4. bölüm · Yarama Dua
📖 4. BÖLÜM: Gece Yarısı İtirafları
Kemeraltı’ndaki o loş sahaf dükkanında patlayan kurşunun üzerinden geçen saatler, Zehra için asırlara bölünmüş gibiydi. Zaman, o barut kokulu dakikaların içine sıkışıp kalmıştı. KYK yurdunun penceresinden dışarıya, İzmir’in üzerine çöken o gri, dumanlı sabaha bakarken gözüne tek bir damla uyku girmemişti. Ne zaman gözlerini kapatsa, Ömer’in o çelik gibi sert gövdesiyle üzerine kapandığı o dehşet anını, kulakları sağır eden o patlamayı ve en çok da beyaz sayfaya düşen o koyu, sıcak kan damlasını görüyordu.
Kalbi, göğsünü bir kafes gibi döven bir fırtınaydı. Kendini bildi bileli sessiz, korunaklı bir taşra hayatı yaşamış, günahın ve tehlikenin uzağından geçmişti. Şimdi ise yabancısı olduğu bu koca metropolde bir adam onun için vurulmuş, kanı ellerinin altındaki sayfalara akmıştı. İçindeki bu deli dertle, bu ağır minnet ve üzerinden atamadığı büyük vicdan azabıyla ne yapacağını bilemeyerek, sabahın en erken saatinde adımlarını yeniden Konak’taki o tarihi binaya, Milli Kütüphane’ye doğru attı. Adeta ayakları onu kendi iradesi dışında, o sarsıcı düğümün çözüleceği yere sürüklüyordu.
Dışarıda, İzmir’in üzerine eylülün son soğuk rüzgarları, denizden yükselen sert bir imbatla birlikte esiyordu. Cadde kenarındaki palmiye yaprakları hışırdıyor, havadaki nem insanı üşütüyordu. Zehra, yere kadar uzanan, vücut hatlarını tamamen gizleyen dökümlü lacivert pardösüsünün önünü sımsıkı iliklemişti. Başını ve omuzlarını noksansızca, tek bir saç teli bile dışarı sızmayacak şekilde saran gri ipek şalı, uykusuzluktan solan ve kireç gibi beyazlayan yüzünü bir nebze de olsa gizliyordu.
Heyecandan ve soğuktan buz kesmiş ellerini pardösüsünün ceplerine gizlemiş, parmaklarının titremesini durdurmaya çalışıyordu. Attığı her adımı, içinden mırıldandığı dualarla, sığındığı esmalarla tahkim ediyordu. Adnan Menderes Havalimanı'na ayak bastığı o ilk andan beri hayatının bölesine bir girdaba kapılacağını, bu denli büyük sırların ve tehlikelerin öznesi olacağını hiç düşünmemişti.
Kütüphanenin o devasa, oymalı ahşap kapısından içeri adım attığında, içerideki asırlık sessizlik genç kızın üzerine koruyucu bir örtü gibi serildi. Dışarıdaki kornaların, insanların ve telaşın sesi bir anda bıçak gibi kesilmişti. Burası hâlâ aynı kokuyordu; eski kağıt, kurutulmuş deri, parşömen ve zamanın o asil kokusu...
Zehra, kütüphanenin loş koridorlarında yavaş adımlarla ilerlerken kalbinin güm güm sesi adeta kütüphanenin taş duvarlarında yankılanıyordu. Birkaç gün önce Ömer’le göz göze geldiği, o üzerinde büyük harflerle "Giriş Yasaktır - Sadece Yetkili Personel" yazan ağır ahşap kapının önüne kadar geldi ve durdu. Eli havada asılı kaldı. Kapıyı çalmaya, o gizemli ve devlet sınırlarıyla korunan dünyanın kapısını aralamaya hakkı var mıydı? O sadece bir öğrenciydi, Ömer ise arkasında resmi korumalarla gezen bambaşka bir dünyanın adamı. Tam geri adım atacakken, kapı içeriden aniden ve büyük bir hızla açıldı.
Karşısında bu kez Ömer yoktu. Onun yerine; kirli sakallı, keskin bakışlı ama insanı ürkütmeyen, aksine cana yakın ve güven veren bir duruşu olan o adam duruyordu. Dün sahaf dükkanındaki o can pazarında, telsizden gelen o otoriter, soğukkanlı sesin sahibiydi bu: Ömer’in sağ kolu ve en güvendiği sırdaşı Akif.
Akif, kapıda dökümlü şalı ve ürkek duruşuyla bekleyen Zehra’yı görünce yüzünde en ufak bir şaşkınlık ifadesi belirmedi. Aksine, sanki bu genç kızın içindeki o yangınla, o vicdan azabıyla daha fazla dayanamayıp buraya geleceğini saatler öncesinden biliyor gibiydi. Hafifçe gülümsedi. Aralarındaki o mahremiyet ve haya sınırını bir milim bile esnetmeden, başıyla son derece saygılı, asil bir selam verdi. Ceketinin önünü hafifçe ilikledi.
"Zehra Hanım... Hoş geldiniz. Sizi buralarda göreceğimi, tam olarak bu kapının önünde bulacağımı tahmin ediyordum," dedi Akif. Sesi, kütüphanenin derin sessizliğini bozmamak adına oldukça alçak, sakin ve dostaneydi.
Zehra, bir suçüstü yakalanmış olmanın verdiği o büyük mahcubiyetle şalının uçlarını sımsıkı sıktı. Bakışlarını utançla yere indirdi, yanaklarının aniden alev aldığını hissetti. Boğazındaki düğümü yutkunarak çözmeye çalıştı.
"Şey... Akif Bey... Ben sadece... Ömer Bey’in durumunu sormak için gelmiştim. Dün... Dün benim yüzümden, benim olduğum o dükkanda yaralandı. Üzerime kapandı… Vicdanım elvermedi yatakta uyumaya, nefes almaya. Nasıl, durumu nasıl? Ameliyatı iyi geçti mi?" diye sordu. Kelimeler dudaklarından adeta birer yakarış gibi dökülmüştü.
Akif derin bir nefes aldı. Bakışlarını kütüphanenin geniş koridoruna çevirip etrafta sivil vatandaşların, kütüphane görevlilerinin veya yabancı bir göz olmadığına emin olmak için koridoru boydan boya kontrol etti. Ardından Zehra’ya doğru bir adım yaklaştı ama aralarındaki o güvenli, mesafeli alanı korumaya büyük bir özen gösterdi. Genç kızın tesettürüne ve taşıdığı hayaya saygı duyuyordu. Ses tonunu tamamen bir fısıltıya dönüştürdü.
"Ömer iyi, Zehra Hanım. İçiniz tamamen ferah olsun, kendinizi suçlamayı bırakın artık. Kurşun sol omzunu sıyırıp geçmiş, dikiş atıldı, pansumanı yapıldı. Çok şükür hayati bir tehlikesi yok, ucuz atlattık. Şu an devletin koruması altındaki güvenli bir dairede dinleniyor. Ama... Kendisinden çok sizin için endişelenmeye devam ediyor. Dün geceden beri, narkoza ve ağrılara rağmen gözünü her açtığında telsizden tek sorduğu şey, senin güvende olup olmadığındı. Yurda sağ salim ulaştığını, çocukların seni kapıya kadar güvenle bıraktığını teyit edene kadar gözüne uyku girmedi. Kendi acısını unuttu, senin korkunu düşündü."
Zehra, Ömer’in o yaralı, acı içindeki haliyle bile hâlâ kendisini, kendi güvenliğini düşündüğünü duyunca göğsünün sıkıştığını, kalbinin yerinden oynayacak gibi attığını hissetti. Göz pınarlarında biriken yaşları gizlemek için başını daha da öne eğdi. Boğuk, titreyen bir sesle fısıldadı:
"Ona çok büyük bir hayat borcum var... Canını, bedenini hiç düşünmeden ortaya koydu. Ben hayatımda böyle bir şey görmedim."
Akif’in yüzündeki o hafif, dostane gülümseme yerini derin, sarsılmaz bir ciddiyete ve hürmete bıraktı. Gözlerini Zehra’nın o mahcup, vakur duruşuna dikti. Sesi, bir abi şefkatiyle ama bir o kadar da gerçeğin tüm çıplaklığıyla döküldü dudaklarından:
"Zehra Hanım, size bir dost, Ömer’in de yıllardır dağda, bayırda, bu operasyonlarda omuz omuza çarpışmış bir kardeşi olarak bazı gerçekleri söylemek zorundayım. Ömer’i buradaki herkes, bakanlıktaki bürokratlar da, operasyondaki özel timler de sert, tavizsiz, gözünü kırpmayan ve çelik gibi bir adam olarak bilir. Duygularını asla dışarı vurmaz, canı yansa da belli etmez, ağlamaz, geri adım atmaz. Ama dün sahafta... Ben telsizin başındayken, ondan gelen o anonsu duyduğumda... Hayatımda ilk kez onun sesinin titrediğine, nefesinin kesildiğine şahit oldum. O kurşun kendi kalbine gelse, Ömer’in umurunda olmazdı, gözünü bile kırpmazdı, bunu çok iyi biliyorum. Ama size, sizin o temiz dünyanıza, o örtünüze bir şey olması fikri, o çelik adamı saniyeler içinde darmadağın etti. O an görevi, peşinde olduğumuz o fermanı falan tamamen unuttu. Tek odağı sendin."
Zehra aldığı bu büyük, bu sarsıcı itirafla ne diyeceğini, nefesini nasıl tutacağını bilemedi. Boğazında bir hıçkırık düğümlenmişti. Tesettürünün, o gri ipek şalının altından sızan o utangaç pembelik, dalga dalga yanaklarına ve boynuna yayıldı. İlk defa ailesinden olmayan bir adamın dünyasında bu kadar büyük, bu kadar hayati bir yer kapladığını hissediyordu ve bu his, kalbini tatlı bir ürpertiyle doldururken aynı zamanda ürkütüyordu. Aralarındaki o aşılmaz mesafe, bu sözlerle daha da anlam kazanmıştı.
Akif, montunun iç cebine elini uzattı ve küçük, şık bir kağıt parçası çıkarıp Zehra’ya doğru uzattı.
"Bu benim şahsi numaram Zehra Hanım. Ömer’in dünyası, o fermanların arkası, devletin bu gizli işleri dışarıdan göründüğü kadar sakin değil. Şu an peşinde olduğumuz o tarihi eser kaçakçıları çok tehlikeli, çok acımasız adamlar ve Ömer’in bu şehirdeki tek zayıf noktasını, tek hassasiyetini, yani seni arıyorlar. Eğer en ufak bir şüpheli durum sezer, arkanda yabancı bir gölge hisseder ya da ona bir haber ulaştırmak isterseniz, hiç çekinmeden doğrudan beni arayın. Günün her saati. Ömer’in canı şu an devlete, o fermanlara emanet... Ama kalbi... Kalbi artık tamamen size emanet gibi duruyor."
Zehra titreyen parmaklarıyla, Akif’in parmaklarına değmemeye muazzam bir özen göstererek o kağıdı aldı. Kağıdın üzerindeki rakamlar zihnine kazınırken, Akif ona son kez saygıyla baş selamı verip koridorun karanlığında, o yasaklı kapının ardında kayboldu. Zehra elindeki kağıda adeta bir muska gibi sımsıkı sarıldı. Pardösüsünün cebine koydu kağıdı.
Artık sadece kendi sıradan üniversite dersleri, vize sınavları için değil, o gizemli restoratörün canı, sağlığı için de endişelenmek, seccadesinin başında onun şifası için daha çok dua etmek zorundaydı. İçindeki o ürkek kız, artık geri dönüşü olmayan bir eşiği geçtiğinin farkındaydı.
