2. bölüm · Yarama Dua
2.Bölüm:Tozlu Raflardaki Sır
İzmir, ekim ayının gelmesiyle birlikte o kavurucu, insanı nefessiz bırakan yaz sıcağını nihayet geride bırakmıştı. Şehir, üzerine geçirilen serin bir hırka gibi, denizden esen imbat rüzgarlarının o ferahlatıcı esintisine teslim olmuştu. Sabahın erken saatlerinde kent halkı; işlerine, okullarına ya da günlük telaşlarına yetişmek için İZBAN trenlerinin vagonlarını dolduruyor, körfezi birer kuğu gibi süsleyen beyaz deniz vapurlarının iskelelerine doğru koşturuyordu.
Tüm bu kalabalığın ortasında Zehra için, hayatının en heyecanlı, en karmaşık ve bir o kadar da ürkek haftası başlamıştı. Ege Üniversitesi’nin devasa kampüsündeki ilk günleri, yurdun yüksek tavanlı odasını paylaştığı oda arkadaşı Meryem’in o bitmek bilmeyen Karadeniz neşesi, sıcaklığı ve bitmek bilmeyen enerjisiyle birleşince biraz olsun kolaylaşmıştı. Meryem olmasa, bu büyük şehirde kendini kaybolmuş hissedeceğinden emindi.
Ancak ne yaparsa yapsın, zihninin en korunaklı köşesinde saklanan o anı bir türlü söküp atamıyordu. Zehra’nın aklı, hâlâ o bulutların üzerindeki şiddetli sarsıntıda ve Adnan Menderes Havalimanı’nın çıkış kapısında, siyah zırhlı bir aracın içinde adeta bir sis bulutu gibi kaybolan o gizemli adamda kalmıştı. Ne zaman kütüphanede başını kitaptan kaldırsa ya da geceleri yatağında gözlerini kapatsa; o sakin, insana sonsuz bir güven veren ses tonu ve dökümlü pardösüsünün eteğine basıp düşecekken tesettürüne, inancına saygı duyarak havada asılı kalan o güçlü, korumacı el zihninde bir film şeridi gibi canlanıyordu.
Kendine kızıyordu aslında; geceleri yastığa başını koyduğunda içten içe hayıflanıyordu. Hayatında ilk kez gördüğü, adını bile bilmediği, dünyasını ve kim olduğunu zerre kadar tahmin edemediği bir yabancıyı neden bu kadar çok düşünüyor, neden her detayda onu arıyordu ki? Ama elinde değildi; o adamın vakur duruşunda, bakışlarındaki o derin gizemde insanı kendine çeken, çözülmeyi bekleyen asırlık bir muamma vardı.
Profesörünün ilk haftadan verdiği o büyük ve kapsamlı araştırma ödevi, Zehra’yı o serin ekim sabahında Konak’ın kalbinde yer alan Tarihi Milli Kütüphane’nin kapısına kadar getirmişti. 1912 yılından kalma, kesme taş mimarisiyle zamana ve modern dünyanın estetik yoksunluğuna tek başına meydan okuyan o neoklasik binanın devasa, oymalı ahşap kapısını hafifçe itip içeri adım attığında, dışarıdaki şehrin, korna seslerinin ve insan gürültüsünün tüm uğultusu bıçak gibi kesildi.
İçerisi bambaşka bir yüzyıla, tamamen farklı bir zamana aitti. Zaman burada akmayı bırakmış, mürekkep kokulu sararmış sayfaların, deri ciltlerin ve asırlık ahşap kokusunun arasında donup kalmıştı.
Zehra, heyecanla çarpan kalbini yatıştırmak ister gibi lacivert dökümlü pardösüsünün önünü hafifçe düzeltip gri şalının iğnesini parmak uçlarıyla kontrol etti. Burası buram buram eski kağıt, yaşanmışlık, asırlık meşe ağacı ve tarifi imkansız, insanı huzurla dolduran hafif bir toz kokuyordu. Başını yukarı kaldırdığında, tavanların muazzam, kiliseleri andıran yüksekliği ve devasa duvarlar boyunca göğe tırmanıyormuş gibi yükselen binlerce kitap rafı karşısında adeta büyülenmişti. Ortada uzanan geniş meşe masaların üzerinde yanan o nostaljik, yeşil camlı kütüphane lambaları, içerideki loş ve loş olduğu kadar da asil havaya derin bir sessizlik katıyordu. Attığı her adımda, altındaki tarihi ahşap zemin hafifçe gıcırdayıp esniyor, bu zayıf ses kütüphanenin yüksek tavanlarında yankılanarak kayboluyordu.
Zehra, sırt çantasının askısını heyecanla sıkarak, masalarda yeşil ışığın altında sessizce çalışan, tarihin derinliklerine gömülmüş birkaç araştırmacının yanından parmak uçlarında geçti. Kendini bu muazzam, kutsal sessizliğin içinde küçücük, alelade bir nokta gibi hissediyordu.
Genç kız, elindeki buruşmuş not kağıdına bakarak Osmanlı dönemi mimari el yazmalarının ve eski haritaların bulunduğu arka koridorlara doğru ilerledi. Ana salondan uzaklaştıkça ışık daha da loşlaşıyor, pencerelerden sızan zayıf gün ışığı yüksek rafların arkasında kalıyor ve kitapların gölgeleri yere uzun, siyah çizgiler halinde düşüyordu. Aradığı kitap, kendi boyunun asla yetişemeyeceği, en üst raflardan birindeydi.
Parmak uçlarında yükselip, pardösüsünün kollarını çekiştirerek o tozlu, kalın cilde uzandığı sırada, koridorun hemen bitiminde yer alan ve üzerinde pirinç levhayla büyük harflerle "Giriş Yasaktır - Sadece Yetkili Personel" yazan o ağır, ardıç ağacından yapılma kapı büyük bir hızla açıldı.
İçeriden, elinde beyaz restorasyon ve arşiv eldivenleri, üzerinde kütüphanenin o asırlık tozuna adeta meydan okurcasına kusursuz duran siyah, ütülü bir gömlekle Ömer çıktı. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar titizlikle katlamıştı; kollarındaki güçlü kaslar hareket ettikçe geriliyor, yüzünde ise işine, tarihe duyduğu o derin saygının getirdiği son derece ciddi, keskin bir odaklanma okunuyordu. Yanındaki yaşlıca görevliye alçak ama son derece net, emir telakki edilecek otoriter bir sesle talimat veriyordu:
"Bu 18. yüzyıl el yazması fermanın nem oranı kritik seviyede yüksek, Mustafa Bey. Acilen özel iklimlendirmeli koruma odasına alınması gerekiyor. Eğer yarım saat daha gecikirsek, üzerindeki kök boya mürekkep dağılır ve tarihi bir vesikayı sonsuza dek kaybederiz. Laboratuvardaki ekibe söyleyin, ısı ayarlarını ondokuz derecede sabitlesinler. En ufak bir dikkatsizlik, en ufak bir hata kabul etmiyorum."
Zehra, işittiği o tanıdık, derin ve tok sesle birlikte adeta olduğu yerde çakılı kaldı. Attığı adımı tamamlayamadı, nefesini göğsünde tuttu. Uçaktaki o takım elbiseli, gizemli adam; şimdi bu tarihi, loş koridorda, elindeki beyaz eldivenleri ve asırlık belgeleriyle tam karşısındaydı. Zehra şaşkınlıkla başını yavaşça o tarafa çevirdiğinde, Ömer de keskin, şahin gibi bakışlarını elindeki evraklardan kaldırıp koridora doğru fırlattı.
Zaman, Milli Kütüphane’nin o bin yıllık sayfaları arasında, iki genç için bir kez daha durdu. Ömer’in o koyu renk, sert ve mesafeli gözleri Zehra’yı gördüğü an, yüzündeki o çelik gibi soğuk ifade bir anda eridi. Yerini belli belirsiz, sadece dudaklarının kenarında titreyen son derece zarif ve korumacı bir tebessüme bıraktı. Genç kızın burada, bu loş ışığın altında, dökümlü pardösüsü ve o asil duruşuyla eski kitapların arasında duruşu; kütüphanenin tarihi dokusuna, ruhuna uyan, geçmiş yüzyıllardan fırlamış asil bir tablo gibiydi.
Ömer, yanındaki kütüphane görevlisini tek bir baş işaretiyle gönderdikten sonra, aralarındaki o mahremiyet ve saygı mesafesini milim bozmamaya dikkat ederek Zehra’ya doğru iki ağır, vakur adım attı. Onun yaklaştığı her adımda Zehra, kütüphanenin asırlık zemininden ziyade, kendi göğsünün içinde kalbinin gıcırdadığını, yerinden çıkacak gibi çarptığını hissediyordu.
"İzmir’e alışabildiniz mi Zehra Hanım?" dedi Ömer. Sesindeki o derin, erkeksi şefkati gizlemeye çalışarak konuşmuştu ama gözlerindeki o güven veren sıcaklık uçaktakiyle tamamen aynıydı. Bakışları, kızın kucağında sıkı sıkıya tuttuğu bükülmüş not kağıdına ve ardından parmak uçlarında uzanmaya çalıştığı o kalın tarih kitabına kaydı. "Görüyorum ki üniversitedeki ilk ödeviniz sizi tarihin en kuytu, en derin köşesine getirmeyi başarmış."
Zehra, bu ani ve beklenmedik karşılaşmanın verdiği büyük heyecanla şalının göğsüne dökülen uçallarını sımsıkı sıktı. Parmak boğumları beyazlamıştı. Kalbinin o deli gibi çarpan sesini kütüphanedeki herkes, hatta masalarda çalışan uzak araştırmacılar bile duyacak sanıyordu. Yanaklarına hızla hücum eden o sıcaklığı, kızarıklığı gizlemek ister gibi başını hafifçe öne eğerek, "Alışmaya çalışıyorum... Sizi burada, bu şekilde görmek... Çok şaşırtıcı oldu Ömer Bey," diye fısıldadı. Sesinin titremesine engel olmak için kelimeleri özenle seçmişti.
Ömer, kızın boyunun bir türlü yetişmediği, rafın en üstünde toz içinde duran o kalın, meşin ciltli eski kitabı fark etti. Sessizce, hiçbir acele göstermeden o tarafa doğru uzandı. O kadar uzun boylu ve kalıplıydı ki, Zehra’nın dakikalardır parmak uçlarında yükselerek uzanmaya çalıştığı o yüksek rafa hiç zorlanmadan, son derece zahmetsizce erişti. Beyaz eldivenli uzun parmaklarıyla kitabı raftan adeta tereyağından kıl çeker gibi, tek bir hamlede çekti ve aralarındaki o güvenli mesafeyi bozmadan Zehra’ya doğru uzattı. Kitabı ona teslim ederken, parmak uçlarının kızın eline, tenine değmemesine, aradaki mahremiyet sınırını ihlal etmemeye özellikle ve büyük bir titizlikle dikkat etmişti. Onun bu ince, asil hassasiyeti, kütüphanenin loş koridorunda sessiz bir saygı anıtı gibi yükseldi.
"İzmir sandığınızdan çok daha küçük bir şehirdir," dedi, sesi kütüphanenin yüksek tavanında derin, kadife gibi bir yankı bulurken. "Hele ki yürümeyi seçtiğiniz yollar tarihten, eski sayfalardan geçiyorsa, bu şehirde karşılaşmamak neredeyse imkansızdır."
Zehra, kitabın ağırlığını kucağına alırken Ömer'in o ciddi, mesafeli duruşunun arkasındaki bu asil nezakete bir kez daha içten içe hayran kaldı. Kitabın fiziki ağırlığı ellerine geçtiğinde, ezilip büzülmemek için duruşunu dikleştirmeye çalıştı. "Teşekkür ederim," dedi, gözlerini onun o keskin bakışlarından kaçırarak. Ancak içindeki o engel olamadığı büyük merak, utangaçlığını bir anlığına bastırdığında sordu: "Siz... Gerçekten burada mı çalışıyorsunuz? Yani havalimanındaki o resmiyetten, etrafınızdaki o korumalardan sonra sizi burada, eski kitapların, el yazmalarının arasında böyle toz içinde görmek..." Cümlesini tamamlayamadı; fazla ileri gittiğini, onun özel hayatını çok fazla sorguladığını düşünüp kelimelerini yuttu ve sustu.
Ömer’in koyu renk gözlerinde, kızın bu meraklı hallerini sevimli bulan hafif bir parıltı, belli belirsiz bir tebessüm dalgası belirdi. "Ben tarih, eski el yazmaları ve kayıp belgeler konusunda devlet kurumlarına danışmanlık yapıyorum Zehra Hanım. Nerede geçmişe ait bir sır, çözülmeyi bekleyen bir muamma varsa, yolum eninde sonunda oraya düşer," diye yanıtladı, sesine gizemli bir ton katarak.
Tam o sırada, siyah kumaş pantolonunun yan cebindeki telefon sert ve kesintisiz bir şekilde titremeye başladı. Ömer, derin ve sıkıntılı bir nefes alıp eldivenli eliyle telefonu çıkararak ekranı kontrol etti. Ekrana baktığı an gözleri aniden kısıldı; az önceki o yumuşak, nezaketli bakışları saniyeler içinde silindi. Yerine uçaktaki ve havalimanı çıkışındaki o karanlık, keskin ve tehlikeli adam geri geldi. Telefonun ekranında, şifreli bir numaradan gelen tek bir kelime yazıyordu: "Şüpheli Kemeraltı'nda görüldü."
Ömer telefonu hızla kapatıp cebine koydu. Zehra’yı ürkütmek, korkutmak istemeyen ama içinde bir anda kopan o operasyonel fırtınayı da saklayamayan gergin duruşuyla yeniden genç kıza döndü.
"Gitmem gerekiyor Zehra Hanım. Kitap araştırmanız konusunda ya da bu kütüphanede herhangi bir şeye ihtiyacınız olursa, buradaki başgörevlilere benim adımı vermeniz yeterli. Benim adımı söyleyen hiçbir araştırmacıyı geri çevirmezler," dedi ve asil, vakur bir baş selamı verdi.
Zehra şaşkınlıkla ve ne olduğunu anlayamayarak hafifçe kafasını salladı. Ömer, arkasını dönüp o üzerinde "Giriş Yasaktır" yazan ağır ahşap kapıdan içeri büyük ve hızlı adımlarla girerken, Zehra elindeki o ağır tarih kitabıyla loş koridorda tek başına kalakaldı. Ağır ardıç kapı, onun arkasından tok ve ürkütücü bir sesle kapandı.
Genç kız, ancak o andan, o sessizlik çöktükten sonra fark etti durumun tuhaflığını... İçindeki o mantıklı ses, adını ona uçakta da, burada da hiç söylemediği halde Ömer’in bunu nasıl bildiğini soruyordu. Ona "Zehra Hanım" demişti. Hem de bu kısa konuşma boyunca tam iki kez!
Zihni hızla geçmişe, o uçaktaki sarsıntı anına gitti. Evraklarını, çantasını heyecanla yere düşürdüğü o saniyeleri, yerdeki öğrenci kimlik kartının Ömer'in keskin gözüne iliştiği o tek bir anı hatırladı ve yanakları bir kez daha alev alev yandı. Ne kadar da dikkatli, ne kadar da hafızası güçlü bir adamdı... Onun bu dikkatli, detayları kaçırmayan ve korumacı hali, yabancısı olduğu bu koca ve tekinsiz şehirde Zehra'nın içini tuhaf, sıcacık bir güven duygusuyla doldurmuştu.
Ancak Zehra, Ömer'in o kapının hemen ardındaki gizli odada mesai arkadaşı Akif ile buluştuğundan, odadaki loş ışığın altında İzmir'in eski bir haritasını incelerken, "Kemeraltı'ndaki o eski sahafı acil takibe alıyoruz Akif. Bizans dönemine ait o kayıp el yazması fermanı yurt dışına kaçırmalarına izin veremeyiz. Karşımızdaki adamlar çok tehlikeli ve acımasız, gerekirse tüm tarihi çarşıyı abluka altına alın, giriş çıkışları kapatın!" dediğinden tamamen habersizdi.
Üstelik, Ömer'in peşine düştüğü o şüpheli sahaf dükkanının; ertesi gün kendi ödevi, Osmanlı mimarisi araştırması için üniversitedeki hocasının gitmesi adına adresini kağıda yazdığı, Kemeraltı'nın dar sokaklarındaki o eski dükkan olduğundan da zerre kadar haberi yoktu...
Kader, aralarındaki o görünmez ama çelikten ipleri; İzmir'in o asırlık, dar ve nem kokan dükkanlarının arasında, iki gencin de tahmin edemeyeceği kadar tehlikeli, karanlık ve geri dönülmez bir şekilde sıkı sıkıya düğümlüyordu.
