Bölümler 4Şu an: Bölüm 2
- 1 Başlangıç1.934 kelime
- 2 Bölüm 21.720 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Bölüm 32.627 kelime
- 4 Bölüm 41.986 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Genç kız, adamın verdiği kuru giysileri alıp odanın bir köşesinde üzerini değiştirdi. Kendi ıslak kıyafetlerini alıp kaloriferin peteğine astı. O ana kadar sımsıkı sıkı bağladığı kapüşonunu çözdü; serbest kalan dalgalı, kahverengiye çalan kumral saçları omuzlarına döküldü. Islak saçlarını açık bırakarak salondaki halının üzerine tekrar uzandı. Günün bizzat sırtına yüklediği o ağır yorgunluk, göz kapaklarına kurşun gibi çöktü ve kısa sürede derin bir uykuya daldı.
Aynı dakikalarda, ev sahibi adam odasından çıkmış, beyaz plastik bir poşetin içerisinden çıkardığı deste deste dolarları sayıyordu. Ardından bilgisayarının başına geçip iş ortaklarına arka arkaya mailler atmaya başladı.
Saatler sonra karnının acıktığını fark ederek çalışma odasından ayrıldı. Bu kız onun hayatını kurtarmıştı; daha doğrusu onun sayesinde bu akşam muazzam bir kâr elde etmişti. Yerde kıvrılıp yatan kızın yanından geçerken duraksadı. Başta erkek sandığı bu ufak tefek varlığın açılan saçlarına ve karanlıkta zar zor seçilen yüzüne dikkatle baktı:
"Demek kızmış..." diye mırıldandı içinden.
Küçük mutfağına geçip su ısıtıcısını çalıştırdı. Kaynayan suyu üst çekmeceden çıkardığı kupaya doldurup içine biraz kahve ekledi. Ardından buzdolabından çıkardığı hazır yemeği mikrodalgada ısıttı; kahvesiyle birlikte ikisini masada tüketirken telefonu çalmaya başladı.
Elini cebine atıp telefonu çıkardı, karşıdaki kişinin verdiği raporu son derece dikkatle dinledi. "Anlaştığımız gibi yaptım, her şeyi aldı," dedi karşıdaki ses. Aldığı cevaplar onu fazlasıyla tatmin etmişti; telefonu kapatıp masaya bıraktı.
O sırada, mutfağın kapısının arkasında onu dinleyen bir gölge vardı. Aslında adam, kızın kapı ağzında dikildiğinden haberdardı. Bu durum onun gibi kurnaz bir adamın keyfini kaçırmamış, aksine ilgisini çekmişti. Başını bile çevirmeden seslendi:
"Kapı ağzında dikilme, gel bir şeyler ye."
Sena içeri girdi. Kıvırcık, dağınık saçlarını geriye doğru atıp omuzlarından savurdu. Paçaları yerlerde sürünülen bol eşofman ve kendisine en az beş beden büyük gelen devasa sweatshirt ile masanın yanındaki sandalyeye oturdu.
Adam bu kez kızın yüzünü uzun uzun inceleme fırsatı buldu: İki büyük kahverengi göz, küçük bir burun, minik bir ağız ve dolgun dudaklar... Dağınık kumral saçlarıyla birleştiğinde son derece sevimli görünüyordu. Ayağa kalkıp buzdolabından bir tabak daha hazır yemek çıkardı ve ısıttı. Kızın önüne bırakırken sordu: "Çay mı, kahve mi?"
Sena başını salladı, yemek istemediğini mırıldandı. Ailesinin o sefil ve aç halini düşündükçe boğazından lokma geçmiyordu.
Adam bu kez sert bir tonla uyardı: "Nazlanmayı bırak, hadi ye."
Sena, istemeye istemeye de olsa "Çay olsun," dedi. Adam ısıttığı yemeği ve sıcak çayı kızın önüne bıraktı.
Genç kız, elleri bol kollarının arasında kaybolmuş bir halde çatalı kocaman avucuyla beceriksizce kavradı. Işığın altında elleri net bir şekilde görünüyordu; parmakları ve avuç içi derin yaralar ve kesiklerle doluydu. Yorgunluğu gözlerinden okunuyordu ama merakına yenik düşerek sordu:
"Subaylar Mahallesi’nin gitgide karıştığından haberiniz var mı?"
Adam elindeki telefonda bazı siteleri kaydırırken göz ucuyla baktı: "Senin o taraftan gelmediğin çok belli... Ben Asker Mahallesi’nden geldim, çok belli ediyorsun kendini."
Sena küçük burnunu havaya kaldırıp meydan okuyan bir edayla sordu: "Ne yapmışım da belli ediyormuşum?"
Adam kızın bu diklenişini tebessümle süzdü: "Yoksulluk insana büyük bir özgüven veriyor, oradan anladım."
Sena sustu ve yemeğinden küçük bir lokma alarak çiğnemeye devam etti.
Yemek bittikten sonra sessizliği bozan yine o oldu: "Yarın sabah saat kaçta çıkabilirim? Devlet memurları nöbeti kaçta bırakıyor?"
"Sabah sekizde bırakıyorlar."
Sena, masadaki bulaşıkları toparlayıp tezgahın içine bıraktı. Daha fazla uzatmadan oturma odasındaki eski yerine, halının üstüne geçti ve başını yere koyduğu gibi yeniden ağır bir uykuya daldı.
Dışarıda şimşekler çakıyor, Şubat ayının dondurucu soğuğu en çok Asker Mahallesi’ni vuruyordu. Sobasız, kalorifersiz evlerde aç yocuklar, işsiz babalar ve devletin baskısıyla ezilen insanlar adeta nefes alamıyordu. Sema, gece yarısına kadar kardeşinin yolunu gözlemiş, sonunda ümidini kesip diğer yatakta sızıp kalmıştı.
Subaylar Mahallesi’nde de işler sarpa sarıyordu. Devlet memurları çoğalmış, baskılar artmış ve her hareket kısıtlanmıştı.
Sabah saat 07:00 civarı Sena, adamın verdiği kuru kıyafetleri giydi. Islak saçlarını toplayıp yine bol kapüşonun içine sıkıştırdı ve salondaki halının üzerine bağdaş kurup beklemeye başladı.
Karşısındaki duvarda koca bir saat asılıydı. Saat 07:30’a kadar düşüncelerle boğuştu. 07:40, 07:45... Dayanamayıp kahverengi perdenin aralığından dışarıyı izledi. Yere baktı; kendi mahallesinde olsa ortalık çamur deryası olurdu, fakat burası özenle çimlerle kaplanmıştı.
07:50’de derin bir nefes aldı. 07:55’te ceplerini kontrol etti. 07:58’de kapının önündeydi.
Son iki dakika geçtikten sonra cesaretini toplayıp kapıyı açtı. Ancak kapıyı açmasıyla birlikte içeriye bir gazete düştü. Dışarıda kimseler yoktu, sadece yerde duran günlük gazete vardı. Sena eğilip gazeteyi aldı ve hızla içeri girip sırtını kapıya dayadı.
Gözü manşete kaydı ve okumaya başladı:
DUYUDUYURU: Sayın Teğmen Mahallesi sakinleri; bugünden itibaren denetimler sıklaştırılmış olup, ayrıştırılmış olan alt iki mahalle artık tamamen yok sayılacaktır. Devletimizin öngördüğü bu düzeni bozan o iki mahallenin derhal tasfiye edilmesine karar verilmiştir...
Sena gazeteyi okur okumaz dehşete düştü. Fırladığı gibi ilerideki beyaz kapıyı açtı ve yatakta yüzükoyun yatan, üstü çıplak adamı omuzlarından sarsarak bağırdı:
"Hey, uyan!"
Adam gözlerini açıp yavaşça doğruldu, uzattığı eliyle gazeteyi aldı. Gözleriyle birkaç satır taradıktan sonra sırtını yatak başlığına yasladı ve sakince, "Bir müddet daha buradasın," dedi.
Sena’nın sesi titredi, gözleri doldu: "İmkânsız! Ailem bekliyor, lütfen ailemi oradan almam gerekiyor!"
Adam başını salladı: "Alsan bile hiçbir yere gidemezsin, dışarısı kaynıyor. Seni de beraber öldürürler."
"Olsun, ailemin yanına gitmem gerekiyor!"
Adam gazeteyi kızın gözlerinin önüne doğru salladı: "Okuduğunu anlamadın sanırım, orayı tamamen yok edecekler! Ailen oradan... Hayır, gitmezsen suçlu biri gibi ölmek istemiyorsan burada bekleyeceksin."
"Hayır, aileme gideceğim!" Sena arkasını dönüp odadan çıkmaya yeltendiği anda, adam yataktan fırladığı gibi kızın kolundan yakaladı. "Tamam, sakin ol. Bir çözüm bulacağız."
"Çözüm falan yok, ailemin yanına gitmeliyim!" diye haykırdı genç kız.
Adam bir an duraksadı, düşündü. Ardından dolaptan montunu giyip Sena’nın kolundan tuttu: "Hadi gel."
Bugüne kadar kimsenin bilmediği, tenha ve gizli yollardan kısa sürede Asker Mahallesi’ne ulaştılar. Mahallenin arka sokağına geldiklerinde adam, Sena’ya o bildik küçük camı tıklatmasını söyledi.
Sena hemen o küçüf pencerinin önüne çömeldi, titreyen eliyle camı tıklattı. Kısa bir sessizliğin ardından pencere aralandı; içeride korkudan gözleri büyümüş ablası Sema görünür görünmez Sena içeri atladı.
Vakit kaybetmeye hiç niyetleri yoktu. İki küçük erkek kardeşi, bir kız kardeşi ve Sema’yı sırayla o küçük camdan dışarı çıkardılar. Kardeşlerini kucaklayıp dışarı çıkaran Sena, hızla adamın peşine takıldı.
Şok içindeki Sema, bu lüks giyimli adamın kim olduğunu dahi soramayacak kadar korkmuştu. İki erkek kardeş önde, iki kız kardeş ve Sema arkada, adamı takip etmeye başladılar. Adam, Sena’nın kollarındaki yorgunluktan ötürü yavaşladığını görünce, kucaktaki iki küçük erkek çocuğunu kendi kucaklığına aldı. Sena ise iki kız kardeşinin ellerinden sımsıkı tutup var gücüyle koştu.
Uzun ve nefes nefese geçen bir yolculuğun ardından, çocukların yorgunluktan ağlamaları arasında nihayet adamın evine vardılar. Kart okutularak içeri girildiğinde kapı kapandı ve nihayet güvende hissettiler.
Sena hemen diz çöktü, kardeşlerinin terden sırılsıklam olmuş saçlarını okşadı, yanaklarından öptü. Onları sakinleştirmeye, korkularını dindirmeye çalışıyordu:
"Geldim bir tanem, sakin olun... Bakın buradayım, hiçbir şey yok, hepiniz iyisiniz artık..."
Adam arkasına bile dönmeden, "Ben uyuyorum, mutfak orası, bir şeyler yedirirsin," diyerek odasına çekildi.
Sena’nın dört kardeşi vardı: En büyüğü Zehra on yaşındaydı, ikincisi Melek sekiz yaşındaydı, üçüncüsü erkek kardeşi Arslan altı yaşındaydı ve en küçüğü Oktay ise henüz dört yaşındaydı.
Sena kardeşlerini mutfağa götürüp ellerini yüzlerini yıkadı. Hepsine sıcak çay verdikten sonra buzdolabındaki kahvaltılıklardan çıkarıp küçük ekmek arası sandviçler hazırladı ve karınlarını doyurdu.
Yemekten sonra oturma odasına geçtiler. Zehra ablasına kocaman sarılıp, "Abla çok korktum, gelmeyeceksin diye..." diye ağlamaya başladı.
Sena kardeşinin saçlarını okşayıp, "Buradayım bir tanem, sakin ol," diyerek onu teselli etti.
Küçük Melek ablasının bacağına sarılmış, kucağına tırmanmaya çalışıyordu. Sena onu uyutmaya çalışırken, Arslan yerdeki halıyla oynuyordu. Oktay’ı uyutup kucağından bıraktıktan sonra gözleri Sema’yı aradı. Zehra’ya, "Sema nerede?" diye sordu.
Zehra başını salladı: "Seni aramaya çıktı dedi ama ben inanmıyorum... Bence o yine Subaylar Mahallesi’ne gitti."
Sena’nın içini bir korku kapladı. Sema’nın akıbetini düşünmeyi bir kenara bırakıp kardeşlerine odaklandı. Hepsini sırayla yerdeki halının üzerine yatırdı. Minderlerin altına koyacak ekstra battaniye bulamamıştı ama ev zaten sıcaktı; eski harabe evlerine kıyasla burası soba olmasa bile sıcacıkti.
Ancak bu evi de ne kadar süre kullanabileceklerdi? Kardeşlerine nasıl bakacaktı? Nasırlı elleri, ağır tüpleri taşımaktan sızlayan sırtı ve açlıktan iyice incelmiş yüzüyle kara kara düşünmeye başladı.
Dışarıda ise adeta kıyamet kopuyordu. Devlet "Burayı geri alacağız" yemini etmişti; herkes Sena kadar şanslı değildi. Asker mahallelerindeki evler yerle bir olmaya başlamıştı bile. Ailelerin evlerini terk etmesine izin vermiyor, evleri içindeki insanlarla birlikte yıkıyorlardı. Çığlıklar, bağırmalar gökyüzünü deliyordu ama devlet memurları hiçbirini umursamıyordu. Asker Mahallesi tamamen yıkılıp bittikten sonra sıra Subay Mahallesi’ne gelmişti. Mahalleli korku içinde kaçışırken, devlet memurları onları sopalarla zorla evlerine geri sokuyordu. Asker Mahallesi tamamen harabeye dönmüş, binlerce insan enkaz altında kalmıştı. Devlet büyüklerinin ve memurlarının ise bu katliamdan sonra sırtları yere gelmezdi, rahatlamışlardı.
Sena, kardeşlerinin uyuduğundan emin olduktan sonra kalkıp adamın odasının önüne gitti. Kapıyı hafifçe tıklatıp içeri girdi:
"Bir süre burada kalsak sorun olur mu? Ayrı bir eve çıkana kadar..."
Bilgisayar başında çalışan adam başını bile çevirmeden, "Sorun olmaz," dedi.
Sena kararlı bir sesle ekledi: "Sorun olacaksa kira bile ödeyebilirim, sonuçta bir işim var."
Adam hafifçe gülerek arkasına yaslandı: "Şu tüp taşıdığın iş mi?"
"Evet, o."
Adam kaşlarını kaldırdı: "Subay Mahallesi ve Teğmen Mahallesi dışarıdakilere kapatıldığına göre, bugün işe nasıl gittin peki?"
Sena duraksadı: "Bilmiyorum... Biz bugün zaten evde yoktuk."
"Aileni aradın mı peki?"
"Hayır... Devlet memurları beni dinlemiyor ki. Dinleseler bile ya zorla eve kapatıyorlar ya da..."
Adam derin bir nefes aldı: "Anladım."
Ertesi gün sabah erken saatlerde Sena yine yollara düşmüştü. Beyaz kamyoneti gördüğünde rahat bir nefes alarak hızla oraya doğru ilerledi. Şişman adam onu görür görmez ters ters baktı:
"Nerede kaldın ya? Dünden beri seni bekliyoruz!"
Sena başını öne eğdi: "Abi, böyle bir kuralın olduğunu bilmiyordum, kusura bakmayın."
"Hadi işe koyul!" komutuyla birlikte hemen işe başladı.
Akşam saat dokuza kadar bitmek bilmeyen tüp indirip bindirme işiyle uğraştı. Yanakları soğuktan ve rüzgardan kıpkırmızı kesilmiş, burnu sızlayan bir halde nihayet eve döndü.
Kapıyı çaldı; kapıyı ev sahibi adam açtı. Sena içeri adım attığında adamı ilk kez bu kadar net inceleme fırsatı buldu: Esmer bir teni, siyah kısa saçları, keskin hatlı kemikli bir burnu ve dolgun dudakları vardı. Kıza kıyasla oldukça uzun ve yapılıydı. Üzerinde siyah bir kazak ve siyah bol bir eşofman altı vardı.
Sena çoraplarıyla içeri girdiğinde, kaloriferin önünde oturan kardeşlerini gördü. Çocuklar ablalarını görür görmez coşkuyla ayağa fırlayıp bacaklarına sarıldılar. Sena her birine teker teker sarıldı, kokularını içine çekti.
O sırada adam sert bir sesle uyardı:
"Islak kapüşonlunu ve kıyafetlerini kaloriferin üzerine koy. Üstelik ıslak eşofman ve kazakla halının üstünde oturuyorsun, halı ıslanacak. Kalk, odamda üstüne kuru bir şeyler giy."
Sena yorgun bedenini sürükleyerek adamın odasına girdi. Dolabın kapağını açtığında gözüne kendisine çok bol gelen kahverengi bir sweatshirt ve yine bol, rahat bir pijama altı çarptı. Onları giydi, çoraplarını da çıkardı. Ancak ıslak atletini çıkarmayı unuttuğunu fark edip sweatshirt'ü tekrar çıkardı. Tam ıslak atletini sıyıracağı sırada, odanın kapısı hızla açıldı!
Bölüm etkileşimi
