6. bölüm · Yaramızda kalsın

Bölüm 6: Zarfın İçindeki Geçmiş

Nazlı Önk

Mardin ovasının üzerine çöken o büyüleyici gün batımının ardından, Aras ve Derin çarşıda geçirdikleri o huzurlu saatlerin huzuruyla konağa döndüler. Bileklerindeki eş mavi taşlı gümüş bileklikler, aralarında yedi yıldır örülen o aşılmaz duvarların artık yıkılmaya başladığının en somut kanıtıydı. Ancak konağın avlusuna adım attıklarında onları bekleyen hava, dışarıdaki romantik esintiden çok daha ağırdı.
Aras’ın ablası, avludaki ahşap masanın başında oturmuş, elinde Derin’in İstanbul’daki sevgisiz evden bulup getirdiği o sararmış eski zarfı tutuyordu. Gözleri ağlamaktan kızarmış, önündeki açık duran kağıtlara bakıyordu. Onların geldiğini duyunca başını kaldırdı, yüzündeki hüzünlü ama şefkatli ifade odadaki herkesin adımlarını yavaşlattı.
"Geldiniz mi?" dedi ablası, sesi titreyerek. "Gelin... Gelin oturun yanıma. Artık bu zarfın içindeki fısıltıları, geçmişin bize bıraktığı o büyük emaneti konuşma vakti geldi."
Aras ve Derin birbirlerine kısa bir bakış atarak masanın karşısına oturdular. Derin’in kalbi, o sevgisiz üvey anne evinde bulduğu bu mektubun ne sakladığını öğrenme arzusuyla hızla çarpmaya başladı.
Ablası derin bir nefes alarak elindeki kağıdı düzeltti. "Derin, senin öz annen Nevin... Benim gençliğimin en yakın arkadaşı, bu konağın ise en büyük sırdaşıydı," diyerek başladı anlatmaya. "Sen henüz çok küçük bir bebekken, annenin amansız bir hastalığa yakalandığını öğrendiğinde babanın bundan haberi yoktu. Baban o zamanlar da sert, sevgisiz ve kendi dünyasında yaşayan bir adamdı. Annen, kendisinden sonra senin o evde yapayalnız kalacağını, babanın hayatına başka bir kadının gireceğini sanki hissetmiş gibi bu mektubu bana yazıp göndermişti."
Derin, gözlerinden süzülen yaşları engelleyemeden dinliyordu. Annesinin onu ne kadar çok düşündüğünü ilk kez bu kadar derinden hissediyordu.
Ablası mektuptan bir kesiti okumak için kağıdı gözlerine yaklaştırdı:
"Canım dostum... Eğer bu mektup eline ulaştığında ben artık bu dünyada yoksam, bil ki kalbim hep kızımla kaldı. Derin’im çok küçük, babasının soğukluğunda, o sevgisiz evde nasıl büyüyecek bilmiyorum. Benim ömrüm yetmedi ama sana yalvarıyorum, onun izini hiç kaybetme. Bu dünyada birbirini tamamlayacak ruhlar vardır ya hani... Senin kardeşin Aras ile benim kızım Derin de öyle olsun isterdim. Eğer bir gün yolları kesişirse, kızımı önce Allah’a, sonra sizin o köklü, sıcak ailenize emanet ediyorum."
Ablası mektubu yavaşça masaya bıraktı ve gözlerini Aras ile Derin’in üzerinde gezdirdi. "Siz aynı gün, 2 Aralık'ta doğduğunuzda, annenizle hastane odasında ellerimizi birleştirip bir söz vermiştik. Sizlerin kaderini daha o günden birbirine bağlamıştık. Nevin, senin o üvey anne elinde büyüyeceğini bildiği için, bu konağı ve bizim ailemizi senin için gizli bir sığınak olarak hazırlamıştı. İstanbul'daki o evden kaçıp buraya gelmen, annenin yedi yıl öncesinden kalbimize ektiği o sevgi tohumunun bir sonucudur."
Aras, ablasının anlattıklarıyla sarsılmıştı. Bileğindeki mavi taşlı gümüş bilekliğe baktı, sonra Derin’in titreyen ellerine. Demek ki aralarındaki o çocukluk bağı, sadece mahalle arkadaşlığından ibaret değildi; annelerinin dualarıyla, geçmişin en saf niyetleriyle örülmüş köklü bir kaderdi.
Derin, hıçkırarak elini masanın üzerindeki mektuba uzattı. Yıllarca kendini dünyada yapayalnız, lanetli ve fazlalık gibi hissetmişti. Oysa öz annesi, onun için yıllar öncesinden Mardin’de, Aras’ın kalbinde kocaman bir yuva inşa etmişti.
Aras, masanın üzerinden uzanıp Derin’in elini sımsıkı kavradı. "Duydun mu?" diye fısıldadı Aras, gözlerindeki o tüm kırgınlıkların yerini alan saf bir teslimiyetle. "Sen hiçbir zaman yalnız değildin Derin. Annelerimiz bizim kaderimizi çoktan çizmiş. Biz seninle sadece aynı gün doğmadık; biz birbirimizin yarasını sarmak için doğduk."
Mardin’in asırlık taş duvarları, yedi yıllık bir ayrılığın ardından açılan bu eski defterle birlikte, aynı günde doğan iki gencin yeniden bir araya gelişine ve geçmişin yaralarının sevgiyle sarmalanışına tanıklık ediyordu.