28. bölüm · Yangın yeri Küllerinden doğan aşk

Kordan bir kül

Talewind _1234

Rezzan ve Zafer’in tatlı atışmaları durulduğunda, herkes bir köşeye kurulmuş oturuyorduk. Rezzan, Zafer’i kovsa da o kesinlikle gitmemiş; hatta seçenek olan odalara göz atmış, en son karar kıldığı oda girişte yan yana olan odalardan biri olmuştu. Sebebi çok açıktı: Evde dört oda bulunmasına rağmen üst kattaki odada ben ve Rezzan kalıyorduk, diğer odada ise eşya bulunmuyordu. Giriş kattaki odalar kullanılabilirdi ama asıl sebep Nazlıcan’a yakın olmaktı.

Şimdi oturmuş, açtığımız korku ve gerilim filmini izliyorduk. Filmdeki başrol, dışarıdan normal bir insan gibi görünen bir katildi; her gece bir kişiyi öldürüp cesetlerin üzerine kendine özgü bir işaret bırakıyordu.
Nazlıcan, yeniden gelen cinayet sahnesi ile ellerini yüzüne kapatıp korkuyla mırıldandı: "Ya dokunmasın kıza, onun ne suçu var?"

Ben ve Rezzan bu duruma gülerken, başımı onun göğsüne biraz daha yaslayıp rahat bir konum yarattım. O ise saçlarımla oynuyordu. Zafer ise gülerek, "Ama adamın işi bu, katil ya hani. Ayrıca kız da suçsuz değil ki," dedi.

"Tamam, yaşlı insanları dolandırıp paralarını alıyor olabilir ama onu öldürmesi şart mı?" Tam ellerini yüzünden ayıracağı esnada, televizyondan yükselen testere sesi ile minik bir çığlık atarak yeniden ellerini yüzüne bastırdı. Bu hâline kahkaha atan Zafer iyice kıza sokulup kolunu kızın omzuna attı. Minik bedeni kendine çektiğinde Nazlıcan yüzünü Zafer’in göğsüne sakladı.
Odağı tamamen bende olan Rezzan’ın bu durumu fark etmesi ile gözleri hiddetle açılırken, eline aldığı yastığı Zafer’e fırlattı:
"Çek lan ellerini kardeşimden!"

"Ya oğlum, kız korktu ne var bunda? Ayıp ya, senin de için fesat hep, kardeşim."

Elindeki bir yastığı daha aldığında, yeniden Zafer’e fırlatıp sinirden köpüren bir ifadeyle ona kinlenmişti: "Sana ne lan! Aranızda mesafe olacak."
Bu yaptığı gerçekten gereksizdi. Sadece Zafer kendince gelin güvey olsaydı ve Nazlıcan bu durumdan rahatsız olsaydı, Zafer’i ilk ben döverdim ama küçük bir kızken bile Zafer’e bir hayranlık beslediğini biliyordum.

Nazlıcan sinirli bir şekilde gözlerini kısarak abisine baktığında,
"Ya abi, sen niye böylesin ya? Yanındaki Esmer Şeker ile ilgilenir misin? Gören de yanlış bir şey yapıyoruz sanır," diye sitem etti.

"Yapamazsınız zaten Nazlı Hanım. Ayrıca o Esmer Şeker ile ilgilenmesem nefes alamam." Bunları söylerken göğsündeki beni görmek için başını eğdiğinde gözlerimiz birleşti. En azından biraz rahat etmeleri için ipleri elime alabilirdim.

"Onları bırakıp biraz da benimle ilgilen o zaman. Benim canım sıkıldı."

Gözlerimi yüzünün her köşesinde gezdirdiğimde, minik bir tebessümle yaklaşıp alnıma bir öpücük kondurdu.
"Ne oldu, güzelim? Beğenmedin mi filmi?" Kısık sesli mırıltısı ile yanağımdaki parmağı usulca okşamaya başladı. Dikkatini şuan tamamen bana vermişti.

"Bilmiyorum, şu an dikkatimi filme veremiyorum."

"Ne istiyorsun, söyle bana, hemen ayaklarına sereyim." dediği ile kıkırtı kaçtı dudağımdan. Şuan ne istersem gerçekten de yapardı. Bir süre düşündüm. İkimiz de aslında aşırı yorgun ve uykusuzduk; dün gece çok geç yatmış, sabah ise erkenden uyanmıştık.
"Sanırım birazcık uykum geldi benim."

"O zaman seni uyutalım, güzelim."
dedikten sonra beni kucağına aldığında salondan ayrılmadan önce ikiliye döndü:
"Biz uyuyoruz, rahat durmazsan Zafer, seni uykunda boğarım, cesedini de bahçeye gömerim." Uyarısını yaptı ve yeniden salonun çıkışına ilerledi.
Arkada kalan ikiliye dönüp göz kırptım. Yüzlerindeki kazanmış ifade ile ağızları kulaklarında olan ikiliyi salonda bırakıp odaya geçtik.

Usulca yatağa bıraktığı bedenime dolaptan üzerime giyinmem için pijama alıp yeniden geldi. Üzerimdeki kazağı yavaşça bedenimden ayırdı. Yakınımdaki yüzü usulca boyun girintime süzüldü. Hissettiğim ılık nefesi ile derin ama tutkulu bir öpücük bırakıp dudaklarını tenimden ayırmadan, dudakları minicik bir dokunuşla iki göğsümün arasında durdu. Yüzümdeki ve içimdeki yangın ile parmak uçlarıma kadar karıncalanma ve titreme esir almıştı. Kalp çarpıntım dışarıdan bile duyulacak kadar yüksekken, dudakları yavaş bir şekilde tenimle buluştu. Bıraktığı derin öpücük ile kokumu içine çekercesine
bir nefes aldı.

Yavaşça uzaklaştı ve elindeki pijamanın üstünü başımdan geçirip giydirdi. Az sonra altımdakini de çıkardığında, tenimde gezen parmakları içimde bir şeyleri harekete geçirecek kadar güçlüydü. Ufak dokunuşlarla pijamamı da giydirdi ve yatağa uzanmamı sağlayıp üzerimi örttü. Kendisi de üstüne bir eşofman giyinip, üstüne bir şey giymeden yanıma uzanıp ellerini belime sarıp bedenimi sıcak teniyle sarıp sarmaladı. Dört bir yanımı kuşatan kokusu ile şimdiden kendimden geçmeye hazırken ellerimi göğsüne yasladım.

"Rezzan, ya Elif'i alamazsak? Bir sorun çıkarsa?"

"Hiçbir sorun çıkmayacak, güzelim. Sen hiç merak etme."

"Peki onu yanıma aldığımda nerede yaşayacağım? Bir an önce kendime bir ev ayarlamam gerek."

"Derdin bu mu, yavrum? Milyon tane ev var, onları beğenmezsen yeni birini alırız. Siz yeter ki mutlu olun ama ben sizi öyle uzağa göndermem."

"Nasıl gidebilirim ki?" dedikten sonra göğsüne ve beni sarhoş eden o kokusuna daha fazla sokuldum. Parmağım teninde usulca gezerken, şu an yaşadığım huzur ile derince bir uykuya çekildim. Bedenimi saran kollar sıkıca dolandı. Boyun girintime gizlediği yüzü ile mırıltıları ve ara ara tenime bıraktığı öpücükleri ile karanlığa çekildim.

☠️

Yazar Anlatımı:

Soylu Konağı’nda sıradan bir Pazar günüydü. Hazırlanan sofrada yok yoktu. Evdeki hizmetliler telaşlı bir koşuşturma içerisindeyken, geleneksel pazar kahvaltısı için her şey eksiksiz hazırlanıyordu. Hatice Soylu, en güzel elbiselerinden birini üzerine giymiş, en pahalı takıları ile süslenmişti kendini. Topuk sesleri ile merdivenleri geçtiğinde odasına ilerledi.
Ayna karşısındaki adam, kravatını bağlarken dik duruşlu, keskin yeşilleriyle bir kaya gibi sertti. Hatice usulca adımlarla eşi Çakır’a vardığında, ayna ile arasına girip ince ve zarif parmakları kravatı buldu. Bu görüntü ile Çakır bir gülümseme ile karısını izlemeye dalarken,

"Yıllar oldu ama hâlâ kravatını bağlarken benim gelmemi bekliyorsun."

"Napalım, alışmış bu gözler her saniye seni görmeye, Haticem."

"Öyle diyorsun ama beni mutsuz eden şeyleri bu evde tutmaya devam ediyorsun."

"Haticem, nereye göndereyim? Annesi öldü, kimsesi de yok. Başka nereye göndereyim?"

"İşte bu sorun hep bizimle kalacak ve biz artık eskisi gibi bir aile olamayacağız."

Elleri karısının yüzünü avuçlayıp yüzünü daha net görebilmek için eğildi. Kahve gözleri ve kavruk teni ile baş döndüren bir güzellikle karşısında dikilen kadına içi gitti: "Onun bu evde olması bir şeyi değiştirmez, sen merak etme. O senin huzurunu kaçırmasın diye elimden geleni yapacağım."

Evin içindeki koşuşturmacayı, minik bedeni ile araladığı kapıdan izleyen Diyar, suskun bir hâlde yeşil gözleri ile öylece izliyordu. Herkes bir şeyler taşıyor, gelen misafirleri karşılıyordu. Masanın üzerindeki yemekleri gördüğünde ne kadar acıktığını fark etti ama o sofradan bir şey yemesi yasaktı. Olduğu odaya doğru gelen adımlar ile kapıyı kapatıp yatağına geçti.İçeriye giren dadısı elinde tepsi ile girdi. Tepside bulunan biraz peynir, zeytin ve domates olan tepsi ile yüzü düştü. Elindeki tepsiyi masaya bırakan kadın, Diyar’a dönüp çatık kaşları ile

"Al, bunları ye ve dışarıya bugün adım atma!"

"Dadı, bugün de mi babam ile kahvaltı etmeyeceğim?"

"Hayır. Hatice Hanım seni bu masada istemiyor. Şimdi sen otur ve yemeğini ye."

Odadan çıkan kadının ardından üzgün gözleri buğulandı. Yataktan atlayan bedeni ile minik adımları yeniden kapıyı buldu. Küçük aralıktan masada oturan aileyi izlediğinde, anne ve babası yanlarına aldıkları oğulları Tekin ve ailenin diğer üyeleri keyifle yemeklerini yiyordu. Gülüşüp kahkahalarla geçen kahvaltıda yine ona yer verilmemişti. Abisi orada annesinin şefkati, babasının sevgisi ile yemeğini yerken, Diyar’ın bu odadan dışarı çıkması yasaktı, çünkü üvey annesi Hatice onu hiç istemedi.
Dudakları titreyen çocuğun buğulanan gözlerinden yaşlar süzülürken yeniden yalnızlığın ne demek olduğunu anlamıştı. O, annesi öldüğünden beri hep babasının onu kucağına alacağı günü beklemişti.

𝙉𝙀𝙍𝙀𝘿𝙀𝙉 𝘽i𝙇𝙀𝘾𝙀𝙆𝙏i, 𝙔𝙄𝙇𝙇𝘼𝙍 𝙎𝙊𝙉𝙍𝘼 𝘽𝘼𝘽𝘼𝙎𝙄𝙉𝙄𝙉 Ş𝙀𝙁𝙆𝘼𝙏i𝙉i 𝙂Ö𝙕𝙇𝙀𝙔𝙀𝙉 𝙊 Ç𝙊𝘾𝙐Ğ𝙐𝙉, 𝘽𝘼𝘽𝘼 𝙆𝘼𝙏𝙄𝙇𝙄 𝙊𝙇𝘼𝘾𝘼Ğ𝙄𝙉𝙄... 𝙀𝙇𝙇𝙀𝙍i𝙉𝘿𝙀𝙆i 𝙆𝘼𝙉 i𝙇𝙀 𝙎𝘼𝘼𝙏𝙇𝙀𝙍𝘾𝙀 𝙀𝙑i𝙉 𝘼𝙑𝙇𝙐𝙎𝙐𝙉𝘿𝘼 𝙊𝙏𝙐𝙍𝙐𝙋 𝘽𝙀𝙉𝙇iĞi𝙉i 𝙔i𝙏i𝙍𝙀𝘾𝙀Ği𝙉i...

☠️

Sabah Rezzan’ın kollarından uyandığım sabaha ne kadar huzurlu olsam da, içimi huzursuzlukla kaplayan şeyler vardı. Bunlardan biri, bugün görüşmeye gelecek olan avukattı. Bir diğeri ise Mirza Bey’in yaptığı imalı sözler. Ne kadar belli etmesem de canımı sıkıyor, kafamda yarattığım Diyar figürü her yeni şeyde biraz daha yıkılıyor, yerine bambaşka bir figür beliriyordu.

Üzerime geçirdiğim ince hırka ile uyuyan koca bebeği bırakıp aşağı inmiştim. Merdivenlerden inerken mutfaktan gelen tıkırtılar ile adımlarım oraya yöneldi. İçeriye girdiğimde mutfakta güle oynaya kahvaltı hazırlayan ikiliyi izlemek için kapının eşiğinde pervaza yaslanıp onları gözlemlemeye başladım.
Nazlıcan, aldığı kabı ve yumurtaları tezgâha koyduğunda Zafer’e işaret verdi:
"Al bakalım, ilk ders omlet yapacaksın!"

Hayatında gördüğü en alakasız şeylere bakıyormuş gibi inceledi Nazlıcan’ın eline sıkıştırdığı çırpıcıyı. Şaşkınlık içinde boş bakışlar atarak inceliyordu.
"Nazlım bu ne? Omlet dediğin yumurta, tuzdan ibaretti."

"Aşamaları öğretiyorum sana. Bak şimdi, önce kır yumurtaları."

Nazlıcan’ın sözünü dinleyen abim öküzü, aldığı yumurtayı düşmana yolladığı füze sanmış olacak ki, vurduğu gibi paramparça olup etrafa sıçrayan sıvı ile Zafer korkuyla Nazlıcan’a baktı. "Nazlım, ee bu parçalandı!"

"Neden acaba gülle mi atıyorsun Zafer? O nasıl yumurta kırmak!"

"Nazlım, kır dedin. Orantıyı sen söylemezsen ben ayarsızım, bilmiyor musun böyle olacağını?"

Sinirle Zafer’in rezilliğini temizleyen Nazlıcan, ardından teker teker yumurtaları kırıp yeniden kabı Zafer’e uzattı: "Al bakalım, şimdi bunları çırp elindeki ile."

"He bu kolay, yaparım!"

Aldığı çırpıcıyı yumurtaların arasında hızla çevirirken, ona inat yapan yumurtalar kaçışmaya başladı. Karışmayan yumurtalara her saniye daha da sinirlenen Zafer, elindeki metali sinirle bıraktı. Bu duruma gülen Nazlıcan,
"Maşallah, elinden de hiçbir iş gelmiyor," dediğinde Zafer’in gözleri haylazlıkla parıldadı.

Olayların başka yollara gittiğini anladığımda, özel alanlarını terk ederek salona geçtim. Oradan bahçeye çıkıp sabahın nemli, ıslak çimen kokusunu içime çekerken, adım sesleri duyuldu. Ardından belime dolanan kollar ile göğsünü sırtımda hissettim.

"Beni yine bıraktın. Ben senin yüzünü göreyim istiyorum sabah sabah. O kokunu doya doya soluyayım istiyorum."

"Bütün sorularımın cevapları benimle olduğunda her şey yoluna girecek."
Dilinden dökülen sözcüklerin devamı içinde sessiz bir yankı ile devam etti:

"𝑌𝐴 𝐷𝐴 𝐻𝐸𝑅 Ş𝐸𝑌 𝐾𝑂𝑅𝐷𝐴𝑁 𝐵i𝑅 𝐾Ü𝐿𝐸 𝐷Ö𝑁𝐸𝐶𝐸𝐾."

....

Mirza Bey ile avukatı Can Bey’le görüşmek için yeniden bir aradaydık.
Zafer ve Nazlıcan’ın kurduğu sofraya oturmuş, gülüşüp konuşanlara bile kafamı veremiyorken, kahvaltı etmeye çalışmış, Rezzan’ın zoruyla birkaç lokma yemiştim. Bu hâlimi diğerleri merakla karşılasa da Rezzan anlamış ve sadece yanımda olduğunu belli etmişti.

Şimdi ise oturduğumuz büyük ahşap masanın etrafını çevrelenmiş bir şekilde, avukattan gelecek iki cümleyi bekliyorduk.
Can Bey: "Koruyucu aile başvurusunu hızlandırdım. Elif’i yasal olarak kısa sürede eve almamızda bir aksilik görünmüyor. Bu, onu Diyar’ın yetki alanından çıkaracaktır. Ancak asıl mesele, evlatlık statüsü."

"Detaylı anlatır mısın?"

"Tabii ki Rezzan Bey. Şuan için açtığımız dava, hem sosyokültürel hem de maddi manevi açıdan bizim lehimize işliyor. Söylenilen, Elif’in zaten uzun süredir Elzem Hanım’ı tanıdığı ve Elif’in Elzem Hanım’ı kabul ettiği yönünde."

"Evet, o bana düşkündür, ben sordum, o gelmek istiyor." Heyecanla karışık tedirginlik sesimi ele geçirdiğinde, Rezzan’ın belimdeki parmakları destek vermek amaçlı usulca geziniyordu. Bakışlarım onu buldu. 'Sorun yok' dercesine gözlerini kırptığında, daha iyi olmak için derin bir nefes alıp Can Bey’in söyleyeceklerini dinlemeye başladım.

"Dediğim gibi, koruyucu aile yani Elif’i uzun süreli şekilde yanınızda misafir etmek için şu an bir problem görünmüyor. Lakin Diyar’ın yaptığı son hamle, bizi biraz zor duruma sokuyor."

"Neler oluyor?"

"Bizim bu durum için başvurduğumuzu öğrenirse, içeriden dosyanızla oynamak veya evrakta sahtecilik ile bize karşı önemli bir koz ele alır. Ayrıca yaşadığınız hayatı bilenler ve kanıtları sunacak kişiler de var. Bu yüzden bunu engellememiz şart. En hızlı şekilde bu durum ilerlemeli."

Rezzan ve Mirza Bey sert biçimde öylece konuşulanları dinlerken, Diyar’ın beni dağıtmak için yapacaklarının neler olduğunu düşünüyordum. Ama tabii ki bunların daha fazlası vardı.
Mirza Bey otoriter ve meraklı bir ifade ile konuştu: "Ne öneriyorsun?"

"Mahkeme incelemeyi çok sıkı tutacaktır. Sadece bir nişanlılık durumu veya uzun süreli partnerlik kabul görmez. Mahkeme, mutlak yasal istikrar isteyecektir. Dosyanın içeriği temiz kalmalı."

"Ve?"Rezzan ile aynı anda konuştuğumuzda adamın net bakışları arasında cevabını dile getirdi.

"Yani demem o ki, ben bu koruyucu aile davasını çözene kadar sizin bir an önce resmiyette evli görünmeniz gerekiyor."

Duyduklarım ile kulaklarımda bir uğuldama geçerken, gerçek mi yoksa sanrı mı anlayamadım. Sessiz bir şekilde öylece kaldım. Tek kelime etmeden saniyeler geçmesine rağmen bana bir ömür gibi gelen bu uğultu sonlanmalıydı. Sessizce ayaklandım. Şu anda söyleyeceklerini dinlemek istemiyorum. Yalnız kalmak, sadece kendim olmak istiyorum. Bunu yapamazdık. Bunca olanlar arasında ben nefes alamıyorken, birbirimizi mahvedecek bir adım daha atamazdık.

𝘼𝙏𝘼𝘾𝘼𝙆𝙎𝙄𝙉 𝙀𝙇𝙕𝙀𝙈 𝙊 𝘼𝘿𝙄𝙈𝙄. 𝘽𝙀𝙉𝘾𝙄𝙇𝙇𝙄𝙆 𝙀𝙏𝙈𝙀. 𝙔𝘼 𝙀𝙇𝙄𝙁? 𝙊 𝙉𝙀 𝙊𝙇𝘼𝘾𝘼𝙆? 𝙊 𝙈𝘼𝙎𝙐𝙈. 𝙎𝙀𝙉𝙄𝙉 𝙂𝙄𝘽𝙄 𝙆𝙄𝙍𝙇𝙄 𝘽𝙄𝙍 𝙂𝙀Ç𝙈𝙄Ş𝙄 𝙔𝙊𝙆...

Varla yok arasında Rezzan’ın konuşmalarını işittim. Ardından bir telefon sesi doldurdu içeriği. Uzaklaşan adımlarım, sandalyenin yere düşme sesi ile durdu. Sonrasında sinirden kızarmış hâlde içeriği sesi ile inleten adamın sesiydi:

(......)

"NE DEMEK LAN!"

(......)

"KAPAT! ONLARIN ŞEREFİNİ SİKECEĞİM, KAPAT!"

Gözlerim Rezzan'da öylece beklerken, sinirden gözleri yuvalarından fırlayacak durumda olan adamın dişlerini sıkarken çene kasları meydana çıkmıştı.
Mirza Bey duruma el atan oldu: "Oğlum, ne oluyor?"

"NE OLDU BİLİYOR MUSUN? O İKİ OROSPU ÇOCUĞU, BENİM MEKÂNLARIMI BASIP İÇİNDEKİ İNSANLAR VARKEN KURŞUN YAĞDIRMIŞ!"

Şok içinde kalırken kaşlarımı çatarak sordum: "Kim? Diyar ve Efkan mı?"
Gözleri sinirle karışık bir gülümseme ile bana baktığında, istemsiz bir ürperti sardı. Yumruk olan ellerinde damarları şişerken tehlikeli bir tonla konuştu:

"Efkan mı? O bi sikim yiyemez! Ama Rus yavşağına hayatında hiç tatmadığı duygular yaşatacağım!"

Rus yavşağı... Artem...

Omenn Tanrumm neler oluyor

Lütfen oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin canlar 🍀

Hikaye için öneri ve görüşlerinizi belirttin.

En sevdiğiniz replik?

En sevdiğiniz karakter?

Kim konusunda haklı?

Sızı seviyorum öptümmmm🫶❤️