Yarama Dua kitap kapağı

8. bölüm / 9

Yarama Dua

🔍​8. BÖLÜM: Şifreli Ferman

Vaveyla Yazarı: Fatma Sici

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: 🔍​8. BÖLÜM: Şifreli Ferman

Kızlarağası Hanı’nın o dar, asırlık, yaşanmışlık kokan koridorlarında patlayan o kör kurşunun üzerinden tam üç koca gün geçmişti. Zaman, İzmir’in üzerine ağır bir kurşun levha gibi çökerken, şehrin sokaklarında adeta bir bekleyişin sessizliği hakim kılınmıştı. İzmir’in meşhur, deli rüzgarlı imbatı kentin sokaklarını amansızca döverken, körfezin üzerine yavaş yavaş çöken o ağır, kurşun renkli bulutlar adeta yakında kopacak olan büyük fırtınanın en büyük, en acımasız habercisiydi. Adnan Menderes Havalimanı’nın o kalabalık, uğultulu peronlarında sadece birkaç dakikalık mesafeli bir bakışmayla başlayan bu kader çizgisi, şimdi kentin altını bir örümcek ağı gibi saran bin yıllık dehlizlerin, Osmanlı’dan kalma mürsel fermanların ve acımasız kaçakçıların tam ortasına adeta silinmez bir mühürle demir atmıştı. Olayların bu raddeye geleceğini kimse tahmin edemezdi ancak kader, ağlarını çoktan örmüş ve tarafları kaçınılmaz bir hesaplaşmanın eşiğine getirip bırakmıştı.
Zehra, o sabah kaderini değiştirecek olan kütüphaneye gitmek adına kaldığı yurdun kapısından dışarıya ilk adımını attığında, göğsünün tam ortasında büyüyen o bitmek bilmeyen heyecanı ve derin endişeyi bastırmak istiyordu. Bunun için, feracesinin geniş ceplerine gizlediği ellerini sımsıkı, parmak boğumları beyazlayana kadar sıkıyordu. Üzerinde, yere kadar uzanan, en ufak bir vücut hat çizgisini bile belli etmeyen, dökümlü ve asil duruşlu vizon rengi feracesi vardı. Genç kızın her adımında vakarla savrulan bu giysi, onun adeta dünyevi karmaşadan sıyrılmış zırhı gibiydi. Başını, boynunu ve göğüs hizasını her zamanki haya ve örtü bilinciyle noksansızca, özenle saran o koyu kahve krep eşarbı ise, İzmir’in kapalı, kasvetli havasına tezat oluşturacak kadar duru, makyajsız yüzünü asil bir çerçeve gibi sarmıştı. Sırt çantasının en korunaklı, en gizli bölmesinde ise Ömer’in Akif vasıtasıyla ona güvenerek gönderdiği o paha biçilemez on sekizinci yüzyıl el yazması mimari tarih kitabı duruyordu. Genç kız, profesörünün gözlerini yuvalarından fırlatacak, akademik çevrelerde büyük ses getirecek o ağır araştırma ödevini tamamen bitirmişti. Geceler boyu uykusuz kalarak, her bir satırı Ömer’in o sedef kakmalı hediyesiyle, heyecandan titreyen ama bir o kadar da özenli bir parmak işçiliğiyle kağıda dökmüştü. Şimdi o kutsal bir emanet gibi üstüne titrediği, adeta gözünden bile sakındığı eseri asıl sahibine, o çelikten gövdeye, Ömer'e sağ salim teslim etme vaktiydi. İçindeki ürperti, yerini yavaş yavaş büyük bir teslimiyetin huzuruna bırakıyordu.
Zehra’nın kaldırımdaki adımları hızlandıkça, yurdun sokağında uzun süredir tetikte bekleyen o siyah, camları tamamen filmle kaplanmış lüks SUV araç da motorunu sessizce, adeta bir yırtıcı gibi ateşledi. Ömer Soyer’in kesin ve tavizsiz talimatıyla hareket eden o profesyonel koruma ekibi, genç kızla aralarındaki o güvenli mesafeyi tek bir milim bile esnetmeden, adeta yürüyen sessiz bir gölge gibi onun arkasından ilerliyordu. Sokaktaki yabancı gözlerin bunu fark etmesi imkansızdı. Zehra, etrafında bir duvar gibi örülen bu görünmez, çelikten koruma kalkanının varlığıyla her adımda daha da vakurlaşıyor, adımlarına daha büyük bir güven yerleşiyordu. Yürürken, içinden durmadan Ömer’in o sargılı omzu, o hain kurşun yarası için sessiz, derinden şifa duaları mırıldanıyordu. Onun tehlikelerle dolu dünyasına adım attığından beri ilk defa kendini bu kadar güvende ama bir o kadar da büyük, her an her şeyi yutabilecek bir fırtınanın kıyısında hissediyordu.
Aynı dakikalarda, Tarihi Milli Kütüphane’nin sivil vatandaşların girişine tamamen kapatılmış olan, nem ve eski kağıt kokan bodrum katındaki yüksek güvenlikli arşiv odasında hava adeta barut gibi ağırdı. Odanın tavanından sarkan güçlü ultraviyole lambalar, devasa meşe masanın üzerine serilmiş olan ve uğruna canların alındığı, nice çatışmaların çıktığı asırlık fermanın her bir lifini, mürekkep çatlağını en ince ayrıntısına kadar adeta çırılçıplak ortaya çıkarıyordu. Ferman, geçmişin büyük sırlarını saklayan canlı bir organizma gibi masanın üzerinde uzanıyordu.
Ömer, üzerinde sadece siyah, vücudunu sıkıca saran bir tişörtle masanın üzerine tamamen eğilmiş durumdaydı. Sol kolunu askıya alan o sargı bezi nihayet sökülmüş, sahaftaki o kanlı arbedede patlayan kurşunun geride bıraktığı derin yara temiz, beyaz bir bandajla kapatılmıştı. Omzundaki keskin, yakıcı sızı, aldığı her derin nefeste göğüs kafesine bir bıçak gibi saplansa da, koyu kahve gözlerindeki o operasyonel odaklanma ve zihnindeki sarsılmaz askeri disiplin acıyı tamamen felç etmişti. Sol elini kullanamasa da, sağ elinde tuttuğu özel büyüteçle, fermanın kenarlarına ustalıkla gizlenmiş olan o solmuş Osmanlıca harfleri ve gizli teşkilat mühürlerini saniyelerce, adeta zamanı durdurarak inceliyordu. Her bir kıvrım, onu yüzyıllık bir gizemin kalbine biraz daha yaklaştırıyordu.
Akif, odanın loş, taş duvarlı köşesinde elindeki telsizle ayakta bekliyor, gözlerini bir an bile liderinin gerin yüz hatlarından, acıyla seğiren çene kasından ayırmıyordu. Ömer’in kendini nasıl zorladığını, acıyı nasıl hiçe saydığını en iyi o biliyordu.
"Kardeşim, aralıksız dört saattir o masanın başındasın," dedi Akif, sesindeki derin endişeyi kütüphanenin o mezar sessizliğine bırakarak. "Doktor o kolu kesinlikle zorlamayacaksın, dikişleri patlatırsın dedi. Sen fermanın satırlarında kayboldun resmen."
Ömer, elindeki büyüteci fermanın dokusundan bir milim bile ayırmadan, sesi odadaki taş duvarları titreten sert, tavizsiz bir tınıyla konuştu: "Bu ferman sıradan bir vakıf belgesi ya da tarihi bir antika değil Akif. Halit’in adamlarının neden Kemeraltı’ndaki o kuytu sahhafı basıp her yeri dağıttığını şimdi çok daha net anlıyorum. Bak tam şuraya..."
Ömer, büyüteci masanın kenarına bırakıp sağ elinin işaret parmağıyla fermanın sağ alt köşesindeki silik, dairesel, iç içe geçmiş hilal mühürlerini gösterdi. Akif masaya doğru iki ağır adım yaklaşıp dikkatle eğildi, nefesini tutarak işaret edilen yere baktı.
"Bu mühür, Sultan Üçüncü Mustafa döneminde İzmir’deki tarihi Agora kazı alanının altındaki dehlizleri ve Kemeraltı’nın derin mahzenlerini mühürleyen gizli bir Osmanlı teşkilatına ait." Ömer’in ses tonu, kaçakçıları kendi kazdıkları kuyuya gömecek olan o amansız, geri dönüşü olmayan planın ağırlığını taşıyordu. "Fermanın satır aralarına ebced hesabıyla muazzam bir şifre gizlenmiş. Bu şifre, Halit’in Avrupa’daki koleksiyonculara satmak için milyon dolarlar teklif ettiği o kayıp antik hazinenin, İzmir’in altındaki hangi gizli dehliz girişinde saklandığını gösteriyor. Adamlar yüzyıllardır açılmamış olan o yeraltı kapısının yerini, o kapıyı açacak olan anahtarı arıyorlar."
Akif, duydukları karşısında derin bir nefes alıp doğruldu, durumun vahameti yüzünden okunuyordu. "Peki reis... Şifreyi tamamen çözebildin mi?"
Ömer gözlerini nihayet fermandan kaldırıp Akif’in yüzüne dikti. Koyu kahve gözlerinde çelikten bir irade, asla geri adım atmayacak bir kararlılık parlıyordu. "Son bir satır kaldı. Bu şifrenin tamamen çözülmesi, Halit’in İzmir’deki tüm kaçakçılık operasyonunun tek bir gecede çökmesi demek. Ama bu durum aynı zamanda..." Ömer bir an duraksadı, yutkundu. Sesi aniden buz kesti, odadaki havayı dondurdu. "Bizim bu şifreyi çözdüğümüzü, haritaya ulaştığımızı anladıkları an, Halit’in doğrudan en kirli, en zayıf hamleye oynayacağı anlamına gelir."
"Zehra’ya..." dedi Akif, kelimeyi Ömer’in dudaklarından adeta acıyla alarak.
Ömer’in çene kasları gerildi, masanın sert ahşap kenarını tutan sağ elinin parmak boğumları bembeyaz kesildi. Sahaf dükkanında o kızın korkuyla kendi ceketinin yakasına sımsıkı sarılışı, yanaklarının mahcubiyetle kızarışı bir sinema şeridi gibi gözünün önünden geçti. "Eğer o kızın tek bir saç teline, feracesinin tek bir ipliğine namert eli değerse..." Ömer cümlesini tamamlamadı ama odadaki hava bir anda barut ve öfke kokusuyla dolmuş gibi ağırlaştı. "Halit o haritayı istiyorsa, onu o haritayla birlikte İzmir’in yeraltı dehlizlerine canlı canlı gömeceğim."
Tam o sırada Akif’in belindeki telsiz cızırtıyla çalıştı. Dışarıda, kütüphane sokağında nöbette olan sivil çocuklardan birinin heyecanlı ve telaşlı sesi yankılandı: "Reis, emanet kütüphanenin ana kapısından giriş yaptı. Arka koridora, arşiv odasına doğru ilerliyor."
Ömer, telsizdeki o sesi duyar duymaz masanın üzerindeki fermanı geniş, kalın bir kadife örtüyle tamamen kapattı. Üzerindeki o karanlık, operasyonel ve ölümcül havayı saniyeler içinde bir kenara fırlatıp ceketini omzuna aldı. Gözlerindeki o amansız öfke, sadece Zehra’nın isminin geçmesiyle bile anında yatışmış, yerini derin bir saygıya, naif bir huzura bırakmıştı. Kendini toparladı, duruşunu dikleştirdi.
Zehra, kütüphanenin o yüksek tavanlı, asırlık ahşap ve eski kitap kokan koridorlarında ilerlerken yüreği göğüs kafesini adeta parçalamak istiyordu. Attığı her adım yankılanıyor, heyecanını körüklüyordu. "Giriş Yasaktır" yazan o ağır ahşap kapının önüne geldiğinde adımları tamamen durdu. Derin, sakinleştirici bir nefes alıp şalını hafifçe düzeltti. Tam kapıyı çalmak için elini kaldırmıştı ki, kapı kendiliğinden, yavaşça ve gıcırtıyla açıldı.
Karşısında, üzerinde siyah gömleğiyle, omzundaki ceketini hafifçe arkaya atmış olan Ömer duruyordu. Göz göze geldikleri o ilk saniye, kütüphanenin bin yıllık kitapları arasındaki tüm dünyevi sesler bir kez daha tamamen sustu. Zaman durmuş gibiydi. Ömer, aralarındaki o kutsal mahremiyet, haya ve saygı sınırını koruyarak tam iki adım geride durdu, başıyla asil bir selam verdi.
"Zehra Hanım... Hoş geldiniz," dedi Ömer, sesi bir önceki gece sahil kenarında, İnciraltı’nda konuşan o şifalı, o emniyet veren adama dönüşmüştü.
"Hoş buldum Ömer Bey," dedi Zehra, bakışlarını Ömer’in sargısız omzuna çevirerek. İçindeki büyük endişe, ses tellerini hafifçe titretiyor, onu ele veriyordu. "Sargınızı çıkarmışsınız... İnşallah çok daha iyisinizdir, ağrınız sızınız kalmamıştır?"
Ömer, genç kızın o elâ gözlerine yansıyan saf, riyasız endişeyi görünce içinin dalga dalga titrediğini hissetti. "Çok daha iyiyim, tamamen geçiyor, teşekkür ederim. Sizin her gece ettiğiniz o duaların şifası, doktorların dikişlerinden çok daha hızlı ve etkili oldu galiba," dedi yüzünde belli belirsiz, sadece kıza ait olan o derin tebessümle.
Zehra, bu söz üzerine yanaklarının aniden kor gibi, alev alev yandığını hissetti. Bakışlarını mahcubiyetle hemen kaçırıp sırt çantasını önüne aldı. Titreyen parmaklarıyla, kadife kumaşa sarılı o ağır emaneti çıkarıp Ömer’ye doğru uzattı. "Emanetinizi getirdim. Ödevimi tamamen tamamladım... Gönderdiğiniz o kitabın bana o kadar büyük, o kadar paha biçilemez bir katkısı oldu ki, size nasıl teşekkür edeceğimi gerçekten bilemiyorum. Yazdığınız o ince not için de... Ayrıca teşekkür ederim."
Ömer, Zehra’nın uzattığı paketi sağ eliyle teslim alırken, parmaklarının genç kızın eline, o hassas tenine milimetrik olarak bile değmemesi için muazzam bir dikkat, asil bir özen gösterdi. Onun bu muhafazakar hassasiyeti, tesettürüne duyduğu o devasa hürmet, Zehra’nın kalbindeki saygıyı ve bağlılığı bir kat daha artırıyordu.
"Rica ederim. O kitap, ait olduğu o karanlık, tozlu raflardan ilk kez bu kadar asil, bu kadar temiz bir amaca hizmet ettiği için kendi tarihiyle gururludur eminim," dedi Ömer, paketi arkasındaki meşe masanın kenarına bırakırken.
Zehra tam gitmek, aradaki o yoğun sessizlikten sıyrılmak için arkasını dönecekti ki, içindeki o merak ve endişe duygusuna daha fazla engel olamadı. Bakışları Ömer’in arkasındaki, üzeri kalın kadife kumaşla kapatılmış o gizemli, devasa masaya kaydı. "Akif Bey dün kampüste söyledi... Çok tehlikeli, çok büyük bir işin tam ortasındaymışsınız. O sahaftaki adamlar, peşinizi bırakmıyorlar mı hâlâ?"
Ömer’in yüz hatları aniden ciddi bir devlet adamı kimliğine büründü ama Zehra’yı ürkütmemek için sesini olabildiğince yumuşak, sakin bir tona çekti. Adımını bir santim bile öne atmadan, olduğu yerden Zehra’nın elâ gözlerinin tam içine baktı. "Tehlike benim doğduğum günden beri hayatımın, aldığım her nefesin bir parçası Zehra. Ama o gece sahilde, İnciraltı'nda verdiğim sözü sakın unutma. O fermanların içindeki şifreler, dehlizler ne kadar karmaşık ve karanlık olursa olsun; benim bu koca şehirdeki en net doğrum, en büyük görevim senin güvende olmandır. Sen sadece okuluna, derslerine ve o parlak geleceğine odaklan. Gerisi benim göğsümün borcudur."
Zehra, Ömer’in gözlerinde parlayan o sarsılmaz, o her şeyi göze alan koruma içgüdüsünü görünce başını yavaşça, asaletle eğdi. "Siz de kendinize çok dikkat edin... Ömer Bey. Dualarım hep sizinle, seccademde."
Genç kız arkasını dönüp kütüphanenin koridorunda dökümlü vizon feracesiyle bir kuğu gibi süzülerek, ahşap zemini hafifçe gıcırdatarak uzaklaşırken; Ömer onun arkasından, o ipek şalın dökülüşüne kadar bakakaldı. Kalbindeki o nadide duyguyu korumak adına ant içti.
Ancak Zehra, koridorun sonundaki o büyük kütüphane kapısından çıkıp taş merdivenlerden henüz yeni inmişti ki, kütüphane sokağının köşesinde bekleyen siyah filmli araçtaki çocuklardan birinin telsiz feryadı arşiv odasında adeta bir bomba gibi yankılandı:
"Reis! Sokağın arkasından iki şüpheli araç giriş yaptı! Halit’in adamları! Emanetin önünü kesmeye, kızı zorla arabaya bindirmeye çalışıyorlar, acil destek, silahlılar!"
Ömer, telsizdeki o panik dolu sesi duyar duymaz ceketini masanın üzerine fırlattı. Gözlerindeki o naif huzur, o şifalı bakışlar saliseler içinde silindi; yerini İzmir’i o kaçakçıların başına tamamen yıkacak olan o ölümcül aslan öfkesine, çelikten bir infiale bıraktı. Sağ eliyle belindeki siyah silahını kontrol edip namluya mermiyi sürerken Akif’e kükredi:
"Akif! Kapıları derhal kilitleyin, fermanı emniyete alın! Zehra’nın tek bir saç teline dokunurlarsa bu şehirden hiçbirinin ölüsü bile sağlam çıkamaz! Operasyon başladı!"

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18