6. bölüm · Yarım Kalan Pirüet: Mucize

6. BÖLÜM; “En büyük savaş, insanın kendisidir.”

𝐒𝐞𝐯𝐠𝐢𝐬𝐮 𝐀𝐲𝐝𝐞𝐦𝐢𝐫

-2002
O soğuk ve karanlık odadan titreyen dudakları ve üşüyen bakışları ile uyandı Noyan. Uyandığı ilk anda yanında bir eksiklik hissetmişti. Elzem yoktu yanında. Erkenden uyanıp yemekhaneye gitmiştir diye düşündü. Saat 10.10’u gösteriyordu. Ancak Elzem'in o bebeksi konusu henüz burada olduğundan, gideli çok olmamıştı. Kalkıp üstünü toparlayıp odadan hızlı ve kararlı adımlarla çıktı minik Noyan. Önce orada olduğunu düşünerek yemekhaneye baktı. Ancak orada yoktu. Bu sefer oyun alanında olduğunu düşündü. Hızla bulunduğu yerden çıkıp oyun alanına gitti ancak orada Elzem yoktu. Sonra bahçeye çıktı her yeri dolandı. Sonra ise tüm binayı. Ancak Elzem hiçbir yerde yoktu. Düşündüğü şeyin olmaması için dua ediyordu Noyan. Hızla üst kata çıktı. Bakmadığı tek yer müdürün odasıydı fakat oraya giremezdi. Odadan çıkan Meryem'e önce sarıldı Noyan. Meryem'de ona sıkı sıkı sarıldı. “Elzem'i gördün mü?” Başını salladı Meryem. “Gitti, canım.”


-Günümüz
Noyan'ın göreve gideli yaklaşık 4 ay olacaktı. Gitmeden önce bana minik bir lojman tutmuş, “Şimdilik bununla idare et,” demişti. Tuttuğu lojman pekte büyük sayılmazdı ancak bana fazlasıyla yetiyordu. Üstelik şu an yetenek sınavını kazanmış, dansçılık bölümünde eğitim alıyordum. Evet geç kalmıştım ama belirli sebeplerim vardı sonuçta. Ayrıca 24 yaşındaki birinin üniversiteye yeni başlaması bence çokta göze batılmazdı. Kapı çaldığında bu kaygılı düşüncelerimi bir kenara bıraktım çünkü şu anda istediğim tek şey yemek yemekti. Üşengeç bir insan olarak yemek yapmak pekte kolay olmadığından yemek söylemiştim. “Geldim!” Kapıyı açtığımda karşımda kurye durmasını beklerken müptelası aldığım o yüzü görmüştüm. Noyan görevden dönmüştü. “Noyan?” Gözlerime baktı. “Geçerken sana bakayım dedim.” Başımı salladım. “Gelsene içeri,” Hafifçe güldü. “Madem ısrar ettin.” Gülerek yana kaydım içeriye girmesi için. Asker formasının içinde çok ayrı bir karizması vardı. Dev cüssesi ve endamı, ben burdayım diye bağırıyordu. Kendisi koltuğa yavaşça yayılırken aklıma gelen şey ile mutfağa yöneldim. Sabah tatlıcıdan aldığım tatlıdan bir dilim tabağa koydum. Künefe vardı. Severdi o, en sevdiği tatlıydı. Tabağı alıp içeriye doğru yöneldim. Tatlı tabağını ona verdim. “Sen seversin diye,” diyebildim sadece. Nereden hatırladığıma dair hiçbir fikrim yoktu. “Teşekkür ederim.” Karşısındaki koltuğa geçip oturdum. “Noyan?” O olduğunu onaylayan bir ses çıkardı. “Yaran var mı? Bir süre duraksadı. “Yok sanırım.” Yüzümü ekşittim. “Sen kendi yaralarını bilmiyor musun?” Gözlerini haddinden fazla gözlerimde bekletti. “Biliyorum.” E o zaman? der gibi baktım. “Yok, merak etme.” Gözlerimi devirdim. “Merak etmiyorum zaten.” Kaşlarını çattı bu sefer. “Ne diye soruyorsun o zaman?” “Neden geç döndünüz?” “Görevin işi belli olmaz.” “Esir mi düştün?” Bu sefer sessiz kaldı. Evet demekti bu. Başımı eğebildim sadece. “Düştün. Biliyorum. Üstünü çıkarda yaralarına bakayım.” Cevap vermek yerine şaşkın şaşkın bana baktı. “Sen insanlara soyun demek yerine yaralarına mı bakmak istiyorsun cidden? Cık, sevmedim bunu. Başka bir şey bul.” Ters ters baktım sadece. “Sence ben hayatımda kaç tane askere soyun yaralarına bakacağım demiş olabilirim?” Bilmiyorum anlamında dudak büzdüğün de kafasına yastık fırlattım. Tabi doğal olarak yastığı havada tutmuştu. “Arsızsın sen!” Yastığı kenara koydu. “Öyle miyim?” Başımı yukarı aşağı salladım. Çapkınca gülerek tatlısından bir çatal aldı. “Sen hâlâ dilber dudağı mı seviyorsun?” “Evet.” “Lütfen bana adından dolayı sevdiğini söyleme?” “Tüh, tam da bunu söyleyecektim.” Göz devirdi. “Dünyada başka tatlı kalmadı sanki.” Sinirle ofladım. “Eskisi gibi çok gıcıksın.” “Sende az değilsin.” Ben mi? diye kendimi göstererek şaşkın şaşkın baktım. “Evet, sen.” Bu sırada kapı çalmıştı. Kalkıp kapıyı açtığımda pizzayı uzatan kuryeyi gördüm. Pizzayı alıp teşekkür ediyordum ki kurye çapkın bir şekilde gülümsedi. “Numaranızı alabilir miyim hanımefendi?” Ney? Numaramı mı? “Anlamadım?” Omuz silkti. “Numaranız.” Başımı telaşla hayır anlamında salladım. “Noyan, canım. Bir gelir misin?” Kurye şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Şu an Noyan'ın yüzünü ekşittiğine emindim. “Canım mı-” diyerek yanıma geliyorduki karşımda duran kuryeyi görünce bir bokluklar olduğunu anlamıştı. “N’oldu canım?” diye toparladı kendini. “Bu beyefendi numaramı istiyorda,” dedim. Kurye kaçmaya hazırlanıyordu ki Noyan kuryeye dönünce duraksadı. “Karımın numarası mı?” Kaşlarını çattı. “Çok pardon!” diyerek kaçtı. Kapıyı kapatyığımda kıkırdadım. “Ağzınada pek yakışıyor.” “Ne?” “Ağzınada pek yakışıyor diyorum. Karım kelimesi.” Omuz silkti. “Sağol, kalsın.” “Neden? İstemez misin şöyle taş gibi bir karın olsun, iki de çocuğun olsun. Oh mis valla!” Durup ters ters baktı. “Sen beni mi sınıyorsun Elzem? Yok dedik işte. Ayrıca o taş dediğin kadını bul söz evleneceğim.” Bu hoşuma gitmemişti. Niye hoşuma gitmemişti? Baneneydi! “İyi, buluruz sana bir tane.” Bir süre ikimizde sessiz kaldık. “Çıkayım ben artık.” “Hayır olmaz! Daha yaralarına bakacağım. Şaka yaptığımı mı sandın?” “Evet.” “İyi, anladın o zaman şimdi şaka yapmadığımı. Soyun.” “Fazla arsız bir istek bu yanlız.” “Ha? Bana diyene bak. İyilikte yaramıyor!” Sen istedin der gibi bakıp üstünü çıkardığında yutkunmamak elde değildi. Dehşetül fehşet birşeysiniz ama Noyan Bey! Hele o bicepsler, hele o kaslar… Analar neler doğuruyordu böyle. Gözlerimi kısıp içimden gizlice baklavalarını saymaya çalıştım. 2, 4, 7, 8. Niye bitmemişti bu daha? Sonuncusunu geldiğimde sonuçla birlikte gözlerimi belertmemem pekte mümkün değildi. 11 mi? 11 tane baklavayı nasıl yaptı bu? “Yaralarımı mı kontrol ediyordun?” Gözlerimi zarzor vücudundan çekip yüzüne vaktım. “E-evet. Tabi hemen.” Önce içeriden ilk yardım çantasını getirdim. Koltuğun kenarına koyup arkasına geçtim. Çok fazla yarası vardı. 2 tane ise kurşun yarası… Hepsine tek tek pansuman yaptım. Daha sonra önüne geçtim. Burada daha fazla yarası vardı. 1 tanede kurşun yarası. Hepsine pansumanı yapıp ağrı kesici Krem sürdüm. Bunları yaparken kahve gözlerinin üzerimde olduğunu biliyordum ancak görmezden gelmeye devam ettim. En sonuncu yarasınıda hallettim. “Bitti. Ama sen yakın zamanda bir doktora görün.” Gerek yok der gibi başını kaldırdı. “Saçmalama. Gerek yok olur mu? Görünmen gerek.” Hafifçe sırıttı. “Doktor olman gerekti.” “Yok, sağol. Güzel meslek ama ben çok üşenirim.” Göz devirdi. “Hâlâ çok üşengeçsin Elzem.” Bu sefer göz devirme sırası bendeydi. “Bir üşengeç olmayan sensin yani.” Tam üstüne üniformasını geçirmeye hazırlanıyordu ki onu durdurdum. “Dur, gitme! Yani, kremin çekmesi gerek.” Krem 30 saniyede çekiyordu hâlbuki. Belkide bu güzel manzarayı izlemek gözlerime iyi gelirdi. Eğilip karnına baktı. “Kurumuş.” “Ha, öyle mi?” “Evet, öyle.” Formasını alıp tek hamlede üstüne geçirdi. Ben ise açlıktan guruldayan karnımı susturmak namına hızlıca pizza kutusunu açtım. Bir dilim alıp Noyan'ın alması için kutuyu ona uzattım. Bana ters ters baktığında aklıma gelen şey ile duraksadım. Mısıra alerjisi vardı. “Unutmuşum, pardon.” Üstündeki mısırları tek tek ayıkladım. Hiç mısır kalmadığından emin olduğumda pizzayı tekrar uzattım. *Teşekkür ederim.” Rica ederim dercesine başımı eğdim. Pizzadan bir dilim alıp yemeye başladı. Tam ağzımı açıp Noyan’a bir şey anlatacakken kapı çaldığında içimden kısa bir küfür savurdum. Gene kim gelmişti acaba! Kalkıp sinirle kapıyı açacakken karşımda gördüğüm kişiyle birlikte anında yumuşadım. “Eflâl!” dedim mutlu mutlu. Gülümsedi. “Elzem!” Sıkı sıkı sarıldık birbirimize. “Kız cadı, neredesin bu kadar zamandır? Hiç mi hatırım yok sende?” Aşk olsun der gibi baktım. “Öyle şeyler oldu ki anlatamam.” Geri çekilip diğer tarafından sıkı sarıldım bu sefer. O da aynı şekilde sıkı sıkı beni sardı. “Çok özlemişim seni!” Kıkırdadı. “Bende seni.” Geçmesi için kenara çekildim. “Gel hadi, ayakta kaldın.” İçeriye geldiğinde Noyan ve Eflâl bir süre ters bir şekilde birbirlerine baktılar. Aynı anda “Kim bu?” dediklerinde bende neye uğradığımı şaşırmıştım. “Tanıştırayım. Bu Noyan, yetimhane arkadaşım. Bu da Eflâl, ilkokul arkadaşım.” Eflâl sırıttı. “Yoksa yeni enişte adayı mı?” Noyan ne diyeceğini bilemeden far görmüş tavşan gibi bakmaktan başka bir şey yapamadı. Koluna hafifçe bir tokat attım Eflâl’in. “Ne alaka şimdi?” Omuz silkti. “Ben gideyim. Abay aşağıda bekliyor zaten.” “Tamam onuda çağır gitmeden üçünüzede bir kahve yapayım.” “Gerek yok.” “Var var. Hadi sen.” “Peki madem.” Cebinden telefonunu çıkarıp Abay’a mesaj attı. 1 dakika sonra kapı çaldığında Noyan hafifçe sırıttığını gördüm. Allah bilir adamı ne ile tehdit emişti. Tam kapıyı açmaya gidiyordum ki Eflâl ayaklandı. “Sen dur hayatım ben açarım.” İtiraaz etmeden mutfağa geri döndüm. Gidip kapıyı açtığında bir süre Abay ile şaşkın bir şekilde bakıştılar. “Merhaba?” “Merhaba.” Bir süre daha kapıda öyle kaldıklarında Eflâl kendisine gelmesi için kafasını salladı. “Gelin, buyrun.” “Buyuralım bakalım.” İçeriye girdiğinde koltukta rahat rahat oturan Noyan'a baktı. Hemen yanına geçip kuruldu. “Daha bu sabah döndük. Hemen buraya mı geldin cidden?” Ne olmuş yani? der gibi baktı sadece. Elinde kahve tepsisi ile geri geldiğimde önce Noyan’a, sonra Abay’a sonrada Eflâl’e verip kendiminkini almıştım. Hemen Eflâl'in yanına geçip oturdum. “Ee, daha tanışamadık Elzem hanım?” Gülümsedim. “Hanım demene gerek yok. Ayrıca tanımıyorsan ismimi nereden biliyorsun?” Abay Noyan’a dönmüştü. Kafasını Noyan’dan döndürmeden “Bilmem,” dedi sadece. Nasıl yani? Noyan benden bahsetmişmiydi. “Elzem Dülger ben. 24 yaşındayım. Sen?” Omzu silkti. “Abay bende.” Göz devirip ofladım. “O kadarını bende biliyorum.” “Abay Türker bende. 27 yaşındayım.” Anladım der gibi başımı salladım. Abay hemen ardından Eflâl'e döndü. “Siz?” Yüzünü ekşitti. “Siz demene gerek yok. Rahatsız olmam öyle şeylerden.” Cümlesini düzeltti. “Sen peki?” “Eflâl bende. Soyadım Batmaz. 25 yaşındayım. Modelin, şu anlık yani.” “Memmun oldum.” Gülümsedi Eflâl. “Bende. İkinizde asker misiniz?” İkisi aynı anda başlarını salladı. “Özel Kuvvetler mi?” “Evet, Özel Kuvvetler.” Bir süre Abay'ın gözleri onda gezindi. “Fazla konuşkansınız anlaşılan.” “Evet, fazla konuşkanım. Sizde konuşmayı pek sevmezsiniz anlaşılan?” Başını salladı. “Canım estikçe,” dedi sadece. “Kahveleriniz soğudu için artık.” Hepsi bu fazla sakin uyarımla kahvelerinden bir yudum aldı. Sohbet edip oturduk bir süre. Abay ve Noyan'ın kahveleri bitince ayaklandılar. “Biz gidiyoruz.” “Tamam. Görüşürüz.” “Görüşürüz.” Asker botlarını giyip çıktıklarından sonra arkalarında kalan tek şey kapının sert örtülüşü olmuştu. “Pişt,” diyerek koluma vurduğunda irkildim. “Hm?” “Şu Abay’ın,” diye girdi cümleye. Anında susması için parmağımı dudağına koydum. “Ne diyeceğini biliyorum. Hiç boşuna uğraşma Eflâl.” Ofladı. “Ne vardı sanki? Hiçte fena değildi ayrıca. Asker adam ele mi geçer?” Göz devirdim. “Fazla meraklısın bakıyorumda.” Omuz silkti. Sonra birden kıkırdadı. “Ama fazla yakışıklıydı.” Güldüm. “Sen birde bunların timini gör. Ben hastanedeyken bekliyorlardı. Ben böyle yakışıklılık görmedim.” Kısa bir ıslık çaldı. “Az çok tahmin edebiliyorum,” dediğinde sırıttım.

Sessizce yolu izliyordu Abay. Noyan’ın koluna vurduğunda hafifçe mırıldandı.
-Pişt.
-Ne var Abay?
-Bir şey soracağım.
-Sor.
-Vazgeçtim. Noyan anında oflayarak göz devirdi. “Abay,” ismini söylemesi yeterliydi.
-Olmaz. Dalga geçersin benimle.
-Ben seninle ne zaman dalga geçtim? Abay bir süre düşündü.
-Saymadım bereketi kaçmasın diye.
-Aşk olsun. Abay bunu duyunca hafifçe sırıttı.
-Olsun. Noyan gülerek bir süre onu süzdü. -Lan yoksa!
-Saçmalama Noyan. Böyle bir şeyin imkânı yok.
-Zaten olsaydı şaşardım. Bir süre sadece arabayı sürmeye odaklandı Noyan. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi başını kaldırdı
-Oraya gelen kız deme!
-Eflâl mi? Noyan bu soruyla birlikte başını evet anlamında salladı.
-Cık. Benlik değil.