5. bölüm · Yaramızda kalsın

Bölüm 5: Taş Sokaklarda Açan Çiçekler

Nazlı Önk

Konağın üzerine kabus gibi çöken o fırtınalı günün ardından, Mardin yeni güne çok daha sakin ve dingin bir sabahla uyandı. Aras, Derin’in günlerdir odasından çıkmayarak geçmişin gölgeleriyle boğuşmasına daha fazla seyirci kalmak istemiyordu. Onu o karanlık odadan, kafasını kurcalayan ihanet ve sevgisizlik dolu anılardan uzaklaştırmanın zamanı gelmişti.
Öğlene doğru Derin’in odasının kapısını hafifçe tıkladı. Kapı açıldığında, üzerinde bu sefer temiz, keten bir gömlekle duran Aras’ı gören Derin şaşırdı.
"Hazırlan," dedi Aras, yüzünde günlerdir ilk kez görülen hafif, sıcak bir tebessümle. "Mardin’i sadece pencerenden izlemeyi bırakma vaktin geldi. Sana çocukluğumuzu geride bıraktığımız, ama ruhumuzu bulduğumuz bu şehri gezdireceğim."
Çok geçmeden kendilerini Mardin’in asırlık, labirenti andıran dik ve dar taş sokaklarında buldular. Güneş, abbaraların (taş sokakları birbirine bağlayan tünel geçitler) altından sızarken gölge-ışık oyunlarıyla yollarını aydınlatıyordu. Derin, omzundaki küçük çantasıyla yürürken şaşkınlıkla etrafı inceliyor, tarihi taş evlerin pencerelerinden sarkan begonvilleri, kapı tokmaklarındaki ince işçilikleri hayranlıkla izliyordu. İstanbul’un o boğucu, insanı ezen kalabalığından sonra burası ona başka bir gezegen gibi gelmişti.
"Burası zamanın durduğu yer," diye fısıldadı Aras, yan yana yürürlerken. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, her adımda omuzları birbirine hafifçe değiyordu. Bu küçük temaslar, ikisinin de içinde yedi yıldır uyuyan o tatlı sızıyı uyandırmaya yetiyordu.
Tarihi bakırcılar çarşısına girdiklerinde kulaklarını dolduran çekiç sesleri, Derin’in zihnindeki tüm kötü sesleri bastırdı. Ustaların bakır tepsilere hayat verişini izlerken Derin’in yüzünde uzun zaman sonra ilk kez içten, kocaman bir tebessüm belirdi. Aras, onun bu gülüşünü gördüğünde adımlarını yavaşlattı. Dünyadaki hiçbir manzara, Derin’in gözlerindeki o hüzünlü bulutların dağılıp yerine çocuksu neşesinin gelmesi kadar güzel olamazdı onun için.
"Bak ne buldum," diyerek Aras’ı durdurdu Derin. Çarşıdaki eski bir gümüşçü tezgahının önündeydiler. Tezgahta, telkari sanatı ile işlenmiş, üzerinde mavi taşlar olan iki eş bileklik duruyordu.
Aras tezgahtara dönüp bileklikleri aldı. Derin’in elini yavaşça kavradı; parmakları birbirine değdiğinde ikisinin de nefesi anlık olarak kesildi. Aras, mavi taşlı gümüş bilekliği Derin’in ince bileğine zarifçe taktı.
"Biliyorsun değil mi?" diye fısıldadı Aras, gözlerini Derin’in gözlerine sabitleyerek. "Biz seninle aynı gün, 2 Aralık'ta doğduk. Dünyanın neresine gidersen git, kiminle olursan ol, senin gökyüzün de benimkiyle aynıydı. Bu mavi, bizim çocukluğumuzun rengi olsun. Yaralarımızın değil."
Derin, gözleri dolarak bilekliğe baktı. Aras’ın bu ince ve korumacı tavrı, kalbindeki tüm kırıkları tek tek birleştiriyor gibiydi. Diğer bilekliği de o aldı ve Aras’ın bileğine taktı. "Yaralarımızda kalmasın artık Aras," dedi sessizce. "Gözlerimizde kalsın."
Akşamüstüne doğru, şehri tepeden gören tarihi bir taş kafenin terasına çıktılar. Önlerinde uçsuz bucaksız, adeta bir denizi andıran Mezopotamya ovası uzanıyordu. Güneş batarken gökyüzü turuncudan mora dönüyor, Mardin evleri bir gerdanlık gibi ışıldamaya başlıyordu.
Rüzgar Derin’in saçlarını uçururken, üşüdüğünü fark eden Aras hiç düşünmeden üzerindeki ceketini çıkarıp Derin’in omuzlarına bıraktı. Ceketten yayılan o tanıdık, güven veren erkeksi koku Derin’i sarmaladı. Derin başını hafifçe yana eğip Aras’ın omzuna yasladı.
Aras bu kez tereddüt etmedi. Kolunu Derin’in omuzlarına doladı ve onu kendine daha çok çekti. İki 25 yaşındaki genç, Mardin’in büyüleyici gün batımında, yedi yıllık bir ayrılığın ardından ilk kez bu kadar yakın, bu kadar ait hissetmişlerdi kendilerini birbirlerine. İstanbul’un ihaneti ve üvey anne evinin sevgisizliği, bu uçsuz bucaksız ovanın karanlığında tamamen kaybolup gidiyordu.