9. bölüm · Yağmurun altında

Nezaretin ihaneti

Ecrin Nisa Göktaş

***
Şarkılar;
Kolera - vitrindeki manken
***
Sinirlenerek hızla kütüphaneye koştum. İnanmak istemedim, her şeyimi kaybetmiş gibi hissetmek istemedim. Kütüphanede Mert’i buldum, başıboştu. Sertçe elimi masaya koyup okuduğu kitabı kapattım. “Sare nerede?”
Sana diyorum, dörtgöz. “Sare nerede?” dediğimde, “O gelmedi,” diyerek önüne kitabını çekip yeniden okumaya meylettiğinde daha da sinirlendim ve elinden kitabı alıp “Seninle ders çalışmaya gelmedi, öyle mi?” dedim. “Tekrar tekrar çıkışta gelecekti,” dedi ve kitabı elimden çekip geri aldı.
Ellerimi saçlarıma geçirip sakince düşünmeye çalıştım, ancak çok zordu. Tekrar nota baktığımda, o kanın kime ait olduğunu idrak etmeye çalışıyordum. Ellerim saçlarımdayken aklıma gelen tek şey, notun başında yazan O.K yazısıydı: Orhan Kutay.
Onu ellerimde boğacaktım. Onu öldürecektim. Yakama yapışmıştı. Sareyede sıçramıştı bu bela.
Kalbime sıçramıştı, ruhum acımıştı, kişiliğim zedelenmişti. Ne yapacaktım,
bekleyecek miydim? Koşarak okuldan çıkmış, arabama çantamı ve üstümdeki hırkayı fırlatmıştım. Hızla aracın ön koltuğuna oturdum.
Aracı hareket ettirirken Orhan Kutay'ın şirketine sürdüm.
Sinirle gaza köklenip önüme çıkan trafiğe söverek paralı yola geçtim. Şirkete vardığımda, “Öküz!” diyerek arkamdan
bağıran sese baktım. Rüzgârdı ya. “Deli misin? Arkandan bindim, duymadın?” dedi Rüzgâr.
“Senin ne işin var ya?” diye sinirle direksiyona art arda vurdum. “Aklıma bir sahne geldi de ikinci gözümün de morarmasını istemiyorum,” demişti Rüzgar.
“Okulu astın, Sare için çocuğa hesap sorarken gördüm. Problem ne?” dediğinde dayanamadım, “Sare’yi kaçırdı o,” dedim. Tefeciyi bilen ikinci kişiydi.
“Hass,” diyerek ağzını kapadı. “Sus, polise haber veriyorum,” dedi. Başımı salladım.
Şirkete geldiğimde, arabayı direkt şirketin önüne çekip inlçeri daldım.
Rüzgar araçta polislerle iletişim hâlindeydi.
“Orhan Kutay nerede?” diye hırladım sekretere. “Nerede patronun, söyle!” Dişlerimi sıkarak minimum kazayla çıkmak istedim. “Orhan Bey gelmedi,” dedi kadın ürkerek. “Sakin olun, yoksa güvenliği çağırırım,” dedi. Umutsuzca, sormadan önündeki deftere baktım ve en üst kattaki VIP oda onundu. Asansöre binip onun odasına çıktım. Bina yedi katlı olduğu için çok uzun sürmemişti.
Arkamda kaos bıraktığımın farkındayım. Odasına girdiğimde bir asistan hariç kimse yoktu. Masasında ise bir
çerçeve, çerçevede Meryem Işık'ın resmi vardı. Fiyasko! Resmi alıp duvara fırlattım. Asistan, “Beyefendi, ne yapıyorsunuz?” dediğinde, çerçeveden düşen ek bir kâğıda baktım: “Sinirlendin, değil mi, Mete? Kızı mı arıyorsun? O hâlde, altta yazan adresi soyup parayı getireceksin.” Adresi telefona yazıp baktığımda, Sare'nin eviydi. “Şerefsiz herif!” diye hızlanarak çerçevenin camlarını ayakkabımla iyice ezdim.
***
Sare ışık;
Sinir bir ölümdür, hayat kalpsizlik. Ruhum daralırken... tane tane gözlerim kararıp damla damla yaş dökerken ruhum biraz da susarken.
Anlamsızdı yaşamak.
Nefret doluydu hayat!
Nezaretlerin ihanetinde bile kalbimin çığlığını dinliyordum...
Ve kalben beni bulacağına inandığım tek kişi vardı; Mete
Babam nasıldı peki? Bu karanlık daha ne kadar sürecekti?
Ne zaman bitecekti bu kaos?
Çürük yemekler atıyorlardı; bu yüzden leş gibi kokmuştu bulunduğum !nezaret, Büyük bir kapısı vardı demirden...
Açtım, ruhsuzdum; hep bir nebze yoksundum. Kalbimden, belki, diyordum. Kaç saattir beklediğimi bilmiyordum. Bazen hoparlörü açıp benimle alay ediyorlardı, bazen sessizce yankılanan sesimi dinleyip benden nefret ediyorlardı. Bazen sadece çığlık atıyordum çünkü buradan en hızlı şekilde çıkmak istiyordum. Hayat o kadar zor gelmeye başlamıştı ki nefes almak... O kadar boğucu gelmeye başlamıştı ki bana yemin ettirmeye çalışıyorlardı, bana özür diletmeye çalışıyorlardı, benden intikam almaya çalışıyorlardı. Hayatımı onlar çalmamış gibi bana özür diletmeye çalışıyorlardı. Yani ne kadar zordu ama denemedim. Tükürdüğüm insanlara özellikle tek kelime dahi etmemeye başlamıştım.
Derin derin nefes aldım, nefesimi verdim ve cenin pozisyonunda kendimi yere bıraktım.
Arada annemin sesini dahi duyuyordum; kimse olmamasına rağmen siluetler görüyordum. Zihnim bulanıyordu. Benden ne istiyorlardı? Kalbim ağrıdı, nefesim daraldı ve daha ne demeliyim bilemedim.
...
Hâlâ yerde yatarken saatlerin geçtiğini hissedebiliyorum. Çürük yemeklerin sayısı oldukça arttı. Halüsinasyonum ise karşımda bandaj yapıp beni kötüleyen annemden ve anneme bakıp beni koruyan Mete’den ibaretti. Mete’ye baktım, hayal de olsa titreyen elimi uzattım ama beni görmedi, duymadı, hissetmedi.
Ve başımı yere bıraktığımda ıslak sırtıma dokundum. Kan durmuştu. Bana verdikleri bir adet crop ve kendi İspanyol kotumla kalmıştım. Beni bayıltıp kaçırmışlardı; yere düşmemle ise sırtım kanamıştı.
Onca saat ölümle baş başa kaldım, üstüm kan kokuyordu ve her geçen dakika metabolizmam çöküyor, aklım duraklıyordu.
Dayanmaya sabrım kalmadığında kapının aralanmaya başladığını gördüm. Işık gözümü aldığı için gelenin kim olduğunu anlamadım, ancak sesinden ve direkt önümde diz çöküşünden kim olduğunu tahmin edebildim. O gelmişti: Mete.
Belki de saatler önce hislerimi kendime itiraf ettiğim adam gelmişti, ancak bunu bile kendime ilk söyleyişimdi.
Ne başımı kaldırabildim ne de başka bir hareket yapabildim; tek yaptığım, gözümden bir damla yaş gelmesiydi.
Mete'nin beni dikleştirmesiyle açılan kapıdan içeri vuran ışığa alışmaya başlıyordum. Yaralı sırtımın acısıyla inlerken Mete belimi tuttu ve ben boynuna sarıldım. “Çok korktum,” dedim. “Öleceğim sandım, çok korktum. Hep burada kalacağım sandım.”
“Konuş,” dedi. “Konuş, sesini duyayım. Konuş.” Zar zor nefes aldım. “Senden bir şey isteyeceğim, Mete,” dedim.
“Bunu ölümle baş başa kalınca hissettim. Benim için yapar mısın?” derken sesimde kasvet vardı.
“Yaparım,” dedi. “Sen iste, güzelim, yaparım.” Bir eliyle belime destek verirken bir elini saçlarıma daldırdı.
“Benimle sevgili ol,” dedim; "çünkü sensizlik, karanlık ve ıssız; onca yağmurun altında, onca güneşin battığı yerde, Ya seni yine kaybedersem? dedirtme bana. Benimle çık,” dedim, kelimeleri hızla sıralarken.

Mete donuk bakışlarla kalırken ağzı şaşkınlıkla aralanmıştı. Ona gülümseyip zorlukla elimi kaldırdım ve elimle çenesini kapattım. Yanıt olarak saçıma bıraktığı öpücükleri kabul etmeli miydim? "Bu teklife nasıl hayır derim?" dedi gülümseyerek ve anında beni kucakladığında hayır bile demedim.
Gözünün altında hafif bir çizik vardı. Dokunduğumda acıdığını belli eden bir ses çıkardı ama ses etmedi.
"İyi misin sen?" dedi. "Bir şey yapmadılar, değil mi sana?"
Kafa salladığımda, "Lütfen sesli söyle," dedi. "Sesine ihtiyacım var."
Bu sözüne nazaran içimde bir ukde oluştu, ukde buklelerimden aktı gitti. Başımı kaldırıp "Mete," dedim.
"Güzelim," dedi. Hemen ayak uydurması çok güzeldi.
"Ben iyiyim..." Nefes aldım. "Sakin ol." Gülümsedim. "Bak, sen gelmeseydin kötü olacaktım, ben iyiyim." Elimle yüzüne dokundum.
Kucağında beni götürürken rüzgâr da buradaydı. "Orhan Kutay polislerden kaçtı, aracına geç Mete. Karakola gidip ifade vereceksiniz," dedi.
"Tamam," dedi Mete; ruh gibiydi. Hızla kucağında benimle binadan inerken konuşmaya dahi mecalim yoktu. Bayılmamak için kendimi ayık tutuyordum, uzun süre ışıktan mahrum kalmıştım.

Yağmurun başladığını bu yıkıntı yerin tavanından sızan sudan anlamıştım. Ayakta kalmama yardım ettiği için gözlerimi açtım ve Mete'ye bulaşmaya karar verdim.
"Neler oluyor bilmiyorum," dedim, "ama bana yüksek dozda anestezi verdiler, düştüm. Sırtımda derin bir yara var, dikiş lazım."
Bunları anlatırken titrek bir iç çekti. "Yanından ayrılmamalıydım," dedi. Ağzını elimle kapattım. "Özgür biriyim, korumamda değilsin. Buraya gelmen bana yetti ve arttı da, sevgilim," dedim.
"Bugünün tek şansı sana sahip olmam mı Sare?" Gülümsedi ve başını yukarı kaldırdı. "Sanırım öyle, yine bir yağmurun altında toparlanıyoruz," dedi.
Gülümsedim ve hafifçe kucağında doğrulup ellerimle şemsiye yapmaya çalıştım. O kıkırdarken dışarı varmıştık.
Dışarıda bir polis arabaya bizi yönlendirdiğinde Mete araca bindi ve beni arka koltuğa uzanır halde koydu. İtiraz etmedim, yönetimi ona bıraktım. Zorbamdı, düşmanıydım; aşkı olmuştum, her şeyim olmuştu.
En önemlisi güvendi. Rüzgâr ön koltuğa bindiğinde Mete sürücü koltuğuna geçti ve karakola sürdü.
"O yara neden?" dedim, "Yüzüne ne oldu Mete?"
Mete iç çekti. Rüzgâr arkasına bakıp, "Bıçak geldi," dedi.
Mete bunu diyen Rüzgâr'ın kulağını çektiğinde güldüm. Gülüşümle birlikte, "Bırak onu," dedim ve bıraktı.
"Acıyor, pansuman yapalım," dediğimde, "Gerek yok, iyiyim ben," diyerek gülümsedi.
Rüzgâr elini uzatıp parmağıyla yaraya dokununca Mete sızlayan yarasına gülerek sövdü.
"Sana sormadım," dedim. "Yapacağım dediklerimi yaparım."
Oflandım, puflandım. Mete radyoya bastı; Barış Manço'dan Süper Babaanne çalıyordu.
Sustum ve şarkıyı dinlerken uyuyakaldım.