YDP: 1. BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Buse K

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: YDP: 1. BÖLÜM

....

Bölüm Şarkısı: The Sea Of Irish Dream - Beltaine

...

1. Bölüm: Sırlar Ve Saklananlar

"Bazı korlar, bir fısıltıyla coşar."

....

26 YIL ÖNCE...
Başka bir dünyada...

İnandıkları tüm tanrılar onları bir günde terk etmemişti. Bazı terk edişler zaman isterdi. O, bir tanrıya inanmayı bırakalı çok olmuştu. Bundandır ki hiçbir tanrının ona yardım etmeyeceğini biliyordu. İşler ilk defa zorlaşmıyordu ama işler, ilk defa bu kadar büyük bir çıkmaza giriyordu.

Olduğu yerde durduğunda elinde buruşturduğu kağıda kaydı gözleri. Kendini hiç bu denli yalnız, bu denli öfkeli hissetmemişti daha önce. Umursamamak, düşünmemek istedi.

Mümkün değildi. Göğsünün ortasında koca bir boşluk oluşmuş, attığı her adımda o boşluk onu daha da yutmuştu. Yumruk yaptığı elini göğsüne bastırdı ve derin bir nefes aldı. Aklına yazmıştı, buradan dönüş yoktu ve biliyordu ki bugünden sonra bir daha eskisi gibi olmayacaktı. Olmasındı.

Değirmenin kapısına geldiğinde kapıyı tıklattı. Kısa bir bekleyişin ardından kapı açıldığında, yüzüne maske takma gereği duymadı.

''Bakın kimleri görüyorum!'' dedi, kapıyı açan genç kadın.

''Nerissa, eski dostum! Sen de mi buradaydın?!'' Yapay olduğunu bildiği gülümseme tüm yüzüne yayılmışken kısa bir baş selamı verdi ve içeri doğru adımladı. Genç kadın onun önüne çıktığında alaycı gülümsemesini bozmadan başını kaldırdı, kadının yüzüne baktı. ''Yolumdan çekilmeye ne dersin?''

''Bir korsanın burada işi olduğunu pek sanmıyorum. Pek sevgili kraliçen nerede?'' Nerissa da onun gibi alaycılığını kuşanmış, kollarını geçit vermemek için iki yanına açmıştı.

''Onu görmeye geldim, Nerissa. Değerli vaktimi çalmazsan bir an önce işimi yapıp, sevgili kraliçeme kavuşacağım.''

''Bilmem farkında mısın ama sana tanıdığım sabrın sonundasın, kaptan.''

''Biliyorum eski dostum, inan bana sen de öyle...'' Bir elini Nerissa'nın bileğine attığında sertçe kenara itti. Kapı eşiğinden geçtiğinde kulağına dolan şavm sesi ilk defa onu gülümsetmedi. Bezdar dedikleri topluluğun küçük bir tavernası olarak kullanılıyordu bu eski değirmen. Oyalanmadı, görmek için geldiği kişinin yanına durmaksızın ilerledi ve masanın yanına geldiğinde kenarda duran iskemleyi çekip masaya yerleşti.

Onun varlığını hisseden bezdarlar tek tek başlarını kaldırıp iskemlede oturan bedene baktı.

Biri hariç...

''Yine mi sen?''

''Ta kendisi. Bu sefer daha önemli bilgilerle hem de.''

Karşısındaki kadın hafifçe başını kaldırdığında yüzünü gölgeleyen siyah dalgalı saçları iki yanına döküldü. Sağ gözünün biraz üstünde başlayan ve çenesine kadar uzanan eski bir savaşın, derin bir izi vardı. Yara, zaman içerisinde silikleşmiş, geriye gergin bir deri bırakmıştı. Gözleri her defasında olduğu gibi yine o yara izinde oyalandı.

''Dağılın.'' dedi kadın, gözlerine bakarak. Bu, masada bulunan diğer bezdarlar için yeterince net bir komuttu. Masa yavaşça boşaldığında kadın sakince arkasına yaslandı.

''Karşılığında ne istiyorsun?''

''Söylediklerim için mi?'' Duraksadı, bunu düşünmemişti. ''Hiçbir şey.'' dedi.

''Sen ve bir şey istememek? Ne zamandan beri karşılıksız iş yapıyorsun?''

''İlk ve son olacak.''

''Peki, bunu neye borçluyuz, kaptan?'' dedi, kadın.

Elinde tuttuğu kâğıdı masanın ortasına bıraktı. Avuç içi, kâğıdı kaplarken masaya doğru eğildi ve etrafına kısa bir bakış attı.

''Kalbi kırık bir insandan daha kötü olan nedir, biliyor musun?'' dedi. Eli usulca buruşmuş kağıdı ortaya çıkardığında aynı sakinlikle arkasına yaslandı. Başındaki büyük siyah şapkayı çıkarıp onu da kağıdın yanına bıraktı. ''Kalbi kırık bir korsan.''

''Ne o küçüğüm, kraliyet ailen kalbini mi kırdı?'' Güldü kaptan, öyle çok güldü ki tok kahkaha sesi tavernada bulunan herkesin dikkatini çekti.

''Öyleyse ne yapacaksın? Bana yardım edecek misin Nyxandra?''

Nyxandra hiç düşünmeden elini kağıdın üstüne attı ve tek hamlede kağıdı alıp yeleğinin iç cebine yerleştirdi.

''Dalga mı geçiyorsun? Bu fırsat bulunmaz bir hazine. Elbette, fakat merak etmiyor da değilim. Kraliçe ne yaptı da küçük korsanı kızdırdı?''

''Seni ilgilendiren meselelere kafa yormanı öneririm. O küçük kağıt işine bir hayli yarayacak. Yalnız unutma, beni görmedin, bu sadece bir dedikodu... Ya da değil... Anlarsın ya, insanlar böyledir.''

Umursamazca omzunu silkip şapkayı tekrar başına yerleştirdiğinde hafifçe düzeltti ve ayağa kalktı. Başını öne doğru eğerek Nyxandra'ya kısa bir selam verdi. Geldiği yolu hızla geri döndüğünde kapının ardına kadar açık olduğunu gördü. Kapıda bekleyen Nerissa'yı fark etti.

''Yollarımı beklemen ne kadar da hoş bir davranış, Nes.'' Son kelimeyi özellikle bastırarak söylemişti. Genç kadının bu takma adından hoşlanmadığını biliyordu. Peki bu onun ne kadar umurundaydı?

Ah, koca bir hiç.

''Yedi deniz şahidim olsun ki o kellen, bir gün Athera sularına gömülecek ve bunu yapan da ben olacağım.''

''Dua edelim de senden önce bunu ben gerçekleştirmeyeyim eski dostum. Çünkü o zaman kellenin, denizin dibini boylamaması için bir kazık çakmam gerekecek.'' Kapıdan dışarı bir adım attığı sırada, Nerissa bileğini hızla yakaladı. Ani ve beklenmedik hamle karşısında donduğunu hissetti. Gözleri usulca önce bileğindeki elde, sonra o elin sahibinde gezindi.

"Ne yapıyorsun? Romu fazla mı kaçırdın seni pis sapık." dedi, bileğindeki eli ona hatırlatmak istercesine kolunu kaldırdığında. Yüzünde iğrenir bir ifade oluştu. Kustu kusacaktı, biliyordu.

Boşta kalan elinin iki parmağıyla Nerissa'nın bileğinden dökülen kumaşı kavradı. Bir böceği tutar gibi tutup bileğinden ayırmaya çalıştı. Nafile bir çabaydı. Nerissa kelimenin tam anlamıyla bileğine yapışmıştı. Gemiye gittiğinde kolunu en pahalı içkileriyle temizleyecekti. Belki sert bir sünger taşıyla ovalardı. Emin değildi ama mutlaka birini yapacaktı.

"Nyx'e ne verdin?" dedi Nerissa, tuttuğu bileği daha çok sıkarken. "Seni gördüm, ona bir şey verdin ve o her ne dediyse, kahkaha attın."

"Bana aşık olmuş da söyleyemiyor gibi bir halin var, Nes." dedi, bu sırada nafile çabasını ısrarla sürdürmeye devam ediyordu.

"Aşkından şifacılar ocağına düştüm. Anlayamazsın, ne haldeyim?!" Nerissa boşta kalan elinin tersini alnına götürüp nazlı nazlı iç çekti. "Henüz sana âşık olacak kadar delirmedim, kaptan." Elini alnından çektiğinde az önceki ciddiyetini geri kazandı. Bakışları, alaycılıktan eser kalmadığını haykırıyordu.

Bu bakış karşısında oyun oynamayı bıraktı. Boştaki elini yanına indirdiğinde, Nerissa'nın tuttuğu kolu da aynı anda aralarına düştü. Yüzü asılmış, aniden ruhu çekilmişti.

"Bir kumar Nerissa." dedi, derin bir nefes alarak. "Çok büyük bir kumarın, en büyük kozunu verdim."

"Neden, bunu neden yaptın? Onun ne yapacağını biliyor musun?" Nerissa'nın yüzünde oluşan hayal kırıklığı elle tutulabilir cinstendi. Boşta kalan elini Nerissa'nın elinin üstüne kapattı. Yüzüklerin temas ettiği sıcak ten, elinin altında gerildiğinde hafifçe gülümsedi.

"Biliyorum." Buruk gülümsemesi yüzünde silikleşirken gözlerini Nerissa'nın gözlerine dikti.

"Öyleyse, neden?"

Duraksadı, boğazında oluşan yumruyu yutkunarak geçirmeye çalıştı. Olmadı. Ellerini, Nerissa'nın ellerinden ayırdığında göz kontağını kesmeden geriye doğru adımladı.

"Çünkü bir insana aşık olmakla, onun tarafında olmak aynı şey değildir." Göz kırpıp arkasını döndüğünde sesini duyurabilmek adına hafifçe bağırdı.

"Kalbim onun ama aklım? Asla, eski dostum. Asla."

....

Günümüz,
Moldova – Kişinev

Pi sayısında neden o kadar çok rakam olduğunu düşündünüz mü hiç? Ya da neden öyle bir rakam olduğunu?

Matematikle aram hiçbir zaman iyi olmadı. Kendileriyle paylaşılamaz bir rekabetimiz mevcuttu. Şimdiye dek bütün matematik öğretmenleriyle bu konuyu tartışmıştım. Böyle bir rakam vardı ama ne işime yarayacaktı?

Ya da kahretsin, şu an neden pi sayısının kökenine inmeye çalışıyordum ki?

"Ne yapıyorsun?" dedi, arkamdan gelen ince bir ses. Elimdeki kalemi oflayarak defterin üzerine bıraktım. Anlamıyordum, anlamayacaktım. Neden ben onu anlamaya çalışıyordum ki, biraz da o çabalasaydı.

"Hayatımın denklemlerine yeni bir denklem ekliyorum. Ne yapıyor gibi görünüyorum?" dedim, kafamı arkaya atıp ona bakmaya çalışarak.

"Tam senlik bir hareket." Elindeki gömleği silkeleyip masanın üzerinde duran sepetten iki tane mandal aldı. Gömleği uçlarından tutarak ipe gerdi ve mandalla tutturdu. "Olmayacağını bile bile çalışmak nasıl bir duygu?"

"Çabama gösterdiğin saygı için minnettarım, leydim." Gözlerimi devirdim. İçlerinde bana inanan bir kişi bile yoktu. Başarabileceğime ben de inanmıyordum ama en azından onlar biraz gösteriş yapabilirdi.

"Çabana elbette saygı gösteriyorum fakat hem çalışıp hem de okumaya çalışmak senin için çok yorucu. Kimse senden ikisini aynı anda yapmanı beklemiyor."

"Bu senin düşüncen, dışarıda ben ve benim gibi milyonlarca insan var Saşa."

"Yani?" dedi, gömleği ipte son bir kez düzeltip bana döndü. Ellerini beline yerleştirdiğinde karşımda arkadaşım değil de anne figürüm varmış gibi hissettim.

"Ne zamana kadar sadece iş ve okul düşüneceksin? Ne zaman eğleneceksin mesela, ne zaman birine gönlünü kaptıracaksın? Hayattan tam olarak ne zaman zevk alacaksın?"

"Şu anki dünyada bu mümkün mü?"

"Yaşamayı bildiğin sürece neden olmasın ki? Hayat, sadece lanet olası para ve eğitim etrafında dönmüyor."

"Peki ya sen?" Tek kaşımı kaldırıp oturduğum koltukta biraz daha yayıldım. Ellerimi karnımın üzerinde kenetleyip karşıma geçen bedeni baştan aşağı süzdüm. "Bana diyorsun ama sen de sadece kızın için yaşıyorsun. Ya sen Saşa?"

"Ben yaşayacağımı yaşadım kızım." dedi, gülerek. Ellerini belinden indirip arkasını döndüğünde 'aman be' dercesine elini salladı. "Artık onun zamanı." Beş yaşındaki kızından bahsediyordu. Anne, her zaman fedakârlık demekti sanırım. Kendi annemden biliyordum.

Saşa çadıra girdiğinde kafamı kaldırıp puslanan gökyüzüne baktım. Eylül ayı kapıdaydı. Kişinev için soğuk henüz gelmemişti ama akşam üstü serinliği her zamanki gibi yerli yerindeydi. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.

Düşünce insanı boğardı, ben de boğuluyordum. Çok uzun zamandır... Ne zaman tam anlamıyla huzurlu uyuduğumu bilmiyordum. İki senedir gözümü huzurla kapadığım tek bir an yoktu. Yorgun ve bitkindim. Durmaksızın çalışıyor, kendimi tabiri caizse adam etmeye çalışıyordum.

Geç mi kalmıştım yoksa her şeyin daha başında mıydım, karar veremiyordum. Yine de burada nefes alabildiğim bir gerçekti. Nefes almayı öğreniyordum.

"Iri..." Adımı duyduğumda kapanan gözlerim hızla açıldı. Oturduğum koltukta dikleşip çadıra doğru baktım. "Prova sırası senin, hazırlan."

Defterin yanında duran hançerleri teker teker alıp, gövdemdeki kınlarına yerleştirdim. Ayağa kalktığımda, eteğimin katlanan uçlarını düzeltip çadıra ilerledim. Köşedeki askılıkta bulunan büyük siyah korsan şapkamı alıp başıma yerleştirdim.

Hoparlörden gelen anons tüm çadırı doldurduğunda etrafa kısa bir göz atıp perdenin ardındaki yerime geçtim. "Şimdi karşınızda..." diyordu hoparlörden gelen erkek sesi. Sesin sahibi belliydi, Simon. "Irina Orlova."

Sahne ışıkları perdenin ardındaki bana döndü. Perde yavaşça açıldığında gülümseyerek seyircilerin bulunacağı kısma kısa bir baş selamı verdim. İki yanımda bulunan hançerleri aynı anda çekip yavaşça avuçlarımda çevirmeye başladım. Sağ bacağımı hafifçe açıp hançerleri de aynı anda sola doğrulttum. Adımlarım belli, koreografimin haritası kafamdaydı. Daha önce yüzlerce kez yapmıştım bu dansı. Önce hançerlerle başlar ritim yükseldikçe silahlar büyürdü. Hep böyleydi.

Sahne ışıkları birden yüzüme çıkıp gözlerimi aldığında sol elimdeki hançer yere düştü. Şarkı kesilmiş, ortamda bulunanlar nefeslerini tutmuş gibiydi. Çadıra saniyeler içerisinde büyük bir sessizlik hâkim oldu. Gözlerim önce yerdeki hançerime, sonra Simon'a kaydı.

Hay bin pi sayısı.

Pi sayısı işte bu yüzden önemliydi. Oradaki üç bensem, virgülden sonrası karşımdakiler olabilirdi. Kafamda, pi sayısında kelebekler uçuşuyor, eşekler tepişiyordu. Nasıl odaklanabilirdim ki?

"Irina?" dedi, Simon'ın sorgulayıcı sesi. Tek kaşını kaldırmış bana bakıyordu.

"Dikkatim dağıldı, özür dilerim. Tekrar alalım." Yere eğilip hançeri alelacele elime aldım. Hançerleri kınlarına yerleştirip tekrar perdenin arkasına geçtim ve perdeleri kapadım.

Derin nefes al Iri, halledebilirsin. Hep yaptığın şey. Bütün o matematiksel şeyleri kafandan at ve dansın ritmine odaklan. Hadi, kızım.

Sakinleştiğimi hissettiğimde hançerleri tekrar kınından çıkardım. Bu sefer anons yoktu. Şarkı tekrar yükselmeye başladığında perde yavaşça açıldı. Gözlerim istemsizce etrafta gezinirken Simon’ın sert bakışlarıyla karşılaştım. Çoğu zaman tahammülsüz biriydi ve ben iki senedir buna alışmıştım. Gözlerimi kaçırdım. Derin bir nefes aldığımda hançerlerim de şarkıyla beraber dönmeye başladı. Çizmelerim zemine daha sert bastığında dizlerimi hafifçe kırdım. Ağırlığımı bir ayağımdan diğerine verip yerde diz çöktüm. Bir hançeri başımın üzerinde çevirirken diğeriyle göğsümün önünde derin bir yay çizdim.

Şarkının ritmi giderek arttığında diz çöktüğüm yerde döndüm, bir bacağımı dışarı doğru uzatarak hançerlerle ileri doğru bir hamle daha gerçekleştirdim. Hareketlerim keskin ama aynı zamanda yavaştı da.

Buraya ilk geldiğimde, ‘’Ne yapabilirsin?’’ demişti Simon. ‘’Dans edebilirim.’’ demiştim. Düşünmeden söylediğim bir söz, iki senedir hayatımın büyük bir tutkusu olmuştu. Önce dansın inceliklerini, sonra da beni deşebilecek silahlarla nasıl uyumlu hareket edebileceğimi öğrenmiştim.

Kullanılan her kılıç ve hançerin gerçek olduğunu bilmesem, daha az korkutucu bir etkinlik olabilirdi pek tabi. Zamanla bu korkumu da yenmeyi öğrenmiştim.

Burada, doğru ellerde olan bir kılıcın, acıtmayacağını öğrenmiştim.

Şimdi o kılıç bendim, istersem kan akıtabilirdim. Yapmadım. Elimdeki silah benim için bir savaş aleti değildi. Hançer benim ruhuma işlenen bir ilmekti, ben de onu kullandım. Hançeri tekrar kınına yerleştirdiğimde şarkı artık değişmişti. Kenarda beni izleyen Saşa’nın elinde iki adet altın kabzalı kılıç parlıyordu. Sahnenin ortasına geldiğimde ilk perdenin sonu olarak kısa bir reverans yaptım. Başımdaki korsan şapkasını çıkarıp seyircinin yer alacağı bölüme doğru gülümseyerek eğildim. Saşa’ya doğru alttan bir bakış atarak beklediği onayı verdim.

Doğrulduğum sırada Saşa, öne doğru hamle yaparak iki kılıcı da bana fırlattı. Havada yakaladığım kılıçları, hançerlerde olduğu gibi birkaç tur çevirdim. Aynı hareketleri bu sefer kılıçlara uygun şekilde sergiledikten sonra nefes nefese kalmış bir halde son selamı verip beklenti dolu gözlerle Simon’a doğru döndüm.

‘’Baştaki hatanı varsaymazsak, hiç fena değildi.’’ dedi, arkasını dönmeden hemen önce. Bu Simon için onaylama sayılabilecek bir cümleydi. Gözlerimi istemsizce devirdiğimde Saşa yanıma gelmiş, elimdeki kılıçları alıp kınlarına yerleştirmişti.

"Sen ona bakma, her zamanki gibi huysuzluk yapıyor."

"Bazen, hata yapma gibi bir şansımın olmadığını düşünüyorum." dedim, ellerimdeki tozu silkelerken. "Sahne tozlanmış, gösteriden önce bir temizlik yapsak iyi olacak gibi."

"Ben hallederim, sen dersine dön."

"Bugün daha fazla matematik görmek istediğimden emin değilim. Az önce resmen gözümün önünde dans eden sayılar vardı."

"O zaman görevini biliyorsun." dedi, işaret parmağını yüzüme sallayarak. Elindeki kılıçlarla birlikte büyük sandığa doğru ilerlerken yüzüne her zamanki gülümsemelerinden birini yerleştirdi.

İşten ya da derslerden arta kalan vakitlerde, Saşa'nın kızıyla vakit geçiriyor ona oyun ablalığı yapıyordum. Saşa'nın arkasından çadırın çıkışına doğru ilerledim. Hançerlerimi kınlarından çıkarıp köşede yer alan masanın üzerine özenle yerleştirdim.

Burası Kişinev'un en büyük panayırlarından biriydi. Panayırın giriş kısmında büyük bir alan sirk ekibi için ayrılmış, büyüklü küçüklü çadırlar kurulmuştu. Saşa'nın dediğine göre beş senedir bu panayır sürekli olarak açıktı. Sirk ise sadece üç senedir buradaydı.

İki yıl önce, ağır bir depresyon atağı yaşadığım aylarda bir iş bulma umuduyla Kişinev'un bütün sokaklarını arşınlamıştım. Kaldığım evden atılmış, bir sırt çantasıyla yollara düşmüştüm.

Acı insanın duygularını köreltir derlerdi. Benim de duygularım körelmişti. Bir yere ait olamamak ve rüzgâr nereye eserse oraya sürüklenmek, o zamanlar için bende sadece var olan boşluk hissini arttırıyordu. Göğsümün ortasında açılan koca bir boşluk vardı ve ben o boşluğun içine düşmekten kendimi alıkoyamıyordum.

Yine savrulduğum günlerden birinde yolum panayıra düşmüştü. Burada bir sirk olduğunu o zaman fark etmiştim. İlk tanıştığım kişi ise Saşa olmuştu. Elbette bir işe ihtiyacım olduğunu ona da söylemiştim. Ardından Simon’la yapılan uzun konuşmalar ve ikna çabalarını hatırlamak bile istemiyordum. Kendisi beni işe almamak için uzun süre diretmişti. Bütün yakarışların ve direnişlerin sonucu olarak birkaç ay içerisinde işe alınmıştım. İki senedir burada yatıp kalkıyor, yine burada çalışıyordum.

Evim yoktu ama burası, kendimi evimde hissettiğim bir yer olmuştu. Yaptığım ufak tefek yardımlar, ki buna Saşa’nın kızıyla oyun oynamak da dahildi, benim için sorun değildi. Aksine, göğsümdeki boşluğun biraz olsun kapanmasını sağlıyordu.

Saşa'nın çadırına vardığımda, perdeyi hafifçe aralayıp etrafa göz attım. Personellerin çadırları genellikle, içerisinde sadece bir yatak ve bir gardırop barındırırdı. Saşa'nın çadırı ise biraz daha farklıydı. Çadırın ortasında büyük bir yatak, yatağın üstünde ise düzinelerce peluş oyuncak vardı. Hepsi Alex'in eseriydi. Kendisi yaşına bakmaksızın tam bir cadıydı. Ayrıca çok bilmiş...

Panayırdaki her çalışan Alexandra'yı tanır, ona mutlaka şeker ya da oyuncak verirdi. Küçük cadı fazlasıyla şanslı ve öyle sevimliydi ki bütün panayır ona resmen aşıktı. Ben de dahil.

"Bak!" dedi, yattığı yerde ters dönerek az önce çizdiği resmi bana göstermeye çalışıyordu. Gülümsedim bu haline.

"Bu sefer ne çizdin bakalım?" Yanına yaklaşıp resmi daha iyi görebilmek adına diz çöktüm ve küçük ellerinde tuttuğu kâğıdı elime aldım. Pastel boyalarıyla yaptığı bir panayır resmiydi. Küçük dünyası sadece buradan ibaret olduğu için sıklıkla panayırdaki devasa oyuncakları çizerdi.

Resmin sağında küçük bir atlıkarınca vardı. Kağıdın büyük bir kısmını sirk çadırları kaplamıştı. Kağıdın tam ortasına biri büyük biri küçük iki çöp adam ya da kadın, ki muhtemelen çöpten kadınlardı bunlar, çizilmişti.

"Bayıldım, sende tam bir ressam ışığı var!" Elimdeki kağıdı tekrar önüne bıraktığımda işaret parmağımla burnuna hafifçe vurdum.

"Biliyorum, biliyorum!" dedi, tekrar yuvarlanıp resmine döndüğü sırada. "Büyüyünce çok ünlü bir ressam olacağım! Bütün tablolarım satılacak ve ben dünyayı gezeceğim." duraksadı. Bakışları bana döndü ve yüzünden eksilmeyen gülümsemesini gözler önüne serdi. "Tabi ki annem ve seninle birlikte!"

Gülümsemem daha da büyürken, ben de onun gibi uzandım yere. Bir elimi başımın altına sabitleyip küçük bedene bakmaya başladım.

"Ya, demek beni de götüreceksin."

"Tabi ki, çok param olacak, o zaman seni de yanıma alabilirim." Bilmiş konuşması içimi eritirken elime bir pastel boya alıp resime ufak tefek eklemeler yapmaya başladım.

"Gösteriye kadar ne yapmak istersin?"

"Biraz uyuyabilir miyim? İstersen bana masal anlatabilirsin."

"Küçük cadımız ne isterse." dedim. Elimdeki pastel boyaları kağıdın üzerine bırakırken yattığım yerden doğruldum. Ellerimi tutabilmesi için öne doğru uzattım. "Gel bakalım küçük cadı, önce burayı toplayıp sonra seni uyutalım."

Usulca ellerimi tutup ayağa kalktı. Dağılan pastellerini sırasıyla yerine yerleştirdi ve resim defterini kapatıp bana uzattı. Uzattıklarını dikkatlice aldığımda ayağa kalkıp yatağın yanındaki komodinin üzerine bıraktım. Alex, bu sırada yatağa kurulup battaniyeyi üzerine çekmişti bile. Bekletmeden yanındaki yerimi aldım ve kollarımı açarak onu göğsüme yatırdım.

"Ne anlatmamı istersin?" dedim, sarı saçlarının üzerine derin bir öpücük bırakarak.

"Annenin sana anlattığı bir masal var ya hani, onu anlatır mısın?"

Annemin güzel kızı olarak büyümüş bir çocuktum. Tıpkı şimdi Alex'e yaptığım gibi, annem de her gece beni önce koynuna alır sonra uydurduğu bir masalı anlatırdı. Masalda ortam sürekli değişirdi ama kişiler hep aynıydı. Her masalın sonunda uyumakla uyanıklık arasında gidip gelirken söylediği bir cümleyi, bu yaşımda hayal meyal hatırlıyordum.

"Masalları kazananlar yazar Irina, sen hiçbir masala inanma."

"Bir varmış bir yokmuş..." dedim ellerim altındaki saçları severken. "Buradan çok uzak bir diyarda, çok da uzak bir zamanda herkesin eşit sayıldığı büyülü bir krallık varmış. Krallık öylesine büyük ve öylesine güzelmiş ki, her canlı bu krallığa hayran kalırmış. Bu krallıkta yaşan birbirinden farklı yeteneklere sahip insanlar, neşe ve huzur içinde bir arada yaşarlarmış. Günlerden bir gün bir felaket çıkagelmiş. Bu felaket krallığı öyle derin sarsmış ki, kral ve kraliçe bir çözüm aramak için yollara düşmüş. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Her yeri arşın arşın gezmişler ama ne dertlerine deva ne de acılarına merhem bulamamışlar.’’

‘’Öylece geri mi dönmüşler?’’ dedi, çocuksu bir endişeyle.

‘’Geri dönmek istemişler ama krallıklarından öyle çok uzaklaşmışlar ki dönüş yolunu kaybetmişler.’’

‘’Bir daha evlerini hiç bulamamışlar mı?’’ Endişesi elle tutulur bir hal adlığında gülümseyerek gözlerine baktım. Boncuk gözleri, söyleyeceğim en ufacık bir şeye ağlayacakmış gibi dolu doluydu.

‘’Dinlersen öğrenebilirsin.’’ dedim, bir yandan saçlarını okşamaya devam ederken. ‘’Kral ve kraliçe günlerce geri dönüş yolunu aramışlar. Ormanlardan geçmişler, nehirleri aşmışlar, geceleri yıldızları takip etmişler. Bir gece gökyüzünde hiç görmedikleri kadar büyük ve parlak bir yıldız görmüşler. Kraliçe bu yıldızı hemen fark etmiş. Krala ‘Belki bize yolumuzu o gösterir.’ demiş. Kral bunu onaylamamış, ‘Ya bize yanlış olanı gösterirse?’. Kraliçe ‘Bazen doğru yolu bulmadan önce biraz kaybolmak gerekir.’ demiş. Günler ve geceler birbirini kovalarken uzun bir süre gökteki parlak yıldızı takip etmişler.’’

‘’Bulmuşlar mı yoksa?’’

‘’Bulmuşlar ama evlerini değil. Ormanın ortasında, küçük eski bir baraka bulmuşlar. Kraliçe hiç düşünmeden çalmış barakanın kapısını. Kapıyı yaşlı bir kadın açmış. Kadın onları içeri davet etmiş, önlerine sıcak bir kase çorba koymuş. ‘Bize yardım edebilir misiniz?’ diye sormuş kraliçe. ‘Evimizin yolunu bulamıyoruz.’
Yaşlı kadın, bu genç çifte oldukça üzülmüş. Gidip küçük eski bir pusula getirmiş ve masaya bırakmış. ‘Bu size evinizin yolunu göstermez ama nereye ait olduğunuzu hatırlamanıza yardımcı olabilir.’ Kral pusulaya bakmış, memnuniyetsiz bir ifadeyle pusulayı eline almış. Pusula kuzeyi değil, tam aksine geride bıraktıkları yolu göstermiş. ‘Demek geri dönmemiz gerekiyormuş. Biliyordum.’ demiş kral. Yaşlı kadın başını sallamış. ‘Önce neden geri dönmek istediğinizi hatırlamanız gerekiyormuş.’ demiş. Pusulayı yanlarına alan kral ve kraliçe yaşlı kadına teşekkür ederek barakadan ayrılmış. Geldikleri yolu arşınlayarak günler süren bir yolculuğun ardından nihayet evlerine dönmüşler. Fakat artık hiçbir şey eskisi gibi değilmiş. Onlar da her şeyi baştan yaşamaya karar vermişler. Yıkılanın yerini daha güzeliyle yamamışlar. Bazen bir evin yeniden kurulması yıllar sürermiş. Bazen insanlar birbirini affetmekte zorlanmış ya da eski yaralar yeniden kanamış ama onlar beraber olduklarında artık hiçbir şeyin onları yenemeyeceğini biliyormuş. Öyle de olmuş, masal burada bitmiş ama onlar sonsuza dek mutlu olmuş.’’

‘’Peki…’’ dedi, mayışmış bir sesle. Uyumamak için direniyor, aklındaki tüm soruları sormak istiyordu. ‘’Hala oradalar mı?’’

‘’Kim bilir, eğer bir gece gökyüzünde kocaman parlak bir yıldız görürsen belki de hala orada sana göz kırpıyorlardır.’’

Aldığı cevapla tatmin olan miniğime bir süre daha sıkı sıkı sarıldım. Saçlarını öptüm, okşadım. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum ama çadırın perdesi aralanıp Saşa göründüğünde, zamanın geldiğini anladım. Alex’i uyandırmamaya dikkat ederek yataktan doğruldum. Üzerini güzelce örttüğümde Saşa’nın peşine takılarak çadırdan çıktım.

‘’Seni fazla yordu mu?’’ dedi, Saşa mahcup bir sesle.

‘’Hayır,’’ dedim. ‘’Aksine bugün sadece onu uyutmamı ve masal okumamı istedi.’’

‘’Sana sahip olduğumuz için çok şanslıyız. Teşekkür ederim Iri, her şey için.’’

‘’Ben de öyle Saşa.’’ Dedim omzuna dostça vurduğumda. ‘’Gidelim de biraz şov yapalım.’’ Kolumu Saşa’nın omzuna atıp onu kendime çektim ve sıkıca sarılıp gülümseyerek onu da peşimden kulis çadırına ilerlettim.

…

Hazırlanmamız tahminimizden biraz daha uzun sürdüğünde fazla oyalanmadan gösterinin yapılacağı büyük çadıra geçtik. Herkesin sırası ve yeri belliydi. Öncelik her zamanki gibi akrobatlara verilmişti, ardından jimnastik ekibi sahneye çıkacaktı. Ateş gösterisi ve kılıç dansının hemen ardından ise Simon, illüzyon gösterisi için sahneye çıkacak ve kapanış yapacaktı. Tüm ekiplere çizelge dağıtılmış, herkes kuliste kendi sırasını beklemeye koyulmuştu.

‘’Heyecanlı mısın?’’ dedi, Saşa.

‘’Her zamanki gibi.’’ Titreyen ellerimi ona gösterdiğimde tüm içtenliğiyle güldü.

‘’Üstesinden geleceksin.’’

Ekipler birer birer yerlerini alıp gösterilerini sergilerken aramızda geçen minik diyalog da böylece son buldu. Sıra bana gelene kadar bir daha hiç konuşmadan öylece sahneyi izledik.

Adım anons edilmeden önce son bir kez aynada kendime baktım. Kızıl saçlarım bukle bukle omuzlarımdan dökülüyor, yaptığım hafif makyaj yüzümdeki çilleri ve yeşil gözlerimi ortaya çıkarıyordu. Başıma her zamanki gibi siyah büyük korsan şapkasını yerleştirmiştim. Altımda bordo fırfır detayları olan bir etek, üstümde ise bej tonlarında dökümlü kollara sahip kısa kollu bir gömlek vardı. Sol bileğimin içinde yer alan pusula dövmem bu gece için eldivenin uzantısıyla kapatılmıştı. Ayaklarımda kıyafetimle uyumlu siyah deriden bire çizme vardı. Kıyafete özel olarak hazırlattığım kolyelerim beyaz tenimin üzerinde parlıyordu. Ellerim belimi saran korsenin iplerine gitti. Bağcıkların çözülmeyeceğine emin olduğumda hançerlerimi el yordamıyla kontrol ettim. Etrafımda bir kez dönüp aynadaki yansımamı inceledim.

Simon’ın sesi tüm çadırı doldurduğunda derin bir nefes alarak beni bekleyen sahnenin girişine ilerledim ve perde arkasındaki yerimi aldım.

Perde açıldığında sahne ışıkları her zaman olduğu gibi, yüzüme vurdu. Işıkla kamaşan gözlerimi belli etmemek adına seyirciye gülümseyerek selam verdim. Karşımda yüzlerce insan vardı. Ellerimin titremesi her geçen saniye artarken derin bir nefes aldım ve kendimi sadece müziğe odakladım. Müzik aktı, ben ve bedenim de onunla birlikte geceyi baştan yazdık. Önce hançerlerin metalik sesi doldurdu çadırı, sonra kılıçların ışıltısı.

Her dönüşüm bir alkış tufanıyla karşılandı, bazen ise müziğe ıslıklar eşlik etti. Bana verilen zaman dolduğunda seyirciyi son kez selamlayarak sahneden indim. Kulise geçtiğimde her zamanki gibi nefes nefese kalmış bir haldeydim. Saşa koşarak yanıma geldiğinde elime bir şişe su tutuşturdu. Beklemeden şişeyi açtım.

‘’Gayet iyiydi.’’ Dedi, gülümseyerek.

‘’Heyecan ve panik sanırım beni birkaç yıl daha yaşlandırdı ama iyiydi.’’ dedim, kıkırdayarak. ‘’Gösteri bittiğinde iyi bir uyku çekmem şart oldu, çok yorgun hissediyorum.’’

Şişeden birkaç yudum su içtiğimde kapağını tekrar kapatıp Saşa’ya uzattım. Eldivenler bileklerimi acıtmaya başlamıştı. Hızlıca bantlarını çözüp sıkan eldivenlerden kurtuldum.

‘’Simon’ın gösterisi başlamak üzere, hadi gel.’’ dedi, Saşa bileğimden kavradığında. Onunla beraber kulisten çıkıp seyircilerin arasına karıştık. Kendimize gözlerden uzak bir nokta seçip boş koltuklara yerleştik. Saşa’yla gösteriler sırasında yapmayı en çok sevdiğimiz şey ara sıra seyircilerin arasına saklanıp gösterileri izlemekti.

Sirk açılışı yapıldığı andan itibaren gösterileri izlememiz yasaktı. Bizse bu yasağa uymayacak kadar vurdumduymazdık. Simon bir nevi gösterileri izlemenin sirke uğursuzluk getireceğine inanıyordu. Huysuzdu işte, bahaneleri hep böyle saçma nedenler oluyordu.

Simon sahneye çıktığında ışıklar sönmüş etraf sessizleşmişti. Spot ışığı tok bir sesle açıldı ve büyük çadırda Simon’ın sesi yankılandı.

‘’Simon diyor ki, benim evrenime hoş geldiniz!’’ Birden fazla iskambil kartı destesi sahnede uçuşmaya başladı. Seyirciler alkışlarla eşlik ederken ben ve Saşa’da ıslık çalıyorduk. Müzik gittikçe yükselirken Simon, iki elini semaya doğru kaldırmış, gözlerini kapamıştı.

Sol bileğimin o an yanmaya başladığını hissettim. Bakışlarım bileğime döndüğünde dövmenin kızardığını gördüm. Boşta kalan elim bileğimin üstüne kapanırken Saşa’nın da bakışları bana döndü.

‘’Ne oldu?’’ dedi.

‘’Bugün taktığım eldivenler alerji yaptı sanırım, yanıyor.’’ Sol elimi yumruk haline getirdiğimde bakışlarım tekrar sahneye döndü. Simon gözlerini açmış, anlamsızca etrafına bakınıyordu. Gözlerimiz kesiştiğinde Simon’da ilk defa farklı bir duygu kırıntısı yakaladım. Korkuyordu.

Simon.

Korkuyordu.

İçimi kaplayan huzursuzlukla yerimde kıpırdandım. Her şey saniyeler içinde gerçekleşti. Önce Simon’ın sesi duyuldu.

‘’Sırlar kapısı aralandı, saklananlar yakalandı. Evren sizlere açıldı.’’

Hayatınızın alt üst olması için saniyeler yeterliydi. Engel olmanız mümkün değildi. Gelecek olanı bilemez ya da öngöremezdiniz.

Çığlıklar kulağıma dolduğunda her şey için çok geçti. Büyük bir ışık çadırın içine dolduğunda gözlerim anlık olarak kapandı. Saniyeler doldu, zaman yavaşladı ve durdu.

Gözlerimi açtığımda her şey aynı yerindeydi. Gözlerim sahnenin ortasına, Simon’ın durduğu yere takıldı. Boştu. Simon gitmişti. İnsanlar ilk şoku atlattığında bunun da gösterinin bir parçası olduğunu düşünüp alkışlamaya başladılar.

Oysa değildi, gösteri planlarını biliyordum. Hayır, bu yaşananlar plan dışındaydı. Bir şeyler yanlıştı. Gözlerim Saşa’ya döndüğünde onu da yanımda bulamadım. Panik artık bütün bedenimdeydi. Hızla ayağa kalktığımda etrafa kısa bir göz atıp çıkışa doğru koşmaya başladım.

Perdeyi yavaşça araladığımda görmeyi beklediğim yerde olmadığımı fark ettim. Burası kesinlikle Kişinev değildi. Daha çok eski bir liman kasabasına benziyordu. Biraz ileride limana bağlı, ahşaptan yapılma gemiler vardı ve çoğunun direğinde siyah bayraklar asılıydı.

İlerleyecek gücü kendimde bulamadım. Bileğimdeki ısı gittikçe artarken küçük bir parlamanın gözümü aldığını fark ettim. Bakışlarım ışığın kaynağına döndüğünde aklımı yitirdiğimi sandım.

Pusula dövmem parlıyordu.

Benim.

Bileğimdeki.

Dövme.

Parlıyordu.

‘’Hay bin pi sayısı!’’

...

Irina Orlova...

Pusula dövmesi...

İlk bölümle büyük bir evrene giriş yaptık. Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi merakla bekliyorum, bir sonraki bölümde görüşünceye dek yine, yeni ve yeniden hep mutlu kalın... (Kocaman kalpler.... Yorumlarda buluşalım

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

255okunma 62beğeni 15yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 147

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastik#felsefeGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18