1. bölüm · YAĞMUR ALTINDA
Çarpışma
Sabah güneşi, üniversite kampüsünün geniş avlusuna yavaşça yayılıyordu. Serin bahar rüzgarı, kiraz çiçeklerinin yapraklarını savuruyor, yerde pembe beyaz bir halı oluşturuyordu. Avluda öğrenciler telaşla derslere yetişiyor, bazıları kahkahalarla sohbet ediyor, bazılarıysa ellerinde telefonlarıyla acele adımlar atıyordu.
Yoon Jiwoo, elinde not defteri, diğer elinde ise büyük bir karton kahve bardağıyla, koşar adım kütüphaneye doğru ilerliyordu. Bir yandan Hana’nın attığı mesajları okuyor, bir yandan da ders fotokopilerini çantasından çıkarmaya çalışıyordu.
“Ah, bu profesör de sabah sabah sınav yapar mı ya…” diye mırıldandı kendi kendine. O kadar dalgındı ki, önüne bakmıyordu.
Aynı anda, kampüsün diğer tarafından Kang Minho, bir elinde dosyalar, diğer elinde telefonuyla yürüyordu. Siyah takım elbisesi ve beyaz gömleği, onu diğer öğrencilerden ayırıyordu. Uzaktan bakıldığında ciddi, soğuk ve ulaşılmaz bir havası vardı. Telefondaki konuşması kısa ve netti:
— Hayır, babamla konuşmak istemiyorum… Bana bunu bir daha sorma.
Sesi soğuktu, yüzünde en ufak bir ifade değişikliği yoktu. Konuşmasını bitirip telefonu cebine koydu, ama adımlarını hızlandırmadı. Minho, her zamanki gibi etrafına aldırmadan yürüyordu.
Ve işte, o an geldi.
Jiwoo, kafasını telefonundan kaldırmadan bir adım attı. Minho ise tam o anda köşeyi döndü. İkisi de farkına varamadan, hızla çarpıştılar.
Karton bardak havada kısa bir an döndü, ardından bütün sıcak kahve Minho’nun tertemiz beyaz gömleğine döküldü.
Jiwoo’nun gözleri kocaman açıldı.
— A-aa! Çok özür—
Minho’nun yüzündeki ifade anında sertleşti. Gömleğine baktı, sonra Jiwoo’ya.
— Önüne baksan iyi olurdu.
Jiwoo, savunmaya geçti.
— Önüme bakıyordum! Hem, sen de hızlı yürüyordun!
Minho kaşlarını kaldırdı, alaycı bir ses tonuyla konuştu.
— Hızlı mı? Hayır. Ama sen kesinlikle dikkatsizsin. Kahveni taşıyamayacak kadar.
Jiwoo’nun yanakları kızardı. Bir adım geri çekildi.
— Yani şimdi bütün suç benim mi? Biraz “özür dilerim” demek zor mu?
Minho, cebinden mendilini çıkardı, kahvenin gömleğine yayılmasını engellemeye çalıştı. Sesinde sabırsızlık vardı:
— Özür dilerim mi? Üzerimde ikinci dereceden yanık olsaydı ne yapacaktın?
Jiwoo, onun ukala tavrına daha fazla dayanamadı.
— Belki o zaman seni acile götürürdüm… ama sanırım sen acile değil, ego tedavisine gitmelisin!
Minho, hafifçe gülümsedi ama bu gülüş sıcak değildi. Daha çok “seninle uğraşacak vaktim yok” der gibiydi.
— Harika. Hem suçlu hem güçlü.
Jiwoo, kahvesiz kalan elini havaya kaldırıp çaresizce güldü.
— Hem suçlu hem güçlü olan sensin! Neyse… ben gidiyorum.
Tam arkasını dönecekti ki Minho, önüne geçip durdu.
— Gömleğin temizleme masrafını ödeyeceksin.
Jiwoo’nun gözleri büyüdü.
— Temizleme masrafı mı? Üstüne dökülen kahve kadar sinir bozucusun.
Minho, kaşlarını çatıp onu baştan aşağı süzdü.
— Görüşeceğiz, Yoon Jiwoo.
Jiwoo şaşırdı.
— Adımı nereden biliyorsun?
Minho, kısa bir an gülümsedi.
— Senin gibi gürültülü biri, bu kampüste kimsenin gözünden kaçmaz.
Minho uzaklaşırken, Jiwoo’nun kalbi sinirden hızlı atıyordu.
— Ne biçim bir insan bu ya… İlk günden bela gibi!
O günün ilerleyen saatlerinde, Jiwoo’nun eline geçen bir haber, sinirini daha da bozdu:
Profesör Park, yeni dönem grup çalışmalarını açıklamıştı. Ve Jiwoo, Kang Minho ile aynı gruptaydı.
Jiwoo, listede ismini gördüğünde derin bir nefes aldı.
— Hayır… Bu kesinlikle bir şaka olmalı.
Ama değildi. Ve bu sadece başlangıçtı.
