8. bölüm · Yaşayan ölüler

Vlll

Ömer ..

Bölüm 22: kan ve merhamet

Savaş çok sert şekilde devam ediyordu Tam o sırada Río Negro’lu genç bir adam tanka doğru koştu. Elinde bir el bombası vardı. Tankın namlusuna yaklaştı, bombayı namlunun içine tıktı ve var gücüyle bağırarak geri çekildi.
“Alın size"Tankın namlusu patladı. Metal parçaları etrafa saçıldı. Tankın kulesi yerinden oynadı, içinden duman ve alev yükseldi. Tankın içindeki sürücü ve topçu çığlık atarak dışarı çıkmaya çalıştı ama alevler onları yuttu.
Kara Kurtlar karşılık vermeye çalışıyordu ama pusudaydılar. Carlos’un ekibi yanlardan, Mateo’nun adamları önden ateş ediyordu. Bir Kara Kurtlar makineli tüfekle karşılık vermeye çalıştı ama Pablo’nun nişancı kurşunuyla yere yığıldı.
Mateo barikatın arkasından koşarak ilerledi. Tüfeğini ateşliyor, adamlarına bağırıyordu:
“İleri! Onları sıkıştırın! Geri çekilmeyin!”
Savaş dakikalarca sürdü. Kurşun sesleri, patlamalar, çığlıklar birbirine karıştı. Kara Kurtlar’ın safları dağılmaya başladı. Bazıları kaçmaya çalıştı ama Río Negro’lu adamlar onları da indirdi.
Diego ise hâlâ ayaktaydı. Silahını ateşliyor du bir La Granja adamını yere serdi. Gözleri öfkeyle yanıyordu.“Mateo!” diye bağırdı. “Seninle işim bitmedi! Mateo onu gördü. İkisi bir an göz göze geldiler. Ama etrafları ateş ve kaos içindeydi.Carlos’un sesi yükseldi:
“Onları sıkıştırın! Tankı ele geçirin!”Savaşın kaderi dönüyordu. O da yetmezmiş gibi silah seslerinden hastalıklılar da savaş alanına giriyordu bir çok kişiyi yakalayıp ısırıyorlar parçalıyorlar savaş yaklaşık üç saat sürdü bu üç saate kara kurtlardan ve diğerlerinden yüzlerce ölü ve yaralı vardı sonunda kara kurtlar teslim olmuştu bu Rio negralıların gelişi sayesinde savaş bir anda Mateonun lehine döndü. kara kurtların hepsi teslim olmuştu.Mateo, tüfeği elinde, yavaş yavaş meydana yürüdü. Yüzü ter, kan ve toz içindeydi. Gözleri Diego’yu arıyordu.
Diego da ayaktaydı. Sopası hâlâ elindeydi ama artık sallanmıyordu. Adamlarının çoğu ya ölmüş ya da teslim olmuştu. Yüzünde hâlâ o alaycı ifade vardı ama gözlerinde ilk kez gerçek bir yenilgi okunuyordu.
İki adam meydanın ortasında karşı karşıya geldi.Herkes izliyordu.
Elena, Luna’yı kucağında sıkıca tutmuş, kapıda duruyordu. Sofia ve Lucia yanındaydı. Pablo yaralı halde duvara yaslanmıştı. Carlos ve Río Negro’lu adamlar silahlarını indirmemiş, tetikte bekliyordu.
Mateo ve Diego bir an birbirlerine baktılar. Sonra Diego sopasını kaldırdı ve saldırdı.
Dövüş başladı.
Diego sopayı tüm gücüyle savurdu. Mateo yana çekildi, yumruğunu Diego’nun kaburgalarına indirdi. Diego acıyla homurdandı ama hemen karşılık verdi. Sopanın ucu Mateo’nun omzuna çarptı. Acı keskin ve yakıcıydı.
İkisi birbirine girdi. Yumruklar, dirsekler, dizler… Diego daha iri ve güçlüydü. Mateo’yu yere yıktı. Sopayı boğazına dayadı ve bastırdı.
“Sonunda…” diye hırladı Diego. “Sonunda seni öldüreceğim.”
Mateo’nun yüzü morarmaya başladı. Boğazı sıkışıyor, nefes alamıyordu. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Eli yere uzandı, parmakları toprağı eşeledi. Sonra sivri bir taş buldu. Taşı sıkıca kavradı.
Diego zaferle gülümsüyordu.
“Öl bakalım polis. Bebeğin de yakında senin yanına gelecek.”
Mateo son gücünü topladı. Taşı Diego’nun boynuna sapladı
Taş derin bir yara açtı. Kan fışkırdı. Diego şaşkınlıkla geriye savruldu, eli boynuna gitti. Kan parmaklarının arasından akıyordu. Ama ölmemişti. Hâlâ ayaktaydı.
Mateo doğruldu. Nefes nefese, öksürerek ayağa kalktı. Diego’nun kendi silahını yerden aldı. Namluyu Diego’nun alnına dayadı.Herkes nefesini tuttu.
Diego dizlerinin üstüne çöktü. Boynundan kan akmaya devam ediyordu. Yine de gülümsemeye çalıştı.“Çek tetiği… Bitsin.”
Mateo parmağı tetiğin üzerindeydi. Gözleri yanıyordu. Eli titriyordu. Sofia ve Lucia öne fırladı.Sofia ağlayarak bağırdı:
“Öldür onu! Raul’un kanı yerde kalmasın! Carmen’in kanı yerde kalmasın! Öldür şunu Mateo!”Lucia da gözyaşları içinde yalvarıyordu:
“Lütfen… Öldür onu! Yalvarıyorum!”
Mateo’nun parmağı tetiğe daha da bastı. Diego’nun gözlerine baktı. O gözlerde korku, acı ve hâlâ biraz alay vardı.Mateo derin bir nefes aldı.
Sonra silahı indirdi.“Maria!” diye bağırdı. Sesinde yorgunluk ve kararlılık karışımı vardı. “Hemşireyi çağırın! Kurtarın onu.”
Herkes dondu kaldı.Sofia şok içinde bağırdı:
“Ne yapıyorsun?! Öldür onu! Raul için! Carmen için!”Lucia da ağlayarak yaklaştı:
“Mateo… lütfen… Onların kanı yerde kalmasın. Yalvarıyorum…”Mateo silahı yere bıraktı. Yüzü bitkindi ama gözleri netti.“Onu öldürmüyorum.”
Sofia hemen patladı. Sesinde hem acı hem öfke vardı:
“Ne diyorsun sen?! Raul’u hatırlıyor musun? Carmen’i hatırlıyor musun? Onların kanı yerde mi kalacak? Öldür şunu Mateo! Yalvarıyorum, öldür!”
Lucia da ağlayarak yaklaştı. Sesi titriyordu:
“ Raul… Carmen… Hepsi onun yüzünden öldü. Sen nasıl bağışlarsın? Nasıl?”
Mateo başını kaldırdı. Gözleri kızarık, ama netti. Luna’yı kucağında tutan Elena da yanındaydı. Küçük kız sessizce uyuyordu.
“Bağışlamıyorum,” dedi Mateo yavaşça. “Affetmiyorum. Ama öldürmüyorum.”
Bir süre sustu. Meydandaki cesetlere, yanık tanka, korku içindeki insanlara baktı. Sonra devam etti,"Dünyada hâlâ bir umut olduğunu göstermek istiyorum." Dedi
"Geleceği kurarken, o da buna şahit olsun yanıldığını görsün istiyorum. Ama özgür değil.
Ömür boyu hücrede kalacak. Buradaki sığınakta, en derin hücrede.Hiçbir zaman dışarı çıkmayacak. Hiçbir zaman özgür olmayacak.Bu, onun cezası.”
Sofia gözyaşlarını silerek bağırdı:
“Bu ceza değil! Bu merhamet! O bizim ailemizi öldürdü!”Mateo başını salladı. Sesi daha da alçaldı:
“Merhamet değil Sofia. Adalet.
Eğer onu öldürürsem intikam almış oluruz. Ben de arkadaşlarımı özlüyorum ama Ben Luna’nın babası olarak… bu dünyada biraz olsun iyiliğin kaldığını göstermek istiyorum Ve o gelecekte, Diego da bir hücrede, yaptığı her şeyi hatırlayarak yaşayacak.”
Elena sessizce başını salladı. Luna’yı daha sıkı sardı. Mateo’nun kararını destekliyordu.
Diego yerde yatarken zorla güldü. Sesinde hâlâ biraz alay vardı ama gücü tükenmişti:
“Sen… hâlâ o aptal polissin… gelecek ? Gelecek diye birşey yok görmüyomusun… Bir gün pişman olacaksın.”
Mateo ona bakmadı bile. Adamlarına döndü:
“Onu alın. Sığınağın en derin hücresine kapatın. Zincirleyin. Yiyecek ve su verin ama özgürlük vermeyin. Ömür boyu orada kalacak.”
Diego sürüklenerek götürülürken Sofia ve Lucia hâlâ ağlıyordu. Sofia yere oturdu, başını ellerinin arasına aldı. Lucia ise “Raul… Carmen…” diye mırıldanıyordu. İkisi de Mateo’ya kızgındı. Bu kızgınlık uzun süre geçmeyecekti.Aradan bir hafta geçti.
Sığınak artık Mateo’nun kontrolündeydi.
Nueva Esperanza, La Granja ve Río Negro bir arada hep beraber tekrar büyümeye çalışıyordu . Hepsi birlikte toparlanıyordu. Duvarlar onarılıyor, tarlalar yeniden ekiliyor, yaralılar tedavi ediliyordu. Sığınaktaki masum insanlar kadınlar, çocuklar, zorla çalıştırılan işçiler güven altına alınmıştı. Onlara yiyecek veriliyor, korkuları yavaş yavaş azalıyordu.
Mateo her gün Luna’yı kucağına alıyor, onunla konuşuyordu. Küçük kız artık daha çok gülümsüyordu. Mateo onun için mücadele ettiğini hissediyordu.Ama Sofia ve Lucia hâlâ kızgındı.Bir akşam ateş başında Sofia Mateo’ya yaklaştı. Gözleri hâlâ kızgındı.
“Raul’un kanı yerde kaldı Mateo. Carmen’in kanı yerde kaldı. Sen onu yaşattın. Neden?”
Mateo derin bir nefes aldı. Luna’yı kucağında tutuyordu.“Çünkü eğer onu öldürseydim… ondan farkımız olmazdı tabiki onu affetmiyecem onun vicdan azabı çekmesini yaptıklarının yanlış olduğunu gösterecem"
Dünyada hâlâ bir umut olduğuna inanmak istiyorum.
Geleceği kurarken, intikamla değil, adaletle kurmak istiyorum.
Diego ömür boyu o hücrede kalacak. Her gün yaptıklarını hatırlayacak. Bu, benim için yeterli.”
Lucia da yanlarına geldi. Sesi hâlâ kırık çıkıyordu:
“Kolay değil… Onları unutamıyorum.”
Mateo başını salladı.
“Ben de unutamıyorum. Ama Luna büyüyecek. Bu dünyada biraz olsun iyiliğin kaldığını bilerek büyüyecek.Bu yüzden Diego yaşıyor.Ama özgür değil. Asla olmayacak.”Gece ateşin başında herkes sessizdi.Sofia ve Lucia hâlâ kızgındı.
Ama yavaş yavaş, çok yavaş yavaş, yeni bir başlangıç hissediliyordu.
Nueva Esperanza, La Granja ve Río Negro artık hep beraber çalışan ayrı ayrı topluluklardı
Sığınak Mateo’nun kontrolündeydi.
Diego ise en derin hücrede, zincirli halde, karanlıkta oturuyordu.
Ve Mateo, Luna’yı kucağında tutarken, hâlâ bir geleceğin olduğuna inanıyordu.Karanlık günler geride kalmıştı.Ama yara izleri hâlâ tazeydi.

Bölüm 23: Asıl Sorun

Bir yıl geçmişti savaşın üzerinden.
Nueva Esperanza, La Granja ve Río Negro artık bir çatı altında: üç yerleşimin ortak adı“Nueva Unión”. Duvarlar onarılmış, tarlalar genişletilmiş, su kanalları çoğaltılmıştı. Çocuklar yine koşuyor, kadınlar gülüyor, erkekler omuz omuza çalışıyordu. Savaşın izleri hâlâ bazı duvarlarda kurşun delikleri, bazı tarlalarda yanık lekeleri olarak duruyordu ama insanlar artık o izlere bakıp “Biz hâlâ buradayız” diyordu.Mateo her sabah Luna’yı kucağına alıyor, kasabayı gezdiriyordu. Küçük kız artık yürümeye başlamış, “baba” ve “anne” kelimelerini net bir şekilde söylüyordu. Mateo onun için her şeyi yapıyordu. Ama aklında hâlâ Diego vardı.Sığınakta, en derin hücrede Diego hâlâ zincirliydi.Saçları ve sakalları iyice uzamış, gürleşmişti. Yüzü solgun, gözleri çukura kaçmıştı. Bir yıldır neredeyse hiç konuşmuyordu. Sadece izliyordu. Mateo haftada bir hücreye inip kapının önünde duruyor, Diego da ona bakıyordu. Aralarında tek kelime geçmiyordu.Mateo bu sessizliği bozmak istemiyordu. Çünkü o sessizlikte bir umut görüyordu.“Eğer onu öldürseydim nasıl olurdu,” diyordu kendi kendine, Sofia ve Lucia ise hâlâ kızgındı.Bir gece, Sofia ve Lucia gizlice sığınağın derinlerine indi. Ellerinde keskin bir bıçak ve zehirli bir şişe vardı. Planları basitti: Diego’yu sessizce öldürmek. Raul’un ve Carmen’in kanı yerde kalmasın diye yemin etmişlerdi.Hücrenin kapısına yaklaştıklarında Diego onları gördü. Zincirleri şıngırdadı. Gözlerinde o eski alaycı parıltıdan eser yoktu, sadece yorgun bir bakış vardı.Sofia bıçağı kaldırdı. Elleri titriyordu.“Raul için… Carmen için…” diye fısıldadı.Lucia da yanında duruyordu, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu.Tam o anda Mateo’nun sesi
koridorda yankılandı:“Durun!”
Mateo koşarak geldi. Sofia ve Lucia’yı kollarından tuttu. Bıçak yere düştü.“Ne yapıyorsunuz siz?” diye sordu Mateo. Sesi hem öfkeli hem de kırık çıkıyordu.Sofia ağlayarak bağırdı:“O bizim ailemizi öldürdü! Raul’u, Carmen’i… Sen nasıl bağışlarsın?!”
Lucia da gözyaşları içinde yalvardı:“Mateo… lütfen… Onların kanı yerde kalmasın. Biz yapacağız. Sen karışma.”Mateo derin bir nefes aldı. Gözleri dolmuştu ama kararlıydı.
“Bağışlamıyorum. Affetmiyorum. Ama öldürmüyorum.Eğer onu öldürürsek…"
Dünyada hâlâ bir umut olduğuna inanıyorum.
Geleceği kurarken, intikamla değil, adaletle kurmak istiyorum.sofia ve Lucia artık kabullenmişlerdi Aradan bir hafta geçti.
Sığınak artık Mateo’nun tam kontrolündeydi.
Nueva Esperanza, La Granja ve Río Negro birlikte toparlanıyordu. Tarlalar yeşeriyor, duvarlar güçleniyor, yaralılar iyileşiyordu. Sığınaktaki masum insanlar kadınlar, çocuklar, zorla çalıştırılan işçiler artık güvendeydi. Onlara yiyecek veriliyor, korkuları yavaş yavaş azalıyordu.Mateo ise yeni bir plan yapmıştı.
“Río Negro ile kasaba arasındaki nehir çok engel çıkarıyor,” dedi bir sabah konseye. “Eski köprü yıllardır yıkık. Onu yenileyelim. Hem mesafe kısalacak hem de ticaret kolaylaşacak. La Granja’dan malzeme, Río Negro’dan balık daha hızlı gelecek.”Herkes kabul etti. Çalışmalara hemen başlandı.Üç gün boyunca herkes köprüde çalıştı. Taşlar taşındı, eski demirler onarıldı, yeni kalaslar yerleştirildi. Mateo da bizzat çalışıyordu. Elleri nasır tutmuştu ama gözlerinde umut vardı. Luna’yı her akşam köprüye getiriyor, “Bak kızım, baban köprü yapıyor. Bir gün sen de bu köprüden geçeceksin” diyordu.Üçüncü gün köprü şekillenmeye başlamıştı. Henüz bitmemişti ama iskeleti sağlam duruyordu. İnsanlar yorgun ama gururluydu.Mateo o gün o çevreyi keşfe çıktı. Yanında sadece Pablo vardı. Nehrin yukarı kısmındaki kanyonu kontrole gittiler
Kanyona yaklaştıklarında Mateo durdu.Bir şey yanlıştı.Kanyonun derin çukurundan tuhaf sesler geliyordu. Yüzlerce … belki binlerce hırıltı. Mateo yavaşça kenara yaklaştı ve aşağı baktı.Gördüğü şey karşısında donup kaldı.
Kanyonun dibinde muazzam bir hastalıklı sürüsü vardı.yıllardır o çukurun içinde birikmişti. Yollar kayalarla kapanmış, yıllar içinde çukurun içine düşe düşe çoğalmışlardı. Bazıları parçalanmış, bazıları hâlâ taze ısırık izleriyle doluydu. Hepsi yukarı çıkmaya çalışıyor, ellerini kayalara vuruyor, hırlıyor, inliyordu. Ama çıkamıyorlardı. Çukur çok derindi Mateo’nun nefesi kesildi. Gözleri faltaşı gibi açıldı. Pablo da yanına geldi ve aynı şoku yaşadı.“Tanrım…” diye fısıldadı Pablo. “Bunlar… yıllardır burada mıydı?”Mateo cevap veremedi. Sadece aşağıya, o hırlayan denize baktı.
Sürü çok büyüktü.Çok tehlikeliydi.Ve çok yakındı.Yeni köprü, yeni umutlar, yeni hayat…
Ama kanyonun derinliğinde, yıllardır biriken o karanlık hâlâ oradaydı.Ve bir gün… o sürü dışarı çıkarsa…Mateo’nun eli tüfeğinin kabzasını sıktı.
Gözlerinde hem korku hem de yeni bir kararlılık belirdi.Savaş bitmişti ama asıl sorunun ölüler olduğunu unutmuştu.

Bölüm 24: Köprü

Mateo, kanyonun kenarındaki kayalık çıkıntıda diz çökmüştü. Aşağıdaki muazzam sürüye uzun uzun bakıyordu. Binlerce, belki on binlerce hastalıklı, yıllardır o derin çukurun içinde birikmiş, yukarı çıkmaya çalışıyor ama başaramıyordu. Kayalarla kapanmış yollar, dik duvarlar onları hapsetmişti.
Mateo’nun aklında bir plan şekillenmeye başladı.
“Onları kontrollü çıkaracağız,” dedi Pablo’ya ve Carlos’a alçak sesle. “Kayaları hafif aralıklı hale getireceğiz. Sürü yavaş yavaş dışarı çıkacak. Biz de onları dar bir boğazda sıkıştırıp imha edeceğiz. Tek tek, kontrollü şekilde. Sürü dağılmadan bitireceğiz.”
Plan riskliydi ama başka çare yoktu. Sürü çok büyüktü ve bir gün o kayalar kendiliğinden çökebilirdi. En iyisi kontrollü bir çıkış yaratmaktı.
Ertesi iki gün boyunca sessizce çalıştılar. La Granja ve Río Negro’dan gelen güvenilir adamlarla birlikte kanyonun en dar noktasında kayaları hafifçe oynattılar. Patlayıcı kullanmadılar; sadece levye, kazma ve halatlarla çalıştılar. Her şey çok yavaş ve dikkatli ilerliyordu. Sürü hâlâ çukurun içinde sıkışmış haldeydi. Hırıltıları rüzgârla yukarı taşınıyordu.
İlk iki gün her şey planlandığı gibi gitti.
Sürüden birkaç düzine hastalıklı kontrollü aralıklardan çıkmaya başladı. Mateo ve ekibi onları dar boğazda karşıladı. Ateş hattı kurulmuştu. Her çıkan hastalıklı kısa sürede indiriliyordu. Cesetler birikiyor, ama sürü dağılmıyordu. Mateo “Kontrollü… çok kontrollü” diye tekrarlıyordu. Herkes yorgundu ama umutluydu.
Üçüncü gün yağmur başladı.
Önce hafif, sonra şiddetli. Gökyüzü karardı, şimşekler çaktı. Yağmur kanyonun kayalık duvarlarını ıslattı, toprağı kayganlaştırdı.
Dördüncü gün felaket geldi.
Heyelan.
Önce küçük bir çatırtı duyuldu. Sonra büyük bir gümbürtüyle kanyonun bir tarafı çöktü. Kayalar yuvarlandı, toz bulutu yükseldi. Sürü artık serbestti.
Binlerce hastalıklı, kontrolsüz bir sel gibi dışarı akmaya başladı. Aralıklardan değil, her yerden. Heyelanla açılan yeni yollar sayesinde dev bir dalga halinde yukarı tırmanıyorlardı. Hırıltıları gök gürültüsünü bastırıyordu.
Mateo tepeden izliyordu. Yüzü bembeyaz oldu.
“Hayır… Hayır!”
Plan bozulmuştu.
Sürü artık dar boğazda değil, her yöne dağılıyordu. Bazıları doğrudan Nueva Unión’a doğru ilerliyordu. Mateo’nun sesi gürledi:
“Pablo! Carlos! Herkes mevzi alsın! Sürüyü yönlendirmeye çalışın! Ateş ederek dikkatlerini dağıtın!”
Adamlar koşuşturmaya başladı. Tüfek sesleri yağmura karıştı. Pablo nişancı mevziinden ateş ediyor, Carlos ise La Granja adamlarıyla birlikte sürünün önünü kesmeye çalışıyordu. Río Negro’lu balıkçılar da nehir kenarından destek veriyordu.
Ama sürünün sayısı çok fazlaydı.
Yağmur toprağı çamur yapmış, hareketi zorlaştırmıştı. Hastalıklılar kaygan zeminde tökezliyor, düşüyor ama yine de ilerliyordu. Bazıları çoktan kasabaya yakın noktalara ulaşmıştı.
Mateo tüfeğini kaldırdı ve ilk kurşunu sıktı.
“Geri çekilmeyin! Yön verin! Dağılmasınlar!”
Yağmur şiddetleniyordu.
Hırıltılar gök gürültüsüyle karışıyordu.
Sürü, kontrolsüz bir sel gibi akıyordu.
Mateo’nun planı bozulmuştu.
Ama o hâlâ direniyordu.
Luna’nın yüzü gözünün önünden gitmiyordu.
Elena’nın sesi kulaklarındaydı.
Sofia ve Lucia’nın öfkesi hâlâ içindeydi.
Mateo yağmurun altında tüfeğini tekrar doldurdu ve haykırdı:“Buraya kadar!Bu sefer… buraya kadar!”
Sürü dışarı çıkmıştı.
Yağmur şiddetle yağıyordu.
Mateo, motosikletin üzerinde gidiyordu. Arkasında binlerce hastalıklı, kontrolsüz bir sel gibi akıyordu. Hırıltıları gök gürültüsünü bastırıyor, ayak sesleri toprağı inletiyordu. Sürü artık tamamen serbestti. Kanyonun çukurundan taşan o dev dalga, her şeyi önüne katmıştı.
Mateo gazı kökledi. Yağmur gözlerine çarpıyor, görüşünü zorluyordu. Ama durmadı.
“Köprü…” diye mırıldandı kendi kendine. “Köprü onları taşıyamaz. Yağmur nehir’i çılgına çevirdi. Dalga çok yüksek. Köprü çökecek… ve hepsi nehre, denize karışacak.”
Plan buydu.
Sürüyü engellememek.
Onları köprüye yönlendirmek.
Ve köprünün ağırlığı altında çökmesini beklemek.
Ama her şey çok hızlı oluyordu.
Motosiklet ıslak yolda kaydı.
Mateo dengesini kaybetti. Motosiklet yana devrildi ve onu da beraberinde sürükledi. Ayağı motorun altında kaldı. Acı keskin ve yakıcıydı. Dişlerini sıktı, acıyla haykırdı ama pes etmedi. Arkasından gelen sürü çok yakındı. Hırıltılar kulaklarını dolduruyordu.
Mateo var gücüyle ayağını çekti. Metal motorun ağırlığı altında ezilen bacağı kanıyordu. Topallayarak kalktı, motosikleti bıraktı ve koşmaya başladı. Her adımda acıdan gözleri kararıyordu ama durmadı.
Köprüye ulaştı.
Diğer tarafa geçti.
Köprü, hastalıklıların ağırlığı altında inliyordu. Tahtalar çatırdıyor, demirler geriliyordu. Ama hâlâ yıkılmıyordu. Sürü köprüye akın akın doluşuyordu. Binlercesi köprünün üzerinde, daracık alanda birbirini eziyordu.
Mateo köprünün ortasında tek başına duruyordu. Nefes nefese, kan içinde. Arkasında Nueva Esperanza, La Granja ve Río Negro’dan gelen herkes koşarak köprüye yaklaşıyordu. Carlos, Pablo, Sofia, Lucia… hepsi silahlarını hazırlamış, savaşmak için geliyordu.
Ama Mateo onlara elini kaldırdı.
“Geri çekilin!”
Sonra gözü köprünün kenarındaki eski sandığa takıldı.
İçerisinde mayın vardı. Eskiden köprüyü korumak için bırakılmıştı. Yağmurda ıslanmış, paslanmış ama hâlâ dolu görünüyordu.
Mateo bir an durdu.
Sofia ve Lucia da yanındaydı. İkisi de gözyaşları içindeydi.
Mateo son kez arkasına baktı.
Elena’ya… Carlos’a… Sofia’ya… Luna’nın olduğu kasabaya…
Gözlerinde hem acı hem de kararlılık vardı.
Sonra tüfeğini kaldırdı. Nişan aldı. Mayın dolu sandığa.
Elena tekrar bağırdı:
“Mateo! Hayır! Gel buraya! Lütfen!”
Mateo tetiğe bastı.
BUM!
Köprü bir anda korkunç bir gürültüyle patladı.
Orta kısmı havaya kalktı, tahtalar ve demirler parçalandı. Binlerce hastalıklı teker teker boşluğa savruldu. Nehre, dalgalı sulara düştüler. Bazıları birbirine çarparak, bazıları çığlık gibi hırıltılar çıkararak akıntıya kapıldı. Yağmur ve nehir onları denize doğru sürüklüyordu.
Köprü çöktü.Sürü dağıldı.Binlercesi nehre karıştı.
Ama Mateo ortada yoktu.Herkes şok içindeydi.
Elena dizlerinin üstüne çöktü, ağlıyordu.Sofia ve Lucia donup kalmıştı.
Carlos ve Pablo köprü kalıntılarına doğru koşuyordu ama artık köprü diye bir şey kalmamıştı.
Yağmur şiddetle yağıyordu.Nehir dalgalı ve kızgındı.
Sürüden geriye kalanlar tek tek suya gömülüyordu.
Mateo’nun nerede olduğu belli değildi.
Patlamanın ortasında mı kalmıştı? Nehre mi düşmüştü? Yoksa…
Herkes sessizce izliyordu.
Sadece yağmurun sesi ve nehrin uğultusu duyuluyordu.
Bir devir bitmiş miydi?
Yoksa yeni bir başlangıç mıydı?
Kimse bilmiyordu.
Sadece Mateo’nun son bakışı, Elena’ya, Carlos’a ve Sofia’ya son kez baktığı o an hafızalarda kalmıştı.
Ve Nueva Unión, yağmur altında, yıkık köprünün başında sessizce bekliyordu.