1. bölüm · YANLIŞ NUMARA, DOĞRU FELAKET

BEŞ YIL SONRA...

Büşra Kıran

BÖLÜM 1 PLAYLİST 🎧🎶
Mavi Gri – O Ben Olamam
Manifest- Yaşanacaksa
Cihan Mürtezaoğlu – Sarı Sözler
Can Ozan – Sar Bu Şehri
________₺₺____
İnsanlar genellikle ikiye ayrılırdı.
Gelecek için yaşayanlar ve geçmişin ağır enkazı altında günden güne ezilenler.
Bense beş yıldır bu iki grubun da tamamen dışındaydım. Ben, zamanın tam ortasında, durmuş bir duvar saatinin akrebiyle yelkovanı arasında sıkışıp kalmış, ne ileri gidebilen ne de tamamen yok olabilen bir hayalettim.
Beş yıl önce... Bir hastane odasındaki o geniz yakan, keskin dezenfektan ve iyot kokusuyla gözlerimi açtığım gün hayatımın ikiye bölündüğünü anlamıştım. O günden önce var olan, hayalleri olan, dünyayı fethedebileceğine inanan Doğa ile o günden sonra sadece nefes alıp vermeyi hayatta kalmak sanan Doğa aynı insan değildi. Ameliyathane masasında kalbim birkaç dakikalığına durmuş, hekimlerin çabasıyla yeniden ritmini bulmuştu. Ama ben o soğuk masada yalnızca kalbimin ritmini değil, ruhumun temelini de bırakmışım gibi hissediyordum.
Taha gitmişti.
Bir veda cümlesi kurmadan, arkasında tek bir somut iz, tek bir açıklama bırakmadan sırra kadem basmıştı. Herkes bana onun öldüğünü, artık hayatıma devam etmem gerektiğini ima eden o acıyan, yıpratıcı bakışlarla bakıyordu. Ama kimse bir ceset görmemişti. Kimse bana onun adının yazılı olduğu bir mezar taşını gösterememişti.
Bu yüzden benim zihnimde Taha ölmemişti; o sadece yok olmuştu. Ve bir insanın yokluğu, onun ölümünden çok daha fazla yer kaplıyordu bir evde, bir zihinde, bir kalpte. Zamanla ben de kendimi o devasa yokluğa gömmüş, Taha’yla birlikte geçmişteki neşeli Doğa'yı da kendi ellerimle katletmiştim.
"Doğa! Yine başladı senin ruhun bedenden ayrılma seansı. Ya yemin ediyorum bir gün ruhun gidecek, bedenin burada yalnız kalacak diye korkuyorum."
İrem’in sitem dolu ama bir o kadar da şefkat barındıran sesiyle irkilerek önümdeki soğumuş filtre kahve bardağına döndüm. Şehrin gürültüsünden biraz olsun kaçabildiğimiz, ahşap masalı, küçük ve sıcak bir kafedeydik. Dışarıda gri gökyüzünden süzülen hafif bir sonbahar yağmuru camları vuruyordu.
"Ekmek kırıntılarına bakıyordum," diye mırıldandım, sesimdeki o kronik dalgınlığı gizlemeye çalışarak.
"Gördüm canım. Yaklaşık sekiz dakikadır masadaki tek bir kırıntıyla çok derin bir duygusal bağ kurdun. Kahven buz oldu buz!" İrem sandalyesinde geriye yaslanıp çatık kaşlarıyla bana baktı. O, benim bu hayattaki tek çıpam, tek sığınağımdı. Beş yıldır beni sürüklendiğim o dipsiz karanlık kuyudan çekip çıkarmak için tırnaklarıyla çabalayan tek insandı.
"İyiyim ben," dedim, bardağın kenarındaki su damlacığını parmağımla silerken. "Sadece kafam biraz doluydu."
"Senin kafan hep dolu Doğa," dedi sesi bir anda yumuşayarak. Sandalyesini masaya biraz daha yaklaştırdı. "Ama artık uyanman lazım. Hukuk fakültesini dereceyle bitirdin, stajını o kadar zorluğa rağmen tamamladın... Kendini bu küçük evin, bu sessizliğin ve bitmek bilmeyen yasın içine çürütmene izin vermeyeceğim."
Çantasını karıştırıp telefonunu çıkardı ve ekranı çevirip masanın üzerinden bana doğru itti. Ekranda son derece kurumsal, lacivert ve beyaz tonlarının hakim olduğu bir iş ilanı açıktı.
"Yine mi?" dedim bıkkın bir nefes vererek.
"Evet, yine. Ama bak bu sıradan bir mahalle bürosu değil. Astra Danışmanlık ve Hukuk Bürosu. Şehrin, hatta ülkenin en büyük, en prestijli firmalarından biri. Özel hukuk, şirketler hukuku, ağır ceza dava süreçleri... Tam senin o çalışkan, detaycı zekana göre bir yer."
"İrem, Astra beni ne yapsın Allah aşkına?" dedim gözlerimi devirerek. Oturduğum yerde geriye çekildim. "Benim özgeçmişimde devasa bir beş yıllık boşluk var. Adamlar mülakatta karşıma geçip 'Bu yıllarda ne yaptınız Doğa Hanım?' diye sorduğunda 'Hiç, biraz ruhen öldüm de toparlanmaya çalışıyordum' mı diyeceğim?"
İrem masanın üzerinden uzanıp buz gibi olmuş ellerimi tuttu. "Sana kimse o boşluğu öyle sormayacak. Sen fakülte birincisiydin Doğa. Staj yaptığın yerdeki kıdemli avukatlar sen ayrılırken arkandan ağıt yaktı, Unuttun mu? Yeteneğin var, analiz yeteneğin kimsede yok. Tek eksiğin... birazcık cesaret."
Gözlerimi pencereden dışarı, yağmurun ıslattığı kaldırımda koşturan insanlara çevirdim.
Cesaret...
İnsan her şeyini kaybettiğinde, tutunduğu o ana kolon çöktüğünde cesaretini de kaybediyordu. Çünkü yeniden denemek, yeniden hayata karışmak demek, yeni bir yıkım riskini göze almak demekti. Ben bir yıkımı daha kaldırabilecek kadar güçlü hissetmiyordum kendimi.
"Lütfen," diye fısıldadı İrem. Sesindeki o içten ricanın kıramayacağım bir ağırlığı vardı. "Sadece başvurunu gönder. Seni çağırmazlarsa yine ben haksız çıkayım, 'İrem yine saçmaladı' de. Ama en azından bir buton kadar yaklaş kendine. Lütfen..."
Telefonu bana doğru bir santim daha itti. Ekranda büyük, koyu renk harflerle yazılmış o seçenek duruyordu: [Başvuruyu Gönder]
Parmağım ekranın soğuk camı üzerinde kararsızca sallandı. Kalbim, uzun zamandır hissetmediğim o ritmik, rahatsız edici panikle çarpmaya başladı.
Ya kabul edilirsem?
Ya hayatım gerçekten değişmeye, o tozlu sayfalar açılmaya başlarsa?
İrem'in gözlerindeki o umut dolu, çırpınan bakışlara daha fazla dayanamadım. Derin bir nefes alıp parmağımı ekrana bastırdım.
Ekranda yeşil bir onay işareti belirdi: Başvurunuz başarıyla alınmıştır. Teşekkür ederiz.
"İşte bu!" diye bağırdı İrem, kafedeki yan masalarda oturan birkaç kişinin bize dönmesine hiç aldırış etmeden. Hatta tabağındaki çatalı zafer kazanmış gibi havaya kaldırdı. "İşte benim akıllı kızım!"
"Sevinmek için çok ama çok erken," dedim hüznümü zoraki bir tebessümün arkasına saklamaya çalışarak. "Yüzlerce, belki binlerce başvuru vardır. Benim özgeçmişimi fark etmezler bile."
"Görürler," dedi İrem kendine son derece emin bir tavırla. "Görürler çünkü senin artık o karanlık odadan çıkıp hayata dönme vaktin geldi Doğa Kıran."
O akşam eve döndüğümüzde içimdeki o tuhaf, tekinsiz huzursuzluk hiç geçmedi.
Aynı evi paylaştığımız bu küçük daire, aslında benim sığınağımdı. İrem salonda televizyonda saçma sapan bir yarışma programı izlerken ben odama çekildim. Yatağıma uzandığımda gözlerimi tavandaki pürüzlü karanlığa diktim.
Astra.
Yeni bir başlangıç ihtimali bile bünyeme ağır geliyordu. Geçmişi arkada bırakmak gerçekten mümkün müydü? Yoksa geçmiş, siz ne kadar uzağa koşarsanız koşun, karanlık çöktüğünde boy gösteren bir gölge gibi tam arkanızdan mı gelirdi?
Yastığın altına elimi uzattım. Parmaklarım beş yıldır oradan bir an olsun ayırmadığım o küçük, gümüş kolyeyi buldu. Ucunda küçük bir pusula figürü olan sade bir kolyeydi. Taha’nın ben henüz ameliyattayken, o karmaşada komodinin üzerine bıraktığı, bana ait tek somut iz...
"Neredesin?" diye fısıldadım karanlığa doğru. Sesim bomboş odanın duvarlarına çarpıp cılız bir yankıyla bana döndü. "Gerçekten bu dünyadan gittin mi, yoksa beni bu canlı cenaze hayatına sen mi mahkûm ettin?"
Cevap gelmedi. Zaten beş yıldır hiçbir soruya cevap gelmemişti.
Gözlerimi kapattım. Ertesi sabah çalacak olan o telefonun, hayatımı bir daha asla eskisi gibi olmayacak şekilde ikiye böleceğinden tamamen habersizce, derin ve huzursuz bir uykuya daldım.
Ertesi sabah saat tam 09.42'de telefonum komodinin üzerinde aralıksız bir şekilde titremeye başladığında, ilk tepkim yüzümü yastığın altına daha da gömmek oldu.
Çünkü sabahın bu saatinde arayan bilinmeyen numaralar genellikle iki şey için arardı: Ya bir banka size ihtiyacınız olmayan bir kredi kartını kakalamaya çalışıyordu ya da bir telekomünikasyon şirketi internet paketinizin bittiğini müjdeliyordu.
Telefon susmadı. Yastığın altından gelen o ısrarlı, pürüzsüz cızırtı zihnimin katmanlarında gezinmeye devam etti. Gözlerimi dahi açmadan elimi uzattım. Parmaklarım önce boşluğa, sonra komodinin kenarına, en sonunda da üzerindeki boş su bardağına çarptı.
Bardak gürültüyle devrildi, neyse ki boştu. Telefon halının üzerine düştü. Arama kesildi.
"Harika," diye mırıldandım sesim uykudan boğuk ve pürüzlü çıkarken. "Güne yine muazzam bir yetenekle başladım."
Tam başımı tekrar yastığa gömüp uykuma kaldığım yerden sığınacaktım ki telefon halının üzerinde yeniden titremeye başladı.
Bu kez gözlerimi açtım. Yatağın kenarından sarkıp yere baktım. Ekranda yine aynı bilinmeyen numara vardı. Aramayı reddetmek üzere parmağımı uzattım.
Sonra durdum.
İçimde, son iki aydır unuttuğum o küçük, aptalca ve bir o kadar da tehlikeli kıpırtı belirdi.
Ya... Ya bu kez gerçekten bir iş görüşmesi için arıyorlarsa?
Telefon dördüncü kez çalmaya başladığında hızla doğrularak cihazı yerden kaptım ve aramayı açtım.
"Merhaba?"
Karşı taraftan son derece pürüzsüz, aşırı profesyonel bir kadın sesi geldi.
"Merhaba, Doğa Kıran'la mı görüşüyorum?"
"Evet, benim."
"Ben Astra Danışmanlık ve Hukuk Bürosu İnsan Kaynakları departmanından arıyorum."
Bir an sesim boğazıma kaçtı. O kadar uzun ve kaskatı bir sessizlik oldu ki telefondaki kadın hattın kopup kopmadığını anlamak için hafifçe öksürdü.
"Doğa Hanım? Sesim geliyor mu acaba?"
"Evet evet, geliyor. Özür dilerim," dedim, panikle yatağın içinde doğrulup oturur pozisyona geçerken. "Ben dinliyorum sizi."
"Öncelikle dün gerçekleştirdiğiniz başvuru için teşekkür ederiz. Özgeçmişinizi ve başarı belgelerinizi inceledik. Sizinle kısa bir ön görüşme gerçekleştirmek istiyoruz."
Gözlerimi kırpıştırdım. "Şimdi mi?"
Kadın hafifçe duraksadı. "Şu an müsait değilseniz daha uygun bir zamana planlayabiliriz..."
"Hayır!" Sesim gereğinden fazla yüksek çıkmıştı. Araya girip hemen toplama gereği duydum. "Yani hayır, müsaitim. Çok müsaitim." Yorganı bir kenara ittim. "Ne kadar müsait olduğumu anlatamam bile."
Karşıdaki kadın kibarca kıkırdadı. "Harika. O zaman birkaç kısa sorumuz olacak."
Ben kendimi bir iş görüşmesine hazırlamıştım. Dün. Resmi bir masanın arkasında, beni elenmem için tartacak insanlara karşı... Reddedilmek için. Şimdi ise hiç beklemediğim bir anda, yatağımın içinde saçlarım darmadağınık, üzerimde eski bir tişört ve tek çorabımla Türkiye'nin en büyük hukuk bürolarından birinin insan kaynaklarıyla telefonda mülakat yapıyordum. Hayatımın profesyonel başlangıcı için gerçekten göz yaşartıcı bir görüntüydü.
Yaklaşık on iki dakika boyunca bana klasik sorular sordular.
Neden hukuk?
Hangi alanlarla ilgileniyorsunuz?
Kariyer hedefleriniz neler?
Ben de ezberlenmiş, pürüzsüz cevaplar verdim. Çalışma disiplinine önem verdiğimi, kurumsal yapıya uyum sağlayabileceğimi söyledim. Bunların hiçbirine tam olarak inanmadığımı, telefondaki kadının ses tonumdan anlamamasını umuyordum.
Benim tek istediğim bir yerden başlamaktı. Zihnimin içindeki o geçmiş sürgününden kurtulup normal bir insan gibi sabaha uyanmaktı.
Sonunda kadın şöyle dedi: "Doğa Hanım, yanıtlarınız için teşekkür ederiz. Sizinle yüz yüze bir görüşme gerçekleştirmek istiyoruz."
Bir süre hiçbir şey söyleyemedim. "Yani..."
"Evet?"
"İşe alındım mı?"
Kadın neşeli bir kahkaha attı. "Hayır, henüz o aşamada değiliz."
"Tamam, bunu hiç sormamışım gibi davranabiliriz."
"Elbette."
"Çünkü ben de zaten işe alınmayı beklemiyordum."
"Anlıyorum."
"Yani bekliyordum ama bir yandan da beklemiyordum. İkisi aynı anda mümkün biliyorsunuz."
"Sanırım mümkün Doğa Hanım."
"Ben de öyle düşünüyorum."
Telefon kapandıktan sonra birkaç saniye yatağın üzerinde hareketsizce oturdum. Ekrana baktım. Görüşme süresi: 12 dakika 44 saniye.
Astra beni yüz yüze görüşmeye çağırıyordu.
Hızla rehbere girip İrem'i aradım. Telefonu ikinci çalışta açtı.
"Ne oldu?"
"Uyandırdım mı?"
"Doğa sen beni sabahın dokuzunda arıyorsun."
"Yani evet mi?"
"Hayır işe geldim."
"İşe mi?"
"Hayır lunaparka geldim. Tabii ki işe geldim Doğa."
"Tamam bağırma hemen."
"Bağırmıyorum."
"Sesinden bağırdığın anlaşılıyor yalnız."
"Çünkü sen sabahın dokuzunda arayıp işe mi geldin diye soruyorsun gamsız insan."
"Ben Astra'dan arandım."
Telefonun diğer ucunda bir anlık mutlak bir sessizlik oldu. Bu sessizlik, İrem'in nefes almayı bile bıraktığı anlamına geliyordu.
"Ne?"
"Astra'dan arandım diyorum."
"Dalga geçiyorsun benimle."
"Hayır."
"Doğa..."
"Efendim?"
"Gerçekten mi?"
"Evet."
"Gerçekten Astra mı aradı?"
"Hayır sahte Astra. Beni kandırmak için özel olarak aynı isimde bir hukuk bürosu kurup telefon açmışlar."
"Doğa!"
"Tamam gerçekten Astra."
İrem'in sesi bir anda değişti. O alaycı havası gitti, yerine neşeli bir arkadaş tonu geldi. "Ne dediler peki?"
"Yüz yüze görüşmek istiyorlar."
"Ne zaman?"
"Yarın."
"YARIN MI?"
"İrem kulağımın dibinde bağırmana gerek yok duyabiliyorum."
"Sen daha dün başvurdun!"
"Ben de bunun farkındayım şoktayım zaten."
"Bu kadar hızlı dönmeleri hiç normal değil yalnız."
"İşsiz olduğumu ve acınası durumumu anlayıp acımış olabilirler."
"Doğa saçmalama."
"Ne var?"
"Bu ciddi bir şey."
"Ben de ciddiyim."
"Hayır sen şu an yatakta yatıyorsun sesinden belli."
"Bu da son derece ciddi bir yaşam biçimi bir kere."
İrem derin bir nefes aldı. "Yarın ne giyeceksin?"
"Ne?"
"Yarınki görüşmeye ne giyeceksin diyorum."
"Ben daha bugün yataktan kalkınca ne giyeceğimi bilmiyorum İrem."
"Doğa bak yine başlama."
"Tamam tamam. Yarınki görüşmeden önce bakarız."
"Ben öğleden sonra evde olacağım zaten."
"Sen çalışmıyor musun yarın?"
"Çalışıyorum ama senin için yarım gün izin alacağım."
"İrem gerek yok saçmalama."
"Var."
"Gerçekten gerek yok ben hallederim."
"Doğa."
"Efendim?"
"Beş yıldır seni ayakta tutmaya çalışıyorum. Bir iş görüşmesine tek başına gidip kendi kendini sabote etmene izin vermeyeceğim."
"Bu cümle gereğinden fazla dramatik oldu yalnız."
"Çünkü sen dramatik bir insansın."
"Ben mi?"
"Evet."
"Ben gayet sakinim."
"Beş dakika önce telefondaki kadına işe alındım mı diye sordun Doğa."
"Ben öyle bir şey... Tamam demiş olabilirim."
"İşte."
"Aman tamam biraz heyecanlandım sadece."
"Biraz mı?"
"Tamam çok heyecanlandım oldu mu?"
"İşte şimdi dürüst oldun. Hadi kalk kahvaltı yap."
Telefonu kapattıktan sonra tekrar yatağa uzandım. Tavandaki o küçük alçı çatlağına baktım.
Astra.
Beni gerçekten mülakata çağırıyorlardı. Dün o kafede başvuru formunu doldururken, bunun yalnızca İrem'in darlamasını susturmak için yaptığım anlamsız bir hareket olduğunu düşünmüştüm. Şimdi ise karşıma gerçek, somut bir ihtimal olarak çıkmıştı.
Ve bu beni beklediğimden çok daha fazla korkutuyordu.
Çünkü insan bir şeyi gerçekten istediğinde, onu elde etme ihtimali belirdiği an korkmaya başlardı. Başaramamaktan. Yeterli olamamaktan. Bir kez daha yetersiz görülüp kapının önüne konulmaktan... Ve belki de en kötüsü; gerçekten başarılı olursam, hayatım yeniden düzene girerse ne yapacağımı bilememekten.
Telefonum yeniden titredi. Bu kez mesajdı.
İrem: Bir şey daha söyleyeceğim
(10:02)
Doğa: Ne
(10:02)
İrem: Yarın görüşmeye yalnız gideceksin
(10:03)
Doğa: Az önce beraber gideceğiz yarım gün izin alacağım demedin mi
(10:03)
İrem: Fikrimi değiştirdim
(10:03)
Doğa: Neden
(10:04)
İrem: Çünkü seni sürekli ben taşıyamam biraz kendi ayaklarının üzerinde dur
(10:04)
Doğa: Çok kırıcı bir yaklaşım
(10:04)
İrem: Ayrıca ben de yarın biriyle görüşeceğim
(10:05)
Ekrana gözlerimi kısarak baktım. Parmaklarım hızla klavyede kaydı.
Doğa: V mi
(10:05)
İrem: Sana ne
(10:05)
Doğa: Demek V
(10:06)
İrem: Ben öyle bir şey demedim
(10:06)
Doğa: Demene gerek yoktu cevabını aldım ben
(10:06)
İrem: Doğa işine bak
(10:07)
Doğa: V kim İrem
(10:07)
İrem: Görüşürüz kapatıyorum
(10:07)
Doğa: İrem
(10:07)
İrem: İşe gitmem lazım
(10:08)
Doğa: İrem kaçma
(10:08)
İrem: Bye
(10:08)
Doğa: Seni bulacağım ve o V'nin kim olduğunu öğreneceğim
(10:09)
İrem: İnanılmaz korkuyorum şu an
(10:09)
Doğa: Korkmalısın zaten
(10:09)
İrem: Seni seviyorum kanka
(10:10)
Doğa: Konuyu değiştirme
(10:10)
İrem: Görüşürüz akşam
(10:10)
Doğa: İrem
(10:11)
İrem: Mesaj atmayı bırak
(10:11)
Doğa: V kim söyle rahatla
(10:11)
İrem: Engelliyorum seni valla
(10:12)
Doğa: Aynı evde yaşıyoruz engellesen ne olur
(10:12)
İrem: O zaman akşam yüzüme sorarsın
(10:12)
Doğa: Soracağım zaten kaçışın yok
(10:13)
İrem: Git kahvaltı yap
(10:13)
Doğa: Canım istemiyor
(10:13)
İrem: Doğa
(10:14)
Doğa: Tamam
(10:14)
İrem: Gerçekten mi
(10:14)
Doğa: Hayır
(10:15)
İrem: Seni öldüreceğim yemin ederim
(10:15)
Telefonu yatağın üzerine bıraktım. İrem’in bu gizemli "V" halleri birkaç aydır devam ediyordu. Ne zaman hayatına biri girse dakikasında anlatan kız, bu adamın adını bile vermemek için kırk takla atıyordu. Aralarında bir kod adı gibi kalmıştı "V". İrem her defasında "Günü gelince öğreneceksin Doğa, ama şimdi değil" diyip geçiştiriyordu. Ben de aşırı kurcalamıyordum; nihayetinde İrem benim gibi kabuğuna çekilmemiş, hayatına devam eden bir kadındı. Mutlu olması benim için her şeyden önemliydi. Yüzümdeki o küçük gülümsemeyi fark ettiğimde yavaşça soldu. Yüzümdeki kasların gerildiğini hissettim.
Uzun zamandır böyle hissetmemiştim. Bir şeye heyecanlanmak. Bir şey için çabalamak, hazırlanmak. Yarın ne olacağını merak etmek... Hayatımın içinde, geçmişin o kapkaranlık ve ağır yükünden başka bir şeyin yer kaplaması...
Belki de bu yüzden bu kadar çok korkuyordum. Geçmişi düşünmek kolaydı. Geçmiş değişmiyordu. Ne olduğunu, ne kadar can yaktığını biliyordunuz. O acı tanıdıktı, eviniz gibi olmuştu.
Ama gelecek... Gelecek her şeyi yapabilirdi. Sizi yeniden inşa da edebilirdi, tam iyileştim dediğiniz anda sizi tekrar yerle bir de edebilirdi.
Ertesi gün Astra’nın bulunduğu devasa finans kulesinin önünde durduğumda, ilk fark ettiğim şey binanın gereğinden fazla yüksek ve soğuk olduğuydu. Aynalı dev camları gökyüzünü yansıtıyordu ama içeriye dair tek bir ipucu bile vermiyordu.
İkinci fark ettiğim şey ise, bu binadan içeri giren herkesin benden fersah fersah daha özgüvenli göründüğüydü. Kadınlar yüksek topuklu ayakkabılarıyla mermer zeminde kendinden emin adımlarla ilerliyor, erkekler kulaklıklarıyla telefon görüşmeleri yaparak içeri süzülüyor, ellerinde karton kahve bardaklarıyla asansörlere koşuyorlardı.
Ben ise binanın o devasa döner kapısının önünde öylece dikilmiş, elimdeki çantamın askısını sıkıca kavramış bir halde duruyordum. Sanki birisi birazdan dışarı çıkıp "Sizin burada ne işiniz var?" diyecekmiş gibi hissediyordum.
Telefonum cebimde titredi. İrem.
"Efendim?"
"İçeri girdin mi?"
"Hayır."
"Neden?"
"Binanın önünde duruyorum."
"Doğa..."
"Ne?"
"İçeri gir hemen."
"Çok kolay söylüyorsun oradan."
"Çünkü gerçekten çok kolay Doğa. Adım atıyorsun ve kapıdan giriyorsun."
"Ya beni doğrudan kapıdan çevirirlerse?"
"Bu bir mülakat Doğa. Seni çağırdılar."
"Ya görüşme rezalet geçerse?"
"Başka görüşmeye girersin."
"Ya..."
"Doğa."
Sustum. Derin bir nefes aldım.
İrem'in hattın diğer ucundaki sesi bir anda yumuşadı. Bütün o sert, aceleci tavrı silindi. "Sen zaten hayatta kalmanın en zor kısmını başardın."
Gözlerimi kapattım. Göğsümün ortasındaki o görünmez dikiş izi sızladı.
"İrem."
"Ne?"
"Bunu söylemeyi bırak artık lütfen."
"Neyi?"
"Böyle cümleler kurmayı... Bana sürekli o günü hatırlatmayı."
"Niye?"
"Çünkü bazen gerçekten hiçbir şey olmamış gibi davranmak daha kolay. Normal bir insanmışım gibi..."
Telefonun diğer ucunda kısa, ağır bir sessizlik oldu. İrem de bu cümlenin altında ezilmişti.
"Tamam," dedi alçak bir sesle. Sonra sesini hemen toparladı, eski neşeli tonuna dönmeye çalıştı. "Ama yine de o binadan içeri gireceksin."
"Tamam."
"Başın dik."
"Tamam."
"İnsan kaynaklarındaki insanlara durduk yere hukuki şakalar yapıp ortamı germe."
"Bu çok kişisel ve haksız bir saldırı yalnız."
"Doğa."
"Tamam tamam yapmayacağım."
"Ve..."
"Ne?"
"İyi şanslar Doğa. Gerçekten yapabilirsin."
Gülümsedim. "Teşekkür ederim."
Telefonu kapatıp cebime koydum. Omuzlarımı dikleştirdim ve döner kapıdan içeri adım attım.
Geniş, yüksek tavanlı, mermer kaplı devasa bir lobi karşıladı beni. Resepsiyondaki görevli kadına doğru yürüdüm.
"Merhaba, Doğa Kıran. Görüşme için gelmiştim."
Kadın bilgisayar ekranına birkaç saniye baktı, parmakları klavyede hızlıca gezindi. "Doğa Hanım, birinci kattaki ana toplantı odasına yönlendirileceksiniz. Asansörler hemen sağ tarafta."
"Teşekkürler."
Başımı sallayıp gösterdiği yöne doğru adımlamaya başladım.
Tam o sırada, lobinin ana giriş kapısının orada bir hareketlilik oldu. Güvenlik görevlileri toparlandı, döner kapıdan bir grup insan içeri girdi.
Önce bakmadım. Kendi yoluma devam etmek istedim.
Sonra kalabalığın içinden biri güldü. Derin, hafif pürüzlü, tanıdık bir kahkaha...
Adımlarım pat diye durdu.
Neden durduğumu, zihnimin bana nasıl bir oyun oynadığını bilmiyordum. Sadece durdum. Bütün bedenim buz kesti.
Kalabalığın arasından bir adam geçiyordu. Uzun boylu. Koyu lacivert, mükemmel kesim bir takım elbise giyiyordu. Yanındaki adamla konuşurken başını hafifçe yana çevirdi.
Ve ben onun profilini gördüm.
Kalbim bir anda göğsümün içinde öyle kontrolden çıkmış bir şiddetle çarpmaya başladı ki, nefesim boğazımda tıkandı. Akciğerlerime havanın girmediğini hissettim.
Taha.
Dünya bir saniyeliğine tamamen sessizleşti. Lobideki o çınlayan topuk sesleri, güvenlik turnikelerinin bip sesleri, asansörlerin vızıltısı... Her şey silindi.
Sadece o vardı. O yüz. O duruş. O kendine aşırı güvenen, dünyayı umursamaz yürüyüşü...
Ben o yüzü beş yıl önce de görmüştüm. Bir insanın yüzünü unutmak mümkün değildi. Bazı yüzler hafızaya kaydedilmezdi; doğrudan yaranın, o hiç kapanmayan hasarın içine kazınırdı.
"Taha..."
İsmi dudaklarımdan ses çıkmadan, kuruyan boğazımdan bir fısıltı olarak döküldü.
Adam kalabalığın arasında, özel asansörlere doğru ilerliyordu. Ben bir adım attım. Sonra kontrolüm dışında bir adım daha.
"Taha?"
Bu kez sesim biraz daha yüksek çıkmıştı ama lobinin gürültüsünde kayboldu.
Adam dönmedi. Bir görevli hemen yanına gelip ona bir dosya uzattı. Adam başını eğip dosyaya baktı. Benim görüş açım diğer insanların araya girmesiyle tamamen kapandı.
Kalbim göğüs kafesimi patlatmak istercesine çarpmaya devam ediyordu. Zihnim bir fırtınanın ortasındaydı.
Hayır. Hayır, bu imkânsızdı. Saçmalıktı.
Taha beş yıldır yoktu. Beş yıl önce, benim kalbimin durduğu, hayatımın ikiye bölündüğü o lanet gecede Taha tamamen ortadan kaybolmuştu.
Ben onun benden kaçtığını, beni o halde bırakıp gittiğini düşünmüştüm. Ya da daha doğrusu... Benim için öldüğünü kabul etmiştim.
Çünkü bir insanın hayatınızdan çıkışı her zaman normal bir ayrılıkla olmazdı. Bazı insanlar sizi arkalarında paramparça bırakır, tek bir açıklama yapmadan yok olurlardı. Ve siz onları zihninizde gömmek zorunda kalırdınız. Başka türlü yaşayamazdınız. Taha benim için beş yıl önce ölmüştü. Ben de o hastane odasında uyanıp onun gittiğini öğrendiğim gün, geçmişteki o neşeli Doğa'yı gömmüştüm. İkimiz de o gün ölmüştük.
Şimdi burada, bu şık plazanın lobisinde onun canlı kanlı yürüdüğünü görmek... Zihnimin bana oynadığı acımasız bir oyundan başka bir şey olamazdı.
Gözlerimi kırpıştırdım. Ellerimdeki titremeyi durdurmaya çalışarak kalabalığa tekrar baktım.
Adam yoktu. Özel asansörlerin kapısı kapanmıştı. Gitmişti.
"Doğa Hanım?"
Arkamdan gelen sesle irkilerek sıçradım. Resepsiyondaki kadın yanıma kadar gelmişti, bana endişeli gözlerle bakıyordu.
"Efendim?" Sesim gereğinden fazla tiz ve titrek çıktı.
"İyi misiniz? Yüzünüz bir anda çok soldu."
"Evet... Evet iyiyim." Hızla yutkundum. "Sadece bir an başım döndü. İyiyim."
"İsterseniz bir bardak su getirtebilirim?"
"Hayır gerek yok, teşekkür ederim. Asansör bu taraftaydı değil mi?"
"Evet, birinci kat."
Asansöre doğru yürüdüm. Ama attığım her adımda gözlerim kontrolsüzce lobinin diğer tarafını, o özel asansörlerin olduğu alanı arıyordu.
Yoktu.
Taha olamazdı zaten. Olması mümkün değildi.
Belki de ona aşırı derecede benzeyen biriydi. Benzer bir boy, benzer bir saç kesimi, benzer bir yürüyüş... İnsan beyni, geçmişte çözüme kavuşturamadığı, yarım kalan o büyük travmaları kapatabilmek için en küçük bir benzerliği bile sığınak olarak görürdü.
Ben Taha'yı görmemiştim. Sadece... Onu andıran bir yabancıyı görmüştüm.
Mülakat yaklaşık kırk dakika sürdü.
Ya da ben görüşme boyunca lobide gördüğüm o adamın siluetini zihnimden kovmak için kendimi o kadar büyük bir baskı altına aldım ki, mülakatın nasıl başlayıp nasıl bittiğini tam olarak idrak edemedim.
Karşımdaki kıdemli avukat bana Astra’nın çalışma prensiplerinden bahsetti. Özel hukuk departmanı, uluslararası şirket evlilikleri, milyon dolarlık dava dosyaları, ağır çalışma temposu...
Ben de kendimi anlatmaya çalıştım. Ama beş yıl önce kalbimin durduğunu anlatmadım elbette. O geceden sonra hayatımın büyük bir kısmını neden hatırlamakta zorlandığımı anlatmadım. Bazı geceler hâlâ üzerimdeki o hayali kan kokusuyla uyandığımı anlatmadım.
Benim için Taha'nın beş yıl önce öldüğünü, benim de o gün o ameliyathanede eski halimi gömdüğümü söylemedim.
Sadece hukuk fakültesini dereceyle bitirdiğimi, stajımda ne kadar disiplinli çalıştığımı ve bu tempolu ortama hazır olduğumu anlattım. Bunlar kurumsal bir şirket için yeterliydi.
Görüşme bittiğinde karşımdaki avukat ayağa kalkıp elini uzattı. "Katılımınız için teşekkürler Doğa Hanım. Sizi en kısa sürede bilgilendireceğiz."
Bu kez o "en kısa süre" cümlesinin altında bir reddediş arayacak enerjim bile kalmamıştı.
"Ben teşekkür ederim," dedim elini sıkarak.
Toplantı odasından çıktım. Koridorda ilerlerken telefonumu cebimden çıkardım. Titreyen parmaklarımla İrem'e mesaj yazdım.
Doğa: Görüşme bitti
(11:45)
İrem: Nasıl geçti naptın
(11:45)
Doğa: Fena değildi sanırım
(11:46)
İrem: Bu senin gibi bir karamsar için büyük bir gelişme yalnız
(11:46)
Doğa: Bence de
(11:46)
İrem: Bir sorun mu var sesin gelmiyor ama mesajdan bile bir tuhaflık sezdim
(11:47)
Parmağım ekranın üzerinde asılı kaldı. Klavyeye hızlıca bir şeyler yazdım:
İrem ben bugün aşağıda Taha'yı gördüm sanırım. Ya da ona benzeyen birini. Kalbim duracak gibi oldu.
Mesajı göndermeden önce uzun uzun ekrandaki yazılara baktım.
Sonra sildim. Hepsini tek tek sildim.
İrem'e bunu söylersem panikleyeceğini, beni hemen oradan alıp eve kapatacağını biliyordum. Üstelik Taha beş yıl önce benim zihnimde de hayatımda da ölmüştü. Ölmüş bir adamın hayaletiyle İrem'i huzursuz etmeye hakkım yoktu. Zihnim bana saçma bir oyun oynamıştı, hepsi buydu.
Doğa: Hiçbir şey yok gayet iyiyim
(11:48)
İrem: Emin misin bak
(11:48)
Doğa: Evet eminim. Görüşme iyi geçti diyorum işte eve geçiyorum şimdi
(11:49)
İrem: Tamam akşam detayları anlatırsın öptüm
(11:49)
Telefonu cebime koydum. Asansörlerin olduğu geniş alana doğru yürüdüm.
Kalbim artık daha normal bir ritimle atıyordu. Zihnimi kontrol altına almayı başarmıştım. Kendi kendime bir mantık çerçevesi çizmiştim: Taha beş yıl önce yok oldu. Benim için öldü. Ben de o gün öldüm. Tamamen bitti. Bugün gördüğüm sadece bir benzetmeydi.
Asansörün çağırma düğmesine bastım. Kapılar hemen açıldı. İçeride kimse yoktu.
İçeri girdim. Zemin kat düğmesine bastım.
Kapılar yavaşça kapanırken, aynadaki yansımama baktım. Yüzüm hâlâ biraz solgundu ama kendimdeydim. "Yanlış gördün Doğa," diye fısıldadım kendi kendime. "İnsan bazen geçmişi o kadar çok taşır ki, ilk gördüğü yabancıyı bile o sanır."
Asansör aşağıya süzülürken derin bir nefes verdim. Taha orada değildi. Gelecekte de olmayacaktı. Bütün bunlar zihnimin bana kurduğu küçük, zalim bir tuzaktı.
Zemin kata indiğimde asansörün kapıları açıldı. Kalabalık lobiden geçip döner kapıya doğru adımladım. Dışarı çıktığımda sonbahar rüzgârı yüzüme çarptı.
Arkamı dönüp o devasa aynalı binaya son kez baktım.
Taha yoktu. Ama ben beş yıl sonra ilk kez, geçmişin beni tam olarak yutmasına izin vermemiş, o binadan yürüyerek çıkmışım gibi hissediyordum. Yine de içimdeki o huzursuzluk tamamen silinmemişti.
Çünkü bazı insanlar hayatımıza yanlış bir mesajla girmezdi. Bazı insanlar ise... Biz onları zihnimizde tamamen öldürdüğümüzü sansak bile, hayatın bir yerinde bıraktıkları o hayaletlerle bizi avlamaya devam ederlerdi.

__________+++++_______
EVEEEETTTT AŞKLARIM 🫀
SEZON İKİ BAŞLADI
HOŞGELDİNİZ