.
Fresya.
Silva'nın söylediği kelime zihnimde yankılandı.
Bir ruh.
Nefes almayan ama yaşayan bir şey. Ne kadar saçma gelirse gelsin, bunu söyleyen kadının yüzündeki ifadeyi biliyordum. Şaka yapmıyordu. Beni korkutmaya çalıştığını da sanmıyordum. Üstelik bu dünyada duyduğum en tuhaf şeyin bu olacağını düşünmek için henüz erkendi.
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Daha fazla düşünmek istemiyordum. En azından birkaç dakika boyunca.
Ama zihnim, benimle aynı fikirde değildi.
Dakikalar sonra zindan girişinden içeriye küçük bir ışık hüzemsi yayıldı. Başımı tamamen kaldırdığımda girişe bakmaya başladım.
''Yürü!'' diyordu bir erkek sesi.
''Bırak kolumu seni ruhsuz canavar.''
Duyduğum kadın sesi oldukça tanıdıktı. Bacaklarımı kerevetten sarkıttım ve duruşumu dikleştirdim.
''Acıtıyorsun, bırak beni hemen!'' Aynı ses, aynı ton. Sadece tanıdık hissettiren bir ses değildi. Onu biliyordum, onu tanıyordum.
''Saşa?'' dedim, ayağa kalkıp demir parmaklıklara yaklaştığım sırada.
''Irina, sen misin?'' dedi.
''Evet, benim. Saşa!'' var gücümle bağırdığımda birer gölgeden ibaret olan silüetler netleşti. Saşa'yı tutan adam kapıya yaklaştı ve Saşa'yı demirlere doğru ittirdi.
''Kapıdan uzaklaş.''
Bir iki adım geriledim ve sabırsızca beklemeye başladım. Benim aksime, adam oldukça sakin ve yavaştı. Kapıyı açıp Saşa'yı içeri doğru savurdu ve aynı yavaşlıkla demir parmaklıkları kilitledi.
''Aman tanrım, Irina!'' Dengesini sağlayamayıp yere kapandığında, acıyla mı bilmiyorum fakat ağlamaya başladı. Ona doğru ilerledim ve dizlerinin dibine çöküp ona sıkıca sarıldım.
''Geçti, sakin ol. Neden ağlıyorsun?''
"Ben hiçbir şey anlamıyorum..."
Saşa'nın sesi son kelimelerde kırıldı. Yüzünü ellerinin arasına kapatıp yeniden ağlamaya başladığında ne yapacağımı bilemedim. Birkaç saniye öylece karşısında durdum. Ardından yanına oturup kolumu omuzlarına doladım.
"Saşa, bana bak." Yüzünü ellerinin arasından çıkarmasını bekledim. "Şu an ne olduğunu ikimiz de bilmiyoruz. Ama bir şeyler öğrenmenin bir yolunu bulacağız, tamam mı?"
"Nasıl?" Gözlerini sildi. "Şu kapıya bak, Irina! Bizi buraya kapattılar. Alex'in nerede olduğunu bile bilmiyorum. Simon'ı en son ne zaman gördüğümü hatırlamaya çalışıyorum ama..."
Sesi yeniden titredi.
"Hiçbir şey hatırlayamıyorum."
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Ona ne söyleyebilirdim ki? Ben de buraya neden getirildiğimi bilmiyordum. Üstelik öğrendiğim her yeni şey, bir önceki sorunun cevabını vermek yerine önüme yenilerini çıkarıyordu.
"En son ne hatırlıyorsun?" diye sordum.
Saşa alnını ovuşturdu. Bir süre düşündükten sonra başını iki yana salladı.
"Bilmiyorum. Her şey birbirine girmiş gibi. Bir an sonra buradaydım..." Gözlerini kaldırıp bana baktı. "Sen ne zamandır buradasın?"
"Çok uzun değil."
Bunu söylerken duraksadım. Aslında ne kadar zaman geçtiğini tam olarak bilmiyordum. Bana göre saatlerdir bu gemideydim ama zamanın burada nasıl işlediği hakkında hiçbir fikrim yoktu.
"Ben de buraya neden geldiğimi bilmiyorum," diye ekledim. "Gözlerimi açtığımda kendimi bu gemide buldum. Karşıma çıkan insanlardan bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum ama pek başarılı olduğum söylenemez."
Saşa, omzumun üzerinden demir parmaklıklara baktı.
"Burası neresi?"
"Onu da bilmiyorum."
"Harika." Burnunu çekerek başını geriye yasladı. "Gerçekten harika. Bir gün gösteri yapıyoruz ve kendimizi nerede olduğunu bilmediğimiz bir geminin zindanında buluyoruz. Yanımızda kimse yok, kimse bize ne olduğunu açıklamıyor ve..."
Birden sustu.
Bakışları bana döndü.
"Sen neden bu kadar sakinsin?"
Kaşlarımı kaldırdım.
"Sakin mi görünüyorum?"
"Evet."
İstemeden güldüm. Kısa, neşesiz bir gülüştü.
"Saşa, sana söylemek istemediğim bir şey yok. Sadece panik yaparsak hiçbir şeyi çözemeyeceğimizi düşünüyorum."
Aslında bunun doğru olup olmadığından emin değildim. Belki de kendimi sakin kalmaya zorluyordum. Çünkü korktuğumu kabul edersem, o korkunun altında ezileceğimden çekiniyordum.
Saşa başını omzuma bıraktı.
"Alex'i bulmamız gerekiyor."
"Biliyorum."
"Ya ona da bir şey olduysa?"
Bu kez cevap veremedim.
Çünkü aynı ihtimal benim de aklıma gelmişti.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Sonra başımı çevirerek demir kapıya baktım. Bizi buraya getirenlerin kim olduğunu, neden yaptıklarını veya dışarıda bizi neyin beklediğini bilmiyordum.
Ama bir şeyi biliyordum.
Burada oturup cevapların kendiliğinden ortaya çıkmasını beklemeyecektim.
"Önce buradan çıkmanın bir yolunu bulacağız," dedim. "Sonra Alex'le Simon'ı arayacağız."
Saşa başını kaldırdı.
"Peki, nasıl çıkacağız?"
Demir parmaklıklara baktım.
İşte, asıl sorun buydu.
"Henüz bilmiyorum," dedim dürüstçe. "Ama bir yolunu bulacağım."
Bu kez verdiğim sözün ne kadarını gerçekleştirebileceğimi düşünmedim.
Çünkü Saşa'nın gözlerinde gördüğüm korku, kendi korkumu bir süreliğine unutmama yetmişti.
Ne olursa olsun, onu buradan çıkarmanın bir yolunu bulacaktım.
...
Uzun diyebileceğim bir sürenin ardından zindan girişi tekrar açıldığında Saşa'dan ayrılarak ayağa kalktım. Bir elimi ona uzatırken gözlerim gelen kişilerdeydi.
''Hanımlar, esaretiniz şimdilik buraya kadar. Gitme vaktiniz geldi.'' dedi önde duran adamlardan biri.
Saşa'yı ayağa kaldırdığımda kolundan tutup yavaşça arkama geçirdim. Önde duran adam, zindanın kapısına yaklaşıp kilidi açması için arkasındaki adama işaret etti. Metalin metale sürtünmesiyle çıkan ses, dar koridorda yankılandı. Ardından kapı ağır ağır açıldı.
''Dışarı.''
Gözlerimi önümdeki adamlardan ayırmadan dışarıya doğru ilerlemeye başladım. Saşa'nın kolunu sıkı sıkı tutuyordum. Adamlar, hücreden çıkmamızla birlikte etrafımızı sararken içimdeki huzursuzluk giderek arttı. Bizi buraya getirenlerin şimdi neden dışarı çıkardıklarını bilmiyordum. Ancak bunun özgürlüğümüzle hiçbir ilgisi olmadığına emindim.
Koridor boyunca ilerlerken başımı hafifçe çevirip Saşa'ya baktım. Yüzü solgundu. Dudaklarını birbirine bastırmış, tek kelime etmeden yürüyordu. Ona bir şey söylemek istedim ama etrafımızdaki adamlardan dolayı sustum. Şimdilik yapabileceğim tek şey, yanında olduğumu hissettirmekti.
Öndeki adam duraksamadan merdivenlerden yukarı çıkmaya başladı. Diğerleri de bizi takip etmeye zorlarcasına arkamızda sıralandı. Basamakları çıkarken duvarlara vuran ayak seslerimiz birbirine karışıyordu. Her basamakta karanlık biraz daha geride kalıyor, yerini nerede olduğumu bile bilmediğim bir dünyanın belirsizliğine bırakıyordu.
Merdivenlerin sonuna ulaştığımızda yüzüme oldukça bunaltıcı bir sıcak esinti çarptı. Tuttuğum kolu bırakmadan güverteye adımladığımda görmeyi beklediğim yüzler orada değildi. Ne Silva ne de Silas ortada görünmüyordu. Işık yüzünden kısılan gözlerim etrafı taramaya devam ederken demirlediğimiz adaya baktım.
Burası saatler önce bulunduğum yerden çok daha farklı görünüyordu. Adadan yükselen birden fazla yanardağ vardı. Herbirinin dumanı tütüyor, gökyüzünü kızıla ve siyaha boyuyordu. İçimde anlamlandıramadığım bir öfke yükselmeye başladı. Havada uçuşan küller genzime dolmaya başladığında hafifçe öksürdüm.
''Nereye getirdiniz bizi?'' dedim öksürmelerimin arasından.
''Yedi Deniz Toprakları'ndan Luxara'dasınız.'' dedi arkamda dikilen adamlardan biri. ''Tavsiyem, sessiz kalmanız. Aksi halde kendinizi zor durumlara sokabilirsiniz.''
Demek bir yere varmıştık.
Bakışlarım kıyıya kaydı. Karşımızda yükselen koyu taş yapılar, birbirine dar sokaklarla bağlanmıştı. Limanın çevresinde silahlı adamlar dolaşıyordu. Burada yaşayan insanların yüzlerini seçemeyecek kadar uzaktım ama gördüğüm kadarı bile içimde kötü bir his uyandırmaya yetmişti. İçimde yetişen öfkeyi baskılamak için büyük bir çaba veriyordum. Fakat ne kadar uğraşırsam uğraşayım, etrafımdaki adamların tehditkâr tavırları ve yüzüme çarpan sıcak hava sabrımı tüketiyordu.
''Bizi neden buraya getirdiniz?'' diye sordum yeniden.
Arkamdaki adamdan cevap gelmedi.
Başımı çevirip ona baktım. ''Duyma problemin mi var? Sana bir soru sordum.''
''Irina.'' Saşa'nın sesi, öfkemi daha fazla büyütmemek istercesine alçak çıktı. ''Lütfen.''
Gözlerimi ondan ayırmadan derin bir nefes aldım. Haklıydı. Şu an yapacağım en ufak bir hata, ikimizin de başına daha büyük işler açabilirdi. Burada kimsenin umurunda değildik. Bunu anlamak için çok fazla zamana ihtiyacım olmamıştı.
Tam yeniden önüme dönecekken geminin diğer ucundan gelen sesle irkildim.
''Hazırlanın!''
Denizciler hareketlenmeye başladı. Bazıları halatları çözerken diğerleri kıyıya uzatılan tahta geçidi sabitlemekle uğraşıyordu. Gözlerim yapılan hazırlıkları takip etti. Belli ki karaya çıkacaktık.
Ama neden?
Bizi buraya getirenlerin ne istediğini hâlâ bilmiyordum. Silva'nın söyledikleri, dövmemle ilgili imaları ve geminin altındaki hücrede geçirdiğim süre zihnimde birbirine karışıyordu. Her şeyin bir açıklaması olmalıydı. Yalnızca bu açıklamayı kimin vereceğini bilmiyordum.
''Yürüyün.''
Emri veren adamın sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Önümüzdeki geçide doğru ilerlememiz için işaret ettiğinde Saşa'yı yanıma çektim.
İlk adımımı attığım sırada ayaklarımın altında yükselen güverteyi hissettim. Dalgalar gemiyi hafifçe sallıyor, uzaktan gelen uğultular havada asılı kalan kül bulutuna karışıyordu. oyu renkli bulutların arasında zaman zaman kızıl bir parıltı beliriyor, ardından yeniden kayboluyordu. Sanki adanın derinliklerinde uyuyan bir şey vardı ve uyanmak için doğru anı bekliyordu.
İçimdeki huzursuzluk büyüdü.
Burası yalnızca yabancı bir ada değildi. Bir şeylerin yanlış gittiğini hissedebiliyordum. Belki havaya yayılan kükürt kokusu, belki de çevremizdeki insanların yüzlerinde gördüğüm sertlikti. Sebebini bilmiyordum ama buradan hoşlanmamıştım.
''Bu adada hiç mi normal bir gün yaşanmıyor?'' diye mırıldandım.
Arkamdaki adamlardan biri koluma dokunarak beni yürümeye zorladı.
''Çeneni kapalı tut.''
Elini sertçe üzerimden çektim.
''Bir daha bana dokunma.''
Adam durdu. Bakışlarını yüzüme diktiğinde çevremizdeki diğer muhafızların da dikkatinin bize yöneldiğini fark ettim.
Saşa hemen koluma dokundu.
''Irina, yapma.''
Dişlerimi sıktım. Birkaç saniye boyunca adamla bakıştım. İçimde yükselen öfkenin beni ele geçirmesine izin verirsem ne olacağını bilmiyordum. Bildiğim tek şey, bu insanların benden korkmamı beklediğiydi.
Onlara istediklerini vermeye niyetim yoktu.
''Yürü,'' dedi adam sonunda.
Bu kez karşılık vermedim.
Saşa'yla birlikte limandan ayrılıp dar taş sokaklara yöneldik. Etrafımızdaki binalar koyu renkli kayalardan yapılmıştı. Bazılarının duvarlarında çatlaklar vardı; pencerelerinin önüne asılmış kumaşlar sıcak rüzgârda dalgalanıyordu. Sokakların arasından geçen insanlar bizi gördüklerinde bakışlarını kaçırıyor, ardından merakla arkamızdan bakmaya devam ediyorlardı.
Kim olduğumuzu bilmiyorlardı.
Belki de bilmek istemiyorlardı.
Yol boyunca tek bir kez bile durmamıza izin verilmedi. Her adımda yanardağların uğultusu biraz daha uzaklaşırken içimdeki öfke yerini başka bir duyguya bırakmaya başladı.
Korkuya.
Çünkü ilk kez nereye götürüldüğümü bilmemenin, yalnızca kaybolmak anlamına gelmediğini anlıyordum. Yürüdüğümüz sokakların sonu, yüksek taş duvarlarla çevrili geniş bir meydana açılıyordu. Meydanın ortasında, siyah taşlardan yapılmış büyük bir yapı yükseliyordu. Duvarlarına işlenmiş desenler, uzaktan bile seçilebilecek kadar belirgindi. Girişin iki yanında duran muhafızların ellerinde uzun mızraklar vardı. Başlarını kaldırıp bize baktıklarında içlerinden biri öne çıktı.
''Bunlar mı?'' diye sordu.
''Evet. Vladnar'ın huzuruna çıkarılacaklar.''
Adamın bakışları önce Saşa'nın, ardından benim üzerimde durdu. Bileğimdeki dövmeye takıldığında kaşları belli belirsiz çatıldı. Bir şey söyleyecek gibi olduysa da vazgeçti. Elini kaldırarak kapının açılmasını işaret etti.
İçeri girmeden önce başımı kaldırıp yapıya baktım. Burası bir saray mıydı, yoksa yalnızca kendisini diğer insanlardan üstün gören birinin gösterişli evi mi, bilmiyordum.
''Hadi.''
Arkamdaki muhafızın sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Saşa'nın kolunu bırakmadan kapıdan içeri girdim. İçerisi, dışarıdaki kavurucu sıcağın aksine serindi. Yüksek tavanlı koridorun iki yanında sıralanmış meşaleler, taş duvarlarda titreyen gölgeler oluşturuyordu. Adımlarımızın sesi boşlukta yankılanırken ilerideki büyük kapıya baktım.
Kapının önünde iki muhafız bekliyordu. Adımlarımız kapıya doğru ilerlerken yanımızda yürüyen adamlardan biri bakışlarını karşıdan ayırmadan konuşmaya başladı.
''Huzuruna çıkacağınız kişi bir Lord. Ona göre davranın çünkü kendisi gemidekiler gibi iyi niyetli yaklaşmayacaktır size.''
Gemideki insanların da pek iyi nişyetli olduğunu söyleyemezdim fakat sesimi çıkarmadım. Kısa bir baş hareketiyle onay verdim. ''Ayrıca,'' dedi adam. ''Ne olursa olsun, sakın öfkelenmeyin. Küçük bir tavsiye.''
''Mümkün mü?'' diye mırıldandım. Kaynayan bir kazanın içindeydim, tenime değen her su damlası öfkeme ve korkuma bir kırbaç darbesi indiriyordu. Hissettiğim duyguları anlatmam gerekseydi kesinlikle bu şekilde açılkardım.
Kapı yavaş bir uğultu eşliğinde açıldığında büyük bir sarayın gösterişli salonu görüş açımıza girdi. Muhafızlar tekrar hareketlendiği sırada onların peşine takılıp ilerlemeye devam ettik. Geçtiğimiz hiçbir yere uzun süre bakamıyordum artık. O kadar uzun bir süredir uykusuz ve şaşkındım ki, etrafımda olan biten hiçbir şeye yetişemiyordum. Gözlerimi birkaç kez sertçe kapatıp açtım. Salonun diğer ucunda yükselen basamakları fark ettiğimde adımlarım yavaşladı. Duvarlara asılmış koyu renkli sancaklar, tavandan sarkan büyük avizeler ve taş zemine işlenmiş desenler gözümün önünden birbirine karışarak geçiyordu. Burası yalnızca gösterişli bir yapı değildi. Her köşesi, burada kimin sözünün geçtiğini hatırlatmak için tasarlanmış gibiydi.
Salonun sonunda, birkaç basamakla yükseltilmiş bir bölüm bulunuyordu. Üzerinde koyu renkli bir koltukta oturan adam, yanındaki iki kişiyle konuşuyordu. Bizi fark ettiğinde konuşması kesildi. Yanındakiler de onun bakışlarını takip ederek başlarını bize çevirdi.
Muhafızlardan biri öne çıkıp başını eğdi.
''Lord Vladnar. Getirilmesini istediğiniz kişiler.''
Adamın adını duyduğumda bakışlarımı ona çevirdim.
Vladnar.
İlk bakışta yaşını kestiremedim. Yüzündeki çizgiler onu olduğundan daha yaşlı gösteriyor olabilirdi. Koyu renkli giysileri, omuzlarından aşağı dökülen ağır kumaşı ve dimdik oturuşuyla bulunduğu yere ait görünüyordu. Fakat asıl dikkatimi çeken bunlar değildi. Bize bakarken yüzünde beliren, ne merak ne de öfke olarak tanımlayabildiğim o ifadesiz tavırdı.
Sanki karşısında duran iki yabancı değil, çoktan hakkında kararını verdiği iki mahkûm vardı.
''Yaklaşın.''
Sesindeki sakinlik, çevremizdeki muhafızların sertliğinden daha ürkütücüydü.
Saşa'yla birlikte ilerledim. Her adımda bileklerimdeki ağrı biraz daha belirginleşiyor, yorgunluğum bacaklarıma ağır bir yük gibi çöküyordu. Buna rağmen başımı eğmedim. Buraya neden getirildiğimizi bilmiyordum. Bizi getirenlerin ne istediğini de bilmiyordum. Fakat en azından bunu öğrenene kadar kendimi onların karşısında küçük düşürmeye niyetim yoktu. Basamakların birkaç adım uzağında durduk.
Vladnar önce Saşa'ya baktı. Bakışları üzerinde fazla oyalanmadan bana döndü. Ardından gözleri bileğime kaydı.
Dövmeme.
Bunu fark ettiğimde elim istemsizce diğer bileğimin üzerine kapandı. Gemideki kadın da aynı şekilde bakmıştı. Silva da. Şimdi bu adamın bakışlarında da aynı tanıdık ifadeyi görüyordum: Bir şeyi biliyor, fakat bana söylemeye niyetlenmiyordu.
''Bileğindeki fresya,'' dedi Vladnar. ''Nereden geliyor?''
Kaşlarımı çattım.
''Dövmeyi,'' dedim. ''Seneler önce yaptırmıştım.'' Verdiğim cevap yeterli gelmemiş olacak ki bakışları bileğimden yüzüme tırmandı. Kendimi suçlu bir çocuk gibi hissediyordum. Sanki yaptığım yaramazlıklar yüzünden göz hapsine alınmıştım.
''Dövmen.'' dedi benim gibi bastırarak. ''Bir fresya ve onu sıradan insanlar elde edemez.''
''Cadı, Melez Kan olduğunu söyledi Lordum. Fresyanın kontrolünü kaybetmiş ve cadıyı da omzundan yaralamış.'' dedi, bize sözde tavsiye veren adam. Biraz daha konuşursa onun da bir tavsiyeye ihtiyacı olacaktı. Benim tarafımdan verilen bir tavsiyeye.
Vladnar başını 'anladım' dercesine salladı. Ellerini arkasında birleştirdiğinde gözlerini kısarak bakmaya devam etti. ''Nerede olduğunuzu biliyor musunuz?''
''Burada sorduğumuz sorulara cevap alamıyoruz genellikle.'' dedim dişlerimi sıkarak. Adaya indiğimden beri ruh halimin değiştiğini hissediyordum. Sanki kötü olan bütün duygularım atağa geçmişti. Öfke ve korku içten içe beni yiyip bitiriyordu.
''Sorduğum soruya cevap vereyim, melez. Luxar'dasınız ama zaten bunu biliyorsunuz değil mi? Bilmeniz gereken şu, burada bulunduğunuz sürece öfkenize hakim olamayacaksınız. Öfkeden kavrulacaksınız ama hiçbir şey yapamayacaksınız. Çünkü Luxara, öfkeyle sınanan adadır. ''Yedi ölümcül günahın ilk tohumu burada atıldı.''
Söyledikleriyle kaşlarım çatılırken Saşa'nın bakışlarının üzerimde gezindiğini hissettim.
''İnsan, öfkesini kontrol edebildiği sürece özgürdür. Ancak Luxara'da özgürlük, yalnızca bir yanılsamadan ibarettir. Bu adaya adım atan herkesin içinde sakladığı öfke, zamanla bir ur gibi büyümeye başlar. En küçük bir bakış, en önemsiz bir söz, hatta bir başkasının nefes alışverişi bile sizi çileden çıkarmaya yeter. Kendi düşüncelerinize dahi güvenemez hâle gelirsiniz. Çünkü bir süre sonra zihninizden geçenlerle gerçekten hissettikleriniz arasındaki ayrımı yapamazsınız.''
Vladnar, gözlerini üzerimden ayırmadan birkaç adım yaklaştı.
''Burada öfkenizi kusamazsınız. Birine saldırmak, bir şeyleri parçalamak ya da içinizdeki ateşi söndürmek için çığlık atmak sizi rahatlatmaz. Aksine, her bastırdığınız duygu daha da büyür. Her yuttuğunuz söz boğazınıza bir düğüm gibi oturur. Her affedemediğiniz insan, zihninizde biraz daha yer edinir. Ve günün sonunda sizi öldürmeye çalışan kişinin kim olduğunu anlayamazsınız.''
Bir an duraksadı.
''Çünkü o kişi, en başından beri sizsinizdir.''
Dilim damağıma yapışmıştı. Buraya gelmeden önce de öfkeli olduğumu inkâr edemezdim. Fakat içimde büyüyen bu hissin, yalnızca yaşadıklarımla açıklanamayacak kadar yoğun olduğunu fark ediyordum. Sanki geçmişte susturduğum bütün sesler şimdi aynı anda konuşmaya başlamıştı.
''Peki, buradan nasıl çıkacağız?'' diye sordu Saşa.
Vladnar'ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
''İnsanlar hep yanlış soruyu sorar. Buradan nasıl çıkacaklarını değil, buradan çıkmayı neden bu kadar çok istediklerini düşünmeliler.''
''Bu da ne demek oluyor?''
''Luxara'dan çıkmak istiyorsanız öfkenizi yenmeniz gerekir. Ancak öfkenizi yenmek, size yapılanları unutmak ya da size zarar verenleri affetmek demek değildir. Buradaki sınav, öfkenizin haklı olup olmadığını sorgulamak da değildir. Sınav, haklı olduğunuzda bile öfkenizin sizi yönetmesine izin verip vermeyeceğinizdir.''
Bakışları bir anlığına bileğime kaydı.
''Çünkü öfke, insana çoğu zaman haklı olduğunu düşündürür. Onu tehlikeli yapan da budur.''
Bir adım daha yaklaştı.
''Unutma, melez. Bu ada sizi öfkelendirmek için geçmişinizi değiştirmeyecek. Yalnızca geçmişinizde bıraktığınızı sandığınız şeyleri önünüze serecek. Ve bir gün, içinizdeki öfkenin sesini kendi sesinizden ayıramaz hâle geleceksiniz.''
Dişlerimi birbirine bastırdım.
''Ya öfkelenmekte haklıysam?''
Vladnar'ın yüzündeki ifade ilk kez değişti. Gülümsemesi kayboldu.
''İşte o zaman, Luxara'nın en tehlikeli tuzağına düşmüşsünüz demektir.''
...
Günümüz...
Vladnar'ın her bir sözü hâlâ zihnimin içinde bir karabasan gibi dolaşıyordu.
İşte o zaman, Luxara'nın en tehlikeli tuzağına düşmüşsünüz demektir.
Teşekkürler, Lord Hazretleri. Hayatımın zaten yeterince kötü giden kısmına bir de anlamlı sözlerinizle katkıda bulunmanız gerçekten çok nazikçeydi. Bir dahaki sefere başıma bir felaket gelmeden önce haber verirseniz sevinirim. Belki hazırlıklı olurum. Gerçi benim hazırlıklı olduğum bir şey var mıydı, ondan da pek emin değildim.
O tuzağa düştüğümün farkındaydım. Bileklerimdeki prangalar, bu konuda herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak kadar ikna ediciydi. Cehennem diyebileceğim bir adada zindana atılmış, üstüne üstlük kelepçelenmiştim. Birkaç ay önce bana böyle bir şey olacağını söyleselerdi, söyleyen kişinin akıl sağlığından şüphe ederdim. Şimdiyse kendi akıl sağlığımdan şüphe ediyordum. Hayatın insana attığı küçük bir kazık daha. Ne kadar düşünceli.
Vladnar son konuşmamızı fazla uzatma gereği duymamıştı.
''Atın bunları zindana.'' demişti. ''Ayrı hücrelere koyun, Luxara'nın öfkesinde yoğurulsunlar.''
Yoğurulsunlar.
Sanki hepimiz biraz fazla sert kalmış hamur parçalarıydık da Lordumuz bizi fırına vermeden önce kıvamımızı tutturmaya çalışıyordu. Belki birkaç saat daha pişirirlerse içimizdeki kötülük de güzelce kabarırdı. Üzerine biraz tereyağı sürüp servis etmeyi de unutmasınlardı.
Yaşanan küçük bir arbedenin ardından tıpış tıpış hücrelerimize getirilmiştik. Koskoca Lord'a karşı durmak da gerçekten benim gibi birinin aklına gelirdi zaten. Üstelik hakkında hiçbir şey bilmediğim bir dünyada... Daha ülkenin para birimini bilmiyordum, ama yöneticisiyle papaz olmayı başarmıştım. İnsan yeteneklerini doğru alanlarda kullanmalıydı. Benimki de buydu herhâlde: Bilmediğim bir yerde başımı belaya sokmak ve ardından nedenini sorgulamak.
Yaptıklarıma hâlâ inanamıyordum.
Gerçi artık şaşırmayı bırakmam gerekiyordu. Sonuçta başka bir dünyaya getirilmiş, birini hançerlemiş, bir gemide bilmediğim bir süre boyunca yolculuk etmiş, öfkenin insanın aklını başından alabildiği bir adaya bırakılmış ve nihayetinde kendimi zindanda bulmuştum. Bütün bunların arasında bir tek uzaylılar eksikti. Onlar da gelirlerse bu hikâyenin bütünlüğü tamamlanırdı.
Zindana atıldıktan sonra ilk ayım bağırıp çağırmalarla, zincirleri çekiştirmelerle ve son derece yaratıcı küfürlerle geçmişti. Duvarlara vurmuş, kapıyı tekmelemiş, bileklerimdeki prangaları defalarca çekiştirmiştim. Sonuçtaysa, duvarlar hâlâ yerindeydi, kapı açılmamıştı ve prangalar bileklerimden daha sağlam görünüyordu. Sanırım bu karşılaşmanın galibi belliydi.
Birkaç haftada bir temiz, beyaz bir elbise getiriyorlardı. Günde iki öğün yemek, biraz peksimet ve adının rom olduğunu öğrendiğim bir içki veriliyordu. Menü oldukça zengindi. Biraz daha böyle devam edersem kendimi bir gün zindan gastronomisi üzerine kitap yazarken bulabilirdim. Luxara'da Tutsak Olmanın İncelikleri: Peksimetle Hayata Tutunmak. Çok satanlar listesine girmezse yayınevlerinin zevksizliğine verirdim.
Kimse konuşmuyordu. Gardiyanlar sorularıma cevap vermiyor, yüzüme bakmıyor, bazen orada olduğumu bile unutmuş gibi davranıyorlardı. Bir insanın varlığını kanıtlamak için bu kadar uğraşması gerektiğini bilmezdim. Meğer var olmakla fark edilmek aynı şey değilmiş.
Öyle ki uzun zamandır Saşa'nın sesini de duyamıyordum. Yalnızca bazı geceler Alex'in adını sayıklıyor, kâbuslarından çığlıklar atarak uyanıyordu.
O sesleri duyduğumda ne yapacağımı bilmiyordum. Kendi hücremden çıkamıyordum. Onu teselli edemiyor, ne gördüğünü soramıyor, iyi olup olmadığını öğrenemiyordum. Yalnızca karanlığın içinde yatıp sesinin yeniden duyulmasını bekliyordum.
Bazen insanın elinden hiçbir şey gelmemesi, yapabileceği her şeyi denemesinden daha yorucuydu.
Elbette bunu düşünmemek için kendime başka uğraşlar buluyordum. Mesela kaçış planları yapıyordum. Sonra hücrenin kapısına bakıp planlarımın ne kadar gerçekçi olduğunu değerlendiriyordum. Demir parmaklıklar, iki sağlam kilit ve muhtemelen benden çok daha güçlü birkaç gardiyan. Evet, planımın üzerinde biraz daha çalışmam gerekiyordu.
Aklımı yitirmeme çok az kalmıştı.
Gerçi akıl sağlığımın benden ne zaman ayrıldığını tam olarak hatırlamıyordum. Belki gemideyken gitmişti. Belki Silva'yı bıçakladığımda. Belki de Vladnar'ın karşısında dikilip hiç bilmediğim bir dünyanın kurallarını sorgulamaya kalkıştığımda. Her ihtimale karşı akıl sağlığıma teşekkür etmek isterdim. Beni bu kadar uzun süre idare ettiği için gerçekten takdire şayandı.
Buradan çıktığımda gitmemem gereken ilk yer bir akıl hastanesiydi. Çünkü artık tedavi edilmeden sokağa salınmamalıydım. Hatta mümkünse kapısına kadar eşlik edilmeliydim. Bu ada, ülke ya da dünya her neyse, bana bir akıl sağlığı borçluydu. Hanelerine yazmıştım. Faiziyle birlikte tahsil edecektim.
Tabii önce birilerinin beni bu hücreden çıkarması gerekiyordu.
O kısmı henüz çözemedim.
İki aydır bende değişmeyen tek şey, geceleri fısıldayarak masallar anlatmamdı. Annemin anlattığı masalları özlemiştim. Sesini, kelimelerin arasına sakladığı o tuhaf neşeyi, hikâyenin en korkunç yerinde bile her şeyin yoluna gireceğini söyleyen sakinliğini…
Küçükken onun anlattığı masallarda yaşamayı isterdim. Çünkü o masallarda dünya, gerçek hayatta olduğundan çok daha güzel bir yerdi. Orada denizlerin ötesinde krallıklar, gökyüzüne uzanan kuleler, karanlık ormanların ardında saklanan sırlar vardı. Hiç kimsenin ayak basmadığı topraklarda adı bilinmeyen yaratıklar yaşar, eski büyüler unutulmuş dillerde fısıldanırdı. Her şeyin bir anlamı, her yolculuğun bir amacı vardı.
Ne güzel bir düzen.
İnsanların birbirini bıçaklaması bile muhtemelen hikâyenin ilerleyen bölümlerinde açıklanıyordu. Bir lanet, bir yanlış anlaşılma, belki de kötü kalpli bir büyücünün marifeti… Her şeyin mutlaka bir sebebi vardı. Üstelik o sebebi öğrenmek için aylarca bir hücrede beklemen gerekmiyordu. Annemin masalın devamını söylemesi yeterliydi.
En çok da sonlarını severdim.
Ne kadar korkunç olursa olsun, kahramanlar bir şekilde yollarını bulurdu. Karanlık ne kadar derinleşirse derinleşsin, güneş doğmanın bir yolunu bulurdu. Kaybolanlar evlerine döner, bekleyenler kavuşur, geride kalanlar bir gün affedilirdi. Bazen bir öpücük bütün lanetleri bozar, bazen tek bir cesur yürek koskoca bir krallığı kurtarırdı. Kötüler yenilir, iyiler hak ettiklerine kavuşur ve hikâyenin sonunda herkes ait olduğu yere dönerdi.
Herkes.
Ne kadar kapsayıcı bir kelime.
Peki ya evine dönemeyenler? Beklediği kişi bir daha gelmeyenler? Affedilmeyenler? Hikâyenin sonunda kimsenin hatırlamadığı, kahramanın zaferini kutlamak için bile hayatta kalamayan insanlar?
Sanırım masallar bu ayrıntıları atlamayı seviyordu.
Çocukken bunların hepsine inanırdım. Sonra büyüdüm. Önce insanların her zaman iyi olmadığını öğrendim. Sonra iyiliğin her zaman kazanmadığını. Ardından bazı insanların hiçbir şey yapmadıkları hâlde cezalandırılabildiğini, bazılarınınsa yaptıkları onca şeye rağmen ellerini kollarını sallayarak hayatlarına devam edebildiğini gördüm.
Dünyanın adil bir yer olmadığını anlamak uzun sürmemişti.
Yine de masalları bırakmamıştım. Belki de insan, inanmayı bıraktığı şeylere bile özlem duyabiliyordu. Belki de bazı yalanlar, gerçeklerden daha kolay katlanılabilir olduğu için hayatımızda kalıyordu. Benimki de böyle bir şeydi işte. Geceleri kendime masallar anlatıyor, sabah olduğunda aynı duvarlarla karşılaşıyordum.
Romantik bir hikâyenin içine düşseydim en azından yakışıklı bir prensin gelip beni kurtarmasını bekleyebilirdim. Gerçi beni kurtarmaya gelen kişinin kim olacağını düşünmek bile istemiyordum. Muhtemelen önce onunla tartışır, sonra yanlışlıkla bir yerini yaralar, en sonunda da ikimiz birden başka bir hücreye atılırdık.
Hayır, teşekkürler. Kendi başıma kalmam daha iyiydi.
Şimdiyse hiç bilmediğim bir dünyanın ortasında, demir parmaklıkların ardında oturuyordum. Çocukken yalnızca hayalini kurduğum uzak diyarlara gelmiştim. Denizleri aşmış, haritalarda karşılığını bilmediğim adalara ayak basmış, adını daha önce hiç duymadığım insanlarla karşılaşmıştım. Başka bir dünyanın varlığına tanıklık etmiş, aklımın alamayacağı şeyler görmüştüm.
Bir masalın içinde olduğumu söyleseler, birkaç ay önce onlarla alay ederdim.
Şimdi ise o masalın içinde olduğumu inkâr edemiyordum.
Yalnızca hikâyenin hangi kısmında olduğumu bilmiyordum.
Belki henüz başlangıçtaydım. Belki de çoktan sona yaklaşmıştım. Belki karşıma çıkan bütün bu insanlar, beni hiç bilmediğim bir gerçeğe götürecek işaretlerdi. Belki annemin bana anlattığı masalların hiçbirinde bulunmayan bir hikâyenin başkahramanıydım.
Ya da belki de bütün bunların kahramanlıkla hiçbir ilgisi yoktu.
Belki yanlış zamanda yanlış yerde bulunan, başına gelenleri anlamlandırmaya çalışan sıradan bir insandım.
Açıkçası bu ihtimalin üzerinde durmak istemiyordum. Çünkü bir masalın kahramanı olmak kulağa ne kadar yorucu gelse de en azından bir amacın varmış gibi hissettiriyordu. Sıradan bir insan olmaksa bütün bu yaşadıklarımın hiçbir anlamı olmayabileceği ihtimalini beraberinde getiriyordu.
Ve ben, hayatımın son iki ayını bir hiç uğruna kaybetmiş olma fikrine pek sıcak bakmıyordum.
Çünkü bir masalda yaşadığımı kabul edersem, bir çıkış yolu olduğuna da inanabilirdim. Bir gün kapılar açılabilir, zincirler çözülebilir, bütün sorularımın cevapları karşıma çıkabilirdi. Belki bir gün Saşa'yla yeniden konuşabilir, Alex'i bulabilir, Simon'ı dövebilir ve bütün bunları geride bırakabilirdim.
Güzel bir son.
Hatta biraz fazla güzel.
Ama ya bu hikâyenin bir sonu yoksa? Ya bazı kapılar hiçbir zaman açılmıyor, bazı insanlar hiçbir zaman kurtulamıyorsa? Ya bir hikâyenin içinde olmak, mutlaka bir kahraman olmak anlamına gelmiyorsa?
Ya ben bu hikâyede kurtarılmayı bekleyen kişi değilsem?
Bu düşünceyi zihnimden uzaklaştırdım. Zaten yeterince sorunum vardı. Bir de kendime yeni felaket senaryoları yazmaya ihtiyacım yoktu. Hayat, bu konuda benden çok daha yaratıcı olduğunu kanıtlamıştı.
Başımı duvara yaslayıp gözlerimi kapattım. Annemin sesini hatırlamaya çalıştım. Bir varmış bir yokmuş diye başlayan cümlelerini, her hikâyede başka bir dünyaya açılan o ilk kapıyı…
Sonra dudaklarımı araladım ve kendime bir masal anlatmaya başladım.
Bir varmış bir yokmuş…
Uzak diyarlarda, adını bilmediği bir dünyaya düşen bir kız varmış. Kim olduğunu, nereden geldiğini ve neden orada bulunduğunu bilmiyormuş. Yalnızca eve dönmek istiyormuş. Ama evinin nerede olduğunu bile hatırlayamıyormuş.
Ne kadar da tanıdık.
Belki bir gün hatırlarmış.
Belki bir gün kurtulurmuş.
Belki bir gün bütün bunların bir anlamı varmış gibi hissedebilirmiş.
Kendi kendime anlattığım masalın sonunu getiremedim. Çünkü ilk kez, bir hikâyenin mutlu sonla biteceğine inanmak için kendime söyleyebileceğim tek bir yalan bile bulamıyordum.
Bir süre sessizce oturdum. Sonra kendi hâlime gülmemek için kendimi zor tuttum. Çocukken masalların içinde yaşamayı dilemiştim. Uzak diyarlar, gizemli adalar, büyüler, krallıklar… Hepsi gerçek olmuştu. Dileklerimin gerçekleşmesi konusunda evrenin bu kadar titiz davranacağını bilseydim, istek listemi biraz daha dikkatli hazırlardım.
Mesela zindan kısmını çıkartırdım.
Bileklerimdeki prangaları da.
Mümkünse öfkesinden volkanları patlayan bir adayı da.
Bir masalın içindeydim ve ne var ki kader, masallardaki kahramanlara her zaman gülümsemezdi. Kaderin gülümsemediği bir diğer kahraman da bendim.
...
Luxara, öfkeyle sınanan ada.
...
YDP evreninin en uzun bölümüyle (yaklaşık altı bin kelime 🥹😱) karşınızdayız efenim! Bölümler ilk kitap sonunda tekrar düzenlenecek onun bilgisini vermek istiyorum. Kendini tekrar eden kelimeler, yazım ve noktalama yanlışları olabilir. Bunun için özürlerimi sunuyorum.
Benim için yazması en zor bölümlerden biriydi çünkü adalar ve işleyişleri evrenin en kapalı kutularından biri. Ben de onları açarken aslında sizinle birlikte keşfediyorum.
Umarım sevmişsinizdir, beğenileriniz ve yorumlarınızı merakla bekliyorum. Yorumlarda buluşalım! (Kocaman kalpler...)
Yine, yeni ve yeniden buluşuncaya dek hep mutlu kalın!
Bölüm etkileşimi
