5. bölüm / 9
Yarama Dua5. Bölüm:İncir Altında Asil Mesafe
Bölümler 9Şu an: 5. Bölüm:İncir Altında Asil Mesafe
- 1 1. Bölüm:Bulutların Üstündeki Kader1.775 kelime
- 2 2.Bölüm:Tozlu Raflardaki Sır1.736 kelime
- 3 📖 3. BÖLÜM: Sahafta Patlayan Kurşun1.707 kelime
- 4 📖 4. BÖLÜM: Gece Yarısı İtirafları1.229 kelime
- 5 5. Bölüm:İncir Altında Asil Mesafe2.519 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 6. BÖLÜM: Kampüsteki Gölgeler1.757 kelime
- 7 📖 7. BÖLÜM: Adrese Teslim Emanet1.736 kelime
- 8 🔍8. BÖLÜM: Şifreli Ferman1.861 kelime
- 9 🕯9. BÖLÜM: Çelik ve İpek1.393 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Akif’in kütüphane koridorunda bıraktığı o ağır, o ferman gibi sözler, Zehra’nın zihninde asılı kalmış, okunmayı bekleyen gizli bir satır gibiydi. “Kalbi artık tamamen size emanet...” Bu kelimeler zihninin dehlizlerinde yankılandıkça, Zehra içindeki ürpertinin büyümesine engel olamıyordu. Bir insan, hiç dokunmadığı, adını bile uçaktaki bir türbülans vesilesiyle, ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide öğrendiği birinin kalbine nasıl emanetçi olabilirdi? Tesettürün, terbiyenin ve çocukluğundan beri ailesinden gördüğü o vakur, sarsılmaz ahlakın arkasına sığınan Zehra için bu duygu hem ürkütücü bir uçurum hem de fırtınalı bir denizde sığınacak tek güvenli limandı. İzmir’e geleli henüz çok kısa bir zaman, birkaç hafta olmuştu ama sanki yirmi yıllık ömrünün en büyük, en çetin imtihanını bu yabancı şehirde, bu dar sokaklarda veriyordu. Kalbi, hiç bilmediği bir iklimin rüzgarlarıyla savruluyordu.
Ertesi günün akşamında, kampüsteki son edebiyat dersi çıkışında hava her zamankinden daha erken kararmış, kentin üzerine kapkara, kurşun gibi ağır bir gece çökmüştü. Ege’nin o meşhur nemli havası gökyüzünü yoğun, nefes aldırmayan bulutlarla kaplamış, inceden inceye başlayan ve insanın iliklerine kadar işleyen o meşhur İzmir çisentisi asfata düşüyordu. Zehra, yere kadar uzanan dökümlü lacivert pardösüsünün önünü titreyen elleriyle ilikledi, rüzgarın sert hamlesiyle savrulan gri şalını korumak ve saçının tek bir telinin bile dışarı çıkmasını önlemek için hafifçe düzeltti. Kampüsün tenhalaşan, dev çınarlarla kaplı o loş ağaçlı yolunda kız yurduna doğru tek başına yürürken, arkasında bir süredir tam olarak aynı tempoda ilerleyen bir takım yabancı sesler işitti. Yerdeki kurumuş çınar yapraklarını ezerek ilerleyen o tok ayak sesleri, sessizliği bir bıçak gibi kesiyordu.
Önce kendi evhamı sandı; "İstanbul'un kalabalığından sonra bu tenha şehir beni ürkütüyor," diye düşündü, umursamamaya çalıştı ve adımlarını hızlandırdı. Ancak arkasındaki iki gölge de onun hızına ayak uydurmuş, adeta avını tenha bir köşede kıstırmak için pusuya yatan kurtlar gibi adımlarını sıklaştırmıştı. Sokak lambalarının cılız, sarı ışığı altında gölgeler uzuyor, Zehra’nın üzerine doğru yaklaşıyordu. Genç kızın içini tarifsiz bir ürperti kapladı; parmakları pardösüsünün kumaşına sımsıkı kenetlendi.
Tenha bir yol ayrımına, kampüs lambalarının söndüğü ya da kasıtlı olarak söndürüldüğü o karanlık fakülte köşesine geldiğinde, kalbi artık göğüs kafesini kıracakmış gibi kulaklarında patlamaya başladı. Korku boğazına düğümlenen, nefes almasını engelleyen bir hıçkırık gibi yükselirken, zihni bir çıkış yolu aradı. Tam o esnada, çantasında duran ve Akif’in acil durumlar için eline tutuşturduğu o küçük kağıdı, üzerindeki numarayı hatırlayarak çıkarmak için elini attı. Fakat çok geçti.
Tam o anda, uzun boylu, yüzü yara izleriyle dolu adamlardan biri hızla önüne geçip yolunu kesti. Diğeri ise arkasından sinsice yaklaşarak kaçış yolunu tamamen kapattı. Çevrelerini saran karanlıkta, adamların üstünden yükselen ağır sigara, ucuz alkol, ter ve sokak kokusu Zehra’nın midesini bulandırdı. Genç kız, köşeye sıkışmış bir ceylan gibi ne yapacağını bilemeyerek, namusunu ve bedenini korumak istercesine sırt çantasını göğsüne siper etti, adeta bir kalkan gibi önüne tuttu.
“Zehra Şensoy sen misin?” dedi öndeki adam, pis, sararmış ve dişleri eksik bir sırıtışla. Gözleri karanlıkta sinsice parlıyordu. “Ömer Soyer’in sahafta canını öne koyduğu, dikişlerini patlatırcasına üzerine kapandığı o meşhur kız... Demek o büyük restoratörün, o devlet adamının zayıf noktası sensin.”
Zehra korkudan bir adım daha geriledi, sırt çantasına parmakları beyazlaşana kadar sımsıkı sarıldı. Şalının altından nefesi kesilecek gibi olsa da, içindeki o asil imanı, ailesinden tevarüs ettiği o vakur duruşu korumaya çalıştı. Sesinin titremesine engel olmak için yutkundu: “Kimsiniz siz? Ne istiyorsunuz benden? Çekilin yolumdan! Bağırırım, kampüs güvenliğini, polisi çağırırım!” diye haykırdı ama sesi bu boş, tenha beton koridorda güçsüzce yankılanıp kayboldu. Kimseler yoktu.
“Ömer Soyer’e küçük bir mesaj göndereceğiz sadece. Bizim olan, o sahaftan kaçırdığı tarihi fermanı ve haritaları bize tıpış tıpış getirmesi için...” diyerek adam kirli, nasırlı ve lekeli eliyle Zehra’nın dökümlü ferace koluna uzanmak, onu zorla götürmek istedi.
Zehra dehşetle gözlerini kapattı, o an dünyanın sonu gelmiş gibi hissetti. Dudaklarından sadece kalbinin en derininden gelen, adeta bir sığınak olan dualar döküldü: “Ya Hafız, ya Selam, ya Kuddüs... Koru beni Allah'ım!” O kirli, günahkar elin tesettürüne, namusuna, mahremiyetine değmesi fikri, onun için ölmekten, uçurumdan atlamaktan çok daha ağırdı. Başını büyük bir tiksintiyle yana çevirdi, bedenini geriye çekerek o elden kurtulmaya çalıştı.
Tam o salisede, gecenin karanlığını yırtan bir araba lastiğinin acı feryadı duyuldu. Fren sesleri tüm kampüs binalarında yankılandı, asfaltı adeta ikiye bölen o korkunç ses kulakları tırmaladı. Siyah, devasa, zırhlı bir lüks SUV araç, adeta kaldırıma fırlayarak, fardan yayılan güçlü beyaz ışıklarla karanlığı delerek adamların hemen yanında zınk diye durdu. Arabanın kapısı büyük bir öfkeyle, menteşelerinden fırlayacak, kırılacak gibi açıldı.
İçeriden çıkan kişi; sol kolu omuz hizasından beyaz sargılarla askıya alınmış, yüzü çektiği fiziksel acıdan, günlerdir süren uykusuzluktan ve saf, katıksız bir nefretten dalga dalga gerilmiş olan Ömer’di. Hastane odasını birbirine katmış, doktorların kesin istirahat uyarılarını çiğnemiş, o ölümcül ve yaralı haliyle Zehra’nın tehlikede olduğunu öğrendiği an yine yollara düşmüştü.
Tek kolunun ağır yaralı olmasına, sahaftaki çatışmada aldığı darbeler yüzünden dikişlerinin feci şekilde sızlamasına zerre kadar aldırmadan, sağ elinde tuttuğu simsiyah çelik silahı adamlara doğrulttu. Gözleri o kadar karanlık, o kadar ürkütücü ve ölümcül bakıyordu ki, kampüsün zayıf sokak lambaları bile gözlerindeki o cehennemî öfkeyi gizleyemezdi. Karşısındaki adamlar onun bu bakışını gördükleri an adeta taş kesildiler.
“O pis elini bir milim bile o kıza uzatırsan, yemin ederim İzmir’i sizin için toplu bir mezara çeviririm! Canınızı buracıkta alırım!” diye kükredi Ömer. Sesi tüm kampüste dalga dalga yankılanan, adeta göğü sarsan, tavizsiz bir çelik gibiydi. O asil öfke, etraftaki havayı bile dondurmuştu.
İki kaçakçı, Ömer’in bu yaralı, sargılı haliyle bile kendilerini saniyeler içinde yok edebilecek bir ölüm makinesi olduğunu anladılar. Korkuyla ellerini havaya kaldırarak yavaşça geriye doğru adımladılar. Tam o sırada, SUV aracın arka kapısından hızla inen Akif ve emniyetin özel ekibi, adamların üzerine çullandı. Saniyeler içinde onları yere serip ters kelepçe vurarak etkisiz hale getirdiler. Sokak tekrar polis telsizlerinin cılız sesleriyle dolarken, Ömer gözünü adamlardan ayırmadı; ancak onların tamamen kontrol altına alındığını görünce silahını indirdi ve doğrudan Zehra’ya doğru yürümeye başladı. Gökyüzünden inen buz gibi yağmur damlaları, alnından şakaklarına, oradan da keskin çene hattına süzülüyordu.
Sol kolunun derin dikişleri, ani iniş ve ani hareketten dolayı yırtılmış gibi sızlıyor, ceketinin altındaki bembeyaz sargıya taze, sıcak kırmızı kan sızıyordu. Beyaz gömleğinin sol tarafı yavaş yavaş kızıla boyanmaktaydı. Ama Ömer’in gözü dünyadaki tüm acıları, tüm insanları kapatmıştı; o an evrende sadece Zehra vardı. Genç kızın yanına vardığında, aralarındaki o aşılmaz mahremiyet ve sarsılmaz saygı mesafesine dikkat ederek, tam iki adım uzakta durdu. Ne bir santim yaklaştı ne de dokunmaya yeltendi. Kalbi ne kadar delice çarparsa çarpsın, elini bile uzatmadı; çünkü Zehra’nın o kutsal örtüsüne, kalbindeki hayasına olan saygısı, kendi canından da, arzularından da her şeyin önündeydi. Ama bakışlarındaki o görünmez, çelikten koruyucu zırhla genç kızı tamamen sarıp sarmaladı, ona dünyadaki en güvenli sığınağı sundu. Sesi, hayatında ilk defa bu kadar çaresiz, bu kadar derinden ve titreyerek çıkmıştı:
“Sana... Sana dokunmadılar değil mi Zehra? Cevap ver Allah aşkına, bir şey yaptılar mı? İyi misin?”
Zehra, Ömer’in sargılı koluna ve o beyaz gömleğe sızan taze, sıcak kırmızı kana bakarken içindeki bentler yıkıldı, gözyaşlarını daha fazla tutamadı. Yağmur damlalarıyla yarışır gibi akan yaşlar duru yanaklarından süzülürken, şalının uçlarını titreyen parmaklarıyla sımsıkı sıktı ve neredeyse fısıltıyla karışık bir sesle konuştu: “Dokunmadılar... Allah razı olsun, tam zamanında yetiştiniz. Ama siz... Siz yine yaralısınız, dikişleriniz patlamış, kanıyor. Neden geldiniz buraya bu tehlikeli halinizle? Neden kendi canınızı bu kadar kolayca hiçe sayıyorsunuz?”
Ömer, ciğerlerine batan bir sızıyla derin bir iç çekti, başını hafifçe öne eğerek doğrudan Zehra’nın o hüzünlü elâ gözlerine baktı. O an sanki gökyüzündeki tüm yıldızlar birer birer sönmüş, koca İzmir, akan zaman, esen rüzgar tamamen durmuştu; koca evrende sadece o iki çift göz kalmıştı birbirine bakan. Ömer, sesindeki tüm sertliği silip atarak fısıldadı: “Sen burada, bu karanlıkta tehlikedeyken, benim o hastane yatağında yaramın iyileşmesini beklemek gibi bir lüksüm yok Zehra. Anlamıyor musun? Benim bu dünyadaki en büyük yaram, senin saçının tek bir teline, o feracenin tek bir ipliğine zarar gelmesidir. Eğer sana bir şey olsaydı, ben o yarayı ömrümce taşıyamazdım, o acıyla nefes alamazdım.”
Olay yerindeki kargaşayı, suçluların arabaya bindirilmesini Akif ve polis ekipleri profesyonelce devralırken, Ömer Zehra’nın daha fazla hırpalanmaması, sakinleşip kendine gelmesi için ön kapıyı açarak onu arabaya bindirmişti. Kendisi de zorlukla sürücü koltuğuna geçti. Şehrin o gürültülü, kornalarla ve sirenlerle inleyen caddelerinden, gözlerden tamamen uzaklaşmak istedi. Direksiyonu kırdı ve İzmir Körfezi’ni uzaktan, en sakin açısıyla gören, devasa asırlık okaliptüs ağaçlarının yapraklarının ve kalın dallarının denize sarktığı sessiz, loş, tenha bir sığınak olan İnciraltı Sahili’ne doğru aracı sürdü. Oraya vardıklarında motoru durdurdu.
Dışarıda İzmir’in o hafif tuzlu, yosun ve deniz kokan sert rüzgarlı imbatı esiyor, gökten boşalan yağmur damlaları arabanın ön camına ritmik, melankolik bir hüzünle tıkır tıkır vuruyordu. Arabanın içinde sadece dikiz aynasının altındaki o küçük lambadan sızan zayıf, loş bir sarı ışık vardı. Ömer, direksiyona dayadığı sağ eliyle sessizce camdan dışarıyı, karanlıkta köpürerek sahili dövenden kara dalgaları izliyordu. Sol kolundaki sızı yüzünü geriyordu ama renk vermiyordu. Zehra ise ön koltukta, kapıya olabildiğince yakın oturmuş, saygı sınırını koruyordu.
Aralarında, vites kutusunun hemen üzerinde Zehra’nın küçük el çantası duruyordu; sanki aralarındaki o aşılmaz iffet, haya ve mahremiyet sınırının somut, fiziki bir abidesi gibi tam ortada duruyor, birbirlerine ait alanları ayırıyordu. Birbirlerine asla değmeden, o çizgiyi ihlal etmeden bekliyorlardı. Tenleri arasında en ufak bir temas yoktu ama ruhlarının o muazzam yakınlığı, kalplerindeki o temiz yangın arabanın içini sıcacık bir iklimle ısıtıyordu.
Bu yoğun, insanı konuşmaktan alıkoyan sessizliği ilk bozan, şalının sarkan uçlarıyla ürkekçe oynayan Zehra oldu. Sesi, az önce kampüs köşesinde titreyen o ürkek kızdan daha kararlı, daha olgun ama bir o kadar da naif ve derinden geliyordu:
“Canınız... Canınız çok acıyor mu Ömer Bey?” diye sordu, bakışlarını utangaçça Ömer’in sargılı ve kan sızan sol omzuna çevirerek. Gözlerinde, onun bu hale gelmesine sebep olduğunu düşünen, insanı eritecek kadar derin bir suçluluk ve mahcubiyet duygusu parlıyordu.
Ömer yavaşça, büyük bir asaletle başını Zehra’ya doğru çevirdi. O dışarıdaki sert, tavizsiz, kurşunların ve tehlikelerin üzerine gözünü kırpmadan yürüyen devlet görevlisinin, o acımasız adamın bakışları; Zehra’nın duru, makyajsız, temiz yüzünü ve o ela gözlerini gördüğü an sanki nisan güneşiyle eriyen bir kış karı gibi baştan aşağı yumuşadı, şefkatle doldu. “Geçti...” dedi, sesi arabanın loşluğuna kadife bir sıcaklık, sarsılmaz bir emniyet hissi yayarak. “İnan bana Zehra, seni o pisliklerin karşısında, o çaresiz halde gördüğüm andan beri, kendi bedenimde acıyı hissedecek, dikişlerimi düşünecek bir yerim kalmadı benim. Senin kalbindeki o korku, benim bedenimdeki tüm fiziki acıları tamamen bastırdı, yok etti.”
Zehra, bu sözlerin ağırlığı ve derinliği karşısında yanaklarının aniden alev alev, kor gibi yandığını hissetti. Utancından ve heyecanından bakışlarını hemen kucağına, birbirine sımsıkı kenetlediği parmaklarına indirdi. Pardösüsünün altından kalbinin atışı o kadar hızlanmıştı ki, arabadaki bu çıt çıkmayan sessizlikte Ömer’in bu gümbürtüyü duymasından, kendi hislerini ele vermekten çok korktu. Kendini toparlamaya çalışarak fısıldadı: “Benim yüzümden... Benim gibi sıradan biri yüzünden kendinizi böyle her defasında ölümün kucağına atmanızı istemezdim. Sizin çok başka, çok büyük, ucu devlet sırlarına dayanan, tehlikeli ve karanlık bir dünyanız var Ömer Bey... Ben ise sadece bu şehre üniversite eğitimi için yeni gelmiş, kendi halinde, ailesinin duasından başka bir şeyi olmayan sıradan bir kızım. Benim küçük hayatım, sizin o büyük ve fırtınalı işlerinizin yanında çok ehemmiyetsiz kalıyor.”
Ömer bu sözleri duyunca hafifçe yutkundu, adem elması hareket etti. Zehra’nın dudaklarından dökülen o ‘Bey’ kelimesi, artık aralarında o görünmez ama çelikten, elmastan daha güçlü örülen o kutsal bağın yanında çok eğreti, çok yabancı ve soğuk duruyordu. Sağ elini direksiyondan çekip, vites kutusunun üzerindeki çantaya doğru yavaşça yaklaştırdı. Ancak aralarındaki o mukaddes sınırı, o haya duvarını koruyarak asla Zehra’nın eline değdirmedi, mesafeyi milimetrik olarak korudu. Sınırları aşmayan bu asil duruşu, genç kızın iffetine duyduğu o muazzam, destansı hürmet gerçekten görülmeye değerdi. Okuyucunun kalbine bir nakış gibi işleyecek o tok ve saygılı ses tonuyla konuştu:
“Sıradan değilsin Zehra,” dedi, ses tonunu daha da alçaltıp, adeta sadece onun kulaklarının değil, ruhunun duyabileceği o gizli frekansa çekerek. “O uçakta yanıma oturduğun, o türbülans anında dudaklarından o duaları fısıldadığın o ilk saniyeden beri benim için sıradan değilsin. O kargaşanın, o yalanlarla dolu gürültülü dünyanın içinde senin o sakin, inancına sonuna kadar sadık, vakur ve asil duruşun, benim bu fırtınalı hayattaki tek ve gerçek huzur limanım oldu. Ben ömrümce karanlık dehlizlerde, çalınmış fermanların, kanlı haritaların, hainlerin peşinde koştum; ruhumu o karanlıkta kirletmekten korkarak yaşadım. Ama ilk kez dün sahafta o kurşun patladığında, hayatımda ilk kez devletin bana emaneti olan o paha biçilemez tarihi fermanları değil, arkamda duran seni, senin canını düşündüm. Kendi hayatımı değil, senin o tek bir saç telini bile korumak için siper olmak istedim. Sen benim bu yalan dünyada karşıma çıkan en temiz, en değerli varlıksın Zehra.”
Zehra gözlerini kucağından yavaşça kaldırdı. İlk kez Ömer’in gözlerinin tam içine, bu kadar uzun, bu kadar cesur ve tüm dünyevi kelimelerden arınmış tam bir teslimiyetle baktı. Gri şalının kusursuzca çevrelediği o duru yüzü, arabanın loş ışığında adeta okyanusun en derininden çıkarılmış nadide bir inci gibi parlıyordu. Gözlerinde biriken minnet, şefkat ve adını koyamadığı o ilk sevgi tomurcukları ilk kez bu kadar net, bu kadar belirgindi. Yine de mantığı elden bırakmayarak fısıldadı: “Bizim dünyalarımız, yetiştirilme tarzımız çok farklı... Peşinizdeki o acımasız, o gözü dönmüş adamlar beni sizinle vurmak, beni sizin bu hayattaki zayıf noktanız yapmak istiyorlar Ömer Bey. Sırf benim yüzümden size bir zarar gelmesinden, o temiz davanızın yarım kalmasından çok korkuyorum.”
Ömer’in gözlerinde o an çelikten dövülmüş, asla geri adım atmaz, dünyayı karşısına alabilecek bir koruma kararlılığı belirdi. Bakışları sertleşti ama bu sertlik Zehra’ya değil, dışarıdaki düşmanlaraydı:
“O adamlar, ya da bu dünyadaki herhangi bir pislik... Bir daha senin gölgenin bile yakınından geçemeyecek, buna şerefim üzerine yemin ederim Zehra. Ben bitti demeden, gökyüzünün binlerce metre üzerinde, o bulutların arasında, meleklerin şahitliğinde yazılan o kader asla bitmez, yarım kalmaz. Sadece bilmeni istedim... Ben senden kilometrelerce uzakta da olsam, canım o hastane yatağında acıdan cayır cayır yansa da, gözüm, ruhum, koruyucu elim hep senin üzerinde olacak. Sen yeter ki o asaletini, o temiz kalbini, o mukaddes örtünün iffetini koru. Gerisini, seni tüm dünyaya karşı koruyup kollamayı benim göğsümün, erkekliğimin, bu hayattaki varlığımın borcu bilirim. Bu can bu bedenden çıkana, bu kalp durana kadar ben senin aşılmaz kalkanınım.”
Zehra, Ömer’in bu sarsılmaz, dağ gibi sözleri karşısında içinin nehirler gibi çağladığını, kalbinin titrediğini hissetti. Bir kadının bir erkekten duyabileceği en temiz, en muhafazakar, en asil ve en güçlü koruma içgüdüsü tam karşısında, Ömer’in bedeninde aşılmaz bir sur gibi duruyordu. Genç kız, kalbindeki o muazzam ferahlıkla elini yavaşça çantasına doğru götürdü. Tam o an, Ömer’in arabanın radyosunda sesini çok kısık bıraktığı o ney ve kanun karışımı hüzünlü enstrümantal ezgi, arabanın camlarına vuran yağmur damlalarının sesine karışarak içeriye ilahi bir hava kattı. Zehra, gözlerini Ömer’den ayırmadan, adeta bir yemin gibi fısıldadı:
“Ben... Ben de her zaman sizin için dua edeceğim Ömer... Bey. Yaralarınızın, o patlayan dikişlerinizin, yüreğinizdeki acıların tez vakitte şifa bulması için... Her gece, odamda seccademin başında, gözyaşlarımla Rabbime yalvaracağım. Allah sizi her türlü şerden, görünmez kazalardan korusun, sizi bana... yani vatanımıza bağışlasın.”
Ömer’in o asık, o sert yüzünde, günlerdir, belki de yıllardır ilk kez, sadece ve sadece Zehra’nın görebileceği, dünyalara bedel kadar samimi, derin, minnettar ve çocuksu bir tebessüm belirdi. Bir tarihçi ve restoratör olarak ömrü boyunca bin yıllık fermanları, kralların gizli mühürlerini, paha biçilemez parşömenleri incelemiş, onlara hayran kalmıştı; ama Zehra’nın dudaklarından dökülen bu saf, bu samimi dua cümlesi, onun ömrü boyunca duyduğu, görebileceği en kıymetli, en şifalı ve en kutsal el yazmasıydı.
Arabanın içi, kelimelerin bittiği yerde derin, huzurlu ve asil bir sessizliğe gömülürken; dışarıda İzmir denizinin hırçın, kara dalgaları İnciraltı sahili dövüyor, rüzgar okaliptüs ağaçlarını sallıyordu. İçeride ise iki saf ruh, aralarındaki o aşılmaz, o mukaddes asil mesafeye sonuna kadar sadık kalarak, birbirine ilk kez bu kadar yakın, tek bir ritimle, aynı inançla çarpıyordu.
Bölüm etkileşimi
