1. bölüm · Yarım Kalan Pirüet: Mucize

1.BÖLÜM; “Geceyi anlatabilmek için gece olmak gerekir.— Nazım Hikmet”

𝐒𝐞𝐯𝐠𝐢𝐬𝐮 𝐀𝐲𝐝𝐞𝐦𝐢𝐫

2002, Ankara Çocuk Yetiştirme Yurdu
Gece, Ankara Çocuk Yetiştirme Yurdu'nun koridorları sessizliğe gömülmüştü. Ranzalarda uyuyan çocukların düzenli nefes alışları odanın tek sesiydi. Pencereden içeri süzülen solgun ay ışığı, eski ahşap zemine vuruyor, odanın karanlığını zar zor aydınlatıyordu. Elzem ise gözlerini tavandan ayıramıyordu. İçini kemiren o tuhaf his, ne kadar uğraşsa da uyumasına izin vermiyordu. Sanki birazdan kötü bir şey olacakmış gibi huzursuzdu.
Tek bir arkadaşı vardı Elzem'in. Başını yana çeviridi. Alt ranzada uyuyan Noyan'a baktı. Bir süre sessizce onu izledi, sonra dayanamayarak usulca seslendi: “Noyan, Noyan, Kalksana! Noyan…” diye uyandırmaya çalıştı. “Hı?” dedi Noyan uykulu mahmur gözlerle. “Uykunu bölmek isterim ama kalkar mısın lüften?” Noyan gözlerini ovuşturdu. Ardından ters ters Elzem'e baktı. “Lüften, lüften, lüfteeeen!” Noyan, gözlerini kırpıştırıp Elzem'e anlamsızca baktı. “Kızım Allah aşkına, bu saatte uyanıp napıcaz?” Elzem göz devirdi anında. “Göbek atıcaz!” Noyan ‘Ne anlatıyorsun be?’ der gibi bir bakış attı. “Uykum kaçtı, hadi gel bahçeye çıkalım.” Hayır anlamında kafasını salladı. “İzin vermezler saat çok geç.” Elzem dudağını büzdü ve kollarını göğsünde birleştirdi. “Küstüm sana, konuşma benimle Noyan!” Noyan iç çekti dertli dertli. Zaten çok uykusu vardı… “Lüften Noyan,lüften. Yalvarırım.” “Olmaz!” “Seni rahat bırakırım. Söz.” Noyan derin bir nefes aldı. “Tamam. Senin için gizlice çıkmayı deneyebiliriz.” Elzem aniden sevinç ile doğruldu. “Gerçekten mi? Oley!” Yorgun ama samimi bir gülümseme kondurdu yüzüne Noyan. “Gerçekten. Hadi, montunu giy üşüme.” Elzem hızla montunu geçirdi üstüne. “Noyan, fernuarı çeksene!” “Fernuar mı?” “Evet,” dedi montunun fermuarını göstererek Elzem. “Fermuar o!” Noyan hızlıca Elzem’in fermuarını çekti ve hızlıca kendi montunu da giydi. “Hadi.” Elzem çantasına fener, su bir de yara bandı ve peçete koydu. “Bunları napıcaz? Altı üstü bahçeye çıkıyoruz, çaydanlık.” “Sana mı sorucam, turşu bidonu?” “Neyse, hadi.” İkisi el ele tutuşup odadan çıktılar. Kapıyı çok sessiz bir şekilde kapattılar. “Şşş.” Merdivene yöneldiler. “Çok sessiz adımlarla. Tamam mı?” Elzem evet anlamında başını salladı. Parmak uçlarıyla merdivenlerden indiler. Burası çok sessizdi. Herkes uyuyor olmalıydı. Bahçeye çıktılar. “Salıncaklara binelim Noyan!” “Peki.” Salıncaklara doğru koştular. Elzem salıncağa oturdu. Noyan da tam salıncağa oturacaktı ki Elzem dönüp Noyan’a köpek yavrusu bakışlarıyla baktı. “Tamam,” dedi gülerek. “Hazır mısın?” “Evet!” Noyan, salıncağın arkasına geçti. İki eliyle zincirleri kavrayıp Elzem'i hafifçe itti. Salıncak yavaşça öne doğru süzüldü. Geri döndüğünde bu kez biraz daha güçlü bir itiş yaptı. Elzem'in kahkahası bahçeye yayıldı. Ayaklarını havaya kaldırıp rüzgârın yüzüne çarpmasına izin verdi. Saçları her ileri savruluşunda arkasında dalgalanıyor, gözlerinin kenarında istemsizce oluşan gülümseme bir türlü kaybolmuyordu. Noyan da onun neşesine istemsizce ortak oldu. Her dönüşünde salıncağı yeniden itiyor, bazen biraz daha yükseğe çıkmasını sağlıyor, bazen de yavaşlatıp yeniden hızlandırıyordu. Elzem, çocuksu bir heyecanla salıncağın en yükseğe çıktığı anlarda kahkahasını tutamıyor, yere yaklaşınca ayaklarını uzatıp yeniden havalanıyordu. Yetimhanenin bahçesini salıncağın ritmik gıcırtısı dolduruyordu. Hafif esen rüzgâr ağaçların yapraklarını hışırdatırken, ikisinin kahkahası bu sese karışıyordu. Aralarında tek bir kelime bile geçmiyordu ama buna ihtiyaç da yoktu. O anın neşesi, sessizliğin yerini fazlasıyla dolduruyordu. Noyan, Elzem'in yeniden gülmeye başlamasını izlerken farkında olmadan kendisi de gülümsedi. Birkaç dakika boyunca zaman durmuş gibiydi. Ne geçmişin ağırlığı ne de geleceğin belirsizliği vardı. Sadece salıncağın ileri geri salınışı, rüzgârın serinliği ve iki insanın hiçbir şey söylemeden paylaştığı samimi bir mutluluk vardı. “Hadi yıldızları izleyelim!” diye bağırdı Elzem aniden. “Tamam, hadi.” Elzem salıncaktan indi ve çimenlere doğru koştu. Noyan arkasından yavaş yavaş yürüyordu. “Dur koşma, düşeceksin!” Elzem dinlemedi. Arkasına bakıp gülümsedi. Koştuğu sırada ayağı taşa takıldı ve yere düştü. Dirsekleri ve dizlerinde kanama vardı. “Elzem!” Noyan Elzem'in yanına koştu. “İyi misin?” Noyan, bir an duraksadı. Sonra aklına bir şey geldi. Elzem’in çıkarken yanına aldığı yara bandı, fener ve peçete. “Çantanı ver.” Elzem kollarından çantasını çıkarıp Noyan’a uzattı. “Al.” Noyan çantayı biraz karıştırdı. Feneri çıkarıp Elzem’e verdi. Hafif elleri titriyordu. “Bunu dizlerine tut.” Sonra da peçete ve yara bandını aldı çantadan. Önce peçeteyi dikkatlice katladı ve dizindeki kanları temizledi. Daha sonra ise canını acıtmamaya çalışarak yavaşça yara bandını yapıştırdı. Aynı işlemi dirseklerine de uyguladı. “Daha iyi misin?” “Evet.” “En çok hangi rengi seviyorsun Noyan?” “Yeşil ve kahverengi.” Elzem çimlerden bir papatya kopardı. “En sevdiğin yemek ne Noyan?” Papatyanın yapraklarını koparırken Noyan’a baktı. “Mantı.” “En sevdiğin hayvan peki?” “Kurt.” Şaşırmıştı. Kurt seven birini ilk defa görüyordu. Oysa ki çoğu çocuk kurttan korkardı. “En sevdiğin tatlı ne?” “Künefe.” Noyan gökyüzüne baktı. Bu gece yıldızlar biraz daha parlaktı. “En sevdiğin mevsim ne peki?” “Kış.” Elzem’in tüm sorularını sabırla cevapladı Noyan. “Peki seninkiler?” “En sevdiğim renk pembe ve beyaz, en sevdiğim yemek makarna, en sevdiğim hayvan flamingo, en sevdiğim tatlı hanım göbeği çünkü adı garip ve güzel, en sevdiğim mevsim de ilkbahar.” Noyan kıkırdadı. “Hanım göbeğini adı garip diye mi seviyorsun gerçekten?” “Evet, ne var bunda?” Elzem esnemeye başladı. “Uykum geldi.” “Hadi odaya çıkalım.” Noyan başını salladı. Çantayı toplayıp üstlerini düzelttiler. Çantayı kollarına taktılar ve gitmek için hazırlandılar. Tam kapıya yöneleceklerdi ki kapıdaki görevliyi gördüler. “Elzem…” “Noyan…” Birbirlerinin ellerini daha çok sıktılar. Görevli de tam şu an onlara bakıyordu. Kaşlarını çattı. “Bittik biz.” “Napıcaz Noyan?” İkisi de ne olacağını gayet iyi biliyorlardı. “3 deyince kaçıyoruz. 1,2…” Elzem aniden Noyan’ın elini bıraktı ve kaçmaya başladı. “Elzem, oraya kaçmayacaktık!” Ama yine de onu yalnız bırakmamak için arkasından koşup ona yetişti. “Gelin buraya!” Görevlide onların arkasından koşuyordu. En son ikisinin de kollarından tutup durdurdu. İçeriye sürüklemeye başladı. “Cezanızı çekeceksiniz.” İkisini de tutup müdürün yanına sürükledi.

"Saat beşten sonra odadan çıkmanın yasak olduğunu bilmiyor musunuz?” İkiside yaptıklarından pişmandı. “Ben sizi daha kaç kez uyaracağım?” Müdür saatlerdir onları azarlıyordu.. “Ceza odasına geçin.” İkiside korkuyla birbirlerine baktılar. “Hadi!” İkiside mecbur olduklarını biliyorlardı. Başları öne eğik bir şekilde ilerlediler. Ceza odasına girip oturdular. O sırada bahçede gördükleri görevli kapılarını kilitledi. Karanlık ve biraz da soğuktu. “Noyan…” “Hı?” “Çok uykum var ama uyuyamıyorum.” Noyan biraz duraksadı. “Masal anlatayım mı sana?” “Evet, evet lüften!” Noyan derin bir nefes aldı. Kendisinin de çok uykusu vardı hâlbuki. “Bir varmış, bir yokmuş…”

Meryem’in elini daha sıkı tuttu. “Ben... gitmek zorunda mıyım?” Meryem birkaç saniye sustu. Sonra dizlerinin üzerine çöktü. “Bazen gitmek zorunda kalırsın.” Elzem kaşlarını çattı. Gözleri dolmuştu ama ağlamamak için kendini tutuyordu. “Ben gitmek istemiyorum.” “Biliyorum.” “Beni geri getirecek misiniz?” Meryem’in yüzündeki gülümseme bir anlığına kayboldu. Elzem bunu fark ettiğinde içindeki korku daha da büyüdü. “Hayır,” dedi Meryem, olabildiğince yumuşak bir sesle. “Ama yeni bir yere gidiyorsun. Belki... orası da senin yuvan olur.” Elzem, Meryem’in söylediklerini anlamaya çalıştı. Yuva zaten burasıydı. Noyan buradaydı. Meryem buradaydı. Her sabah uyandığı oda, yemek yediği masa, duvarlardaki boya izleri... Hepsi buradaydı. Başka bir yer nasıl yuva olabilirdi ki? “Ya olmazsa?”
Meryem bu kez cevap vermedi. Çünkü bazı soruların cevabı yoktu. Elzem odanın kapısına baktı. İçeride Noyan hâlâ uyuyordu. Onu uyandırmak istiyordu. Sarılmak, vedalaşmak, belki gitmeyeceğini söylemesini istemek... Ama Noyan uyuyordu. Elzem bir adım attı. Sonra bir adım daha. Kapıdan çıkmadan önce arkasına döndü. Yatağında uyuyan çocuğa son kez baktı. “Hoşça kal,” diye fısıldadı. Sonra yavaşça saate baktı. Saat 10.06’ydı. Meryem onun elini tuttu. “Gidiyoruz.” Elzem başını salladı. Koridorun sonuna geldiklerinde müdürün odasının kapısı açıktı. İçeride iki kişi duruyordu. Bir kadın ve bir adam. Kadın, Elzem’i görür görmez gülümsedi. Gülümsemesi sıcak görünüyordu ama Elzem yine de ona güvenemedi. Çünkü daha önce de gülümseyen insanlar görmüştü.
Adam ise ellerini arkasında birleştirmiş, sessizce onu izliyordu. Meryem, Elzem’in omzuna hafifçe dokundu. “Elzem, bunlar Volkan ve Hande Demirel.” Kadın bir adım öne çıktı. “Merhaba Elzem.” Elzem cevap vermedi. Hande’nin yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü. “Bize Elzem Dülger olduğunu söylediler.” Elzem’in gözleri bir anda Hande’ye çevrildi. “Dülger mi?” “Evet,” dedi Volkan. “Soyadın.” Elzem bir an nefesini tuttu. “Değişmeyecek mi?” Volkan’ın yüzündeki ifade yumuşadı. “Hayır.” “Ben istemiyorum.” “Biliyoruz.” “Ben Dülger’im.” Bu kez Hande dizlerinin üzerine çöktü. Elzem’le aynı hizaya geldi. “Öyle kalacaksın.” Elzem, kadının gözlerinin içine baktı. Yalan söyleyip söylemediğini anlamaya çalışıyordu. Büyükler bazen bir şey söyler, sonra tamamen başka bir şey yapardı.
“Gerçekten mi?” “Gerçekten.” Elzem, Meryem’e baktı. Meryem başını sallayınca içindeki düğüm biraz gevşedi. Volkan sessizliği bozdu. “Bir de seninle tanışmak isteyen biri var.” Elzem’in kaşları çatıldı. “Kim?” Tam o sırada kapının arkasından bir çocuk çıktı. Elzem’den biraz daha büyüktü. Dokuz yaşlarında görünüyordu. Elinde küçük, kırmızı bir oyuncak araba vardı. Önce annesine, sonra babasına baktı. “Girebilir miyim?” Hande gülümsedi. “Gel bakalım.” Çocuk yavaşça içeri girdi. Elzem’e baktı. Birkaç saniye boyunca ikisi de konuşmadı. Sonra çocuk elindeki arabayı kaldırdı. “Benim adım Aras.” Elzem, arabaya baktı. “Benim de Elzem.” Aras başını salladı. “Biliyorum.” Elzem’in yüzü hemen asıldı. “Ben seni tanımıyorum ki.” Aras birkaç saniye düşündü. “Ben de seni tanımıyorum.”
Elzem, istemsizce kaşlarını kaldırdı. “E o zaman adımı nereden biliyorsun?” Aras omuz silkti. “Annem söyledi.” Elzem’in dudakları kıpırdadı. Gülümsemek istedi ama kendini tuttu. Aras elindeki arabaya baktı. “İstersen senin olabilir.” Elzem şaşkınlıkla oyuncağa baktı. “Senin değil mi?” “Benim.” “Niye veriyorsun?” Aras bu kez ona baktı. “Çünkü yeni gelenlere hediye verilir.” Elzem arabayı almadı. “Ben yeni gelen değilim.” Aras başını yana eğdi. “Nesin?” Elzem bir an düşündü. “Misafirim.” Aras ciddi bir ifadeyle başını salladı. “O zaman misafirlere de hediye verilir.” Elzem, istemeden gülümsedi.
Aras da gülümsedi. Ve Elzem o gün, Demirel ailesinin evine giderken yanında yalnızca küçük bir çanta ve birkaç parça eşya götürmedi. Bir oyuncak araba da götürdü.
Belki de ilk kez, gitmek zorunda kaldığı bir yerden yanında güzel bir şey götürüyordu. Ama henüz bilmiyordu. Bazı vedalar gerçekten son değildi. Bazıları, insanın hayatındaki en büyük başlangıçların ilk adımıydı.