7. bölüm · Yadigârların Esiri
Bölüm 5: Kutlamalar ve Kayıplara Karışanlar
“Bir varis öldüğünde diğer varisler bunu hisseder. Yeni varis onlara katılana kadar ölmüş varisin acılarını, pişmanlıklarını ve içlerinden bir parçanın yokluğunu her an hissederler. Yadigarlar birdir, kardeştir, ayrılamazlardır. Birbirlerini çekerler ve kader ağlarını buna göre örerler. Karşı koymak imkansızdır, yadigar sana bir yol açar ve sen kendini bir anda o yolun ortasında bulursun.” - V.L.S.
“Mana demek..”
Karanlığa karışmış adam elindeki kesenin içindeki parçacıklara bakarken kesenin içindeki hala sıcak hafif ışıltılar onun deforme olmuş yüzünün üzerinde etrafın loşluğuna aykırı şekilde dans ediyorlardı. Adam elindeki keseyi yavaşça yan tarafa bıraktı. Sağlam duran tek gözünü karşısındaki kadının yeşillerine kilitledi.
“Ne öğrendin peki?”
Hazel odaya girdiği andan beri ilk kez başını kaldırıp adama doğru baktı. Geçen gece kütüphanede öğrendiği bilgileri kendi içinde son bir kez tarttı.
“Yadigarlar varislerin duygularından ve fiziksel gelişimlerinden beslenip güçleniyor. Bunları şans eseri buldum.. Prensin yadigarının enerjisinden çıktıklarını düşünüyorum. Yine de kütüphanede bununla ilgili fazla bir bilgi bulamadım, ama sanırım güç ne kadar fazlaysa o kadar mana çıkartıyorlar. Diğerleri antrenman yaparken mana düşürmediler, sadece yüksek yüklü saldırılarda ortaya çıkıyor olabilir..”
Adam durdu, birkaç saniye sonra ise yavaş hareketlerle başını salladı.
“Oraya geri dön ve benim için bu manaları toplamanın bir yolunu bul Honora.”
Hazel kaşlarını çattı, bunlardan daha fazla bulmak için varislerin bir kavgaya karışması ya da daha gelişmiş yüklü antrenmanlar yapmaları gerekiyordu.
“Bunları bile zor buldum, daha fazlası için daha fazla güç kullanmalarını beklemek ya da bir savaşa girmelerini sağlamak zorundayım, ve buda-“
“Sana bunu nasıl yapmayı düşündüğünü sormadım. Yap dedim, yapacaksın.”
Kız ağızına gelenleri söylememek için dilini ısırdı ve sadece başını eğdi.
≽^• ˕ • ྀི≼
Hazel saraya geri döndüğünde kafasında binlerce soru, aklında onlarca düşünce vardı. Daha fazla mana toplamak için her şeyin daha fazlasına ihtiyacı vardı. Daha fazla güç, daha fazla yalan, daha fazla duygu, daha fazla fiziksel güç.. amatör varisler henüz kendilerini zar zor savunuyordu, daha fazla güç çıkartmak onlara neler yapardı? Hazel’ın adımları yavaşladı. bunları neden düşünüyordu ki? birkaç haftada onları ne kadar benimsemiş olabilirdi? Bir avuç soylu pisliğin iyiliğini neden bu kadar düşünüyordu? her şeyin sebebi onlar değil miydi? kardeşinin hastalığa yakalanmasının, krallığının çökesinin, böyle rutubet ve pislik içinde yaşamasının ve istemeyerek birilerinin boktan işlerini yapmasının.. O zaman neden kendini böyle hissediyordu? ikili oynuyormuş gibi, yapmaması gereken bir şeylerle uğraşıyormuş gibi...
"Saçmalıyorum. Sadece onlara fazla alıştım, tek sebebi bu.”
Kızın adımları tekrar monoton hızına geri dönerken sarayın içinde tanıdık bir ses uzun koridorun sağ tarafındaki devasa salondan duyuldu. Hazel’ın Serenity’nin sesini tanıması için usta olmaya ihtiyacı yoktu. Kız adımlarını salona doğru çevirdi ve içeriye bir bakış attı. Bütün hizmetliler içeride bir koşuşturma içindeydi, bazıları ellerinde yeni açmış çiçekler taşıyor, bazıları masa örtülerini muntazam şekilde örtüyor ve bazıları ise Serenity’nin emirlerine göre birkaç büyük vazonun en doğru yerini bulmaya çalışıyordu. Serenity’nin üzerinde her zamanki ihtişamı pek yoktu, belli ki sabahtan beri burayı dekore etmekle uğraşıyordu.
“Siz soylular yaşadığınız taktirde bir şeyleri kutlamaktan hiç bıkmıyorsunuz değil mi?”
Serenity elindeki davetlilerin yazılı olduğu perşömenden gözünü ayırıp karşıya, Hazel’a baktı ve gülümsedi.
“Bu sefer sadece biz değil.”
Serenity elindeki perşömeni yanındaki uşağa verdi ve adam yanlarından uzaklaşırken Serenity Hazel’a doğru yaklaştı.
“Yaz şenlikleri Kathares’de çok önemlidir. Söylentiye göre yazın ilk ayının ortalarında Tanrıça Deta Krallıkta gezer, tarlalara bereket eker ve hanelere huzur verir. Biz de Tanrıça’ya bizi kutsadığı için teşekkür eder ve onun için eğlenceler düzenleriz.”
“Bir tür çocuk masalına benziyor..”
Serenity Hazel’a ters bir bakış attı.
“Ne? Bunlar sadece efsane değil mi? Yani, bunlara kim inanıyor-“
Tam bu sırada Hazel başına inen bir kağıt parçası ile bir an afalladı ve arkasına döndü, Serenity dudaklarını sıkıca bastırıp sırıtışını engellemeye çalışırken Hazel arkasındaki uzun beyaz kıyafetler giymiş kadına döndü, orta yaşlı sert yüz hatları olan kafası ince bir tül ile hafifçe örtülmüş koyu siyah saçlı kadın ile göz göze geldi.
“Bu ne cüret!? Ne ahlaksızlık! Tanrıça seni doğru yola soksun kızım! Tanrıça Kira seni ateşinde boğacak!”
Kadın birbiri ardına lanetler sunarken en sonunda durdu ve sert yüzünde saygılı bir ifade belirdi.
“Arşidüşes Hazretleri, Kutsal Kilise adına size selamlarımı sunuyorum. Umarım böyle din bilmez ahlaksız kişiler yarın akşam hanemizden ve krallığımızdan uzak olur.”
Hazel bir anda ortasında kaldığı dinsel çekişme ile bir Serenity’e bir rahibe kadına baktı kaşlarını çatarak.
“Pardon da sizin uydurma din-“
Serenity hemen Hazel’ı yanına çekti ve onu susturdu.
“Baş Rahibe Dahia, Aster’in ışığı üzerinizde olsun. Arkadaşım Hazel hala kendini bulma yolunda, dilerim ki Tanrıçamız ona yol gösterir.”
Rahibe Serenity ile konuşmaya devam ederken Hazel’in gözü büyük kapıya havalı havalı yürüyen Taylor’a takıldı, arkasından Karl ve Alastor’da geliyordu, ancak Taylor içeriye adım atmadan rahibeyi gördüğü anda sessiz bir “siktir” çekerek kapıdan son anda çıkıp Karl ve Alastor’u da çekiştirerek yan tarafa saklandı. Hazel sırıttı ama karşısındaki kadın ona dönünce öksürüyormuş gibi yaptı hızlıca. Baş Rahibe kendi işine bakmak için kızların yanından uzaklaştığında kapının girişinde Taylor’un kafası göründü içeride Rahibe Dahia’yı görmeyince rahatlamış gibi görünüyordu. O içeri girince Carl ve Alastor’da peşinden içeri girdi.
“O çatlak karıdan nefret ediyorum.”
Taylor vakit kaybetmeden söyledi. Alastor ise ona ters ters baktı.
“O kadın kendini dine adamış bilge biri, böyle konuşman çok terbiyesizce-“
Taylor hemen eliyle onun ağızını kapattı.
“Lütfen sus Din bekçisi.”
Alastor kaşlarını çattı. Carl ise hemen sürekli gidip gelen hizmetlilerin taşıdıkları tepsilerden birinin üzerinden bir şampanya bardağı aldı ve kafasına dikti, Serenity hemen olayı fark etti.
“Carl!”
“Ne? Zaten içmek için değiller mi?”
“Şuanda içmek için değiller!”
Carl omuz silkti ve içmeye devam etti, Serenity ise göz devirdi. Hazel etrafa baktı ve kollarını birleştirdi.
“Her neyse, sizi bu çılgın festivalinizle yalnız bırakacağım.”
Alastor etrafı süzüyordu ki bunu duyunca kızlara döndü. Özellikle Serenity’e baktı.
“Ona daha söylemedin mi?”
Serenity elini boynuna götürdü ve bakışlarını kaçırdı.
“Henüz söyleyemedim-“
“Neyi?”
Hazel araya girdi ama herkes bakışlarını kaçırdı, bir tek Taylor konuştu.
“Ne yani? Resmi olarak danışmanımız ve savaş antrenörümüz olduğunu henüz ona söylemediniz mi?”
Anlık bir sessizlik oldu herkes birden bir iç çekti, en sonunda Taylor’un ensesine çakan Alastor oldu.
“Aferin gerizekalı.”
“Acıdı lan! Tahta çıkayım ilk seni astıracağım varya!”
“Yani hiçbir zaman.”
Taylor Alastor’a karşı bir hamle yaptı ama Carl onu tutup yana doğru ittirdi. Bu sırada Hazel ofladı ve birkaç dakika sessiz kalamayan, kanı kaynayan erkek topluluğuna sanki hepsi birer hayal kırıklığıymış gibi baktı ve başını umutsuzca salladı.
“Bunu yapamazsınız, ben bu krallıktan bile değilim. Ayrıca böyle şeyler uzun süredir kraliyet ailesine çalışan askerler tarafından seçilmez mi?”
Serenity bilgi verme hevesi ile öne atıldı.
“Aslında vaktinde bu işi Ölümün Fısıltısı’nın ailesi üstlenmiş, ancak yadigar çalındıktan sonra.. pek iyi şeyler yaşamadılar diyelim. Zaten uzun süredir varisler için özel antrenör eğitilmedi, halk varisleri sevse de yadigarlar onların kapsayamadığı bir seviyede, bu yüzden korkuyorlar. Kimse gönüllü olmazdı.”
Taylor Carl’ın onu ittirmesinden sonra üzerini silkeliyordu ki bu seferde Serenity tarafından kolundan tutulup çekilince göz devirdi bıkkınlıkla. Serenity ise devam etti.
“Majesteleri Kral Taylor’un isteğini geri çevirmedi, tabii Mileria’dan olduğunu sakladık, yani sorun yok. Sadece birkaç belge işi kaldı,”
Serenity gönderdiği uşağın geri geldiğini görünce gülümsedi ve onun elindeki perşömenleri alarak istediğini bulana kadar birkaç tanesini kurcaladı, En sonunda bir tanesinde durdu.
“İşte burada, tam adın neydi?”
“Tanrı aşkına Nity, nefes almasına izin ver.”
Serenity’i kesen Carl oldu, Serenity ise ona doğru kaşlarını çattı.
“Sadece heyecanlıyım, bunda ne var ki?”
“Ona isteyip istemediğini bile sormadınız.”
Carl’ın bu durumun altını çizmesi ile birlikte Serenity’nin yüzündeki heyecan dindi, Alastor ve Taylor ise sadece Hazel’a bakıyordu. Gerçekten kimse Hazel’a danışmamıştı ve kendisi hala bunu algılamaya çalışıyordu. Onlara göre kim böyle bir şerefe erişmek istemezdi ki? Varislerin eğitmeni olmak her olayda, her tehlikede ve her koşulda onlarla olmak demekti.. ve Hazel şöyle bir düşününce aklında bazı şimşekler çaktı. Bu.. aslında tam da ihtiyacı olan şey değil miydi? Artık yadigarlara yaklaştığında kimse ondan şüphe etmeyecekti, sarayda daha çok hareket kabiliyeti olacaktı ve en önemlisi kimse Mileria’dan olduğunu öğrenmemişti. Bunların hepsi onun yeni görevini tamamlamak için tam da ihtiyacı olan şeylerdi. Hazel derin bir nefes aldı, oflar gibi.
“Hazel Jane Honora.”
Herkes bir anlığına durduğunda Hazel onların boş bakışlarına baktı.
“Tam adımı istememiş miydin? Hazel Jane Honora işte..”
Serenity heyecanla tekrar gülümsedi ve Carl’a doğru ‘gördün mü?’ imasında bakışlar atmaktan çekinmeyerek perşömeni uşağına geri verdi ve Hazel’a sarıldı nazikçe ama dostça. Carl bu sırada sadece göz devirip arkasındaki festival hazırlıklarına doğru döndü, Taylor ise burnundan gülmeye benzer sert bir nefes verirken sırıtıyordu.
“Jane ha? Senin için fazla hassas görünüyor hırsız kız.”
Hazel Taylor’a ters bir bakış attı.
“Majesteleri Prensi yine memnun edemedik demek hm? Şimdi ne olacak, uyduruk tanrılarınız tarafından lanetlenecek miyim?”
Serenity hemen onun ağızını kapattı.
“Haz! Toplum içinde şunları söylemesene!”
Onlar bu tuhaf sohbetin içinde şakalaşırlarken Alastor onları izlerken hafifçe gülümsüyordu, ancak birkaç saniye içinde bu değişti, Alastor’un kaşları hafifçe çatıldı, tek bir noktaya bakarken aklında belirli şüpheler vardı..
Hazel Jane Honora..
Hazel Jane Honora..
Alastor bir süre hafızasını yokladı. Neden birşeyleri kaçırıyormuş gibi hissediyordu? Neden bazı şeyler bu kadar tanıdık hissettiriyordu zihninin derinliklerinde? Birşeyleri kaçırdığının farkındaydı, ama adını koyamıyordu.. Alastor bu sırada omuzuna dokunan bir el ile irkildi.
“İyi misin?”
Alastor Carl’a birkaç dakika boş gözlerle baktı, daha sonra yavaşça başını salladı.
“Evet.. Evet sadece.. Yadigar Törenini düşünüyordum.”
“Yadigar töreni mi? Neden?”
“Bilmiyorum.. bir anda aklıma geldi sanırım.. boşversene.”
İki genç adam birbirlerine anlamaz gözlerle baktılar, en sonunda Alastor yavaş adımlarla çoktan kraliyet bahçesine çıkmış etraftaki süslemeleri gözden geçiren üçlüye katılmak için ilerlemeye başladı. Carl ile arkasından ona bakarken kaşlarını çattı, durdu, tekrar diğerlerine doğru baktı ve bir küfür savurarak Zamanın Ötesinden’i işlemeli gömleğinin iç cebinden çıkarttı.
“Aptal kızılı dinleyip sadece orda dikilip beklememeliydim.”
Yüzünde kararlı bir ifade ile cep saatini elinde iyice sıkarak rastgele sarayın odalarından birine girdi, burası genelde pek kullanılmayan misafir odalarından biriydi. Kathares yıllardır çoğu ülkeyle savaş içinde olduğu için misafir odalarını kullanabilecek önemli insanlar saraya pek gelmezdi.
Carl derin bir nefes aldı ve büyük bir hırs ve kararlılıkla cep saatinin sürekli ilerleyen akrep ve yelkovanını hızlıca geriye doğru sarmaya başladı, amcasının günlüğündeki detayların bir kısmını okumuştu, saat her çevirdiği bir saat için 1 gün geriye gidiyordu, Carl bu ayın başına gitmek için yaklaşık 29 kere saati çevirdi..
En sonunda akrep ve yelkovanı bıraktığında saat kendi kendine açıldı ve içerisinden çıkan altın rengi duman Carl’ın etrafını sardı, Carl kolunu ağızına ve burnuna siper ederken gözlerini kapattı, etrafında sadece kendisinin hissedebileceği türde kısa bir sallantı yaşandı. Carl kendini toparlar toparlamaz hızlıca misafir odasının balkonuna koştu ve aşağıdaki kocaman kalabalığa baktı.
“Sen.. Alastor James Herrindale… Varis olarak görevini kabul edip… Uhm- Bulutların Armağanının sorumluluğunu kabul ediyor musun?”
Yadigar Törenine geri dönmeyi başarmıştı.. Henüz Alastor’un yadigarını aldığı zamandaydı, birazdan oraya geçmişteki hali çıkacaktı ve yadigarını teslim alacaktı, sonrasında ise o ok atışı yaşanacaktı. Carl önce oraya gidip Taylor’u ok gelmeden önce çekmeyi veya uyarmayı düşündü, ama bunu yaparsa zaman yoluna verebileceği zarar da aklına gelince hızlıca odadan çıktı ve sarayın arka bahçesinden çıkarak sahnenin karşısındaki ormanlık alana doğru koşmaya başladı. Okun o taraftan geldiğini hatırlıyordu, bu yüzden en azından bunu kimin yaptığını öğrenerek kendi kafasında büyüttüğü bu meseleye bir son getirecekti. Zor değildi değil mi?... Sanırım.
Carl ağaçların üzerine ve çalıların arasına bakarak sessizce ilerliyordu, burada gerçekten biri varsa onu kaçırmak istemiyordu. Tam bu sırada altından geçtiği ağacın üzerinden bir ses duydu..
“Aman ne hoş…”
Carl hemen başını kaldırıp ağacın üzerine bakmak için hafifçe geriye doğru adımladı, saniyeler sonra bir okun yaydan çıkma sesi ile ağacın üzerindeki figürün kafasını kapatan pelerin kapüşonu esen rüzgarla geriye düştüğünde Carl kaşlarını çattı, zaman bir anlığına yavaşlamış gibiydi. Carl geçmişteki Hazel’in onu fark etmemesi için hızlıca koşmaya başladı, bu sefer saraya doğruydu.
Biliyordu, her zaman bu kız hakkında bir şeylerin yanlış olduğunu fark etmişti, tabiiki de etmişti! Saray kütüphanesine koştu hızla, o kadar hızlı olmak zorunda hissediyordu ki bu öğrendiği yeni bilgiyi veya ihaneti bile henüz sindirememişti. Kütüphaneden rastgele bir kitap aldı, tam mürekkep ve tüy olan bir masaya ulaşmıştı ki bir göz kırpışında kendini boşlukta buldu..
Elbette.. elbette zaman buna izin vermezdi. Zaman ve insan kaderi birlikte işlerdi. Ne kadar zorlasanız da ikisine de yetişemezdiniz. Bu zamansal ortamın kuralları vardı, kimsenin geleceği değiştirmesine asla izin verilemezdi. Sırlar zamanı gelince öğrenilir, ipler zamanı gelince birleşir ve parçalar zamanı gelince yerine otururdu. Bir yapbozu yapmaya ilk olarak ortasındaki kilit noktasından başlayamazdınız. Kenarlar çizilmeli, ipuçları toplanmalı, ve sırlar zamanı gelince öğrenilmeliydi.
Carl büyük bir küfür ettiğinde sesi zaman boşluğunda yankılandı, tekrar yadigarına sarıldı, bu sefer ileri gitmek için, ama bu sefer o hiç birşey yapmadan yadigar kendi açıldı, içinden bu sefer altın rengi dumanlar yerine bir ilahiyi andıran, bütün duyu organlarınızı titretebilecek şekilde bir ses yankılandı..
“Zamanın hırsızı, dakikaların celladı, çek bakalım cezanı, alacağız aklını, hatırlamayacaksın senin olanı, en büyük anını…”
Carl birkaç saniye transta kalmış gibi boşluğa öylece baktı, en sonunda başını iki yana salladı ve bu saçma transtan çıktı, yadigara tutundu, geri dönebilirdi, buna hazırdı, geri dönecek, herkese Hazel’in aslında ne yaptığını söyleyecek, bir tehlikenin önüne geçecekti. Sadece akrep ve yelkovanı ileri çevirmesi gerekiyordu… ileri.. Carl duraksadı, kolları yana düştü. Unutmuştu. Ne kadar ileri gitmesi gerektiğini bilmiyordu. Hangi zamandan gelmişti?.. Carl çaresiz ve boş gözlerle boşluğa baktı. Hangi zamandan geldiğini unutmuştu ve nereye gitmesi gerektiğine, ne kadar gitmesi gerektiğine dair hiçbir fikri yoktu.
