2. bölüm · YANLIŞ NUMARA, DOĞRU FELAKET

BÖLÜM 2 — CAMDAN YANSIYAN HAYALET

Büşra Kıran

🎵 Bölüm Playlist
* Madrigal – Seni Dert Etmeler
* Canozan – Ağlama Ben Ağlarım
* Mavi Gri – Altüst Olmuşum
* Dolu Kadehi Ters Tut – Belki

İnsan bazen hayatta kalabilmek için en büyük yalanları başkalarına değil, kendi kendine söylerdi.
Benim en büyük yalanım beş yıl önce o hastane odasında başlamıştı. Kalbimin birkaç dakikalığına durduğu, ölümle burun buruna geldiğim o ameliyattan uyandığımda, baş ucumda bekleyen kimse yoktu. Sadece komodinin üzerine bırakılmış gümüş bir pusula kolyesi ve devasa, dipsiz bir sessizlik vardı.
Taha gitmişti.
Ölmemişti, bir kazaya kurban gitmemişti, toprağın altına girmemişti. Sadece... gitmişti. Beni o hastane yatağında, hayata tutunmaya çalışan o yaralı halimle bir başıma bırakıp bu şehirden, hayatımdan, her şeyden tamamen silinmişti. Telefonları kapanmış, ortak tanıdıklarımızla bağı kopmuş, sanki bu dünyada hiç var olmamış gibi sırra kadem basmıştı.
Aklımı kaçırmamak için tek bir çarem vardı: Onu zihnimde öldürmek. Eğer onun bilerek, isteyerek beni terk edip gittiğini kabul etseydim, o acıyla yaşamaya devam edemezdim. Bu yüzden ona görünmez bir mezar kazdım, içimdeki o eski Doğa'yı da yanına yatırdım ve üzerlerini toprakla örttüm. O benim için ölmüştü. Yas tutmak, terk edilmekten daha kolaydı.
Ama şimdi... Astra Danışmanlık ve Hukuk Bürosu'nun o buz gibi mermerlerle kaplı devasa plazasına sırtımı dönüp dışarı çıkarken, kendi kendime kurduğum o beş yıllık yalan çatır çatır yıkılıyordu.
Rüzgâr saçlarımı yüzüme savururken çantamın askısını omzuma biraz daha sıkıca bastırdım. Finans merkezinin önündeki kaldırım tıklım tıklımdı ama ben kimseyi görmüyordum. Nefes nefeseydim.
Taha değildi, diye tekrarladım içimden.
Olamaz. O gitti. Bitti. Sen yanlış gördün Doğa.
Yolun karşısındaki köşede, içeriden hafif bir caz müziğinin sokağa taştığı küçük kafeye gözüm ilişti. Titreyen dizlerimle trafiğin durmasını bile beklemeden hızlı adımlarla karşıya geçtim. İçeri girip cam kenarında, sokağı ve az önce içinden çıktığım o plazayı gören boş bir masaya çöktüm.
"Americano," dedim yanıma gelen garsona. Sesim bana bile yabancı gelmişti.
Garson kahveyi getirip masaya bıraktığında bardağa dokunmadım bile. Ellerim masanın üzerinde, sanki başkasına aitlermiş gibi titriyordu. Gözlerim sokağın karşısındaydı.
Beş yıl geçmişti. İnsan beş yılda birinin yüzünü, sesini, kokusunu unutmaya başlardı. Ama o silueti, o omuzların duruşunu, yürürken etrafındaki havayı bile kendine itaat ettiren o karanlık aurayı unutmak imkânsızdı.
O an masanın üzerindeki telefonum titredi. Ekran aydınlandı.
irem: kızım nası geçti anlatsana meraktan öldüm burda
(11:58)
Derin bir nefes aldım. Titreyen parmaklarımla klavyeye dokundum. Bizim İrem'le mesajlaşmalarımızda hiçbir zaman büyük harf ya da nokta olmazdı; aramızdaki yazışmalar sanki düşüncelerimizin doğrudan ekrana dökülmüş hali gibiydi.
doğa: bitti ya
(11:58)
irem: bitti ne salak nası geçti diyorum
(11:59)
doğa: iyiydi valla nolsun
(11:59)
Ekrana boş boş baktım. Aslında yazmak istediğim şey çok başkaydı.
irem ben galiba delirdim aşağıda tahayı gördüm yemin ederim oydu
Eğer bunu yazarsam İrem'in anında çalıştığı yerden fırlayıp yanıma geleceğini, beni hemen eve kapatıp başımda nöbet tutacağını biliyordum. En kötüsü de bana acıyarak bakacaktı. O lanet, 'kız yine kriz geçiriyor' bakışı... Yazdığım harfleri tek tek sildim.
irem: iyiydi derken?? oha senden bu cümleyi duyduğuma inanamıyorum şu an
(12:00)
doğa: beni biliyosun işte klasik ben
(12:01)
irem: biliyorum maalesef. kesin yine kafanda kuruyosun rezil oldum kesin almicaklar diye. yapma. akşam en sevdiğin makarnayı yapıyorum eve erken gel
(12:01)
Telefonu usulca masaya bıraktım. İrem'in beni bu kadar iyi tanıması, hem en büyük şansım hem de en büyük zaafımdı.
Tam uzanıp artık ılımaya başlayan kahvemden ilk yudumu alacakken, gözlerim kafenin geniş camından sokağın karşısına, Astra binasının önüne kaydı.
Ve yine...
Kalbim göğüs kafesimin içinde amansız bir tekme yemiş gibi tekledi.
Nefesim boğazımda düğümlenirken bardağı tutan ellerim kaskatı kesildi. Karşı kaldırımda, kalabalığın içinde siyah, kusursuz kesim bir takım elbiseli, uzun boylu bir adam yürüyordu. Adımları hızlıydı, kendinden emindi.
Damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim.
Yok artık.
Yine mi?
Adam rüzgârın dağıttığı siyah saçlarını eliyle düzeltti ve telefonunu kulağına götürdü. Konuşurken başını hafifçe sağa doğru eğdi.
Sağ omzu... O tanıdık, ukala, dünyayı sallamayan o eğim.
Ne ara ayağa kalktığımı, çantamı masadan ne ara kaptığımı hatırlamıyorum. Bacaklarım benden tamamen bağımsız bir şekilde hareket ediyordu. Zihnimde hiçbir mantık kırıntısı kalmamıştı.
Cam kapıyı şiddetle itip dışarı, sokağa fırladım.
"Taha!"
Sesim beklediğimden çok daha yüksek ve yırtıcı çıkmıştı ama trafiğin gürültüsünde kayboldu. Adam duymadı. Adımlarını yavaşlatmadan o devasa kalabalığın arasına karıştı. Sokağın köşesinde siyah, camları filmli lüks bir makam aracının arka kapısı açıldı.
Yolun karşısına geçmek için kaldırımdan yola adımımı attığım an, kulakları sağır eden bir korna sesiyle irkildim. Hızla geçen bir taksi fren yaparak beni teğet geçti. Şoför camdan başını çıkarıp bağırdı ama ne dediğini duymadım bile. Gözlerim sadece o siyah arabadaydı.
Adam arabaya bindi, kapı kapandı ve araba egzoz dumanlarının arasında kaybolup gitti.
Yolun ortasında, esen sert rüzgârın altında öylece kalakaldım.
Gitti. Yine.
"kızım eziliceksin geçsene kenara!"
Kaldırımdan bağıran yaşlı bir amcanın sesiyle kendime geldim. Geriye doğru sendeledim. Tam o sırada hızlıca yürüyen bir adam omzuma sertçe çarpınca dengemi kaybettim.
"pardon," dedi adam dönüp bakmadan.
Yavaşça, ayaklarıma kurşun bağlanmış gibi kafeye geri döndüm. Masama oturdum. Soğumuş kahve fincanıma boş, ölü gözlerle baktım.
Hayır.
Bu normal değildi. Kesinlikle değildi. Onu o kadar çok içime gömmüştüm ki, artık sokağa çıktığımda gördüğüm her uzun boylu adam, takım elbise giyen her esmer siluet bana Taha gibi geliyordu. Gördüğüm şey o değildi; gördüğüm şey benim kendi hastalıklı, kapanmamış yaramın ta kendisiydi.
O yoktu. Hayatımdan çıkıp gitmişti ve geri dönmeyecekti.

Eve vardığımda saat dörde geliyordu.
Anahtarı kilide sokup çevirdim. İçeri adımımı attığım anda burnuma dolan o tanıdık sıcak koku ve salondan gelen yüksek sesli müzik, omuzlarımdaki o devasa yükü biraz olsun hafifletti.
İrem mutfaktaydı, sesi müziğe karışıyordu.
"İreeeeem?" diye seslendim montumu askıya asarken.
"Mutfaktayıııımmmm!"
Çantamı portmantoya fırlatıp ayaklarımı sürüyerek mutfağa girdim. İrem taytı ve o bol tişörtüyle tezgâhın başında, elinde bıçakla soğan doğruyordu. Saçlarını tepesinde dağınık, ev topuzu yapmıştı. Beni kapıda görünce bıçağı bırakmadan duraksadı. Baştan aşağı beni süzdü.
"Kızım bu surat ne?" dedi kaşlarını çatarak. "cenazeden dönmüş gibisin tövbe yarabbim."
Kendimi mutfak masasındaki sandalyelerden birine attım. "Ne varmış suratımda ya, her zamanki halim işte."
"Yok canım," dedi bıçağı kenara bırakıp bana dönerek. "bildiğin ruh gibi olmuşsun. mülakatta falakaya mı yatırdılar seni naptılar?"
Dolaptan soğuk su alıp kafama diktim. İrem kollarını göğsünde bağlamış, beni pür dikkat izliyordu.
"Bir şey oldu," dedi sesi birden ciddileşerek.
"Olmadı ya, uyduruyosun şu an," dedim gözlerimi kaçırarak. Bardağı tezgâha koydum.
"Doğa."
"Ne?"
"Beş yıldır aynı evin içindeyiz biz. yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyo."
"Biliyorum irem."
"Biliyorsan, bana yalan söylediğinde gözlerini kaçırdığını bildiğimi de biliyosundur. dökül kızım, n'oldu orda?"
Derin bir iç çektim. Taha'nın halüsinasyonlarını gördüğümü söylesem olay çok büyüyecekti.
"Valla bi şey yok," dedim sesimi biraz daha netleştirerek. "Sadece... Astra çok büyük bi yer İrem. Lobisine girdiğin an o plaza havası seni eziyor. Beş yıllık boşluktan sonra orda çalışabilir miyim, o insanlarla yapabilir miyim onu düşündüm. Gerildim sadece, hepsi bu."
İrem'in gözlerindeki şüphe biraz dağıldı. Bahane mantıklıydı, yedi. Omuzlarını düşürüp tekrar tezgâha döndü.
"Aç mısın sen?" diye sordu sesi yumuşayarak.
"Biraz."
"İyi, fesleğenli makarna yapıyorum."
"Kanka yine mi makarna yiyoruz ya," dedim gülerek. O ağır havayı dağıtmak istiyordum.
"Beğenmiyorsan kalk kendin yap hanımefendi," diye çıkıştı ama o da gülüyordu. "Zaten bütün gün holdingin salak muhasebesiyle uğraştım beynim yandı, bi de sana menü mü çıkarıcam."
"Ellerine sağlık şefim, şikayetim yok."
Mutfağı o tanıdık, rahatlatıcı sesler doldurdu. Ocaktaki suyun fokurdaması, soğanın cızırtısı... Tam da ihtiyacım olan şey buydu. Sıradan, dedikodulu, geçmişin konuşulmadığı normal bir ev ortamı.
Tam biraz gevşemiştim ki, İrem'in tezgâhın üzerindeki telefonu titredi.
İkimiz de refleks olarak ekrana baktık. Ekranda sadece tek bir harf vardı.
V
İrem'in elleri bir an durdu. Sonra panikle, sanki telefon alev almış gibi hızla uzanıp telefonu aldı ve cebine soktu. Yüzü anında kızarmıştı.
Ben sandalyemde dikleşip sırıttım. "Ooo... demek V bey."
"Başlama yine Doğa," dedi İrem ocağa arkasını dönerek. Sosu o kadar hızlı karıştırıyordu ki dışarı sıçrayacaktı.
"Kızım kim bu?" dedim kıkırdayarak. "Aylardır mesajlaşıyosunuz, adam sana emojiler atıyor falan ama adını hâlâ bilmiyorum. Mit ajanı mı bu adam? Devlet sırrı mı?"
"Kimse değil ya, öylesine biri işte."
"Öylesine birini niye alfabenin bi harfiyle kaydettin o zaman?"
"Söylemeyeceğim."
"Veli mi?" dedim tek kaşımı kaldırarak.
"Hayır be ne velisi."
"Volkan? Bak volkan olabilir, şu sizin plazadaki çocuk mu?"
"Hayır alakası yok."
"O zaman... Vedat?"
Bunu tamamen aklıma gelen 'V' harfli isimleri sıralarken öylesine söylemiştim. Ama o an... İrem'in elindeki tahta kaşığın tencerenin kenarına çarptığını ve sırtının bir saniyeliğine kaskatı kesildiğini fark ettim. Çok küçük bir andı ama gördüm.
"Hayır," dedi İrem hızla toparlanıp. Sesi biraz fazla yüksek çıkmıştı.
İçime tuhaf bir kurt düştü. Vedat... Taha'nın sağ kolu. Taha buralardan çeker giderken o da onunla gitmiş miydi, yoksa kalmış mıydı hiç bilmiyordum. Kafamdaki komplo teorilerini susturdum.
"Vampir mi kızım bu adam?" dedim konuyu dalgaya vurarak.
İrem dayanamayıp güldü. "Kea saçmalamayı."
"Ne bileyim geceleri mesaj atıyo, adını gizliyosun. Ya da vahşi batılı bi kovboy falan."
"Doğa."
"Vural? Vahit?"
"Doğaaaaa."
İrem elindeki soslu kaşığı bana doğru salladı. "Bak yemin ederim şu ocağı kapatırım bu akşam sana yemek falan yok, gidersin peynir ekmek yersin."
Ellerimi teslim olur gibi havaya kaldırdım. "Tamam sustum ya. Aranızdaki o büyük, ateşli aşka saygı duyuyorum."
İki saniye geçti geçmedi, fısıldayarak ekledim: "Victor olabilir mi? Rus mafyası falan?"
İrem "Allahım sabır ver!" diye bağırıp elindeki bezi bana fırlattı.
Kahkahayı bastım. İrem de bana katıldı. Uzun zamandır ilk defa göğsüm ağrıyana kadar bu kadar içten, bu kadar rahat gülüyordum. Astra, gölgeler, sokağın ortasındaki o kriz... hepsi bu mutfak kapısının dışında kalmıştı.
Ama kapının dışında kalanların bir gün mutlaka içeri gireceğinden habersizdim.

Gece olduğunda ev tamamen sessizleşmişti.
İrem yorgunluktan erkenden sızmıştı. Ben ise salondaki büyük camın önünde, soğuk zemine çıplak ayakla basarak öylece duruyordum. Şehrin sarı sokak lambaları yüzüme yansıyordu.
Camdaki yansımama baktım. Yorgun, geçmişin hayaletleriyle boğuşan o silik kıza.
Astra'da bir işe gireceksem, o kurtlar sofrasında hayatta kalacaksam bu zayıflığı üzerimden atmam gerekiyordu. Zırhımı giymeliydim.
Elimi yavaşça tişörtümün yakasına, tenimi beş yıldır buz gibi yakan o kolyeye götürdüm.
Taha'nın gidişinden kalan tek iz. O gün o hastane odasında, komodinin üzerinde bulduğum gümüş pusula. Yönümü bulayım diye mi bırakmıştı, yoksa beni o geçmişe demirlemek için mi, hiçbir zaman bilememiştim.
"Sen beni bırakıp gittiğin gün bitmiştin benim için," diye fısıldadım geceye, kendi yansımama doğru. Sesim çatlamamıştı. Keskindi.
Titreyen parmaklarımla kolyenin arkasındaki klipsi açtım. Soğuk zincir boynumdan kayıp avucuma döküldüğünde bedenimin hafiflediğini hissettim.
Odama geçip komodinin en alt çekmecesini açtım. Fatura ve gereksiz kâğıtların arasına, en dibe kolyeyi usulca bıraktım. Beş yıldır ilk kez onu yastığımın altına, kalbimin üstüne koymuyordum. Onu ait olduğu karanlığa gömüyordum.
Çekmeceyi kapattığım an telefonumun sesi odanın sessizliğini bıçak gibi kesti.
Ekranda hiçbir isim yoktu. Bilinmeyen Numara.
Saate baktım, gece yarısına geliyordu. Bu saatte arayan kim olabilirdi ki? İçimdeki o huzursuzlukla telefonu açtım.
"Alo?"
"Doğa Kıran'la mı görüşüyorum?" Sabahki pürüzsüz ama bu kez daha profesyonel, otoriter bir kadın sesi.
"Evet benim. Buyrun?"
"Ben Astra Danışmanlık ve Hukuk Bürosu'ndan arıyorum. Saat geç olduğu için kusura bakmayın lütfen ancak süreçlerimiz hızlı ilerliyor, sizi bilgilendirmem istendi."
Kalbim ritmini artırdı. Astra mı? Gece yarısı?
"Dinliyorum sizi," dedim sesimi düz tutmaya çalışarak.
"Bugünkü mülakatınız değerlendirildi. Sonuç olumlu." Kadın duraksadı. "Sizi son değerlendirme görüşmesine davet etmek istiyoruz."
Nefesim kesildi. O kadar adayın arasından, beş yıllık devasa boşluğu olan beni mi çağırmışlardı?
"Yarın sabah saat tam on bir sizin için uygun mudur?"
"Uygun," dedim hızla yutkunarak. "Uygun, gelirim."
"Harika. Son görüşmeniz doğrudan yönetim kadrosundan, kurucu ortaklarımızdan biriyle gerçekleşecek. Lütfen resepsiyona geldiğinizde güvenliğe isminizi verin, sizi doğrudan en üst kata yönlendirecekler."
"Tamamdır, teşekkürler."
"Biz teşekkür ederiz. İyi geceler."
Telefon kapandı.
Karanlık odada, elimde telefonla öylece kaldım. Yarın... Yönetim katı. En üst kat.
Boynumdan o kolyeyi çıkarıp attığım gece gelen bu telefon bir işaretti. Geçmiş bitmişti, yeni bir hayat başlıyordu. Güçlü olacak, zırhımı giyecek ve o masaya kendi kurallarımla oturacaktım.
Ama henüz bilmiyordum...
Yarın sabah saat on birde çıkacağım o en üst katta, yönetim ofisinin maun kapısının arkasında, beni bekleyen şey yeni bir kariyer değildi.
Benim zihnimde öldürdüğümü sandığım, beş yıl önce çekip giden geçmiş... yepyeni bir isim, yepyeni bir güç ve karanlık bir hesaplaşmayla o masada oturuyor olacaktı.
Oyun daha yeni başlıyordu.