5. bölüm / 11
Yağmurun AltındaAy kurabiyesi
Bölümler 11Şu an: Ay kurabiyesi
- 1 📢 DUYURU178 kelime
- 2 Sakinliğin ardındaki kargaşa1.027 kelime
- 3 Başlangıçların oltasına takılmak1.320 kelime
- 4 Bir Yetişkin Gaddarlığı1.647 kelime
- 5 Ay kurabiyesi2.128 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 Son Kuşku Yeni bir başlangıç1.664 kelime
- 7 Gözyaşı Mezarlığı2.024 kelime
- 8 Depresyon Ortağı2.114 kelime
- 9 Sen ve Ben1.451 kelime
- 10 Nezaretin ihaneti1.173 kelime
- 11 Akşam Yağmuru1.702 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
🎧 Model — Antidepresan Gülümsemesi
────☂︎────
Nefretimle dolu o aptal kalabalık kavganın tam ortasındaydı. Ve en sonunda ayrılan Mete'ye doğru koşan Öykü'yü gördüğümde, adına iğreniyor gibi bir hareket yaptım. Bir insan neden erkek peşinde gezerdi ki?
Babamın felç değilken annem adına yazdığı kitabı gelmişti aklımın köşelerine... Annem babam için çok koşmuş, babam da ona olan aşkından bir kitap yazmıştı. Ancak o kitabın tek baskısı vardı, bir adet basılmıştı. Onu da ben okumak için istemiştim ve izin alabilmiştim.
“Keşke,” demiştim seni gördüğümde, ay çöreğim... “Keşke,” dedim seni gördüğümde, ay kurabiyem... “Keşke benim olsan,” dedim, çünkü ben hayatta vurulan taraf oldum, hançer yiyen taraf... Belki üzülen, bir nebze yargılanan, bir nebze vurgun, bir nebze bıkmadan... Ayakta durmayı başararak rolümdü benim, ayakta duruş şeklim.
Babam bu sözleri yazarken ne düşünmüştü, hiç bilmezdim. Şu an biliyordum; yazdığı tek şey aşkı değil, yaşadığı hayatıydı. Babam, hayatın sakladığı neşterin ucuna saplanmış bir et parçasıydı...
Sustum. Hatta o kadar çok sustum ki... Kavga ayrılınca mikrofonu müdüre götürüp asansörün tuşuna bastım.
Ancak arkamdan gelen büyük gölgeyi ve duvarda beliren kolu görmeyi beklemiyordum.
Niye yalan söylüyorsun, bekliyordun. Alıştık artık zorbalığa.
“Ne o, şaşırmadın?” dedi gevşek gevşek, kendi kendine Mete.
“Sus ve git başımdan! Sinirim tepemde zaten,” dedim kızgınlıkla. “Git dedim, ne duruyorsun?”
Arkamdaki asansör kapısı aniden açıldığında yere düşmemi ve onu da kendimle beraber düşürmemi elbette ki beklemiyordum.
“Şey... Belki biraz... Her neyse, unut gitsin.”
Bana fazla yakındı ve salisesinde ayağa kalktı.
“Ne yapıyorsun be kızım?” dediğinde ayaklanmış, paçalarındaki tozu çırpıyordu.
“Ya asıl sen ne yapıyorsun? Asansöre yaslanmak ne, manyak adam?”
Tipik bakışlar atmakla meşguldüm.
Oturur pozisyona geldiğimde ayağa kalktım ve koridordaki bir kız hâlime güldü.
Birileri de bu sefer benim kavga çıkarmamı istiyordu da... Sabırlı biriydim vesselam.
Ondan kaçmak için bir adım attığımda belimden tutup geriye çekti.
“Sana gülse bile onunla kavga etmemelisin, beni yakacaksın!” dedi ve beni taklit ettiği için katıla katıla gülmeyi unutmadı.
Amacım o değildi zaten.
“Bırak asansöre bineyim ya da bırak merdivene gideyim, ders başlayacak,” dedim uyuz bir inatla.
Kavgaya gideceğimi sanmıştı. Sanmam!
Ona daha fazla katlanmak istemedim ve belimi tutan eline okkalı bir tokat indiriverdim. Sert sayılmazdı ama elini çekti. İğrençti...
Omuz atıp asansöre bindiğimde ikinci kata basmıştım.
Daha ne kadar rezalet beni bulacaktı?
Elimi çantama atıp kütüphaneye ilerledim. Gerçekten bu zorbaların gelmeyeceği tek mekân olduğunu umuyordum; kütüphanenin minik balkonunda biraz rahatıma bakabilirdim.
Sanıyordum...
Kütüphaneye girdiğimde yoğun bir küf kokusu burnuma vurdu ve gülümseyerek bana bakan Çınar'ı görmek daha beterdi.
“Bak, bu elimdeki sprey özel bir koku, Mrs. Sare Hanım,” dedi gülerek. “Küf kokusunun her yere yayılmasını sağlıyor.”
“Bak, senin parfümün de olabilir!” dedi arkadan çıkan Öykü.
“Bana bakın, yaptığınız suç! Kendinizi ne halt sanıyorsunuz?” dedikten sonra çantamda telefonumu bulup ses kaydı tuşuna basmıştım.
“Bana bak! Sen Öykü'nün yalakası olacaksın diye benim günlerim ve okulun kütüphanesi zarar görmemeli!” dedim sinirle.
Öykü ise kahkaha atarak,
“Kitabı senin gibi inekler okur, bir eksiğimiz olmadı zaten,” demişti.
Ben ise gülerek ekledim:
“Eksiğin olacak kadar değer öğrenmemişsin, cahillikten...”
Kitaplar hassas noktamdı.
“Ne o, yoksa sen mi öğrendin değer? Mete'nin ilgisini kazanmak için yapmadığın kalmadı,” demişti Çınar.
“Ben kimsenin ilgisini çekmekle uğraşmam. O da senden farklı bir seviyede değil; ikiniz de aptal birer zorbasınız ve bir gün umarım hak ettiğiniz cezayı alırsınız,” dedim sakince, çıldırtacak bir tonlamada.
Beni neyle sınıyorlardı? Sadece kafa dinlemek istiyordum...
“Bu yoğun kokunun hesabını vereceksiniz!” dedim sinirle.
Kütüphane yetkilisini çağırmak için olan butona çoktan yaklaşmıştım. Kütüphaneye gelmeyen nereden bilecekti bu butonu? Anlamamışlardı bile; kendilerince sırıtıp alay ediyorlardı. Duymadım ve butona bastım.
Bir zil çaldı ve kütüphanenin arkasındaki çay ocağından hareketlilik olduğunu belli eden sesler geldi.
Kapı açıldı ve Nerisse isimli, yabancı kökenli yetkili öğretmen odaya daldı.
“Sorun ne çocuklar, kütüphaneden alı-...”
Sustu ve burnunu kapattı.
“Ne oluyor burada?”
“Hocam, Sare'nin suçu! Bizi buraya çekmeye çalıştı,” dedi Öykü panikle.
Güldüm. Çınar ise ona onay verdi.
“Çoğunluğun ben olmadığım yerde kanıtsız iş yapmam,” dedim gülümseyerek.
Kaşlarını çatarak bakan ağaç türü Çınar'a gülümseyerek çantamdaki telefonu çıkardım.
Ne kadar “bayan” kelimesini doğru bir tabir olarak bulmasam da Nerisse Hanım kendine “Bayan” şeklinde hitap edilmesini istiyordu.
“Bayan Nerisse,” dedim sakinlikle.
“Bana açıkla,” diyerek sert bakışlarını attı. Koyu sarı saçlarını geriye atıp gözlerini bana dikti.
“Kanıtım var,” dedim sakinlikle ve telefonu ona uzattım.
Tavizsiz birine çatmaları onların suçuydu.
Kaydı açan Nerisse Hanım, her bir duyduğunda kaşlarını daha çok çattı.
“Kızım, sen çıkabilirsin,” dediğinde Öykü'nün arkasına elini atıp elinden spreyi çekiverdi.
Mesajlarıma tıklayıp ses kaydını bir numaraya gönderdi hoca.
“Alınma, benim numaram. Gerekeni ben yaparım, sen artık karışma. Teşekkürler kitapları koruduğun için.”
Kendimce tebessüm edip başımı kibarca eğerek telefonumu aldım ve çıktım.
Başıma gelmeyen yoktu. Ne güzel keyfime bakacaktım... Keyif hakkımı istiyorum yahu!
Belki de biraz evden ve çevreden uzaklaşmalıydım. Akşam kütüphane temizliğine kalabilirdim. En kısa sürede bir iş ayarlamalıydım, kafam çok doluydu. Sadece biraz kafa dinlemek istiyordum; belki cebime üç beş kuruş para da girerdi.
Ah, gerçi Nerisse Hanım ceza olarak çok zor şeyler vermezdi. Kitap temizleme görevi kesin o ağaç türü ve ayakçısı olduğu kızdaydı.
En iyisi iş bulmaktı, hem de en kısa sürede. Akşam arayışa çıkabilirdim.
Yanımdan adeta bir silüet gibi geçen ve beni neredeyse deprem etkisiyle savuran Mete ile karşılaşmak umutsuz vakaydı. Babam olmasa şu şehirde inanın bir dakika durmazdım.
Mete'ye doğru baktığımda odakta olan değildim ancak mutlu bir gülümseme attım.
Odağı telefondaydı ve açıkçası ne konuşuyordu merak ediyordum.
...
Hayır, onu takip etmemeliydim. Hayır! Of, salak inat Sare!
Sessiz olmak için ağzımı elime bastırmış ve bir adet dolabın arasına girivermiş, Mete'nin içinde olduğu müzik kulübüne bakıyordum. Hayallerimdeki kadar güzeldi ancak bir o kadar uzaktı da... Annem varken şarkılara yönelmek zordu.
Mete konuştu:
“Ne demek kardeşimi salmayacaksın? Ne demek ya? Bırak artık şu kızın peşini! Ne istiyorsan benden al!”
Hafif bir cızırtı geldi telefondan.
“Tamam, sana verecek 20 milyon liram yok ancak ben de insanım! Babamdan alman gereken borcu neden bizden istiyorsun? Hangi mertliğe sığar? Kendini düşürdüğün hâle bak!”
Telefonun yüzüne kapandığını belli eden bir tısılama ile sinirle dişlerini sıktı ve telefonu tuttuğu eli ile ağzını kapadı.
“Zaten mert olsan ayyaş bir adama yüzde altmış faizle borç vermezdin, pislik herif!”
Mete kendi kendine konuşurken beni buraya getiren aklıma naralar okudum ve daha sonra aklıma yine bir kaçış planı geldi. Beni itmişti! Eğer “Neden ittin?” demeye gelirsem kesinlikle onu takip ettiğimi anlamazdı.
“Tefecilere borcu olan bir popüler erkek mi? İğrençmiş!” dedim müzik odasına girerken.
“Klişe yaz dizisi karakterleri misali...” gülümsedim. “Ama bu konularla ilgilenmiyorum. Bana ne hakla omuz attın, onu öğrenmeye geldim!” dedim gülerek.
Ben zeytinyağı gibi tepeye çıkarken Mete arkasını döndü.
İlk kez gördüğüm bir sinirle,
“Ne duydun?” dediğinde sadece,
“Söylediklerimi!” yanıtını aldı.
“Bu benim buradan çıkarsa kızım. Yemin olsun bu okula kalamazsın,” dedi sızlanarak.
“Ben sen değilim ve beni enine boyuna göre tehdit edemez kimse, Mete.” dedim. Geri kalır mıydım? Hiç sanmam.
“Altın harflerle ettim çoktan!” dediğinde ben de geri durmadım; vücudumu ona çevirip ellerimi belime koydum.
“Beni caydırma, inadıma gelme!” dedim tek nefeste. “Artık sabrım bitiyor, neden omuz attın?”
Sinirle soludu:
“Omuz atmadım, çarptım! Ayrıca sana ne be!”
“İnanayım mı?” dedim gülerek.
“Ne yapıyorsan yap!” dedi ve bulaşmadan çıkacakken onu bir refleks ile ceketinden tuttum.
“Neyin içindesin?” dedim kısaca.
“Saçmalıyorsun Sare! Gerçekten sal beni, ben de senin gibi öğrenciyim. Neyin içinde olabilirim? Bir psikoloğa falan git!”
Mete, üstüne sabun dökülünce temizlemeye çalışan ve temizleyemeyecek bir fare gibi davranıyordu.
“Tamamını duydum desem inanır mıydın?” dedim.
“Neden seni bu kadar ilgilendiriyorum?” dediğinde bunu hakikaten sorguladım. Neden bu kadar ilgilendiriyordu?
“Bilmem... ‘Merak insanı mezara, deveyi kazana sokar’ derler Mete, benimki de o misal.”
Sinirle kaşlarını çattı:
“Annen kadar pislik birisisin, bana maval okuma! Olayın içindesin, değil mi? Söyle o annene, kocasını boşamadan Orhan Kutay'la çıkmasın!”
Ne demek istemişti? Allah'ım, neden karıştın ki Sare? Evet, millet; Sare ve boş işleri yine başına iş açmıştı...
Düşüncelerimi susturup,
“Açık konuş, ne diyorsun?” dedim olası şaşkınlıkla.
“Annen ve Orhan Kutay'ın sevgili olduğunu bilmiyor muydun?”
Aklımda babamın kitabı dönerken yıkıldım. Bu kadarını kim beklerdi annesinden?
Geri geri gittim ve duvara çarpıp yavaşça yere düştüm. Oturur pozisyona geldiğimde şu geçti aklımdan:
“Ay kurabiyem, uğruna öldüğüm ay kurabiyem... Uğruna sakatlansam severim seni yar, uğruna ölürüm de severim. Sen beni sevecek misin?”
Babam adına yıkıldım... Uğruna felç kaldığı kadının yaptığı aptallık da neydi? Ağlamak istiyordum, kendimi yerden yere vurmak istiyordum ama Mete'nin karşısında tam anlamıyla yıkılmadım. Korkuyla değil, sinirle hıçkırık oldu.
Mete'ye döndüm.
“Yalandır!” dedim. Zordu feryat etmemek.
“Gerçekten...” dedi mırıldanarak. “Bilmiyordun.”
Zihnim bulandı, bulandı ve en sonunda en mantıklı adımı attım:
“Kanıtın var mı?”
Gözleri telefonuna kaydığında,
“Seni daha fazla üzemem,” dedi sertlikle. “Cani görünebilirim ama değilim, Sare.”
Çıkmaya yeltendiğinde,
“Üz!” dedim tek nefeste. “Çünkü benim bünyem üzülmeye alışkın.”
“Yok, yapamam,” dedi kaçmak isteyen gergin ve pişman tavırla. “Meryem Işık hakkında her şeyi biliyorsun sanıyordum, kusura bakma.”
“Kusura bakarım Mete, asıl sen kusura bakma! Benim babam anneme olan aşkını yazıya dökerken hak ettiği değer bu mu?”
Çantamı yere koyup tüm duvarlarımı indirdim.
“Git sen, bu kadar yeter. Daha sonra konuşuruz,” dedim. “Tamam, ayrıca başından beri dediğim gibi; aramızda.”
Mete'nin bir pişmanlık ile bezenerek çıkışını izlerken duvara iyice yaslandım; çantama uzanıp defterimi aldım.
Vakur bir kalbin ışığında,
Sabaha kadar donuyorum anne.
Koşuyorum sana çıplak ayaklarımla, itiyorsun beni.
Koşuyorum, koşuyorum...
Bir gün duvara tırmanacağım,
Bana ördüğün bu duvarlardan atlayarak kaçacağım
Ve sen beni göremeyeceksin.
Ağır ve vakur duruşum,
Kalbim atıyor bu sessizlikte...
Yazarken tutamadım hıçkırıklarımı... Kendime bacaklarımı daha da çekip odadaki sisteme ve duvardaki broşüre baktım.
“Kulüp kullanılmadığı zamanlarda odayı kullanmak serbesttir. Ek kapıdaki eşyalar hariç her şeyi kullanabilirsiniz.”
Ayağa kalktım. Broşür içime umut doldurmuştu az da olsa...
“İstanbul'un yağmurlu sokaklarında masumiyet en tehlikeli oyundur,” dedim bir nefeste.
Annem çoktan o kaba yağmura karışmıştı bile; ben ise o yağmurun huzurlu tarafına geçmek istiyorum.
Kulüp odasında çantamı düşünmeden yere bıraktığımda gittiğim alet klasik bir gitardı. Az çok zorlanarak öğrenmiştim; ailem varken müzik çalmak zordu.
Bir sandalye çekip mikrofonu hizama çektim ve yazdığım şarkıyı söylemeye hazırlandım. Önce notaları ayarladım, melodi hoşuma gittiğinde mikrofonu açtım ve sakinlikle söylemeye başladım...
Bütün içimi mikrofona döktüm ve arkamda beliren gölgeyi artık tanıyordum. Sakinleşmek istediğimden bozmadım; o ise bana şarkı söylemem için alan tanıdı. Bir saniye gözüm kaydığında hayran hayran bakıyordu Mete...
“Bunca acıya rağmen içini sanata dökebiliyorsun ve çok güzel söyledin... Konuşurken sesin karga sesi gibi geliyordu,” dedi.
Müzik bittiğinde ona bakıp,
“Yani kargaları övmüş oldun, sevindim,” yanıtını verdim. Biraz toparlanmıştım.
Tipik bir bakış sunarak sandalye çekip karşıma oturdu.
“Ders başladı ama hâlâ buradayız, geç kaldık,” dedi.
“Gidelim o hâlde, oldukça dikkat çektik zaten. Ayrıca ben senin kavgandan sonra Çınar yalağının kime ne yaptığını buldum,” dediğimde kaşlarını çattı.
“Buraya, yanına gelmeden önce kütüphaneden dönüyordum. Kafa dinlemek istiyordum, ara ara oraya giderim. Benim için hazırda bekletmiş olmalılar; bir adet küf gibi kokan garip bir koku sıkmışlar kütüphanedeki her yere. Sonra ben de sinirlendim. Tehdit ediliyordun, ses kaydı aldım; onu da Nerisse Hanım'a verdim.”
“Ee, kimmiş peki? ‘Lar’ eki kullandığına göre ikinci kişiyi gördün,” dedi sakince.
Ben ise cıkladım ve ekledim:
“Birlikte direkt önüme çıktılar zaten. Seninle olan gerilimimden söylemeyeceğimi düşündüğünü düşünüyorum. Öykü'ydü o kişi, başından beri...”
Kaşları anlayışla çatıldı. Boynunu eğip onayladı.
“Ceren'e bin kere dedim şu kızdan uzak dur diye, dinleyen kim ki!” dedi abilikle dolu bir tavırla. “Kanıtı bana da ilet, Ceren'e göstermem lazım,” dediğinde,
“Numaran bende yok,” dedim sadece.
Numaralar kısmını açıp dik dik telefonuna bakarak uzattım.
“Merak etme, yeneceğiz. Numaramızı vereceğiz, herkese vermem öyle, değerimi bil,” dediğinde göz devirdim.
“Hadi yaz, uyuşuk gibi bekleme,” dedim.
Bana dik dik bakıp telefonu uzattığında istemsizce güldüm ve telefonu elime alıp nasıl kaydettiğine baktım:
“Hayran olunası karizmatik adam” yazmıştı.
“Bu adam olmadığını biliyorsun, değil mi?” dedim.
Gülümsedi:
“Haklısın, ‘ultra’ diye minik bir kelimeyi eklemeyi unuttum.”
Kendimi istemsizce gülerken buldum. Sonra ise numaraları açıp,
“Gereksiz biri,” diyerek değiştirdim.
Dik bakışlarını ekrana atıp ayaklandı. Kapıda beliren nöbetçi hocayı görmek iyi olmadı.
“Zil çalalı on beş dakika oldu, kulüp saati de değil. Hadi çıkın, hadi!” dediğinde yere eğilip çantamı aldım ve sınıfa koştum.
Mete'yi görebilmek için arkama döndüğümde saçlarımı savurarak dönmüştüm istemsizce. O ise rahatça geliyordu ve ilk defa bana bakarken yüzünde olan iğrenmeyi görmemiştim.
“Belki de ön yargılı biridir,” dedi bir yanım.
Ben ise düşünceyi susturup yetişmeye çalıştım.
“Hadi hadi!” diye seslendi hoca sınıfa geldiğimde. Arkamdan gelmişti.
Derse genelde tek oturan ben özür dileyip yerime geçtiğimde, umursamadan yanıma oturdu.
Öykü'nün normal sırasına oturduğunu fark edince sinirle yüzünü buruşturdu ve çantasını alıp sıranın köşesine astı.
“Öykü, neden gelmedin yanıma?” dedi sakinlikle.
“Neden geleyim, adıma ifşa yapan birinin yanına?” dedi tek nefeste.
Hoca alkış yaparak onları susturduğunda tarih kitabımı çıkarmış, okunan metni takip ediyordum. O ise çantasını kurcalıyordu.
“Kitabı unutmuşum, of!” dedi sinirle.
“Al,” dedim ve kitabı ortaya koyduğumda,
“Dövmedin, yanıma geldiğim için şimdi de kitabını ortaya koyuyorsun. Ne oluyor?” dediğinde gülümsedim.
“Bende hiçbir şey karşılıksız olmaz. Sen beni güldürdün, ben sana kitabımı ve sıramı paylaştım, bil diye söylüyorum,” dedim.
Sınıfta bizim nefretimize alışmış olmalılar ki bir mırıldanmalar dönüyordu.
Teneffüse kadar dersi dinleyip not çıkardım. Dersin sonuna doğru hoca boş bıraktığında, az önce yaşadığım olayları hatırlamak için başımı sıraya koyup okul uykusu yaşadım.
Teneffüste uyandığımda rahatsız edici bir görsel vardı yanımda. Çantamdaki kitabı almış, Ay Kurabiyem isimli kitabı okuyordu şahsına münhasır Habeşistan kralının baş maymunu.
────☂︎────
Bölüm etkileşimi
