9. bölüm · YANLIŞ NUMARA, DOĞRU FELAKET

BÖLÜM 8 - İHANETİN GÖLGESİ

Büşra Kıran

(Taha’nın Ağzından)
🎵 Bölüm Playlist
* Sezen Aksu – Tükeneceğiz
* Toygar Işıklı – Bırak Sende Kalsın
* Cihan Mürtezaoğlu – Bir Sen Varsın
* Cem Adrian – Her Şey Çok Sevmekten

Otel odasının kapısı ardımdan kapanıp koridorun sessizliğinde yankılandığında, asansöre doğru attığım her adımda zihnim biraz daha uyuşuyordu. Dışarı çıktığımda İstanbul, gri ve basık bir gökyüzünün altında eziliyor gibiydi. Siyah arazi aracının kapısını açıp direksiyona geçtim. Motorun o tanıdık, tok uğultusu kabini doldururken ana yola çıktım.
Kafamın içinde yalnızca tek bir cümle durmaksızın dönüp duruyordu.
“Teşekkür ederim.”
Doğa’nın kapının eşiğinde dururken, o yorgun ama bir o kadar da diri gözlerinin içine bakarak söylediği iki kelime...
Beş yıldır aramızda yükselen, dokunsak ikimizin de ellerini kesecek kadar keskin buzdan duvarlara çarpan bir fısıltıydı bu. İçimdeki yıllanmış öfkeyi, o dinmeyen vicdan azabını bir anlığına da olsa susturan tek şey. Parmaklarım direksiyonun deri kılıfını o kadar sıkı kavradı ki eklemlerimin beyazladığını fark ettim. Göğsümdeki o taşlaşmış ağırlık hafifliyor muydu, yoksa yerini daha büyük bir felaketin habercisi olan fırtına öncesi sessizliğe mi bırakıyordu, emin değildim.
Gözlerimi yoldan ayırmadan dikiz aynasına baktım. Şehrin stresi ve binaların gölgesi üzerimize çökerken torpidonun üzerindeki telefonum titreşmeye başladı. Ekrana göz attımVedat.
Arayan Vedat’sa, hele ki bu saatte arıyorsa hayırlı bir haber olma ihtimali yok denecek kadar azdı. Telefonu hoparlöre verip kucağıma koydum.
“Söyle Vedat.”
Karşı taraftaki ses, yıllardır yanımda çalışan o soğukkanlı adama ait değil gibiydi. Nefes nefeseydi.
“Taha, çabuk acile gel. Merkez Hastanesindeyiz.”
Kaşlarım kendiliğinden çatıldı, ayağım gaz pedalının üzerinde sertleşti. “Ne oluyor? Kim var orada?”
Vedat birkaç saniye sustu. O birkaç saniyelik duraksama, içimdeki bütün alarm zillerini aynı anda çalmaya yetti.
“İrem…” dedi Vedat. Sesi pürüzlüydü. “Şirketinde bayılmış. Bilinci kapalıymış geldiğinde. Ambulansla kaldırdılar, şimdi müdahale odasındalar.”
Göğsümdeki bütün hava tek bir anda çekildi. İrem... Doğa’nın dünyadaki tek dayanağı, her şeyi.
“Geliyorum,” dedim. Başka hiçbir şey sormadan telefonu kapattım ve direksiyonu kırıp hız kadranını sonuna kadar zorladım.

Hastane koridorlarının kendine has o geniz yakan, soğuk dezenfektan kokusu yüzüme bir tokat gibi çarptı. Bastığım her adımda ayakkabılarımın tabanından çıkan gıcırtılar, koridorun fısıltılı sessizliğinde büyüyordu. Yoğun bakım katına çıktığımda cam bölmenin önünde volta atan Vedat’ı gördüm. Ellerini ceplerine gömmüş, omuzları çökmüştü.
Yanına yaklaştığımı fark edince doğruldu.
“Durumu nasıl?” dedim, sesimdeki sertliği korumaya çalışarak.
“Hâlâ içerideler,” dedi Vedat, camın arkasını işaret ederek. “Bize net bir şey söylemiyorlar ama geldiğinde solunumu zayıftı.”
O sırada yoğun bakımın ağır otomatik kapısı kayarak açıldı. Yüzü yorgunluktan griye dönmüş bir doktor dışarı çıktı. Eldivenlerini çıkarıp cebine koyarken bana doğru yürüdü.
“Taha Bey?”
“Benim. Ne durumdayız doktor?”
“Hastamız ağır bir toksik şok geçiriyor,” dedi adam, ses tonunu olabildiğince nötr tutmaya çalışarak. “Açıkçası klasik bir rahatsızlık ya da ani bir kriz değil bu. Vücudu dışarıdan giren kimyasal bir maddeye çok sert reaksiyon vermiş. Bir zehirlenme vakasıyla karşı karşıyayız.”
Kanım dondu. “Zehirlenme mi? Ne ile?”
“Kan örneklerini acilen toksikolojiye gönderdik. Sonuçlar çıkmadan net bir şey söylemek imkânsız ama şunu söyleyebilirim: Eğer birkaç saat daha gecikilseydi, solunum felci gerçekleşebilirdi. Fenalaşmadan hemen önce ne yediğini, ne içtiğini bilmemiz şart.”
Doktor yanımızdan ayrılıp hemşire bankosuna doğru ilerlerken ben sadece arkasından bakakaldım. Zihnimdeki dişliler dehşet verici bir hızla dönmeye başladı. Vedat’a döndüm. Bakışlarımdaki ifadeyi görünce bir adım geri çekildi.
“Beş dakika içinde İrem’in son üç saatini bana döküm olarak getireceksin Vedat. O masaya ne girdi, kim getirdi, kime değdi... Her şeyi öğreneceksin.”
Vedat hiç zaman kaybetmeden telefonunu çıkarıp koridorun kenarına çekildi.
Cam bölmeye yaklaştım. Bembeyaz, steril çarşafların arasında, etrafı kablolarla ve monütörlerle sarılmış yatan İrem’e baktım. Yüzünde en ufak bir renk yoktu. O an, zihnimin en derin, en karanlık köşesine gömdüğümü sandığım o lanetli gece zihnimde patladı.
Beş yıl önce. O köhne depo. Doğa’nın beton zeminde, kendi kanının üzerinde öylece hareketsiz yatışı... Selim’in tetiği Doğa’nın şakağına doğru yeniden kaldırması... Ve benim hiç düşünmeden, bilincimi yitirmişçesine parmağımı kendi tetiğime basışım. Selim’in göğsünden vurulup geriye doğru savrulması.
Şakaklarıma saplanan keskin ağrıyla gözlerimi yumdum. Selim ölmüştü. Bunu kendime defalarca söylemiştim. Onu kendi ellerimle toprağa gömmüştüm. Nabzının atmadığını, gözlerindeki o hırslı ışığın tamamen söndüğünü kendi parmaklarımla hissetmiştim. Kalbini ben durdurmuştum.
Benim asıl korkum Selim’in bir hayalet gibi mezardan çıkması değildi; benim korkum, onun arkasında bıraktığı o iğrenç, kanlı mirasın hâlâ nefes alıyor ve etrafımızdaki herkesi tek tek zehirliyor olmasıydı.
Vedat yaklaşık on dakika sonra adımlarını hızlı hızlı atarak yanıma geldi. Yüzü kireç gibiydi.
“Taha,” dedi kısık bir sesle. “Olay sandığımız gibi değil.”
“Nasıl değil?”
“Zehir İrem’in çalıştığı şirkete kargoyla gelmiş. Ama İrem adına değil... Doğa’nın adına.”
Kaşlarımı çattım. “Doğa bizim holdingte çalışıyor Vedat. Başka şirketteki İrem’in adresine Doğa adına kargo nasıl gider?”
“Çünkü kurye kurguyu doğrudan buna göre yapmış,” dedi Vedat, elindeki tableti bana doğru çevirerek. “Resepsiyondaki çocukla konuştum. Kurye içeri girip 'Doğa Hanım paleti arkadaşı İrem Hanım'a bırakmamı söyledi, görünce ona iletir' deyip paketi bırakmış. Ykafasında siyah bir kapüşon ve maske varmış, kameralarda sadece gözleri görünüyor.”
“İçinde ne varmış paketin?”
“Güvenliğin odadan aldığı paket açılmıştı. İçinden özel bir kutu içinde matcha çayı çıkmış. İrem’in masasındaki yarım fincanı da incelemeye aldılar. Zehir o çayın içindeydi bence.”
Vedat ekranı kaydırıp İrem’in sabah Doğa’ya gönderdiği mesajı gösterdi:
İrem: "Ofiste senin adına bir paket varmış. Akşam beraber açalım mı? Çok merak ettim."
Mesajın altında Doğa’nın herhangi bir yanıtı yoktu.
“Doğa o sırada oteldeydi, telefona bakmıyordu,” dedi Vedat. “Cevap gelmeyince İrem paketi merak edip açmış. Kendine bir fincan demlemiş...”
Sözler koridorda asılı kaldı. Taşlar zihnimde büyük bir gürültüyle oturdu.
“Bu bir mesaj değil,” dedim, sesimdeki nefret boğazımı yakarak. “Doğa’nın bugün holdinge gelmeyeceğini bilecek kadar yakınımızdalar. Doğa’yı vurmak ya da zehirlemek riskliydi, bu yüzden kargo oyununu İrem’in şirketi üzerinden kurdular. İrem sadece Doğa’nın yerine o zehri içti.”
“Yani asıl hedef...”
“Doğa’ydı,” diye tamamladım cümlesi. “Doğa’yı benim gözümün önünde öldürmek istediler.”

(Doğa’nın Ağzından)
Otel odasındaki yatağın kenarına çökmüş, parmaklarımın arasında sıktığım telefona bakıyordum.
İrem’e saatler önce attığım kısa “İyiyim” mesajı dışında hiçbir şey yazmamıştım. Dün gece aramızda geçen o kırıcı konuşmanın gölgesi hâlâ üzerimdeydi. Ama ben İrem’i tanıyorsam, ne kadar kızgın olursa olsun asla böyle sessiz kalmazdı. En az on kere arar, mesaj üstüne mesaj atar, gerekirse oteli birbirine katar yine bana ulaşırdı.
Bu sessizlik normal değildi. İçimde bir yerlerde simsiyah, soğuk bir huzursuzluk büyümeye başladı.
“Ara be artık naz yapma İrem,..” diye fısıldadım kendi kendime.
Tam o sırada telefon ekranı ışıklandı. Arayan Taha’ydı. Bekletmeden açtım.
“Taha?”
“Doğa,” dedi. Sesi o kadar tuhaf, o kadar katıydı ki tüylerim diken diken oldu. “Kapıyı aç.”
Anlamayarak kaşlarımı çattım. “Ne? Neredesin ki?”
“Kapının önündeyim. Aç hadi.”
Yataktan nasıl kalktığımı, kapıya nasıl yürüdüğümü hatırlamıyorum. Telefonu kulağımdan indirmeden kilit mekanizmasını çevirdim. Kapıyı açtığımda Taha tam karşımda duruyordu.
Yüzü sanki mermerden oyulmuş gibi ifadesizdi ama gözlerinin derininde kontrol etmeye çalıştığı vahşi bir karanlık dalgalanıyordu.
“Taha... Ne oldu? Korkutuyorsun beni.”
Taha içeri girmedi. Eşikte durdu. Bakışlarını gözlerimden bir saniye bile ayırmadan konuştu:
“İrem hastanede Doğa.”
Zaman o an durdu. Kalbimin atışı kulağımda devasa bir gümleme gibi yankılandı. “Ne demek hastanede? Ne olmuş?”
“Şirketinde fenalaşmış. Bilinci kapalıymış. Doktorlar zehirlenmeden şüpheleniyor.”
“Zehirlenme mi?” Birkaç adım geriledim, bacaklarım ağırlığımı taşıyamaz hale geldi. “Saçmalama Taha! İrem neden zehirlensin? Ne yemiş ki?”
Taha gözlerini hafifçe yumup açtı. Sesindeki o acımasız gerçeklik beni mahvetti: “Çünkü sana gelen paketi açmış. İçindeki çayı içmiş.”
O an zihnimde devasa bir şimşek çaktı. Sabah İrem’in attığı mesaj ekranın ortasında belirdi sanki:
İrem: "Ofiste senin adına bir paket varmış. Akşam beraber açalım mı? Çok merak ettim."
Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladığında ellerimle yüzümü kapattım.
Ben o mesaja cevap vermemiştim. İrem sırf benim adıma geldiği için, meraktan, belki de akşam bana sürpriz yapmak için o paketi açmıştı. O çay benim içindi. O zehir benim bedenim için hazırlanmıştı.
İrem benim kibrim, benim sessizliğim yüzünden o hastane odasında can çekişiyordu.
Taha durumumdaki dehşeti fark edince aramızdaki mesafeyi tek bir adımda kapattı. Kolları omzumu ve sırtımı kavradığında bütün direncim kırıldı. Başımı onun göğsüne gömüp hıçkırıklara boğuldum.
“Benim yüzümden...” diye feryat ettim, sesi otel odasının duvarlarında yankılandı. “Benim yüzümden oldu Taha! Cevap verseydim açmazdı! Benim yerime yatıyor orada!”
“Şişt... Çıkar şunu kafandan,” dedi Taha. Sesi kulağımın hemen üzerinde, bir kayanın sağlamlığıyla çınladı. “Senin hiçbir suçun yok. Bunu yapan sen değilsin. İrem güçlü kızdır, toparlayacak. Şimdi gidiyoruz.”
Beş yıldır ilk kez Taha’nın kokusunda, onun kollarının arasında kendimi düşman bir arazide hissetmiyordum. Beni yavaşça kendinden uzaklaştırdı. Gözyaşlarımı silmedi ama gözlerindeki o sarsılmaz irade bana tutunacak bir dal verdi.
“Arabaya geçiyoruz. Hazır mısın?”
Sadece başımı sallayabildim.

Otelden çıkıp siyah arazi aracına bindiğimizde aramızdaki havanın ağırlığı kelimelerle tarif edilemezdi. Taha motoru çalıştırıp aracı yola koydu. İki yanımızdan akıp giden İstanbul ışıkları, camda süzülen yağmur damlalarıyla birer lekeye dönüşüyordu.
Sessizliği ben bozdum. Sesim kendi kulağıma bile yabancı geliyordu.
“Beni öldürmek istediler, değil mi?”
Taha gözlerini yoldan ayırmadı. Direksiyonu tutan parmakları kenetlenmişti. “Evet.”
“Ve İrem benim yerime o kuyuya düştü...”
“Doğa, bak...” dedi Taha, sesi bu kez daha alçak ama kaskatıydı. “O paketi oraya koyan adam da, o zehri o çaya karıştıran piyon da bunun bedelini ödeyecek. İrem iyi olacak. Ondan sonra bu işi kökünden kazıyacağım.”
“Ya ona bir şey olursa Taha? Ben nasıl yaşarım o vicdan azabıyla?”
Taha aniden sağ elini vites kutusunun üzerinden uzatıp buz gibi olmuş elimi kavradı. Parmaklarını parmaklarıma kenetledi. O temas, o anki bütün karanlığın ortasında tek sıcak şeydi.
“Olmayacak,” dedi. “Söz veriyorum, olmayacak.”

Hastanenin yoğun bakım koridoruna adım attığımızda zaman kavramı benim için tamamen yitip gitti. Cam bölmenin ardındaki o odaya baktığımda, İrem’i o renksiz çarşafların, makine bip seslerinin ortasında gördüğümde dizlerimin bağı çözüldü.
Taha son anda kolumdan tutup beni düşmekten kurtardı. Beni göğsüne çekmedi ama düşmeme de izin vermedi. Ayakta kalmam için bir direk gibi yanımda durdu.
Cama yaklaşıp elimi soğuk yüzeye dayadım.
“Dün gece ona git dedim Taha...” diye fısıldadım, gözyaşlarım görüşümü bulanıklaştırırken. “En son kavga ettik. Ona defol git dedim. O haldeyken ölecekti az kalsın...”
Taha arkamda bir gölge gibi duruyordu. “Ölmeyecek Doğa. Duyuyor musun beni? İrem seni bırakıp gitmez.”
O sırada koridorun ilerisinden Vedat göründü. Elinde şeffaf, kilitli bir delil poşeti tutuyordu. Adımları ağır, yüzü sertti.
“Taha,” dedi yanımıza gelince.
“Bir şey mi buldunuz?” diye sordu Taha.
“Olay yeri inceleme paketi bırakan kuryenin izini sürüyor ama ambalajın iç kapağının altına yapıştırılmış bir şey buldular.” Vedat elindeki poşeti Taha’ya doğru kaldırdı.
Poşetin içinde mat, gümüşten yapılma, üzeri ince işçilikle kazınmış eski bir erkek yüzüğü duruyordu.
Taha yüzüğü gördüğü an adeta bir heykele dönüştü. Aldığı nefes ciğerinde tıkandı, gözleri irileşti.
“Taha?” dedim dehşetle. “Ne var o yüzükte? Kimin o?”
Taha delil poşetini Vedat’ın elinden adeta söküp aldı. Yüzüğü gözünün hizasına getirirken sesi bir fısıltıdan farksızdı:
“Bu yüzük... Selim’indi. Parmağından hiç çıkarmazdı.”
Başım döndü. Duvara tutunmak zorunda kaldım. “Ne demek Selim’indi? Selim öldü Taha! Beş yıl önce öldü o adam!”
“Öldü,” dedi Taha. Sesinde koca bir boşluk vardı.
“O zaman bu yüzüğün orada ne işi var?! Biri bizimle oyun mu oynuyor, yoksa...” Dehşet verici o ihtimali dile getirmeye dilim varmadı. “Yoksa o adam ölmedi mi?”
Taha başını yavaşça bana çevirdi. Yüzündeki o karanlık ifade, beni beş yıl önceki o kanlı depoya geri götürdü.
“Selim öldü Doğa. Bundan adım kadar eminim.”
“Nereden biliyorsun?” diye bağırdım en sonunda, koridordaki sessizliği yırtarak. “Nereden bu kadar emin olabiliyorsun Taha?! Sen neredeydin o gece? Ben vurulduktan sonra ne oldu? Bana hiçbir şey anlatmadın!”
Taha gözlerimin içine baktı. Yıllardır bir zırh gibi taşıdığı o soğukkanlı maske ilk kez tamamen çatladı.
“Çünkü onu kendi ellerimle öldürdüm Doğa.”
Koridordaki hava sanki eksi derecelere düşmüş gibi buz kesti. Sesler kesildi, sadece monütörlerin o uzaktaki bip sesleri kaldı.
“Beş yıl önce o depoda...” dedi Taha, her kelimesi boğazına batıyormuş gibi. “Selim gözü dönmüş bir halde silahı sana doğrulttu. Parmağı tetiğe gitti, vurdu seni... Sen kanlar içinde yere yığıldın. Bakışlarındaki o ışığın sönmeye başladığını gördüm. O an dünyam başıma yıkıldı.”
Yutkundum. Göğsüm sıkıştı.
“Seni vurulmaktan kurtaramadım,” diye devam etti Taha, sesi çatlayarak. “Ama seni o merminin devamından, onun o cani ellerinden söküp almak zorundaydım. Gözümü bile kırpmadan tetiğe bastım. Selim’i göğsünün tam ortasından vurdum. Kanlar içinde yanına yığıldı. Nabzını kontrol ettim Doğa. Kalbinin durduğunu, gözlerinin donduğunu kendi parmaklarımla hissettim. Onu o depodan ben çıkardım, toprağa ben gömdüm.”
Nefes alamıyordum. “Bunu... Bunu bana neden söylemedin?”
Taha acı bir tebessümle başını iki yana salladı. “Sana ne diyecektim? ‘Seni kurtarmak için kendi abimi, öz kardeşimi vurdum’ mu diyecektim? Senin gözünde zaten hayatını mahveden bir canavardım. Bir de kardeş katili bir adam olarak bakmanı istemedim yüzüme.”
“Pişman mısın?” diye sordum fısıltıyla.
Taha derin bir nefes aldı. “Öz abimin canını aldığım için, o gün o depoda o raddeye geldiğimiz için pişmanım. Ama seni o cehennemden çekip aldığım için asla pişman olmadım Doğa. Yine olsa, o mermi sana yaklaşırken yine gözümü kırpmadan basarım o tetiğe.”
Sözleri koridorda bir itiraf gibi değil, beş yıldır ikimizin de sırtında taşıdığı o ağır yükün parçalanması gibi yankılandı. Taha o gece sadece beni kurtarmamıştı; kendi ruhunu da o deponun soğuk betonunda katletmişti.
Tam o sırada yoğun bakımın kapısı tekrar açıldı. Doktor bu kez daha hızlı adımlarla bize doğru yürüdü.
“Taha Bey, Doğa Hanım.”
İkimiz de aynı anda doktora döndük.
“İyi bir haberim var,” dedi doktor, yüzünde ilk kez hafif bir tebessüm belirerek. “Toksikoloji panelindeki veriler doğrultusunda uyguladığımız panzehir tedavisi yanıt verdi. Bedenindeki zehir seviyesi düşüşe geçti. Bilinci henüz kapalı ama hayati fonksiyonları stabil hale geldi. Kritik eşiği atlattık.”
Göğsümden devasa bir rahatlama dalgası geçti. Yaşlar gözlerimden süzülürken Taha’nın derin bir nefes alarak başını tavana doğru kaldırdığını gördüm.
İrem yaşıyordu.

(Taha’nın Ağzından)
İrem’in hayati tehlikeyi atlattığını öğrendikten sonra Doğa’yı hastanede, Vedat’ın en güvendiği dört korumasıyla birlikte bıraktım. Doğa’nın yanında kalmak, onun elini tutmak istiyordum ama şu an duygusallığın sırası değildi. Bu hamleyi yapan her kimse, Doğa’nın nefes aldığı her saniyeyi bir tehdit olarak görüyordu.
Kurtiz Holding’in alt katındaki yüksek güvenlikli arşiv odasına geçtim. Masanın üzeri beş yıl öncesine ait tozlu klasörlerle doluydu.
Siyah deri koltuğa oturup Vedat’a baktım. “Selim’in o dönemki bütün bağlantılarını, adamlarını, alt kadrolarını dökün demiştim. Ne var elimizde?”
Vedat kalın bir dosyayı önüme koydu. “Taha, Selim öldükten sonra onun çetesinin tamamen dağıldığını sanıyorduk. Birçoğu hapse girdi, bir kısmı yurt dışına kaçtı. Ama dosyaları tekrar incelerken gözden kaçan bir detay bulduk.”
Vedat dosyanın sayfalarını çevirip kırmızı mühürlü bir kâğıdın üzerinde durdu. Kâğıdın üzerinde büyük harflerle KAYIP / BULUNAMADI yazıyordu.
“Bu kim?”
Vedat dosyanın içinden siyah beyaz, kenarları yıpranmış bir vesikalık fotoğraf çıkarıp masanın ortasına bıraktı.
Fotoğrafa baktığım an içimdeki bütün kan çekildi. Yüzümdeki kaslar kaskatı kesildi.
Bu adamı çok iyi tanıyordum. Kadir. Selim’in gölgesi gibi gezdiği, en karanlık işlerini yaptırdığı, sadakati hastalıklı boyutta olan sağ kolu.
“Beş yıl önceki o depo baskınından sonra Kadir kayıplara karıştı,” dedi Vedat. “Ne cesedi bulundu ne de emniyet kayıtlarında bir izine rastlandı. Sanki o gece yer yarılmış da içine girmiş gibiydi.”
Fotoğraftaki adama baktım. Kirli sakalları, soğuk ve ruhsuz gözleriyle doğrudan kameraya bakıyordu.
“Demek ölmedi...” dedim, sesimdeki nefret bir bıçak kadar keskindi. “Selim’in yüzüğünü Doğa’ya gönderen, o zehri o kutuya koyduran adam Kadir.”
Tam o sırada masamın üzerindeki, sadece birkaç kişinin bildigi özel hat çalan siyah telefon titreşmeye başladı. Ekranda GİZLİ NUMARA yazıyordu.
Vedat’a bakarak telefonu elime aldım. Hoparlörü açmadan kulağıma götürdüm.
“Taha Kurtiz.”
Karşı taraftan, ses değiştirici cihazla mekanikleştirilmiş, derinden gelen, buz gibi bir ses duyuldu:
“Kardeşini vurduğun o gece... Her şeyin bittiğini, o hesabı o depoda kapattığını sandın, değil mi Taha?”
Nefesimi tuttum. Cevap vermedim.
“O gece sadece bir adam öldü,” dedi ses, kıkırdayarak. “Ama o adamın mirası, onun kini ölmedi. Selim’in yarım bıraktığı işi tamamlamadan bana uyku yok. O kızı adım adım tüketeceğim. Önce etrafındakileri, sonra onu, en son da seni...”
“Neredesin ulan?” dedim, dişlerimin arasından. “Açık konuş!”
“Bazen mezarlar cesetleri saklamaz Taha... Mezarlar sadece sırları saklar. Çok yakında görüşeceğiz.”
Telefon cızırtılı bir sesle kapandı. Sinyal kesildi.
Telefonu yavaşça masaya bıraktım. Başımı kaldırıp çHolding’in devasa camından dışarıya, karanlığa gömülmüş İstanbul’a baktım.
Selim ölmüştü. Onu kendi ellerimle toprağa gömmüştüm, bundan bir milim bile şüphem yoktu. Ama onun arkasında bıraktığı o zehirli karanlık, mezarın altından sızıp yeniden hayatımıza uzanıyordu.
Savaş bitmemişti. Asıl savaş şimdi başlıyordu.
_______$$$$$_______$$$$$$$

EVEEEEEET 💋
GERÇEKTEN UZUUUUNCA BİR ARA VERMİŞ OLSAM DA ŞU ANDA BURADAYIM
BÖLÜM HAKKINDA DÜŞÜNCELERİNİZİ ALALIMMMMM 🫀🫀🫀🫀