4. bölüm / 5
Yedi Denizlerin PusulasıYDP: 3. BÖLÜM
Bölümler 5Şu an: YDP: 3. BÖLÜM
- 1 YDP: Giriş541 kelime
- 2 YDP: 1. BÖLÜM4.068 kelime
- 3 YDP: 2. BÖLÜM2.691 kelime
- 4 YDP: 3. BÖLÜM3.454 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 YDP: 4. Bölüm5.805 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm Şarkısı: Kalandra — Helvegen
...
3. Bölüm: Yanlışlar ve Yanılsamalar
''Ruhuna lekeler bulaşmış, denizin kızı.''
...
26 Yıl Önce...
İsyanın üzerinden tam yüz yirmi beş gün geçmişti. Sokaklar sessiz, hanlar boştu. Larthudra’nın ruhları bile ülkeden elini çekmiş gibiydi. Gecenin karanlığı, bir karabasan misali şehrin üzerine çökmüştü.
Limandaki tek gemi ona aitti. O bile kendine ait değilken, ona bir gemi emanet edilmişti.
Geminin burnuna oturup, ayaklarını aşağıya doğru sarkıttı. Ellerini geminin pürüzlü ahşabına yasladığında, hemen yanında duran rom dolu bakır bardağa baktı. Oysa rom, en sevdiği içecekti. Yine de bir yudum bile alamamıştı.
Rüzgar siyah saçlarını uçuştururken başını öne doğru eğdi ve gözlerini kapadı. Etrafındaki sessizlik, olması gerektiği gibi huzur vermiyordu. Aksine, her geçen saniye biraz daha ağırlaşıyor, göğsünün üzerine çöken görünmez bir yük gibi nefesini daraltıyordu. Derin bir nefes alma ihtiyacıyla dolup taştığı sırada güvertede sert adım sesleri yankılandı.
''Seni korsan olduğun için bu gemiye kaptan yaptım ama sen burada oturup rom içiyorsun, öyle mi?''
Gözlerini açmadı. Seslice ofladığında durumdan ne kadar bunaldığının kısa bir özetini geçmişti.
''Beni korsan olduğum için kaptan yapmadın. Sen de biliyorsun...''
''Kes sesini Nerissa.''
''Demek ki doğruları söyleyince verdiğin rütbeyi de görmezden geliyorsun.''
Gözlerini açıp sakin hareketlerle oturduğu yerden doğruldu. Yüzünü arkasında duran kişiye doğru döndü. Yaşadığı, daha doğrusu yaşamak zorunda kaldığı, şu duruma kahkahalarla gülmek istiyordu. Dudakları kıvrıldığında geminin burnundan güverteye doğru tek adımda atladı ve ellerini ceplerine yerleştirdi.
''Anlamıyor musun Nyxandra, ben bu gemiye ait değilim. Ben ne o kıytırık şapkayı, ne de o saçma rütbeyi hak etmiyorum. Hiçbir zaman da hak etmedim.''
''Hadi ama, şimdi de kendini mi acındıracaksın?''
''Bu senin için kendimi acındırmak mı?'' Ellerini ceplerinden ani bir hamleyle çıkardığında katlanan siniri bağırmasına sebep oldu. ''Bu cehennemi ben reddettim.'' dedi, elleriyle kendi göğsüne vurarak. ''Beni reddettiğim cehennemle sınayamazsın.''
''Seni sınamak gibi bir düşüncem hiçbir zaman olmadı. Aptal mısın Nerissa? Seni kabul eden bendim. Seni o cehennemden çıkaran da, sana yeni bir hayat veren de bendim. Ben sana bir amaç verdim ama ne uğruna? Söylesene, burada oturup ağlaman için mi verildi sana o amaç? Ya intikam? Kendi gözlerinle gördün ihaneti.''
''Bunu yapan Ekaterina. Halkım değil!'' Bağırışları giderek artmış, gözyaşları birer birer akmaya başlamıştı. Defalarca hançer yemişti, defalarca ölümden dönmüştü. Hiçbirinde ağlamayan Nerissa, ilk defa ağlıyordu. Çünkü ilk defa canı değil, göğsünün ortasında, çok derinlerde bir yer acıyordu. İnsanın ruhu sızlar mıydı, sanki onun ruhu sızlıyordu.
''Senin halkın benim!'' Nyxandra'nın gözleri ateş gibi yanmaya başladığında işaret parmağını Nerissa'nın göğsüne doğrulttu. ''Senin halkın Bezdarlar. Senin toprağın Runih.'' Doğrulttuğu parmağı çektiğinde başını göğe kaldırıp derin bir nefes aldı Nyxandra. Kendini sakinleştirmeye çalışıyordu ama pek mümkün değildi. Ellerini beline yerleştirip çatık kaşlarla Nerissa'ya baktı. ''Cehennem dediğin yere, reddettiğin kişilere şimdi halkım mı diyorsun? Sen halkını reddettin, prenses. Duydun mu beni? Sen. Halkını. Reddettin.''
''Halkımı reddetmem böyle bir durumda onların yanında olmayacağım anlamına gelmiyor.'' Kalçasını güvertenin küpeştesine yasladığında kollarını göğsünde birleştirdi. Ağlaması durmuştu durmasına fakat şu an kendini çıkılmaz bir krizin ortasında gibi hissediyordu. Her an yakut hançerini Nyxandra'nın boynuna saplayabilecekmiş gibi...
''Tam da şu an onların yanında olamazsın zaten aptal. O sesinin tonunu alçalt artık Nerissa. Karşında kraliçen var.''
''Taçsız bir kraliçe. Merak ediyorum da gerçekten kendine kraliçe diyebiliyor musun?''
''Haddini aşıyorsun.'' Nyxandra’nın sesi kıyı boyunca yankılandı. Liman çevresinde kalan birkaç kişi sese doğru dönüp bakarken, o kısa bir sessizliğin ardından kendini toparladı. Bakışlarını etrafında gezdirip öfkesini bastırmaya çalışarak daha ölçülü bir sesle devam etti: ''Bezdarların arasına katıldığın ilk gün beni liderin olarak kabul ettin. O yemini ettin. Buradan dönüş olmayacağını sen herkesten daha iyi biliyorsun. Kendini kandırmayı bırak.''
''Kendimi kandırmıyorum ahmak! Bu kendimi kandırmak değil, anlamıyor musun? Halkımı yaktın, yaktık! Evet burada olmayı ben seçtim, evet beni işe yaramaz bir korsanken sen alıp buraya, Bezdarların arasına getirdin ve kahretsin ki yine evet, onlar halkımın yapmadığını yaptı. Beni kabul ettiler.'' Nyxandra'ya doğru bir adım attığında başındaki siyah bandanayı tutup çıkardı ve ona doğru savurdu. Bandana savrulmanın etkisiyle önce Nyxandra'nın göğsüne çarptı ardından süzülerek yere düştü. Nyxandra'nın bakışları bir an olsun Nerissa'dan ayrılmıyordu. Bakışları sert ve ölümcüldü. Ona bakan biri karşısındaki kadını diri diri yakabileceğini düşünebilirdi. Hoş, Nyxandra bunu kesinlikle yapar, bir düşünce olarak bırakmazdı.
''Yine de bu ailemin yakılmasına göz yumacağım anlamına gelmiyor.''
''Ne ailesinden bahsediyorsun? Ortada bir aile kaldı mı ki Nerissa? Ben söyleyeyim, hayır. Kalmadı ama sen kafanda kurduğun o küçük sevgi dolu dünyada kendine bir umut arıyorsun. Kaptan beni sevecek, Ekaterina iyi biri olacak, ailem beni kabul edecek!'' Nyxandra sesini inceltmiş, ellerini dua edercesine birbirine kenetlemişti. ''Uyan kızım, aç gözünü! Seni buraya getirdim çünkü seni kardeşim bildim. Bütün o diğer ahmaklar bize kötü davranırken senin bakışını, yaklaşımını gördüm. Sana güvendim. Sana güvendiğim için seni en önemli adamım yaptım. Sana güvendiğim için ilk gemime seni çıkardım. Hadi ama, denizleri bir korsandan daha iyi bildiğini sanan herkes ahmağın tekidir.''
Nerissa birkaç saniye boyunca cevap vermedi. Göğsü öfkeyle inip kalkıyor, gözlerinden süzülen yaşların sıcaklığı yanaklarını yakıyordu. Nyxandra’nın söyledikleri zihninin içinde birbirine çarpıp duruyordu.
‘’Pekala, yarın bu gemi açılacak, Nerissa.’’
‘’Dediklerimi duymuyor musun sen?’’
‘’Elbette duyuyorum. O yüzden bu gemi açılacak diyorum ya. Gemi önce Kartha’ya, oradan Serranis’e geçecek. Halkının yanında mı olmak istiyorsun? Seve seve, prenses. Ama bana seni uyarmadığımı söyleyemezsin. Orda göreceklerin, başlattığımız isyanın sadece küçük bir koru. Asıl yıkımı henüz görmedin.’’
‘’Şimdi de beni sürüyor musun?’’
Nyxandra eğlenir bir ifadeyle kahkaha atmaya başladığında başını hayır anlamında salladı. ‘’Seni sürmüyorum, hayalini gerçekleştiriyorum. Yarından sonra, eğer halkın seni kabul ederse gitmekte özgürsün.’’
Nerissa biraz olsun karşısındaki kadını tanıdıysa onun çıkarsız hiçbir eylem yapmayacağını biliyordu. Derin bir nefes aldığında gözlerinde biriken yaşları sertçe sildi. ‘’Karşılığında?’’
‘’Olurda seni kabul etmezler ve sen benim dediğime gelirsen, kadim mühürle bu gemiye bağlanacaksın. Gemiden bir daha inemeyeceksin. Yolun deniz, gemi evin olacak.’’
‘’Bu… Bu çok fazla Nyx.’’
‘’Hayır, bu bir bedel prenses. Seni istemeyen insanları seçtiğin için küçük bir ceza. Ne oldu, halkındı onlar? Halkına olan inancın birden suya mı düştü?’’
Nerissa içinde kaldığı duruma defalarca lanet etse yine azdı. Halkına güvenebilir miydi? Yedi Şeytanın Evi diyorlardı onun doğduğu topraklara. Yedi Şeytan'ın tohumuna güven olur muydu?
Aradan geçen dakikalar Nerissa'nın göğsünü daraltırken, Nyxandra keyifle çıkmazda olan kadını izliyordu. İstediği gibi olacaktı, bu seçimi ona diretmeyecekti çünkü kendisinin verdiği karar Nerissa'nın içini rahatlatacaktı, biliyordu. Emin olamasa da kaybettiğinin farkındaydı Nerissa.
"Ta..tamam." dedi. "Kabul ama beni kabul ederlerse bu isyan sona erecek."
Nyxandra konuşma boyunca yaptığı gibi hayretle kaşlarını kaldırmıştı. Bu kadının cesaretine hayran olmamak işten bile değildi. Onu sırf cesareti için bile yanında tutabilirdi. Yüzünde oluşan memnuniyet dolu gülümsemeyle kollarını iki yana açtı ve başını hafifçe eğdi. "Hayhay."
O sırada dakikalardır bu tartışmayı izleyen bir çift göz daha rom dolu fıçıların ardına gizlenmiş, iki kadının arasında geçen konuşmaya izinsiz dahil oluyordu. Nyxandra, küçük davetsiz misafirin oldukça farkındaydı. Başını kaldırdığında fıçıların olduğu tarafa doğru sert bir ıslık çaldı. "Buraya gel Silva, insanların konuşmasını dinlemek senin gibi bir cadı için çok küçük düşürücü."
Silva saklandığı fıçının ardından yavaşça çıktığında korkudan titremesine rağmen başını dik tutmaya çalıştı.
"Cadımız da olduğuna göre, kadim mührü yapabiliriz." dedi, Nyxandra. Gözlerindeki ifade memnuniyetten çok meydan okumaydı. Nerissa bunun farkında olmasına rağmen her şey için çok geçti.
Şeytanla yapılan anlaşma zehirlidir, derdi annesi. Masaya bir kere oturdun mu, bütün kozlar şeytanın lehine döner. Faydalı zannettiğin bir hamle bile aslında seni kendi sonuna hazırlar.
Nerissa, bu işten bir faydası olmayacağının farkındaydı. Korsan olarak onu kabul etmeyen halk, bir avcıya mı boyun eğecekti? Sanmıyordu ama bile bile lades demek bu olsa gerekti. Bakışları şeytanın yeryüzündeki tasviri olan kadına kaydı. Ömrünün sonuna kadar bu gemiye mühürlü kalabilirdi ama ömrünün sonuna kadar kime ait olmayacağını artık daha iyi anlamıştı.
Nyxandra ne yaparsa yapsın, ruhunu ona teslim etmeyecekti. İntikam soğuk yenen bir yemekti ne de olsa. Günü geldiğinde bu hesabı karşısında duran kadına ödetmeye ant içti.
Silva yavaş ve temkinli adımlarla onlara yaklaştığında cebindeki kömür parçalarından birini çoktan çıkarmış, parmakları arasında döndürüyordu.
"Kadim mühür, kan ister, kana tanık ister. Kanı bozuk olan mührün bedelini öder." Her adımında büyülü sözcükleri kendinden bağımsız olarak dudaklarından dökülüyordu. ''Ruhuna lekeler bulaşmış, denizin kızı.''
Nyxandra beline bağlı hançerlerden birini çıkarıp avcunun ortasına derin bir kesik açtı. Avcundan akan kanlar geminin güvertesine damla damla düşerken hançeri keskin kısmından tutarak Nerissa'ya doğru uzattı.
"Kan da, tanık da tamam. Sıra sende."
Nerissa, hançerin kabzasını kavradığında gözlerini Nyxandra'dan ayırmadan avcunun ortasına onun yaptığı gibi derin bir kesik açtı. Hançeri tam ortalarına bıraktığında sivri ucu güvertenin ahşap zeminini delip yere saplandı.
Silva onlara daha çok yaklaştığı sırada, kömür parçasını havaya kaldırıp iki kadının da dikkatini kendine çekti.
"Kadim mühür bozulamaz. Bunun farkındasınız değil mi? Rünü çizdiğimde aranızda bozulamayacak bir yemin olacak. Kim yeminini çiğnerse bedelini öder."
"Yap şunu Silva." dedi Nyxandra. "İkimiz de bu mührün anlamını bilecek kadar yaşadık."
"Ellerinizi birleştirin, akan kanlarınız birbirine karışsın." İki kadın ellerini birleştirdiğinde Silva mühürü ellerinin üzerine çizmeye başladı.
Mühür tamamlanıp mor bir ışıkla parlamaya başladığında Silva diğer iki kadının anlamadığı birkaç cümle daha mırıldandı. Zaman, bu üç kadın arasında dururken biri seçimini, biri sonucunu, bir diğeri ise kabul ettiği sonu kaderine kazıdı.
Her şey bittiğinde Nyxandra'nın yüzünde zafer kazanmış bir ifade vardı. Elleri yavaşça birbirinden ayrıldı; kan ahşaba, söz geceye, yemin ise üç kadının arasına karıştı.
...
Günümüz...
Acı...
Her ne kadar buna alışık olsa da, Silva'nın aklından geçen ilk kelime buydu. Hançer çoktan çıkarılmış, derin yaraya pansuman yapılmıştı fakat sızısını büyü bile geçirememişti.
Aklını yitirdiğini sandı. Gözlerine inen perde, saniyeler önceymiş gibi zihninin bir köşesine yerleşmişti. Hissettiği duygunun bir adı yoktu. En son böyle bir acıyı, yirmi altı yıl önce bir geminin güvertesinde bağladığı mühürde tatmıştı.
Tekrarı olmaz sanıyordu.
Olmuştu.
Hem de daha kötüsü.
Kızın bir melez olduğu aşikardı ama hangi melez, gücünü kullanmayı bile bilmezken böyle bir tesir bırakabilirdi?
“Yavaş!” diye inledi Silva. “Kolum hala bende ve onu kullanmak istiyorum.”
''Kabul edelim, kız tam bir keskin nişancı.'' dedi adam, yaraya alkollü bezi bastırırken. ''Onu gördüğümde şansa ihtiyacı olacağını söylemiştim ama sanırım ihtiyacı olan bizmişiz.''
''Kes sesini Silas.'' Silas yaraya biraz daha bastırdığında Silva acıyla inledi. ''Şu elinin bir ayarı yok mu senin?''
''Şifacı olmak isteseydim Larthudra tapınaklarında sırra kadem basmış olurdum. Şanslısın ki korsanım Silva.''
''Seni gemiye aldıkları gün, üzerimizde kara kara bulutlar geziyordu. Ne şansından bahsediyorsun?''
Silas küçük bir kahkaha attığında yaranın üzerini kapatmış, masanın üzerinde duran birkaç parça eşyayı toplamaya koyulmuştu. ''Bu seni bir şifacı bulana kadar idare eder.'' dedi. Eline aldığı malzemelerle ayağa kalktığında yüzünde düşünceli bir ifade belirdi. ''Şakayı bir kenara bırakırsak, orada tam olarak yaşanan neydi?''
''Bilmiyorum, sadece çok yoğun bir frekanstı. Bu frekansı Fısıltı'da bile hissetmemiştim.''
''Size her güzeli gemiye getirmeyin diyorum ama Silas kim ki? Her neyse, omzunu oynatma ve dinlen. Kızıl seni öldürmemiş ama istese öldürmekten beter edebilirmiş.''
Silas kamarayı terk etmeden önce söylediği son cümleler bunlar olmuştu. Silva sinirle başını oturduğu koltuğun sırtlığına dayarken gözlerini kapadı. Gerçekten, tam olarak ne yaşamıştı?
Sanki gözlerine inen o perde onu yirmi altı yıl öncesine göndermiş gibi hissediyordu. Sersemlemişti, açıkçası şu dakika elini kolunu nereye koyacağını bile bilmiyordu. Korktuğu söylenemezdi, hafif bir ürperti geçmişti içinden sadece.
Fakat o kız, işte o kız tehlikenin vücut bulmuş haliydi. Silva bunu birinci elden deneyimleyen ilk kişi olabilirdi.
Lanetin kalıntıları üzerinden silinmezken seslice oflayıp omzunu hareket ettirmemeye dikkat ederek oturduğu yerden kalktı.
Yavaş adımlarla kamarayı terk ettiğinde gideceği yeri çoktan biliyordu. Koridorun sonunda bulunan kamaraya doğru durmaksızın ilerledi ve kapıyı çalma gereksinimi duymadan içeriye girdi.
"Sen..." dedi. "Çok benziyorsunuz..."
''Ne saçmalıyorsun Silva, kime benziyorum?''
''Bugün getirdiğimiz insanlar arasında bir kız var, beni bu hale getiren. Onu kendi gözlerinle görmelisin. Fresyası var ve garip bir şekilde onu kullanabiliyor. Ayrıca siz...'' dedi Silva. Kafası karışmıştı evet o kızı bir yerden tanıyordu. ''Sadece soruyorum, üçüncü bir kardeşin olabilir mi?''
''Benim kardeşim yok, Silva.''
''Soruydu, kızma.'' Silva teslimiyetle ellerini havaya kaldırmış karşısındaki kadına bakıyordu. ''Onu gördün mü?''
''Gördüm ve neden bahsettiğini biliyorum ama Kutsal Athera adına o benim kardeşim değil, Silva. Çıkar bu düşünceyi aklından.''
"Tamam inandığımı varsayalım. Kız şu an nerede?"
"Güvertede. Sen onu biraz tehlikeli bulduğun için diğerlerinin yanına kapatmadık."
"Biraz mı? Kız omzuma hançer sapladı, Nes. Hem de tam on ikiden."
Nes sesli bir kahkaha attığında kamaradaki gerilim de bir nebze olsun azalmıştı.
"Evet," dedi Nes. Parmağıyla Silva'nın omzunu işaret ediyordu. "Görebiliyorum." Silva, Nes'in bu eğlenen tavrına karşın gözlerini devirdi.
“Çok komiksin.”
“Öyle olduğumu söyleyen olmadı.”
“Nerede olduğunu sordum.”
“Güvertede dedim ya.”
“Güvertenin neresinde?”
Nes'in yüzündeki gülümseme hafifçe silindi.
“Neden?”
“Çünkü onu görmem gerekiyor.”
“Az önce kardeşim olmadığını söyledim.”
“Ben de zaten kardeşin olduğunu söylemedim, dedim ya sadece bir soruydu. İnanıyorum sana.”
Nes birkaç saniye sustu.
“O zaman neden görmek istiyorsun?”
Silva omzunu hafifçe oynatmaya çalıştı ve acıyla yüzünü buruşturdu.
“Çünkü beni bıçaklayan kızın kim olduğunu merak ediyorum.”
"Seni bıçaklayan herkesle tanışmak mı istersin? Çünkü benim bildiğim Silva, onu tanımadan önce suya atardı."
"Hala bunu yapabilirim ama önce tanışmalıyım."
Nes'in yüzündeki gülümseme hafif bir tebessüme dönerken birkaç dakika sessiz kaldı. Silva, istekli gözlerle Nes'e bakıyordu. Bu kızdan kurtuluş yok muydu?
"Bir gün bu merakın başına iş açacak." dedi, onaylamaz bir ifadeyle. Yaslandığı yerden ayrıldığında ellerini ceplerine yerleştirip kapıya doğru ilerledi. "Gel bakalım, baş belası cadı."
"Başıma iş açmayacaksa merak etmenin ne anlamı var ki?"
"Evet, onu da yaralı omzundan görebiliyorum." Nes kapıyı açıp geminin koridoruna çıktığında arkasına bakma gereksinimi bile duymadı. Bu cadıyı tanıyordu, istediğini almadan rahat yüzü göstermeyecekti. "Gerçekten, sen hiç akıllanmaz mısın?"
"Yani, arada öyle planlarım oluyor tabii."
Silva birkaç adım gerisinden Nes'i takip ederken güverteden gelen uğultu yeniden duyulmaya başlanmıştı. Yürürken omzunu oynatmamaya çalışsa da attığı her adımda yarası daha çok sızlıyor, dişlerini sıkmasına sebebiyet veriyordu. Hiçbir güç onu bu yoldan alıkoyamazdı. O kızı görecekti.
Ve nedense hisleri, o kızı gördükten sonra her şeyin daha zor olacağını söylüyordu. Sanki şimdi her şey daha kolaymış gibi...
...
Çocukken dinlediğimiz çoğu masalın büyüdükçe anlamını yitirdiğine inanırdım. Küçükken büyülü gelen o diyarların aslında gerçek olmadığını öğrendiğimde, anlattığım masalları biraz daha değiştirdim. Zaman büküldü, masallar değişti ama anlatıcı hep aynı kaldı. Anlatıcının masallarıysa yalnızca tek bir dünyayı dile getirdi.
Çünkü annemin aksine biliyordum ki masalları sadece kazananlar yazmazdı. Masallar biraz da kaybedenlerin asla kazanamayacakları o dünyaydı.
Ben ise tam olarak hangi gerçeklikte olduğumu bilmiyordum.
Annemin anlattığı kazananların masallarında mıydım, yoksa tüm bu gördüklerim aslında kaybedenlerin istediği hayal dünyası mıydı? Emin olamıyordum. Sanki bir kabustaydım ve birazdan alarmım çalıp beni bu dünyadan çekip çıkaracaktı.
Bekledim. Zaman akıp gitti ama ben beklemeye devam ettim. O alarm hiç çalmadı. Kabusum bitmedi.
Tamam...
Sakin olacaktım. Sakin olmalıydım.
Kaçırılmış olmam bir şey değiştirmezdi sonuçta, değil mi?
Genel olarak bakarsak hala hayattaydım. En azından şimdilik.
Bunu kendime kaçıncı kez söylediğimi bilmiyordum ama yeterince tekrar edersem muhtemelen inanacaktım.
Başımı kaldırıp etrafıma baktım. Kendimi daha büyük bir panayırın içindeymiş gibi hayal etmeye çalıştım. Birazdan kalabalığın arasından Saşa çıkacak, bana neden bu kadar uzun süre ortadan kaybolduğumu soracaktı. Simon yine kızgın bir ifadeyle bir yerlerde dikilecek, Alex ise olan bitenden habersiz etrafta koşturacaktı.
Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. Hiçbiri gelmedi.
Sadece denizin tuzlu kokusu vardı. Ahşap güverte ayaklarımın altında hafifçe sallanıyor, rüzgar saçlarımı yüzüme savuruyordu. Etrafımda tanımadığım insanlar vardı. Hepsi bir yerlere gidiyor, birbirleriyle konuşuyor, sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi bu geminin üzerinde yaşıyorlardı. Bense hala az önce ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Güzel bir başlangıç yaptığımız söylenemezdi. Özellikle de omzuna hançer sapladığım kadın yüzünden. Gözlerimi kapattığımda onu hala görebiliyordum. Sadece kendimi korumak istemiştim. Üstelik onları uyarmadığımı da söyleyemezlerdi. Tabii, bu yaptığımı haklı çıkarmıyordu fakat yine de yerimde kim olsa aynısını yapardı. Yapmalıydı. Yapar mıydı?
Aşırıya mı kaçmıştım?
Hayır kızım. Sen yapman gerekeni yaptın. Sınırı aşan onlardı. Evet. Böyle olmuştu. Sınırı aşan onlardı. Bunun için suçluluk hissetmeyecektim. Canları cehennemeydi.
Bu düşünceyle birlikte kendimi biraz daha iyi hissetmem gerekiyordu. Hissetmedim.
Bakışlarım geminin direğine kaydı. Orada, rüzgarla ağır ağır dalgalanan büyük siyah bir bayrak vardı. Üzerindeki işareti daha önce hiç görmemiştim. Nedense hoşuma gitmişti.
Basit değildi fakat tanıdık olduğunu da söyleyemezdim. Kendini diğerlerinden ayıran bir farklılığı vardı. Belki de bu yüzden gözlerimi ondan alamadım.
Sonra gemideki insanlara baktım. Kıyafetleri birbirine benziyordu. Gömlekler, pantolonlar, kemerler... Bazıları üzerlerine taktıkları birkaç aksesuarla diğerlerinden ayrılıyordu. İlk bakışta hepsi aynı dünyanın insanlarıymış gibi görünüyordu. Ben de onların arasında öylece duruyordum. Sanki gerçekten buraya aitmişim gibi. Sanki birkaç saat önce Moldova'da bir sirk gösterisinin ortasında değilmişim gibi.
Sanki hayatım boyunca bu geminin güvertesinde durmuşum gibi...
Arkamda birinin varlığını hissettiğimde istemsizce ona doğru döndüm. Adamın omuzları açıktı ve çıplak teninin üzerinde, daha önce hiçbir yerde görmediğim bir dövme vardı. Gözlerim benden bağımsız olarak dövmenin üzerinde gezinmeye başladı. Sol omzunu kaplayan büyük bir dövmeydi. Omzunun en üstünde tam ortada kalan bir pusula dövmesi vardı. Pusulanın hemen altında siyah bayraklı bir gemi, aralara yerleştirilmiş birden fazla kafatası ve bileğine inen üç dişli bir mızrak vardı. Dövmenin etrafı dalgalarla çevrilmişti.
''Sende de aynısı var kızıl, bu kadar detaylı bakma. Utanıyorum.''
Bakışlarım sesin sahibine döndüğünde kaşlarım istemsizce havalandı. Yüzümde bariz bir şaşkınlığın kalıntıları mevcuttu. Dakikalardır dövmesini incelediğim adam, bana limanda şans dileyen kişiyle aynı kişiydi. Ya da bu lanet yerde 'her canlının bir ikizi vardır' kuralına uyuluyordu.
''Sen?'' dedim. Şaşkınlığım her geçen dakika artarken bakışlarım parlamaya başlayan dövmesine takıldı.
''Ayrıca bunu da yapabiliyor. İlgini çekince göstermek istedim.''
''Onu istediğin zaman parlatabiliyor musun?''
''Parlatmak değil de aktifleştirmek diyelim biz ona.'' dedi, kemikli yüzünde hafif bir gülümseme peydah olurken. ''Gerçekten nasıl kullanacağını bilmiyor musun?'' dedi. Şaşırma sırası ona geçmiş gibi duruyordu.
''Neyi?''
''Dalga mı geçiyorsun, yoksa ciddi misin? Emin olamıyorum.''
''Oradan baktığında dalga geçer gibi bir halim mi var?'' Dağınık saçlarını parmakları yardımıyla hafifçe düzeltti. Dışarıdan bakan bir göz, onun gözlerinde yer alan rahatlığı fark edebilirdi. Sanki dünya yansa umrunda olmazmış gibi bir ifadesi vardı. Evet, tam olarak böyle bakıyordu.
Dünyam yanıyor, demek istedim. Bana öyle bakma çünkü benim şu an dünyam yanıyor.
''Silas Crown, uzaklaş.'' dedi arkadan gelen ince bir ses. Bakışlarım sesin geldiği yöne döndüğünde derin bir nefes aldım. Omzuna hançer sapladığım kadın, yanında anneme benzeyen kadınla...
Bir dakika...
Ne?
Bir kadın var, derdi annem. O, ruhuna lekeler bulaşmış: denizin kızı. Anlattığı bir masal değildi bu sefer, bir şarkıydı. Şarkı genç bir korsan kadının yaşadıklarını anlatıyordu. Onu taklit eden bir kadındı denizin kızı. Kıskançlığı ruhuna lekeler bulaştırmıştı. Annemin ellerini yüzümde hissettim. Burnumu okşayışını, saçlarımı öpüşünü.
Ruhuna lekeler bulaşmış, denizin kızı.
O benim annem değildi ama onu annem sanabileceğim kadar iyi bir kopyaydı. Elleri ceplerinde, yüzünde tedirgin diyebileceğim bir ifade vardı. Ellerimin titremeye başladığını hissettim.
''Tamam, bu çok fazla.'' dedim, bakışlarım annemin kopyasından ayrılmazken. ''Tanıdığım birine çok benziyorsun.''
''Kime?'' dedi, omzuna hançer sapladığım kadın. Sanırım adı Silva'ydı. Bakışlarımı çekmedim, özlediğim birini görüyordum. Hiçbir kuvvet beni ondan ayıramazdı.
''Anneme.''
Silva'nın bakışları annemin kopyasına kaydı. Yüzünde anlamlandıramadığım bir ifade vardı. Şaşkınlık değildi, şu an şaşkınlığı yaşayan tek kişi bendim.
''İnsan insana benzer.'' dedi kısaca. Silva'nın ellerini görmüyor olsam, arkasından silah doğrulttuğuna yemin edebilirdim. Konuşmaktan yana bazı problemleri var gibi görünüyordu.
''Evet.'' dedim konuyu kısa kesmeye çalışarak. Bu konu onun kadar beni de rahatsız etmişti ve şu an burada bulunan herkes garip gerginliği sanırım hissedebiliyordu. ''İnsan insana benzer. Asıl konumuza dönersek, beni neden kaçırdınız?''
''Rica etsek gelecek miydin?'' dedi Silas.
''Sana sormadım.''
''Ortaya atılan bir soruyu cevaplama nezaketi gösterdim.'' Omuzlarını umursamazca kaldırıp indirdiğinde yüzünde ukala bir sırıtış belirdi. Bu adam bir saniye olsun ciddi duramıyor muydu?
''Daha az nezaket gösterirsen hepimiz mutlu olacağız Crown.'' dedi Silva.
''Tamam, tamam.'' Ellerini ceplerine yerleştirdiğinde yavaş hareketlerle arkasını döndü. Gideceğini düşündüğüm sırada, bir şey hatırlamış gibi bir elini cebinden çıkardı. ''Siz kızlar, fazla gürültü çıkarmadan kavga edin lütfen. Ha, bu arada...'' dedi, bedenini tekrar bize doğru çevirdiğinde havadaki elini indirip tekrar cebine yerleştirdi. Bedenini öne doğru bükerek fısıldadı: ''Beni de bıçaklayabilirsin.''
''Crown!''
''Ne var? Kızıla seçenek sunuyorum.''
''Seçeneklerini de alıp toz ol, Silas.'' dedi bu sefer kopya kadın.
''Bir ara bu seçeneği de gözden geçir kızıl. Bıçaklamak istersin diye buralarda olacağım.''
Silas yüzünden eksik olmayan gülümsemeyle aramızdan ayrıldığında yumuşayan bakışlarım tekrar sertleşti. Tek kaşımı kaldırdığımda kollarımı göğsümde birleştirdim ve ağırlığımı bir ayağıma verip arkamda bulunan küpeşteye kalçamı hafifçe yasladım.
''Evet, kim anlatmak ister?'' dedim, gözlerim iki kadın arasında gidip gelirken.
''Neyi?''
''Doğruları diyorum, kim anlatmak ister?''
...
Bir kadın...
Ruhuna lekeler bulaşmış, denizin kızı derler.
Kıskançlık bulaşmış kanına,
Dalgalar bile adını söylerken titrer.
Bir kadın...
Gözlerinde başka bir kadının sureti,
Dudaklarında başkasının sözleri,
Giydiği her sevda ödünç,
Taşıdığı her gülüş sahte derler.
Bir kadın...
Kırılmış,
Kanamış,
Ruhuna lekeler bulaşmış, denizin kızı derler.
Geceleri yıldızlara değil,
Başkasının ışığına bakar.
Bir gün deniz kabarmış,
Gökyüzü kararmış.
Bir gemi kaybolmuş açıkta,
Bir kadın kıyıda kalmış.
“Beni de götür,” demiş denize.
Deniz susmuş.
“Beni de sev,” demiş.
Dalgalar geri çekilmiş.
Ruhuna lekeler bulaşmış, denizin kızı derler.
Kendi yüzünü unutmuş,
Başkasının yüzünde yaşamış derler.
Bir kadın...
Ruhuna lekeler bulaşmış, denizin kızı derler.
Kıskançlık bulaşmış kanına,
Ama kimse sormazmış:
Bir kadını canavara dönüştüren ilk yarayı kim açtı?
Kim kopardı ellerinden sevgiyi?
Kim öğretti ona nefret etmeyi?
Kim öldürdü içindeki kadını, sonra karşısına geçip “Canavar,” dedi?
...
Yedi Deniz Toprakları (Ya da Yedi Şeytanın Evi...)
...
Flashback kadın geldi a dostlar. Sanırım ben geçmişe dönük bölümler yazmayı daha çok seviyorum. Sanki her şeyi baştan anlatsam, o ruhu yansıtamayacakmışım gibi. Ne düşünüyorsunuz? Benim için yazması hem zor hem de çok zekli bir bölümdü.
Silas bebeğim, sonunda ben buradayım dedi. Dünyamıza yeni karakterler giriyor ve biz de Irina'yla birlikte onları tanıyoruz.
Yorumlarınız ve destekleriniz benim için çok önemli.
Buraya kadar kalabildiyseniz şayet, tekrar görüşünceye dek hep mutlu kalın!
Yine, yeni ve yeniden, Buse sundu.
Bir sonraki bölümde buluşalım! (Kocaman kalpler...''
Bölüm etkileşimi
